Nesimi Yazıcı

Anahtar Kelimeler: Ömer Âlî Bey, Ramazanoğulları, Karesi, Kastamonu, Mutasarrıf, Vali

GİRİŞ

Ramazanoğulları ailesine mensup olan Ömer Âlî Bey’in dedesi Bahr-i Sefîd Boğazı Komutanlığı ve Adana Mutasarrıflığı gibi görevlerde bulunmuş Arif Paşa,[1] babası Tarsus Kaymakamlığı yapmış olan Ahmed Paşa’dır. Ömer Âlî Bey Adana’da 1 Ramazan 1259/25 Eylül 1843’te doğmuş, hususî öğretmenlerden çeşitli dersler alarak oldukça iyi bir öğrenim görmüştür. Onun ailesiyle ilgili yeterli bilgiye sahip değilsek de, evlenmiş olduğunu ve eşinin muhtemelen kendisinin Dersim’deki mektupçuluğu sırasında vefat etmiş bulunduğunu düşünmekteyiz[2].

Ömer Âlî Bey, doğduğu şehirde 1279H/1862-63’te Tahrirât Kitabeti Refâkati’yle başladığı devlet hizmetini, 21 Temmuz 1909’da Kastamonu Valisi olarak tamamlamıştır[3]. Bu arada o, Rumeli hariç olmak üzere Doğu ve Batı Anadolu, Suriye, Hicaz, Trablusgarb gibi dönemin Osmanlı coğrafyasının belli başlı bölgelerinde görev yapmış, sırasıyla şu hizmet çizelgesini gerçekleştirmiştir: Adana Meclis-i İdare-i Liva Kitabeti, aynı yerde Meclis-i İdare-i Vilâyet Kitabeti, Mektupçu Kalemi Başmüsevvidliği, Mümeyyizliği, Trablusgarb Tahrir-i Nüfus Memuriyeti, aynı vilâyetin Divân-ı Temyiz Başkitâbeti, Halep Meclis-i İdare-i Vilâyet Başkitâbeti, Girit Vilâyeti Mektupçuluğu Vekâleti, Adana Meclis-i Temyiz Baştikâbeti, aynı yerde Meclis-i İdare Başkitâbeti, İaşe Nezâreti Başkitâbeti, Dersim Vilâyeti Mektupçuluğu (Vali Vekilliği), Diyarbakır Vilâyeti Mektupçuluğu, Aydın Vilâyeti Mektupçuluğu, Halep Vilâyeti Mektupçuluğu, Hicaz Vilâyeti Mektupçuluğu, Suriye Vilâyeti Mektupçuluğu, Halep Vilâyeti Mektupçuluğu, Cidde Vali Kaimmakamlığı, Karesi Mutasarrıflığı, Tekirdağ Mutasarrıflığı, Bingazi Muta-sarrıflığı, Kastamonu Valiliği[4]. Ömer Âlî Bey’in bütün bu görevlerinde başarılı olduğuna, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Sicill-i Ahvâl Defteri/Dosyası tanıklık etmektedir. Bu durumun birkaç örneği olarak şunları hatırlatmamız yerinde olacaktır.

Dersim Valisi Fahri Paşa onunla ilgili olarak; “Dirâyet ve fetânetini ve kuvve-i kalemiyyesiyle beraber her suretle malumat ve ehliyet ve kifayetini tasdik ederim” derken, buradaki Vali Vekilliği Meclis-i İdare’nin 28 Şaban 1302/13 Haziran 1885 tarihli mazbatasında; “Umûr-ı me’mûresini hüsn-i idare ederek hoşnûdû-i umûmiyeyi kazanmış…” olduğu tarzında değerlendirilmiştir. Diyarbakır Mektupçuluğu’ndaki çalışmaları ise; “Mûmâileyh zikrolunan mektupçulukta bulunduğu müddetçe hoşnûdû-i umûmî isticlâb ederek vukû-i infïsâli cümlenin teessür ve teessüfünü mûcib olduğu ve kendisi ashâb-ı diyanet ve istikâmetten olarak her veçhile şayân-ı lutuf ve merhamet bulunduğu... " ifadeleriyle ortaya konmuştur. Hicaz Vilâyeti Mektupçuluğu göreviyle ilgili olarak da; “Erbâb-ı dirayet ve istikâmetten olup ifâyı hüsn-i hizmet eylediği ve Hicaz Vilâyeti Mektupçuluğu'nun suret-i mükemmelede tanzim ve ıslâhına muvaffak olarak hasâil-i memdûhası hasebiyle umûmun teveccühünü kazandığı...” sözleriyle takdir edilmiştir. Gerçekten de önemli bir görev olan Mektupçuluk’ta kazandığı bu başarıyı Ömer Âlî Bey, müteakiben getirildiği Mutasarrıflık’ta da devam ettirmiştir[5].

Rumca ve Ermenice bilen Ömer Âlî Bey, Arapçayı konuşabilecek düzeyde öğrenmiş, anadili Türkçede ise manzum ve mensur eserler vermiştir[6]. Burada hedefimiz onun edebî yönünü değerlendirmek olmadığından ve aslında bunu başaracak gücü de kendimizde görmediğimizden Cemal Bey[7] ile Türkmen Kızı[8] adlı iki romanıyla biri kayıp,[9] diğeri ise Balıkesir İl Halk Kütüphanesi’nde bulunan haura defterlerini zikretmekle yetinmek istiyoruz[10]. Ömer Âlî Bey, kendisinin şairliğiyle ilgili olarak oldukça mütevazı ifadeler kullandıysa da,[11] her halde ona ait şiirlerin değerlendirilmesinin, konunun uzmanlarına ait olacağında şüphe yoktur.

Bizim kanaatimize göre Ömer Âlî Bey, özellikle mutasarrıf olarak gittiği yerleri imar etmeye çalışmıştır. Her ne kadar bu alanda yeterli çalışmalar yapılmadıysa da, elde bulunan bir kısmı örnekler bile bize, böyle düşünme imkânını vermektedirler. Nitekim Balıkesir’le ilgili olarak aşağıda yeterli bilgi vereceğimiz gibi, Tekirdağ’a ait iki güzel örneği de bu vesile ile hatırlamamız yerinde olacaktır. Bunlar, günümüzde genişletilmiş hali ile hâlâ vilâyet olarak kullanılan bina ile bir abide/çeşmedir[12].

Esas konumuza girmeden önce Ömer Âlî Bey’in şahsiyetiyle ilgili olarak belirtmemizin yerinde olacağını düşündüğümüz bir diğer konu ise, son derece cömert ve yardım sever olduğudur. Onun bu güzel özelliğinin şahitleri, Balıkesir’de kurduğu vakıf, Kastamonu’da kısa görev süresine rağmen yaptırmaya çalıştığı abide/çeşme ve 25 Şubat 1920’deki vefatından önce, bütün mal varlığını Kızılay'a bağışlaması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Bu girişten sonra biz makalemizi, başlığından da anlaşılacağı üzere, iki bölüm halinde devam ettirmek istiyoruz. Bunlardan birincisi Ömer Âlî Bey’ in başarılı bir dönem geçirdiği Karesi Mutasarrıflığı, diğeri ise son devlet hizmeti olan ve bu çalışmaya başlamamıza imkân veren sempozyuma da ev sahipliği yapan Kastamonu’daki valiliğidir. Bilindiği gibi bu İkincisinde Ömer Âlî Bey başarılı olamamış ve beş ayı bulmayan bir sürenin sonunda görevine son verilmiştir.

KARESİ MUTASARRIFLIĞI

Ömer Âlî Bey’in Karesi Mutasarrıflığı dönemi, esas olarak ona ait olup, halen Balıkesir İl Halk Kütüphanesinde bulunan Hatıra Defteri'ne da-yanılarak, Muharrem Eren tarafından incelenmiş bulunmaktadır. Yazar, Mutasarrıf Ömer Âlî Bey (Balıkesir’i Yeniden İnşâ ve imar Eden, Hamidiye (İl Halk) Kütüphanesi’nin Kurucusu ve Sahibi) ismini verdiği bu eserinde, Balıkesir’de yaşamakta olmasının imkânlarını da kullanarak, onun sancak merkezi ve bağlı bölgelere olan hizmetlerini değerlendirmiştir[13]. Son olarak hazırladığımız bir çalışmada da Ömer Âlî Bey, 29 Ocak 1898 Balıkesir Dep-remi dolayısıyla ve bu deprem sonrası çalışmalardaki, inkârı mümkün olma-yan katkıları nedeniyle, incelenmiş bulunmaktadır[14].Şimdi bunlarda ulaşılan noktaları, kısaca hatırlayabiliriz.

Karesi Mutasarrıflığı, Ömer Âlî Bey’in mutasarrıf olarak ilk görevidir. O bu sırada 53 yaşındadır ve Balıkesir’de 12 Kasım 1896 ile 15 Şubat 1905 arasında sekiz seneden uzun bir süre hizmete devam etmiştir. Ömer Âlî Bey’ in Balıkesir’deki görev süresi içerisinde 29 Ocak 1898’de sancak merkezi Balıkesir ile Bigadiç Kazası ve Kepsut Nahiyesi'yle bunlara bağlı ova köylerini etkileyen çok şiddetli bir deprem vukûa gelmiştir. Öncü depremin oldukça hafif olması, can kaybının büyümesini önlediyse de, binalarda çok yoğun bir tahribat meydana gelmiş ve yaraların sarılması uzun ve yorucu çalışmaların yapılmasını gerektirmiştir. Ömer Âlî Bey’in şahsiyeti de özellikle bu sıkıntılı dönemde belirginleşmiştir.

Ocak 1898 depreminin akabinde merkezî yönetimce hiç vakit geçirilmeden üç kişilik bir komisyon (Hey'et-i Mahsûsa) oluşturulmuş, kendilerine yeterli maddî imkân sağlandığı gibi, çalışmalarını düzenleyen ve kolaylıklar getiren bir yönerge (Tâlimât) de hazırlanmıştır. Deprem bölgesinde gerekli doktor, mühendis ve teknisyenlerle de takviye edilen komisyon üyeleri, Nisan başına kadar Balıkesir’de kalmış, bu dönemde Ömer Âlî Bey’le birlikte çok düzenli bir çalışma sergilemişlerdir. Geçici konutlar diyebileceğimiz barakaların yapımı bu tarihte bitmiş, bunun üzerine Balıkesir’de depremin izlerinin silinmesi ve tam olarak ifade etmek gerekirse şehrin yeniden inşası Ömer Âlî Bey’in yönetimine bırakılmış[15], bundan sonra onun ifadesine göre; “Balıkesir şehr-i lâtifi inanılmaz surette” hızlı ve verimli çalışmalara şahit olmuş ve kısa zamanda önemli mesafeler kat edilmiştir[16].

Ömer Âlî Bey deprem sonrasındaki çalışmalar sırasında daima en önde bulunmuştur. Nitekim kendisi de yaralanmış olduğu halde, çalışmaları hemen başlatması ve Fatma Kadın Hamamı’nın çöken kubbesi altında kalan 27 kadının kurtarılmasını, bu vesile ile hatırlayabiliriz. Kışın pek soğuk bir devresinde meydana gelen bu deprem sırasında en çok ihtiyaç duyulan maddelerden birinin yakacak olacağını tahmin etmek güç olmasa gerektir. O, bu sıkıntılı zamanda kendi kömürlüğünü depremzedelere açmakta bir an bile tereddüt etmemiştir. Şehirde yıkılan kamu binaları ile cami, medrese, hamam, şadırvan gibi dinî ve sosyal içerikli binaların yapımında, hem çalışması ve hem de şahsî servetini bu hedeflere yönelik olarak cömertçe sarf etmesiyle halka rehber olmuştur. Bu duruma en büyük örnek Hacıali Camii’ni, avlusunda on medrese odasıyla birlikte kendi parasıyla inşa ettirmesi, burada bir de kütüphane kurdurmasıdır ki, bunun üzerinde biraz durmanın yararlı olacağını düşünmekteyiz.

Deprem sırasında Balıkesir’deki dinî yapılar çok büyük çapta hasara uğramışlardı. Ramazan olması da dikkate alınarak, vakit geçirilmeden baraka camiler ve o sırada burada yaşamakta olan Rum ve Ermeniler için birer baraka kilise yapılmıştı. Balıkesir’in yeniden inşasına sıra geldiğinde ise Ömer Âlî Bey, Hacıali Camii’ni minaresi ile birlikte kendi parasıyla inşa ettirmiş, bunun avlusuna on odalı bir medrese yaptırmış, odalardan birine koydurduğu dolap içerisine öncelikle şahsî kitaplarını yerleştirerek, bir kütüphane oluşturmuştu. Müracaatı üzerine 15 Eylül 1317/28 Eylül 1901’de kütüphaneye dönemin padişahına nispetle Hamidiye Kütüphanesi isminin verilmesi iradesi çıkmıştı. Bu kütüphane daha sonra Balıkesirlilerin verdikleri kitaplarla zenginleştiği gibi, zaman içerisinde Eski, Millî, Yeşilli ve Ali Şuûrî Efendi kütüphanelerinin de katılımıyla daha da gelişmiş ve günümüzde hâlâ Balıkesir İl Halk Kütüphanesi ismiyle hizmet vermeye devam eden, önemli bir müessese haline ulaşmıştır[17]. Ömer Âlî Bey kendi yaptırdığı bu kütüphane, cami ve medresenin hizmetlerinin devamını sağlamak üzere bir de vakıf kurmuştu[18]. Onun Balıkesir’deki diğer birçok dinî yapıya da maddî katkıda bulunduğunu bu vesileyle hatırlamamız ye-rinde olacaktır.

Ömer Âlî Bey’in Balıkesir’in yeniden imarındaki çabalan içerisinde, dikkat çekici bir örnek olmak üzere, Zağnos Mehmed Paşa Camii'nin inşasını gösterebiliriz. Şehrin bu en büyük camii depremde büyük zarar görmüş ve yıkılarak tamamen yeniden yapılmasına karar verilmiştir. Ömer Âlî Bey Sadâret’e gönderdiği 7 Kasım 1898 tarihli lâyihasında, bu alanda karşılaştığı bürokratik engelleri ve kendi tekliflerini ortaya koymaktadır. Ona göre caminin, mektebi ve türbesiyle birlikte keşif bedeli 5.000 liradır. Bu eserin imar ve ihyasına bölge halkı büyük önem vermektedirler. Bunun için nakdî yardımdan ziyade iki harman mevsiminde halkın aynî yardım şeklinde verecekleri zahirenin bedeli, kurban derileri, fazla kurşunlarının satılması ve bedenî yardımlar yeterli olacaktır. Fakat bunun için Vilâyetin izni alınamamakta ve yazışmalar hâlâ devam etmektedir[19].

Zağnos Mehmed Paşa Camii ile ilgili olarak Ömer Âlî Bey’in ikinci raporu 11 Ağustos 1902 tarihlidir ve Evkaf Nezâreti’nin, onun bir kısım çalışmalarını tenkit etmesine cevap olarak kaleme alınmıştır[20]. Buna göre; şehrin bu en büyük camiinin yeniden yapımı konusundaki yazışmalar uzun süre devam etmiş, bu sırada onun yıkıntıları şehrin orta yerinde büyük tepeler oluşturmaya devam etmiştir. Bu duruma hiç kimsenin razı olmaması gerekirdi. Öyle de olmuştur ve Balıkesirliler, Ömer Âlî Bey’in işaretiyle bu güzel mabedin inşasında adeta yarışmışlardır. Şu ifadeler ona aittir ve durumu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır: “Ötekilerde yapıldığı gibi bunda da bir şevk ve gayret-i hayret-efzâ izharıyla ulemâ ve sulahâ, ağniyâ ve fukara ve pir ve bernâ ve hatta sıbyân-ı mahdân (sünnet olmamış küçük çocuklar) teberrüken ve teyemmünen elleriyle taşını toprağını ayıklayarak kimisi tâ Gelibolu'dan ustalar celbiyle ve iki yüz lira sarfıyla minaresini, kimisi yüzlerce lira sarf edip müzeyyen mermerden kapılarını, lâmbalarını, kimisi pencerelerini, kimisi duvarlarından üçer beşer metre mahallerini inşâ ettirmek ve kimisi demir potrellerini celp etmek veya bizzat çalışmak suretiyle ve eskisinden pek vâsi ve pek metin ve dil-nişin bir vaziyet-i nazar-rübâda inşâsına başlamışlardır”. Ömer Âlî Bey’in raporundan anlaşılan, 11 Ağustos 1902 tarihi itibarıyla Zağnos Mehmed Paşa Camii’nin inşaatında birinci kat pencerelerinin üstüne kadar ulaşıldığı ve zeminden beş metre yüksekliğe çıkılmış olduğudur. Kalan kısım için 2.000 liraya ihtiyaç bulunmaktadır. Yalnızca halkın gayreti ile bu kadarının yapıldığı bir sırada, Cami’nin kendi vakfından buraya katkıda bulunulmaması uygun değildir. Bu durumda inşaatı yavaşlatıcı davranışlardan sakınmak, tamamlanabilmesi için lüzum eden ödeneğin bir an önce gönderilmesine gayret göstermek gerekmektedir. Zağnos Mehmed Paşa Camii, inşaat çalışmalarının bazı sıkıntılara rağmen,[21] büyük bir ciddiyetle devam ettirilmesi sonunda 26 C. Evvel 1322/9 Ağustos 1904’te ibadete açılmıştır[22]. Ömer Âlî Bey, günümüzde Balıkesir’in simgesi haline gelmiş bulunan Saat Kulesi dahil, çok sayıda diğer abidevî eserin de yaptırıcısı olmuştur. Neticede “Balıkesir bugünkü gün Anadoiu-i Şahanede misline az tesadüf olunan bir mâmûre-i lâtife-i nazar-pirâ şeklini almış”tır. Kendisine ait Hatıra Defterinde, onun imar faaliyeücri bir bütün olarak gösterilmiş bulunmaktadır[23].

Ömer Âlî Bey’in çalışmaları sırasında, halkı daima yanına alma çabası içerisinde olduğuna değinilmişti. Nitekim onun Balıkesir’deki görev devresinde bu durumun çok sayıda örneklerini görmemiz mümkün olmaktadır. Osmanlılarda devletin yetişemediği bir kısım hizmetin, halkın da katkılarıyla gerçekleştirildiğini bilmekteyiz. Genel olarak vakıf kurumu yanında, Tanzimat’tan sonra gitgide artan oranlarda iane uygulamalarının gündeme gelmesi, bu durumun en dikkat çekici kanıtını oluşturur[24]. II. Abdülhamid (1876-1909) döneminde ise iane uygulamalarının çok özel bir yeri bulunmaktadır. Bu sıradaki ianelerle, bir taraftan belirli amaçlar için yardımlar toplanmış, diğer taraftansa muhtemelen, ülke ahalisinin bütünlüğünün temini hedeflenmiştir. Ömer Âlî Bey’in yönetiminde Balıkesirliler bu ianelere büyük ilgi göstermişler ve kurban derilerinin Hicaz Demiryolu İanesi için toplanmasındaki başarıları ise, bütün Osmanlı ülkesine örnek olarak takdim edilmiştir[25].

Ömer Âlî Bey’in, kendisinden sonrakilerin yeterli özeni göstermemeleri dolayısıyla, fazla gelişme imkânı bulamamış bir faaliyeti de, gençlere sanat öğretilmesi yönündeki çok isabetli çabasıdır. O bu amaçla 1319/1903’te Balıkesir Çarşısı içerisinde “Çırak Mektebi"ni açmıştı. Sabahları işlerine gelen çıraklar, önce burada ders görürler, sonra iş yerlerine giderlerdi. Hakkında fazla bilgimiz bulunmayan bu teşebbüs, Ömer Âlî Bey’in Tekirdağ Mutasarrıflığı’na tayininden sonra, akim kalmıştır[26].

Ömer Âlî Bey’in Karesi Mutasarrıflığında ortaya koyduğu çalışmalar, dönemin yönetimi tarafından takdir edilmiştir. Nitekim şu ifadeler onun bu devresi ile ilgilidir ve şahsî sicil dosyasından alınmışlardır: “Umûr-ı me'mûresinde mesâî-i reviyet-mendânesi meşhûd olması cihetiyle taltîf-i âliye müstehak... (10 Şevval 1315/4 Mart 1898); mesâî-i memdûhasına mebni şâyeste-i âtıfet-i seniyye olduğundan... (23 Şevval 1317/24 Şubat 1900); hidcmât-ı memdûha-i sadâkat-kârânesine mebni... (11 Receb 1322/21 Eylül 1904); sen ki mîr-i müşârun-ileyhsin mecbûl ve mütehalhk olduğun şîme-i dirayet ve ehliyet iktizasınca Karesi Mutasarrıflığına tayininden beri mesâî-i hasene-i sadıkane ve me’ser-i makbûle-i reviyet-mendâne nezd-i nıeâli-vefd-i mülûkânenıde malum ve rehin-i takdir olarak hakkında tezâyüd- i taattufât-ı seniyye-i şahanemi istilzam eylediğine binâen... (17 Receb 1322/27 Eylül 1904); ve vazife-i mevdûasnn dil-hâh-ı âlî veçhile kemâl-i iffet ve istikâmet ve kavânîn ve nizamât-ı mer’iyye ahkâmına tevfikan hüsn-i ifâya himmet ve inayetle beraber tahsilat ve temin-i asayiş ve inzibat ve istirahat-i ahalî emr-i ehemminde umûr-ı Nâfiada ikdâm-ı târn ve ibrâz-ı asâr-ı reviyyetle pek çok ınüessesât-ı maliye-i emîriye ve hayriye ve ümraniyenin tesis ve inşâsına muvaffak olduğu... (1 Şubat 1320/14 Şubat 1905)”[27]. Karesi Mutasarrıflığı‘ndaki başarılı çalışmaları dolayısıyla hak ettiği bu takdirlerin neticesinde, şu madalya ve nişanlarla taltif edilmiştir:

Kıt’a ------------------- Cinsi

2---------------------------İkinci rütbeden Nişân-ı Âlî-i Osmanî maa-Şemse
1---------------------------Tesisât-ı Askeriye Madalyası
1---------------------------Yunan Muharebesi Madalyası
2---------------------------Birinci rütbeden Mecîdî nişân-ı zî-şânı maa-Şemse
1---------------------------Evlâd-ı Şühedâ Madalyası
1---------------------------Altın Liyâkat Madalyası
2---------------------------Birinci rütbeden Osmanî Nişân-ı zî-şânı mama-Şemse
1---------------------------Hicaz Demiryolu Madalyası
Yabancılardan

1-----Avusturya Devleti’nin üçüncü rütbeden Fransuva Jozef nişânı
2-----İtalya Devletinin ikinci rütbeden Kron d’Itali nişanı[28]

Ömer Âlî Bey’in yukarıda özetlemeye çalıştığımız Karesi Mutasarrıflığı dönemi, bizim değerlendirmelerimize göre, son derece de başarılı geçmiştir. Balıkesirliler kendisini çok sevmiş, gösterdiği hedefler doğrultusunda önemli hizmetleri başarmışlardır. Onun çalışmalarıyla ilgili olarak dönemin şairleri, şüphesiz yalnızca kendilerinin değil, Balıkesirlilerin de hislerine tercüman olan övücü şiirler yazmışlardır. Bunlardan Helvacı-zâde Muharrem Hasbi’ye ait iki değişik şiirden aldığımız iki beyti burada hamlamamız, meramımızı ifade açısından yeterli olacaktır[29].

Anlamaz kutsiyyet-i âmâlini ehl-i garaz
Behredâr olmaz ziyâ-yı şemsten ehl-i âmâ

***

Yazılsın tâk-ı bâlâ-yı bedâyî-hâne-i dehre
Okunsun nâm-ı pâk-i devletin tâ âhirü’d-devrân.

Bu başarı grafiğine rağmen Ömer Âlî Bey tevazuu hiçbir zaman elden bırakmamış, ne yapıldı ise bunda, kendisiyle birlikte çevresindeki Balıkesirlilerin, çok önemli katkılarının bulunduğunu ifade etmekten geri kalmamıştır. Şu sözler Sadâret’e gönderdiği tezkiresinde yer almaktadır; “İşte âcizane şu memlekette sebk eden beş senelik mesâî-i afifâne ve fa‘âlâne yalnız bendenize ait olmayıp erkân-ı liva ve eşraf ve mütehayyizân ve me’murînin müttehiden ve cidden vııkü bulan mesâî-i muâvenet-kârîleri hi- demât-ı âcizânemin şerik-i gayr-ı mufârıkıdır”[30].

Onun hayat felsefesini çok güzel gösterdiğini düşündüğümüz, Balıkesir’deki Kütüphane’si için yazdığı şu dörtlükle, bu bölümü bitirelim[31].

Hüdâyâ! Eyle bu dâru’l-kitabı feyz ile meşinin
Derûnu ehl-i fazlın rağbetinden kalmasın hâlî
Çalıştık sâye-i Şâhânede te’sîs-i umrâna
İderler nâmını hayr ile elbet yâd (1316/1900)

KASTAMONU VALİLİĞİ

Ömer Âlî Bey’in Kostamonu Valiliği 25 Şubat 1324/9 Mart 1909 ile 8 Temmuz 1325/21 Temmuz 1909 arasında, yani toplam olarak dört ayın biraz üzerindedir[32]. Bu görevin Karesi Mutasarrıflığı ile benzeşen tarafı, her ikisinin de onun meslekî kariyerinde ilk olmalarıdır. Buna mukabil Kastamonu’daki valiliği, ilkliğinin yanında hem son valiliği ve hem de onun son resmî görevi olması dolayısıyla farklılık gösterir.

Tayin edinilen bir görevde, kısa kalmak, başarılı olunup olunmadığı ko-nusunda hemen bir şüphe içerisine girmek için yeterli değilse de, kişinin takdir edildiğinin göstergesi olamayacağı da açıktır. Ömer Âlî Bey de, uzun yıllar mülkî idarenin çeşidi kademelerinde ve ülkenin değişik yörelerinde görevler yaptıktan sonra, bu alandaki üst nokta olarak kabul edilebilecek valiliğe getirilmiş ve fakat bu görevde çok az kalabilmiştir. Bunun nedenlerinin olacağı, olduğu şüphesizdir. Şimdi biz, onun Balıkesir’den sonraki durumunu köprü yaparak, ulaşabildiğimiz kadarıyla, Kastamonu Valiliği’nde neden bu kadar az kaldığı konusu üzerinde durabiliriz.

Ömer Âlî Bey Balıkesir’den, Marmara denizinin karşı sahilindeki Tekirdağ Mutasarrıflığı’na tayin edilmiş, buradaki gören 20 Şubat 1905 ile 19 Şubat 1907 arasında iki sene sürmüştür. Onun Tekirdağ'daki çalışmalarını, bir bütün olarak ortaya koymak ve neticede yeterli kanaate sahip olabilmek için, gereken araştırmaları yapmamış olmamıza rağmen, büyük bir başarısızlığının söz konusu edilemeyeceğini söyleyebiliriz. Bunun kanıtı Tekirdağ’da onun tarafından yaptırılmış olup varlığını halen korumakta olan Vilâyet Binası ve diktirmiş olduğu abide/çeşme ile birlikte Sicill -i Ahvâl Defteri’nde yer alan şu ifadelerdir; “Devam eden memuriyetinde temîn-i asayiş-i liva ve temşiyet-i unıûr ve mesâlih-i ibâd emrinde ifâ-yı hüsn-i hizmet ve reviyetle emvâl-i emîriyye tahsilatında ve asâkir-i şahanenin cem’ ve şevkinde ve aşar ve rusumât ihalesinde ve tarik bedelât-ı nakdiyesiyle iânâtın celb ve cem’inde hidemât-ı memdûha ibraz eylediği ve emâkin-i hayliye ve miriye inşâsına muvaffak olduğu ve emvâl-i emîriye ile tekâüd ve mâzûlin sandıklarının tevkîfâtından zimmet ve ilişiği olmadığı Tekfurdağı Meclis-i İdaresi’nin mazbatasında ibraz olunduğu ve müşârun-ileyhin berâet-i zimmet ve hüsn-i hizmet ve reviyyet ve istikâmeti vilâyetçe malum bulunduğu Edirne Vilâyeti Meclisi'nin... (12 Temmuz 1324/25 Temmuz 1908)”.

Ömer Âlî Bey’in Bingazi Mutasarrıflığı ise 12 Mart 1907 ile 22 Haziran 1908 arasındadır. Onun buradaki durumunu da, yeterli bir fikir edinecek derecede araştırmış olmamamıza rağmen, başarılı olduğunu düşünmemizin yerinde olacağı söylenebilir. Bizi bu şekilde düşünmeye sevk eden iki kanıtımız bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, buradaki görev devresi ile ilgili olarak, yörenin şairlerinden beşinin Arapça olarak yazmış bulundukları ve daha sonra, kendisinin Balıkesir’de kurduğu Kütüphane’ye bırakmış olduğu Hatıra Defteri'ne kaydedilen şiirlerdir. Onu öven bu şiirler, iletişim imkânlarının yeterince gelişmemiş olduğu, geçmiş dönem kültür hayatımız düşünüldüğünde, başarısının elle tutulur delilleri olarak değerlendirilebilirler[33]. Bizim ikinci kanıtımız ise, Trablusgarb’ın kalkındırılması çabaları çerçevesinde II. Abdülhamid’in, ilgililerden lâyihalar istemesi üzerine, diğer bir kısım mülkî ve askerî görevli yanında Ömer Âlî Bey’in hazırlayıp Yıldız Saray-ı Hümâyûnu Başkitâbet Dairesi’ne takdim ettiği 6 C. Ahir 1326/5 Temmuz 1908 tarihli lâyihasıdır[34]. Burada Ömer Âlî Bey’in görev yapmış olduğu bölgenin problemlerini iyi bildiği ve çeşitli çözüm önerileri ortaya koyduğu açıkça görülmektedir. Bununla birlikte Bingazi’deki hizmet dönemiyle ilgili olarak bizim dikkatimizi çeken bir hususu da, burada hatırlamamızda yarar olacağını düşünmekteyiz. Sicill-i Ahvâl Defteri’ndeki kayda nazaran,[35] Ömer Âlî Bey’in Bingazi’den ayrılmasının sebebi rahatsızlığıdır. Anlaşılan o ki, bu sırada 65 yaş civarlarında bulunan Ömer Âlî Bey hastalığı dolayısıyla, görevine devam edemeyecek durumdadır ve ileride iyileştiği takdirde tekrar bir göreve getirilmek üzere, şimdilik vazifesine son verilmiş, kendisine 3.000 kuruş emekli maaşı tahsis edilmiştir.

Ömer Âlî Bey Biııgazi Mutasarrıflığından sağlık nedenleriyle ayrıldıktan, yaklaşık sekiz ay sonra Kastamonu Valisi olarak tayin edilmiştir. Sicill-i Ahvâl Defter’inde onun Kastamonu’daki göresi ile ilgili şu kayıtlar bu-lunmaktadır; 2 Safer 1327/9 Şubat 1324/22-23 Şubat 1909 tarihli irade ile 17.500 kuruş maaşla Vali tayin edilmiş, 23 R. Evvel 1327/1 Nisan 1325/14 Nisan 1909‘da maaşı 12.500 kuruşa indirilmiş[36],26 C. Ahir 1327/1 Temmuz 1325/14-15 Temmuz 1909 tarihinde; “Meclis-i Vükelâ’ca müzakere olunduğu cihetle müşârun-ileyhin tebdili lüzumuna binâen yerine diğerinin tayini hakkında” irade çıkmıştır. Burada ayrılma sebebi olarak “tebdili lüzumuna binâen” şeklinde muğlak bir ifadeye yer verilmiştir. Sözü edilen Meclis-i Vükelâ müzakere zabıtları, Ömer Âlî Bey’in görevden alınması konusunu yeterli olarak açıklığa kavuşturmaktadır ki, bunlara ileride ayrıca temas edilecektir.

Bu sırada ülkedeki genel durumu belirlemekte de yarar bulunmaktadır. Çünkü bizim kanaatimize göre Ömer Âlî Bey’in Kastamonu’daki görev süresinin bu kadar kısa olmasının, ülkenin içinde bulunduğu genel durumla da önemli ölçüde ilişkisi bulunmaktadır. Bilindiği gibi asker-sivil bir grubun devreye girmesiyle 23 Aralık 1876’da ülkemizde I. Meşrutiyet ilan edilmiş, 20 Mart 1877’de Meclis-i Umûmî (Meclis-i Mebusân ve Ayan Meclisi) toplanmışsa da, dönem sonunda 14 Şubat 1878’de kapatılmış, bir daha açılmamak suretiyle de Meşrutiyet yönetimine son verilmişti. Bunu takip eden otuz senelik devrede II. Abdülhamid, baskıcı bir yönetim oluşturmuş, basını da sıkı biçimde kontrol altında tutmuştu[37]. Neticede ülkenin içinde bulunduğu gerçekten sıkıntılı durumdan kurtulabilmek için yine bir kısım askerlerle, sivil kesimden de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıları sonu-cunda 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmişti. Bilindiği gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin arzulan bununla sınırlı değildi. Onlar yönetime el koymak, bunun için de II. Abdülhamid’i tahttan indirmek istiyorlardı. Bütün bunlar ülkede, oldukça istikrarsız bir dönemin yaşanmasına neden olmuştur. Aruk kurulan hükümetler kısa sürede yerlerini yenilerine terk etmek durumunda kalmaktaydılar. Nitekim Sait Paşa (1-5 Ağustos 1908)’yı Kâmil Paşa (6 Ağustos 1908-14 Şubat 1909), Hüseyin Hilmi Paşa (14 Şubat-13 Nisan 1909) ve Ahmed Tevfik Paşa (13 Nisan-5 Mayıs 1909), tekrar Hüseyin Hilmi Paşa (6 Mayıs-28 Aralık 1909) hükümetleri takip etmiştir. Bu devrede ülke bir seçim dönemi geçirmiş (seçimlerin yapılışı Kasım-Aralık 1908) ve 17 Arahk’ta Meclis-i Mebusân açılmıştır. Fakat İttihat ve Terakkî’ye karşı muhalefet gittikçe artmış, nihayet gelişmeler başkentte büyük bir anarşi doğurmuş, 31 Mart Vak’ası diye bilinen (13 Nisan 1909) başkaldırıya kadar ulaşmış, isyan önemli ölçüde Hareket Ordusu’nun devreye girmesiyle bastırılmışsa da, gelişen olaylar sonunda 27 Nisan’da II. Abdülhamid tahttan indirilmiştir[38]. Bütün bunların yalnızca başkenti etkileyen, taşranın hayatında hiçbir değişikliğe neden olmayan olaylar olarak düşünülınemesinin gerekeceği açıktır. Ülkedeki diğer bazı iç ve hatta 5 Ekim 1908’de Avusturya'nın Bosna-Hersek’i ilhakı, ayın tarihte Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilanı, Girit Meclisi’nin Yunanistan’a bağlanma kararı vermesi gibi bir kısım dış gelişmeler kamuoyunda endişe, heyecan ve korku yaratmış, dolayısıyla istikrarsızlığa neden olmuştu. Aslında ülkede genel bir sıkıntı hakimdi ve çok değişik faktörler bu kargaşa ve istikrarsızlığı körüklemekteydiler. Bu vesile ile başkent ve taşra basının durumunun da bu açıdan değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.

11. Abdülhamid’li yıllarda basın üzerinde, neden ve niçinleri ayrı tartışmalara konu oluşturacak, baskılar olduğu, sansür uygulandığı bilinmektedir[39]. Bu baskılar, özellikle de gazetelerin içerikleriyle ilgiliydi. Yani neyin yazılıp, neyin yazılamayacağı, basın hürriyetinin sınırlarının nerelere kadar uzandığı meselesi ile ilgili idi. Meşrutiyet ilan edildiğinde her türlü kayıttan âzâde bir matbuat ortaya çıkmıştı[40]. Yeni dönemde sansür fiilen ortadan kaldırılmış, her türlü fikir, duygu, öfke, kin, nefret ortalığa saçılmıştı. Kısa zaman içerisinde gazete sayısında bir patlama olmuştu. Şüphesiz bunların çoğu uzun ömürlü olamadılar, hatta ancak birkaç sayı çıkabilseler de, okuyucuları üzerinde belirli oranlarda tesirli olmaktaydılar. Çünkü o tarihte toplum, yazılı metinlerin doğruluğuna, büyük ölçüde inanmak eğiliminde idi. Gazetelerin sayısının artması, rekabeti de birlikte getirmişti. Dönemin ifadesiyle “Alem-i matbuat bir sâhâ-i cidale dönmüştü... Gazeteler yıkılmadık namus, dokunulmadık haysiyet bırakmıyordu... Merkezde ve taşrada bî-taraflık iddiasıyla çıkan gazetelerin daima bir tarafı müdafaa ettikleri de şikayet mevzuu oluyordu”. Bu konu bizzat basın tarafından da çok açık ifadelerle ortaya konmakta idi. İttihad’ın ilk sayısında yer alan ve gazetenin kendi hedeflerini göstermeyi hedefleyen Hey’et-i Tahrir imzalı. Mesleğimiz başlıklı yazıda;[41] “Evet, müteessirâne itiraf etmeliyiz ki bu maksattan (okuyucunun yönlendirilmeden aydınlatılması) en çok uzaklaşan, halkın gaflet ve teslimiyetinden en ziyade istifadeye kalkışan yine bir kısım matbuât olmuştur” denilmekteydi. Bir diğer gazetede "Gazeteciler cidden dâü’l-kizbe (yalancılık hastalığına), dâü’l-garaza mübtela bî-çarelerden ibaret denilse sezadır. Al tık öyle bir hale geldik ki, bir şeyi işittiğimiz zaman bir gazeteden mütereşşah (sızmış, çıkmış) olup olmadığını tahkike mecburiyet hissediyoruz; Çünkü öyle olmuş ise inanmamak zaruri. Şimdi gazete denilince zihne bir nüsha-i erâcif ve ağrâz gelir. Yazık, pek yazık! Namuslu gazeteler azalmış, garazkârlık çoğalmış, fesat artmış... ”[42] Ömer Âlî Bey, ülkemizde basının işte bu şartlarda çalıştığı bir dönemde Kastamonu’ya vali olarak gitmişti.

Ömer Âlî Bey’in Kastamonu’daki görev dönemini takip edebileceğimiz bir kısım Arşiv vesikası yanında, üç süreli yayınla, bir haürât ve iki çalışmaya sahibiz. Bunlardan Kastamonu gazetesi 1279/1872’den beri yayınlanmakta olan vilâyetin resmî gazetesidir. Katamonıı’nun 2 Safer 1327/23 Şubat 1909 tarihli 1779. sayısından 26 C. Âhir 1327/15 Temmuz 1327 tarihine kadar olan 1798. sayıları Ömer Âlî Bey’in görev dönemini içermektedir[43]. Bu gazetenin olaylara bir ölçüde valinin noktai nazarından bakmış olduğu düşünülebilirse de, bu hususu fazla abartmamanın gerekeceği açıktır[44]. Bu dönemde yayınlanmakta olan ikinci gazete Köroğlu’dur. 4 Aralık 1324/17 Aralık 1908’de yayınlanmaya başlayan Köroğlu gazetesi İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı, dolayısıyla gelişmeleri Cemiyet açısından değerlendiren bir süreli yayındır[45]. Önceleri Fazlıoğlu Mehmed Besim Bey’in Mesul Müdürlüğü’nde çıkan gazete, onun 14 Ocak 1909 tarihli beşinci sayısından itibaren Meclis-i Mebusân’ın birinci sınıf mümeyyizliğine tayini üzerine,[46] Maarif idaresi Başkâtibi Hüseyin Hüsnü Bey’in yönetiminde neşredilmiştir[47]. Ömer Âlî Bey’in Kastamonu Valiliği döneminde burada yayınlanan üçüncü gazete ise, Serbaz ismini taşımaktadır[48] ve Vilâyet Nâfia Başkâtibi Giritli Ahmed Hayreddin Bey tarafından ilk sayısı 1 Mart 1325/14 Mart 1909’da çıkarılmıştır. Sadece 13 sayı yayınlanabildi (son sayısı 12 C. Evvel 1327/18 Mayıs 1325/31 Mayıs 1909 Pazartesi) bu gazete önceleri tarafsız göründüyse de, Meşrutiyet taraftarıydı ve ilerleyen günlerde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yakın fikirleri gündeme getirmiş, Köroğlu ile her bakımdan dayanışma içerisinde bulunarak Ömer Âlî Bey’in karşısında yer almıştır. Serbaz’ın ilk sayısında yer alan mukaddime niteliğindeki “İlk Söz" de, bu sırada Kastamonu’da yayınlanmak üzere olan Tenvîr-i Efkâr isimli dördüncü bir gazeteden daha bahsedilmekteyse de, bugüne kadar onun hiçbir sayısına rastlamak mümkün olamamıştır.

Ömer Âlî Bey’in Kastamonu Valiliği döneminin görgü şahidi olan M. Ziyaeddin Demircioğlu’nun hatıralarını içeren eseri de, konumuz itibarıyla önemli bir kaynak niteliğindedir[49]. Kastamonu’da uzun yıllar yayınlanmış olan Doğrusöz gazetesinin sahibi, yani meslekten gazeteci olan yazar ki-tabının başında; Abdülhamid (İstibdad) ve Meşrutiyet dönemlerinde gördüklerini, işittiklerini yazma isteğine, daha mektep sıralarından beri sahip olduğunu, bu amaçla da olayları günü gününe not edip, bunlarla ilgili belge ve gazeteleri saklamaya çalıştığını ifade ediyor. Fakat 1934’te evlerinde çıkan bir yangın sırasında bunların önemli bir bölümü zayi olmuştur. Bununla birlikte onun, kendisinde kalan “az bir vesika ile hâlâ hafızasında yerleşen bu acı ve tatlı günlerin hatıratı (nı) henüz levha-yı hayalinden silinmemiş, aşırılmamış, çalınmamış, zayi olmamış" tır ve olaylar “gözü (nün) mün önünden bir sinema şeridi gibi geçip canlanmakta", bunları zaman zaman arkadaşlarına, yakın çevresine anlatmakta ve onların yazması yönünde teşvikleriyle karşılaşmaktadır. “Onun bu hatırâtı yazmaktaki vazife ve selâhiyeti bütün gördüğü ve işittiği vak’a ve hadiseleri bir hikayeci gibi bi tarafâne nakil ve hikaye edip eşhas üzerindeki muhakemeyi okuyucularının nıahkeme-i vicdanına tevdi etmekten ibarettir".

Ömer Âlî Bey’in Kastamonu’daki görev dönemini Mustafa Eski[50] bir araştırmasında, özellikle vilâyet dahilinde çıkan üç gazeteye dayanarak, özlü bir biçimde ve kendi değerlendirmelerini olabildiğince ortaya koymadan incelemiştir. Yine aynı yazar bir başka eserinde de Ömer Âlî Bey’in Kastamonu Valiliği’ni kısaca ortaya koymuştur[51].

Ömer Âlî Bey’in Kastamonu’daki valiliğiyle ilgili özele inmeden önce bir tespitin yapılmasında yarar bulunmaktadır ki o da; 33 yıla yakın bir süre, belirli ölçüler içerisinde ülkeyi yönetmiş olan II. Abdülhamid’in son zamanlarında ve onun devrilmesini takip eden yakın dönemlerde, Osmanlı ülkesinde mülkî yöneticilerin görevlerini yerine getirdikleri sırada, son derece büyük güçlüklerle karşılaşmış olduklarıdır. Çünkü ülke, kelimenin tam anlamıyla istikrarsızlık içerisindedir. Neticede Padişah’ın iradesiyle tayin edilmiş olan valilerden, bir taraftan kurulu düzeni korumaları, geçerli kanunları uygulamaları istenmekte, diğer taraftan bir siyasî akımın temsilcilerinin yoğun baskıları ile karşılaşmaktadırlar. Valiler yetkilerini kullanmakta fiilî güçlüklerle uğraşmak durumundadırlar. Sonuçta onlar önceki yönetim tarafından göreve getirildiklerinden yeni dönemde, yaptıkları hizmetlerden ziyade, gelenlerle olan ilişkileri paralelinde değerlendirilmeye tabi tutulmaktadırlar.

II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Kastamonu'da Fuat Bey vali (valiliği 24 Mart 1907-11 Ağustos 1908) bulunuyordu. Onun vilâyete bağlı Taşköprü, Boyabat ve Sinop gibi bir kısım merkezleri içeren çalışma gezisinde İnebolu’ya geldiğinde, Meşrutiyet ilanıyla ilgili bilgiler Kastamonu’ya ulaşmıştı. Bunun üzerine 30 Temmuz’da "halkın iştirakiyle Hükümet önünde büyük ve muazzam bir toplantı" yapılmış, Meşrutiyet’in ilanı sevinç gösterileriyle kutlanmıştı. Bu sırada Vali’nin muhalifleri kendisinin vilâyete dönüşünü engellemeye çalışmışlar, fakat buna muvaffak olamamışlardı. Bununla birlikte o, çok geçmeden görevinden azledilerek, 11 Ağustos 1908 günü vilâyetten ayrılmak mecburiyetinde kalmıştı[52]. Bu arada Kastamonu’da 9 Ağustos’ta İttihat ve Terakki Cemiyeti kurulmuş, geçici başkanlığına Malatya eski mutasarrıfı Reşit Bey, kâtipliğine ise Besim Bey seçilmişlerdir. 17 Ağustos’ta İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı olarak şehrin ikinci gazetesi Köroğlu yayınlanmaya başlamış, 20 Ağustos’ta ise Cemiyet çalışmalarını desteklemek üzere İttihat Kulübü ismi altında bir salon açılmıştır. Hızla devam edilen çalışmalar sonucunda kazalarda da Cemiyet’in şubeleri açılmış, seçimleri de bütünüyle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gösterdiği adaylar kazanmışlardır. Kastamonu’da İlmiyeye mensup hocalardan bir kısmı da İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde yer almış, burada bir hey’et-i ilmiye oluşturmuşlardı. Öte yandan ulemâdan Müftü Hafız Mehmed Emin Efendi, Dusun-zâde Hilmi, Atabey Medresesi Müderrisi Mehmed Efendi ile ileri gelenlerden Salim Efendi-zâde Namık ve Hacı Tevfik efendilerin de içinde bulunduğu diğer bir grup tarafından ise Cemiyet-i İlmiye adıyla farklı bir dernek oluşturulmuştu. Bunların bir kısmı, müracaatlarına rağmen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne alınmamışlardı. Böylece halk üzerinde etkili olan hocalar ve eşraf arasında, dolayısıyla halk içinde de ikilik ortaya çıkmıştı[53]. Bu sırada eşraf ve tüccardan bazıları II. Abdülhamid’e taraftarken, menfi diye bilinen sürgünler, ordu mensubu subaylar ile yine bir bölüm memurla, tüccar ve halktan bir kısmı İttihatçı çizgide yer almakta idi. Böylece ayrılık derinleşiyordu[54].

Fuat Bey’i takiben Kastamonu’ya Erzurum Valisi Ali Rıza Bey naklen görevlendirildiğinde (valiliği 16 Eylül 1908-24 Şubat 1909) o, halkın hoşnuduğunu kazanan bir yönetim sergileyerek bazı hizmetler yapmışsa da, yaklaşık beş ay gibi kısa bir sürenin sonunda Yanya Valiliği’ne tayini dolayısıyla buradan ayrılmıştır[55].

Ömer Âlî Bey 9 Mart-21 Temmuz 1909 tarihleri arasında fiilen Kastamonu Valiliği yapmıştır. Onun valiliği döneminde 31 Mart (13 Nisan) Vak’ası olmuş, ülkede sıkıntılı bir belirsizlik dönemi yaşanmış, nihayet 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid tahttan indirilmiştir. Tabiatıyla bu olayların yansımaları Kastamonu’da da kuvvetle hissedilmiştir ve kanaatimize göre Ömer Âlî Bey’in görev süresinin bu kadar kısa olması da, dönemin gelişmeleriyle olduğu kadar, bazı kişilerin, içinde bulunulan durumdan kendi açılarından faydalanma istekleriyle doğrudan ilgilidir.

Ömer Âlî Bey göreve başladığında, vilâyet gazetesinin onun hakkındaki sıtâyişkâr ifadelerini bir kenara bıraksak bile[56], ileride kendisinin en büyük muârızlarının başında yer alacak olan Serbaz’ın Mesul Müdürü Giritli Ahmed Hayreddin Bey tarafından dahi, büyük sevinç ve ümitle karşılandığını ifade etmemiz gerekecektir. Nitekim Serbaz’ın ilk sayısında yer alan şu nitelemeler ona aittir;[57] “Nezâhet-i kalemiyyesi, nüfûz-ı nazarı, isâbet-i fikriyyesi, şerâfet-i milliyyemize zîb-güzin olan azm-i metîn-i ecânib-pesendânesi kemâli iftihar ile istibşâr kılman vali-i cedîd Ömer Âlî Beyefendi hazrederi... Bundan yirmi gün sonra 5 Nisan’da yayınlanan Serbaz’da da Teşekkür başlığı altında vali hakkında şu olumlu ifadelere yer verilmiştir;[58] “Vilâyetin ücra mahallerine kadar tâmîm-i maârif emr-i mühimmini der-uhde ederek teşekkül eden ve azâsı günden güne tekessür eyleyen (Maarif Kulübü) ’nün hadd-i zâtında hâiz olduğu ehemmiyet-i azimeyi takdir buyuran zat-ı âlî-i cenâb-ı velâyet-penâhî mezkur kulüp azâsı miyânında bulunmak büyüklüğünü izhar buyurdular. Terakki ve imâr-ı vatan hususundaki efkâr-ı âliye-i hamiyet-şiârîlerinde muvaffak olmalarını temenni ederek işbu meyl-i âlî-i maârif-perverîlerinden dolayı kendilerine hâsseten arz-ı teşekkürât eyleriz"[59]. Aynı gazetenin son sayfasında bir başka konuda Ömer Âlî Bey’le ilgili şu ifadelere yer verilmiştir; “Allah razı olsun, var olsunlar, gökte aradığımızı yerde bulduk. Ve hüsn-i niyetlerinden efkâr-ı iktisat-perverânelerinden ve icraât-ı sâibelerinden kat’iyyen eminiz”. Muhtemelen bu tarihte veya bir iki gün sonrasında yayınlanan Serbaz’ın dördüncü sayısının ilavesinde ise vali hakkında daha da övücü nitelemelere yer verilmektedir; “Mukadderât-ı ezeliyyenin ân-ı tecellisi hulûl edince akıl ve fikre gelmeyen esbâb ve vesâit tal’ at-nümâ-yı hürüz olur. Evet! Müsemmâsının adi ve ulviyyede pîrâye-dâr olduğuna berâet-i istihlâl olan (Ömer Âlî) ism-i hatır ve emniyet-meâli muhitimizde zebân-zed olur olmaz, gittikleri yerlerde bıraktıkları kıymetli mâmûriyet-i yadigârlara nazaran, şehrimizin de bir meşher-i meâlî olacağına bizce kanaat hasıl olmuştu. Safvet-i vicdanı, fikr-i cevvâli, âmâl-i maârif-nişânı işte bir suret-i bedîada ve fi'len ulviyyetinin tercüman-ı kemâli olmaya başladı

Nûk kalemindedir hemîşe
Hâk kıdemindedir dem-â-dem
İcâz-ı kef-i kelîm-i ümran
Asâr-ı dem-i Mesîh-i Meryem "..

Ömer Âlî Bey’in Kastamonu’daki görevine; bütün iyi niyeti, hizmet yapma arzusu ve bunların yanında uzun yılların kendisine kazandırdığı çok kıymetli bir tecrübe birikimi ile başlamış olduğunu düşünmememiz için hiçbir sebep bulunmamaktadır. Nitekim o daha görevinin ilk saatlerinde çalışma esaslarını şu prensipleri ortaya koyarak açıklamıştı;[60] Vali olarak görevini, vatan ve milletin refah ve saadetini temin edeceğine inandığı Kanun-ı Esasî çerçevesinde yapacak, vatandaşlar arasında âdil ve eşit davranmaya bütün gücüyle gayret edecekti. Bunun için küçük olsun büyük olsun, her kimin bir arzusu veya söylemek istediği bir şey varsa, gece veya gündüz olduğuna bakmadan, gerek Hükümet Konağı’na ve gerekse kendisinin, kapısı ayırımsız bütün vatandaşlara açık olan evine gelmekten çekinmemeli, söyleyeceklerinin bizzat vali tarafından dinlenerek değerlendirilmeye çalışılacağını bilmeliydiler.

Ömer Âlî Bey’e göre geneli ilgilendiren görevler iki yönlüydü. Birincisi Hükümet’e düşen yönüydü ki, bu yürürlükteki kanunlara uygun olarak halkın her türlü hukukunu korumaktı. Halka düşense, kanunlara uymak, devletine itaat etmekti. Kastamonulular zaten bu niteliklere eksiksiz sahip bulunmakta idiler. Bu sebeple Meşrutiyet Hükümeti’nin gösterdiği doğrultuda, birlik içerisinde çalışmalar yapılacaktı. Böyle hayırlı isteklere Yüce Tanrı’nın yardımından şüphe edilmeyeceği de açıktı.

Serbaz’a göre Meşrutiyet’in ilanından beri ilk defa olmak üzere bir vali, halka emniyet, eşitlik ve hürriyet gibi çok önemli esasları içeren konularda görüşlerini ortaya koymakta ve bunlara bağlılığını ifade etmekte idi. Halk bu durumdan büyük memnuniyet duyduğu gibi, Serbaz da bu samimi düşüncelere katılmakta[61] ve Ömer Âlî Bey in başarısını içtenlikle temenni etmekte idi.

Ömer Âlî Bey’in Kastamonu’da kısa ve ülkenin gerçekten çalkantılar içerisinde bulunduğu bir sıradaki görev devresinde gösterdiği faaliyeder içerisinde, eğitim öğretimle ilgili bazı çabalarını tespit etmemiz mümkün olmaktadır. Nitekim Ömer Âlî Bey, bu alandaki çalışmaları vilâyetin en ücra köşelerine kadar yaymayı hedeflemiş olan Maarif Kulübü’nün üyeleri arasında yer aldığı gibi, bu sırada Kastamonu’da örnek bir ilkokul[62] yaptırmak üzere dokuz kişilik bir idare heyeti ve kırk yardımsever üye tarafından kurulan Menba-ı Füyüzât Cemiyeti’nin de başkanlığını üstlenmiştir. Bu okul hızla yürütülen çalışmaların sonunda Ömer Âlî Bey’in de katıldığı bir törenle açılmış[63], vali daha sonra da okula olan ilgisini devam ettirmiştir[64].

Ömer Âlî Bey Kastamonu Valisi olarak göreve başladığı gün, daha önce seçimleri yapılmış olan Meclis-i Umûmî-i Vilâyet de ilk toplantısını yapmıştı. Bunun için Hükümet önünde bir tören düzenlenmiş, burada Salim Efendizâde Namık Bey bir konuşma yapmış, daha sonra dualarla çalışmalara geçilmişti[65]. Meclis, vilâyetin bayındırlık konularıyla ilgilenmiş, çeşitli kararlar almışu. Serbaz’da bu hususlara genişliğine yer verilerek değerlendirildiği görülmektedir[66]. Bayındırlıkla ilgili değerlendirmelerin önemli bir bölümü, muhtemelen vilâyetin Nâfia dairesinde görev yapan ve yazılarını M. Y. imzasıyla yayınlayan bir kişiye aittir[67]. Onun muhtelif görüşleri arasında en dikkati çekenlerinde birini ise Kastamonu merkezinden geçmekte olan dere üzerine rıhtım/duvar yapılması konusu oluşturmaktadır. Buna göre rıhtım yapılması meselesi yeni bir konu olmayıp, esas olarak birkaç senelik bir evveliyata sahiptir. Geçmişte gerçekleştirilemeyen rıhtım yapımının tekrar gündeme getirilmesi yersizdir. Vilâyetin bundan çok daha önemli problemleri bulunmaktadır. Yazara göre Kastamonu’nun bütün atıklarının döküldüğü ve çevreyi türlü bakımlardan kirleten bu derenin kenarına duvar yapmak “cinnet” derecesinde bir israf, “ölüyü süslemek” gibi manasız bir iş, neticede bütünüyle hata idi. Bununla ilgili yapılması gereken; şehrin başlangıcından bitimine kadar iki tarafından dereye paralel, ana lağımların döşenmesi, bu lağımların uygun yerlerine bırakılacak galerilerle zaman zaman temizliklerinin sağlanmasıydı. Böylece şehrin aukları kasabanın dışına çıkarılmış olacağı gibi, her şeyden önemlisi, temizlik konusu da esaslı bir biçimde halledilmiş olacaktı.

Serbaz yönetimi, M. Y. nin gazetenin iki ve üçüncü sayılarında yayınladığı ve esas olarak şehir içinden geçmekte olan dere kenarına rıhtım/duvar yapılması konusu hakkındaki görüşlerine, dört numaralı sayısında katkı ve değerlendirmelerde bulunmuştur. Buna göre; rıhtım inşası konusu önemli bir bayındırlık hizmeti olarak, bundan iki üç sene önce gündeme getirilmiş ve epeyce hazırlık da yapılmış ve fakat uygulamaya geçirilememişti. Şimdi iki üç aydan beri bu konu tekrar ele alınmış bulunmaktadır. Gazete yönetiminin temennisi daha önemli hizmetler/ihtiyaçlar varken bunun öne alınmaması, eheminin mühimine tercih edilmesiydi. Ömer Âlî Bey de göreve başladığında bu temenni istikametinde tavır koymuştu. Vali, yalnızca Abdurrahman Paşa (valiliği 1883-1891 ) tarafından yaptırılıp, şu sırada yıkılmaya yüz tutmuş olan Olukbaşı Semtindeki rıhtımın, olabilecek en az masrafla tamiri yolunda emir vermişti. Bu tamir için bütçede yeterli ödenek yoksa, masrafları kendi şahsî imkânlarıyla karşılayacağını da bildirmişti. Durum gerekli makamlara, gönderilen yazılarla etraflıca izah edilmiş bulunuyordu. Serbaz bu kararı büyük bir memnuniyetle değerlendirmekte idi. Ona ait şu ifadeleri, ileride de hatırlamamız gerekeceğinden, burada gösterebiliriz; “Evet Vali Beyefendi’ nin rıhtım hususundaki fikr-i musibleri hakikatle müteradiftir ve mak-sadımızın esasını teyit ediyor... ve bütçe işbu tamiratın icrasına müsait değilse kise-i hamiyetlerinden yaptıracaklarını kemâl-i ihlâs ile beyan buyurdular. Bu beyanât-ı vâkıfâne ve halisane üzerine duamızın müstecâp olduğunu görerek geniş bir nefes aldık. Allah razı olsun, var olsunlar. Gökte aradığımızı yerde bulduk. Ve hüsn-i niyetlerinden, efkâr-ı iktisat-perverânelerinden ve icraât-ı şaibelerinden kat’iyyen eminiz... ”.
Ömer Âlî Bey’in su akıtmak, bunun için hem kullanışlı ve hem de gösterişli yapılar yaptırmak konusunda güzel örnekler vermiş olduğunu, Balıkesir merkeziyle çevresinde olduğu kadar, Tekirdağ’daki uygulamaları dolayısıyla da bilmekteyiz. Nitekim onun Karesi Mutasarrıfı olarak Balıkesir’de görev yaptığı sırada Gönen’e uzak mesafelerden su getirttiğini, burada ve Bandırma’da bugün hâlâ güzelliğini koruyan bir şadırvan ve çeşmeler yaptırdığını, şadırvanlara çok önem verilerek bu hedef doğrultusunda vakıflar kurulmuş olan Balıkesir merkezinde ise, birden çok şadırvanlar inşa ettirdiğini görüyoruz[68]. Tekirdağ’da da onun tarafından kendi parasıyla yaptırılan anıt/çeşmeye yukarıda temas etmiştik. Ömer Âlî Bey, Kastamonu’daki görev süresinin kısalığına rağmen, burada da aynı yolu takip etmiş ve şahsi servetiyle bir anıt/çeşme yaptırmıştır. Hükümet binasının önündeki meydanda bugün hâlâ varlığını koruyarak şehri süslemekte olan bu çeşme, Kastamonu taşıyla yaptırılmış, süslemeleri ve üzerindeki Yadigâr, Ömer Âlî, 1325/1327 ibareleri, tanınmış hattat Mustafa Nâmi Efendi tarafından gerçekleştirilmiştir[69].

Buraya kadar Ömer Âlî Bey’le ilgili aleyhte bir değerlendirme ile karşılaşmamış bulunuyoruz. Serbaz’ın ifadelerini yukarıda gördük. 5 Nisan itibarıyla Vali’yi içtenlikle desteklemektedir. 11 Nisan 1909 tarihli Serbaz’da da Ömer Âlî Bey’i incitecek hiçbir kayda yer verilmemiştir. Yani ülke geneli yanında, Kastamonu özelinde de ne olduysa 31 Mart/13 Nisan 1909’dan sonra olmuş, Ömer Âlî Bey de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kastamonu’ daki yayın organı Köroğlu ve onun yakınındaki Serbaz gazetesinin boy hedefi haline gelmiştir. Bu tarihten sonra söz konusu iki gazete, gerek kendi derledikleri haberler ve bunlara dayalı yorumları, gerekse farklı başkent gazetelerinde, hatta yabancı dildeki basında çıkan haberleri, bunlara daha önce görev yaptığı Balıkesir ve Tekirdağ’dan kendilerine ulaşan malzemeyi de ekleyerek, Ömer Âlî Bey’i yıpratma yolunda planlı ve yer yer son derece de seviyesiz bir biçimde kullanmışlardır.

Dönemin haberleşme şartları içerisinde İstanbul’da ortaya çıkan 31 Mart Vak’ası’nın, telgraf haberleşmesi hariç tutulursa, Kastamonu'da halka intikalinin, en az üç dört günlük bir süreyi gerektireceği açıktır. Çünkü bu dönemde İstanbul postası İnebolu üzerinden haftada ancak iki defa gelmekteydi. Telgraf haberleşmesi ise, olayların duyulması üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kontrolüne geçmişti[70]. Önce İstanbul’la muhabereye kısa süre ara verilmiş, gelişmeler Selanik’ten öğrenilmişti. Daha sonra İstanbul’daki vaziyet, tamamı İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olarak seçilmiş bulunan Kastamonu mebuslarına sorulmuştu. Nihayet 16 Nisan Cuma günü İstanbul postası Kastamonu’ya ulaşmış, halk durumdan haberdar olabilmişti[71].

Bunun üzerine gelişmeleri kendileri açısından yönlendirmek isteyen ve önemli ölçüde de yönlendiren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kastamonu şubesi yöneticileri. Askerî Kulübü[72] veya Müftülük Dairesi’nde bir toplantı düzenlediler. Bu toplantıda Vali Ömer Âlî Bey, Erkân-ı Harp Kaymakamı Ragıp Bey,[73] Müftü Hafız Mehmed Emin Efendi, Cemiyet-i İlmiyye mensuplarıyla, eşraf ve diğer bazı ileri gelen kişiler bulunmuşlardı. Salon dışında da Kastamonu halkı toplanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları gelişmelerden endişe duymaktaydılar. Ömer Âlî Bey ise, İstanbul’daki olaylardan telaşlanılmaması gerektiğini, Padişah’ın Meşrutiyet’i koruyacağı görüşünü ileri sürmekteydi. Böylece iki tutum ortaya çıkmıştı ve tabiatıyla bu iki tutumu belirginleştiren düşünceler arasında da açık bir fark bulunmaktaydı. Durumun bir kere de mebuslardan sorulması, o zamana kadar herkesin işi ve gücüyle meşgul olması kararlaştırılmıştı[74]. Fakat toplantı dağıldığı sırada bazı kişiler dua edilecek diyerek topluluğu Namazgah’a doğru sevk ettiler. Burada “usûl-i kadîmesi üzere” II. Abdülhamid’e dua edildi, “Padişahım çok yaşa" diye bağırıldı. İleride bu olay “Kastamonu’da irtica teşebbüsü" şeklinde nitelendirilecekti[75].

Bu sırada Ömer Âlî Bey’in, Müftü M. Emin Efendi’ye imzalattığı ve sükûnet tavsiye eden bir telgrafın kazalara gönderilmesi söz konusudur. Öte yandan Mahmud Şevket Paşa’nın başında bulunduğu Hareket Ordusu İstanbul’a doğru yola çıkmış, İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları, ülke genelinde Abdülhamid’in devrilmesi için azamî çaba göstermeye devam etmektedirler. Kastamonu’da dikkat çeken bir önemli husus da vilâyet gazetesi Kastamonu’nun da, hiç değilse bir dönem, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyetlerine geniş şekilde sayfalarını açmış olmasıdır. Yani Kastamonu gazetesi, hiçbir şekilde, hâlâ iktidarda bulunan II. Abdülhamid’in yanında bir gazete gibi yayın yapmamaktadır[76].

Bu arada 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid tahttan indirilmiş, yerine V. Mehmed Reşad Osmanlı tahtına oturmuştur. Bununla ilgili telgraf haberi aynı gün akşam Kastamonu’ya ulaşmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bazı üyeleri kutlamada bulunmak için Hükümet’e gitmişler, Vali Ömer Âlî Bey’le konuşmuşlardır. Aynı akşam iâdei ziyaret için İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin idare merkezine gelen Vali, burada irticâlen bir konuşma yaparak Meşrutiyet ve yeni Padişah’ı övmüştür. Durum ertesi günü Ömer Âlî Bey’in de yer aldığı ve tabiî olarak günün inana ve önemini ifade eden bir konuşma yaptığı törenlerle halka duyurulmuştur. Burada Hacı Mümin Efendi tarafından bir dua yapılmış, halk buna âminlerle katıldığı gibi, yine “usûl-i kadîmesi üzere” üç defa “Yaşasın Sultan Mehmed-i Hamis" diye bağınlmıştır. Bundan sonra Vali ve beraberindekiler önce Fırka Dairesi’ne, ikinci olarak da ittihat ve Terakki Cemiyeti’ne gitmişler, Vali buralarda da Meşrutiyet yönetimi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çalışmalarını öven konuşmalar yapmıştır. Bu arada Kastamonu ahalisi adına yeni Padişah’a, Ömer Âlî Bey başta olmak üzere mülkî ve askerî erkânla, eşraf ve Rum ve Ermenilerin din büyüklerinin imzaladığı bir tebrik telgrafı çekilmiştir[77]. 20 Mayıs’ta da başkanlığını Erkân-ı Harp Kaymakamı Ragıp Bey’in yaptığı, bazı şeyhler ve memurlarla, Rum, Ermeni topluluğu ileri gelenlerinden oluşturulan bir heyet Kastamonu ahalisi adına, yemi padişahı tebrik etmek, Hareket Ordusu ileri gelenlerine teşekkürlerini. iletmek, gazileri ve şehitlerin mezarlarını ziyaret etmek üzere İstanbul’a gitmiştir. Köroğlu ve Kastamonu gazeteleri bu ziyaretleri bütün teferruâtıyla okuyucularına duyurmuşlardır[78].

Yukarıda sözü edilen Askerî Kulübü veya Müftülük Dairesi’ndeki toplantı sonrasında Namazgâh’taki durum; bunu işitenlerden bazı kişiler, bu arada İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kastamonu’daki en faal üyelerinden olan İstinaf Müddeî-i Umûmîsi Hâini Bey ile yine Cemiyet’e taraftar bir grup ulemâ ve eşraf tarafından, bu cahil güruhun arkasında bir kuvvet var zannıyla telgrafla İstanbul’a bildirilmiştir. Konuyla ilgili Arşiv vesikalarında bu şikayet ve Hey’et-i Tahkikiye meselesiyle ilgili bazı bilgiler bulunmaktadır[79].

Bizim tespit edebildiğimiz bu konudaki ilk belge Dahiliye Nezâreti’nden Sadâret’e gönderilmiş olan 18 Mayıs 1909 tarihli tezkiredir ve burada Kastamonu Belediye Reisi’nin Vali Ömer Âlî Bey’in “irtica meyyal olduğuna dair bazı ifadâtı hâvi telgrafı... ” nın ilişikte takdim edildiğinden bahsedilmektedir. Bununla birlikte Nezâret’in değerlendirmesi; Vali’nin afif ve müstakim bir zat olduğu, irticaî fikirleri bulunmasının mümkün olamayacağı, şu sırada orada tahkikat yapmanın güçlüğü ve zaten her ihbar üzerine işlem yapılmasının doğru bulunamayacağı, bu nedenle şimdilik sabredilmek veya buradan bir memurun gönderilmesi veyahut da durumun doğrudan kendisinden sorulması hususlarından, hangisinin yapılmasının gerektiğinin açıklanması yönündeydi.

İkinci belgemiz Hareket Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa’nın Dahiliye Nezâreti’ne gönderdiği 30 Mayıs 1909 tarihli yazısıdır. Burada Nezâret’in Kastamonu Valisi ve Mektupçusu ile ilgili olarak gönderdiği 25 Mayıs tarihli tezkirenin; “Vali hakkında irticâiyyûna mensup olmak iddiasıyla muhbirler tarafından keşide edilmiş olan telgrafnâmelerin Kastamonu Mevki Kumandanlığı 'na bi’l-havâle bir hey’et-i askeriye marifetiyle mahallince tahkikât-ı âdilâne icrasıyla mûcib-i itham olacak delâil-i subûtiyeye desires olunduğu halde evrakının teferruâtıyla Divan-ı Harb-i Örfî'ye havalesi ve ihbârâtın kizbi tebeyyün ettiği halde muhbirler hakkında ibreten li’s-sâirin mücâzât-ı şedide tertip edilmesi bildirildiği...” ifade edilmektedir. Bunun üzerine Dahiliye Nezâreti’nden Hareket Ordusu Kumandanlığına, cevap olarak gönderilmiş bulunan tezkirede, Kastamonu Valisi’nin tahrirat ve telgrafının ekte gönderilmiş olduğu belirtildikten sonra Nezâret’in görüşü Vali’ nin, “efkâr ı irticâiyyeye meyyal olduğu hakkındaki ihbârât bir takım erbâb-ı garazın âsâr-ı tezvirâtından ibaret bulunmuş ve evvelce de bildirildiği veçhile şimdiye kadar bulunduğu hizmetlerde mûcib-i muaheze bir hal ve hareketi müşahede edilmemiş olmasına nazaran hakkında tahkikât icrasına mahal görülememektedir" şeklinde ortaya konmuştur. Mahmut Şevket Paşa’nın 4 Haziran 1909 tarihiyle Dahiliye Nezâreti’ne gönderdiği yazıda ise; 2 Haziran tarihli tezkireleri üzerine “Kastamonu Valisi hakkında cihet-i Askeriye’den icap edenlere tebliğat ifâ edildiği...” kaydedilmişti. Yine Sadâret’e gönderilen 30 Haziran 1909 tarihli tezkirede; Kastamonu Müddeî-i Umûmîsi’nin Ömer Âlî Bey’in, Nâfia kondoktörleri Emin ve Sedat efendilerle, kendi çalışmasına sıkıntı çıkarması ve diğer bazı uygulamalarını bildirdiği, bu hususlarda Kastamonu ile gerekli yazışmaların yapıldığı bildirilmektedir. Ayrıca şu sıratla Hey’et-i Tahkikiye orada bulunduğundan, çalışmalarını tamamlamasının beklenmesi gerektiği ifade edilmektedir.

Divan-ı Harp kurulduğunda öncelik irtica meselesinde olmakla birlikte, Ömer Âlî Bey’in hem bu ve hem de diğer bazı konulardaki tutum ve uygulamalarını incelemek üzere, dört kişilik geniş kapsamlı bir Hey’et-i Tahkikiye Kastamonu’ya gönderilmiştir[80]. 23 Haziran-4 Temmuz 1909 arasında iki hafta süreyle Kastamonu’da çalışarak,[81] gerekli tahkikatı yapan heyet üyeleri, hazırladıkları raporu ilgili makamlara ulaştırmışlardır. Bundan sonra eşraf, ulemâ ve halktan bir kısım kişiler İstanbul’da Divan-ı Harp tarafından mahkeme edilmişlerdir[82]. Neticede Salim Efendi-zâde Namık Bey üç-dört ay kadar Bekirağa Bölüğü’nde hapsedilmiş, sonunda beraat ederek Kastamonu’ya dönmüştür[83]. Görüldüğü gibi bu gelişmelerde Ömer Âlî Bey’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yanında yer almadığı kesin olmakla birlikte, Cemiyet’le çok açık bir mücadeleye girmesi de söz konusu değildir. Bununla birlikte Hey’et-i Tahkikiye’nin Kastamonu’dan ayrılmasından sonra İttihat ve Terakkî Cetniyeti’nin mücadelesinde öncelikli hedef Vali Ömer Âlî Bey olmuştur.

Şimdi başta Serbaz olmak üzere İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı Köroğlu gazetesinin 31 Mart/13 Nisan (1909) sonrasında Vali Ömer Âlî Bey’le ilgili, daha doğru ifadesiyle onun aleyhindeki yayınlarına gelebiliriz. Önceki sayılarında Ömer Âlî Bey hakkında sitayişkâr ifadelere yer vermiş olan Serbaz gazetesi 20 Nisan 1909 tarihli altıncı sayısında[84] İstanbul’daki olaylara geniş yer ayırmış, üçüncü ve dördüncü sayfalarında ise iki sütun üzerine Hayreddin Bey imzalı “Kastamonu Ahalisine "başlıklı makalesinde de olayları bölge açısından değerlendirmiş, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çalışmalarını anlatmıştır. Serbaz’ın yedi ve sekiz numaralı sayılarına ulaşamadığımızı ifade etmiştik. Dolayısıyla bu sayıların içeriğiyle ilgili bir değerlendirme yapma imkânına sahip bulunmamaktayız[85]. Fakat 4 Mayıs 1909’da çıkan Serbaz’ın dokuzuncu sayısında yine Hayreddin Bey imzasıyla "Valiler” başlıklı çok geniş bir makalenin yayınlanmış olduğunu görmekteyiz. Makalede esas olarak devr-i sâbık/devr-i istibdattaki valilerin olumsuzlukları söz konusu edilmektedir. Aslında bu makalede Ömer Âlî Bey’in ismi geçmemekle birlikte, onun hedef alındığı açıktır. Nitekim bir sonraki sayıda yer alan “Açık Mektup Kastamonu Valisi Beyefendiye!” başlıklı yazıda bu durum bizzat Hayreddin Bey tarafından açıklanmış bulunmaktadır[86]. Bu makalelerden yapacağımız birkaç örnek alıntı, hem içerikleri ve hem de üslupları hakkında yeterli kanaat sahibi olmamızı sağlayacaktır.

Önceki dönemin valileri müstebit ve iktidarsızdılar. Meşrutiyetin ilanından sonraki sekiz aylık süre içerisinde göreve getirilen valilerse, iki üçü haricinde, evvelkilerin aynısıydılar. Halbuki yeni hükümete yeni hadimler, valiler ve diğer memurlar gerekliydi. Bu durumda yeni şartlara uyamayanların kendiliklerinden görevlerini bırakmaları beklenmekteydi. Ömer Âlî Bey, dolaylı olarak da olsa, ikinci makalede önce istibdat heykeli şeklinde nitelenmiş, daha sonra da şahsî meselelerini, devlet işleriyle karıştırmakla itham edilmişti. Çünkü o, bizzat Hayreddin Bey’le ilgili bir konuda usulsüzlük yapmış, evrakta tahrifatta bulunmuştu. Bu durum Hayreddin Bey’in büyük tepkisine neden olmuştu. O, Vali’nin işleminde haksızlığını uzun uzun anlatmaktaydı. Fakat bıı arada Hayreddin Bey’in kendi anlatımında da bazı tutarsızlıklar ortaya çıkmaktaydı. Nitekim Serbaz’ın dördüncü sayısında genel olarak Vali’yi ve bilhassa da rıhtım yapımı konusundaki tutumunu, net biçimde destekler ve överken, hatta; "Allah razı olsun. Var olsunlar, gökte aradığımızı yerde bulduk” şeklinde abartılı sayılabilecek ifadeler kullanırken, aradan geçen otuz beş günün sonunda, aynı rıhtımlar meselesi dolayısıyla kendisinin Vali’nin düşmanlığını çekmiş olduğunu söyleyebilmekteydi.

Hayreddin Bey makalesinin devamında Ömer Âlî Bey’e karşı olumsuz tutumunun bir diğer sebebi olarak 31 Mart Vak’ası’nın hemen akabindeki gelişmeleri göstermektedir[87]. Fakat anlaşılan Hayreddin Bey, bu tenkitlerle hızını alamamış olmalı ki, Ömer Âlî Bey’in ailesine kadar uzanmakta ve; "Sergerdelik, derebeylik etmiş bir aileden yetiştiğiniz cihetle kanınız kuru-madan fikr-i tahakküm, fıkr-i istibdad, fikr-i tegallüp dahi sizden gidemez" diyerek, onun buradaki davranışlarının, ailesinden kalıtımsal olarak geçmiş olduğunu iddia etmektedir.

Serbaz’ın Ömer Âlî Bey’i yıpratmaya yönelik yayını son sayısına kadar devam etmiştir. Nitekim on üçüncü sayısında önce, Köroğlu gazetesinin Mesul Müdürü Hüsnü imzasıyla "Kastamonu Valisi Ömer Âlî Beyefendiye Açık Mektup" başlıklı bir yazı, onu takiben de "Serbaz" başlığıyla gazetenin değerlendirmeleri yer almıştır. Hayreddin Bey gibi bir devlet memuru, idadî öğretmeni olan Hüsnü Bey de Ömer Âlî Bey e karşıdır. O, Hayreddin Bey’in aksine, Ömer Âlî Bey’in Kastamonu’ya uygun bir vali olmadığını daha geldiği gün anlamıştır. Yazısının devamında Vali’nin, özellikle de 31 Mart sonrasındaki tutumlarını tasvip etmediğini öğreniyoruz. Serbaz’ın Hüsnü Bey’in makalesinin hemen arkasında yer alan ekinde Vali ile ilgili yazılanlar hakaret boyutunu da aşmıştır. Bu arada gazete/yazar, Vali’nin durumunu, Hüsnü Bey gibi ilk günden anladığını belirterek, kendisiyle bir defa daha ters düşmüş, baştan beyaz dediğine şimdi siyah demekte hiçbir sakınca görmemiştir.

Serbaz’ın bu ekinde bir de Ömer Âlî Bey’in daha önce Mutasarrıf olarak görev yaptığı Tekirdağ’dan gönderilen mektuptan söz edilmektedir. Gazete burada yazılanların bir kısmına Serbaz başlıklı ek içerisinde yer vermiş, bir kısmını ise, son üç sayısında yer alan ve bu üçüncü bölümüne, ilgisi dolayısıyla Ekler arasında yer verdiğimiz Mizah kısmına bırakmıştır. Burada Ömer Âlî Bey’in Ermenice öğrenmesi bile, onun hafiyeliği ile ilişkilendirilmiş bulunmaktadır.

Mizah başlığı altında iki kişi konuşturulmakta; Ömer Âlî Bey’in Tekirdağ Mutasarrıflığı sırasında rakı düşkünü olduğu, ölen kızına benzediği bahanesiyle genç kızlarla aşırı meşgul olduğu, alaycı bir üslupla anlatılmaktadır. Nihayet bu bölüm Vali’nin Hükümet Konağı’nın bahçesine kendi parasıyla yaptırdığı anıt/çeşmenin karikatürize edilip Yadigâr isminin Hâtıra-i İrticâ’ya çevrilmesiyle bitiyor.

Kastamonu’daki diğer gazete Köroğlu’nun İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı olduğu ve İdadî’de öğretmenlik yapan Hüsnü Bey ta-rafından yayınlandığını belirtmiş, burada yer alan “Tebyîn-i Hakikat" başlıklı makaleye de atıfta bulunmuştuk[88]. Bu makalede Kastamonu’dan gönderilen bir telgraf üzerine Osmanlischer Lloyd gazetesinde yayınlanan yazının, İttihad gazetesinde çıkması ve bununla ilgili olarak Kastamonu gazetesinde[89] bazı değerlendirmeler yapılmış olması dolayısıyla, 31 Mart Vak’ası sonrasında vilâyette gelişen olaylar ele alınmaktadır. Köroğlu böylece eksik bilgileri tamamlamayı, yanlışlıkları ise düzeltmeyi hedeflemektedir.

Hakkında fazla bilgi sahibi olmamakla birlikte, bu dönemde İstanbul’da Fransızca-Almanca yayınlandığım ve başkentteki Türkçe basının da kendisinden yer yer alıntılar yaptığını belirlediğimiz Osmanlischer Lloyd gazetesi,[90] ileride de görüleceği üzere Kastamonu’daki olaylarla yakından ilgilenmiştir. Nitekim 27 Mayıs 1909 tarihli İttihad’da[91] “Kastamonu’dan O. Lloyd’a telgrafla bildiriliyor” kaydı ile oldukça geniş bir makale yayınlanmıştır. Makalede Erkan-ı Harp Kaymakamı Ragıp Bey’in başka bir yere tayin edilmesi sebebiyle, şehirden ayrılışı sırasında. Kumandan hariç Vali ve diğer ileri gelenlerle, halkın katıldığı ve Hükümet önünde yapılan tören söz konusu edilmekte, bu arada onun son gelişmelerdeki rolü ortaya konmaktadır[92].

Buna göre; Ragıp Bey’in 31 Mart sonrası Kastamonu’daki gelişmelerde çok önemli rolü vardı. Onun sayesinde şehir ikinci bir Adana olmaktan kurtulmuştu[93]. Çünkü “Nisan 13. (16 olmalı) günü tıpkı Dersaadet'te olduğu gibi halk bir fikr-i irtica ile kıyanı ve mahalli müftüsünden İttihat ve Terakki Kulübü azasnnn İslâmiyet ve şeriatın hasım olduğunu ve katilleri caiz olduğu yolunda bir fetva istihsal eylemişti”. İlticanın başı Namık Bey’di. “Mahalli komutanı mütereddit ve irticâiyyûna mütemayil göründüğünden” durum çok sıkıntılıydı ki, “Kaymakam Ragıp Bey, Vali ve Kumandan Paşa nezdine giderek eğer senan tedâbir-i mükemmele ittihaz ederek katl-i ânını önünü almadıkları, bir miting akdiyle Müftü’nün evvelce verdiği fetvayı geriye aldırtarak halkın İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mütâbaatı vücûb tahtında olduğu yolunda bir ikinci fetva istihsal etmedikleri takdirde kendilerini elindeki rovelverle kati edeceğini makam-ı tehditte söylemiştir[94]. Bundan başka bütün kazalara bâ-telgraf tamim-i evâmir ile askerlerin komiteye muavenetle Kulübün evâminne mütâbaat göstermesi lüzumu ihtar ettirilmiştir. Bunların cümlesi hemen bir saat zarfında icrâ ve resîde-i hüsn-i hitâm olmuştur. Eğer birkaç dakika daha bilâ-tedbir rnürûr etmiş olsaydı, seller gibi kan akacağı şüpheden vareste idi”.

Kastamonu, “Şâyân-ı Hayret Tasniât-ı Bed-hâhâne” başlığıyla O. Lloyd’ un yazdıklarını naklettikten sonra, burada ifade edilenlerin tamamının uydurma olduğunu bildirmekte ve 31 Mart sonrasında şehirdeki gelişmeleri özetlemektedir. Ona göre bu devrede, Kastamonu’daki farklı din ve etnik kökenlere mensup vatandaşlar arasında, hiçbir gerginlik söz konusu olmamıştır. İttihad da bir yabancı gazetede yayınlanan makaleyi, herhangi bir araştırma yapma gereğini duymadan neşretmekle hata yapmıştır. Sırf bir kişiyi methetmek uğruna bütün Kastamonululara iftirada bulunmuştur. Onlar bunları asla hak etmemişlerdir.

Köroğlu’nun değerlendirmelerine gelince; yazının başında, vilâyet gazetesinin bir kısım değerlendirmelerine katılınmadığı, çok açık ve oldukça da sert ifadelerle ortaya konmaktadır. Burada özetle 16 Nisan Cuma günü, yani İstanbul'daki olayların Kastamonu’da ilk defa duyulduğunda Askerî Kulübü/Müftülük Dairesi’nde yapılan toplantıda Vali Ömer Âlî Bey ile İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları arasında ortaya çıkan görüş ayrılığı dile getirilmekte ve tabiatıyla gelişmeler Cemiyet noktai nazarından değerlendirilmektedir. Köroğlu’na göre Kastamonu’da ciddî olayların olmamasında en büyük pay Ragıp Bey’e ait olmakla birlikle onun “silaha müracaat etmesi maddesi dahi külliyen esassızdır".

Bu yazıda Ömer Âlî Bey’in ismi açık olarak geçmemekte, ona olan tenkitler dolaylı biçimde yapılmaktadır. Köroğlu 30. sayısında da ayın yolu takip ediyor ve bu defa da Osmanlischer Lloyd’un, Kastamonu gazetesinin tekzibiyle ilgili yazısının, Tercüman-ı Hakikat’teki çevirisini (Kastamonu’da İrticâiyyûn) neşrediyor[95]. Buna göre "Kastamonu Valisi Ömer Âlî Bey, yeni Türkiye’nin muhtaç olduğu memurinden değildir". Onun yönetim anlayışı XIX. yüzyıl ortalarında görülen derebeylerinin benzeridir. Nitekim Serbaz gazetesinin yayınını haksız olarak durdurmuştur. Nâfia Kondoktörü Emin Bey’le ve Müddeî-i Umûmî Hami Bey’le ilgili uygulamaları kanunlara uymamaktadır. Vali’nin yaşı 70-80 olduğundan, duyma ve işitme organları, görevini sürdürmesine imkân vermemektedir.

Köroğlu aynı sayının devamında, Kastamonu gazetesinden konuyla ilgili bir yorumun alıntısını yaparak[96], ona cevap veriyor. Kastamonu’yu görevini yapmamakla itham ederek; “Yarım çarıklı ve bütün hamiyetli köylülerimizin parasıyla çıkan şu zavallı gazete, acaba daha ne vakte kadar ağrâz-ı şahsiye ve medâyih-i kâzibeye mâkes-i iğfal olmak hizmet-i mâküsesinde devam edecektir?!... ’’ diyerek satırlarına son vermektedir.

Köroğlu, Vali Ömer Âlî Bey’le mücadelesine, onun Kastamonu’dan ayrılmasından sonra da 33. sayısında Karesi Jandarma Kumandanı Ahmed’in bir mektubunu yayınlayarak devam etmiştir[97]. Söz konusu kişi Ömer Âlî Bey'in Karesi Mutasarrıflığı sırasında birçok uygunsuz davranışta bulunduğunu belirterek, kendisinin sancağın asayişini düzeltmek üzere Jandarma Kumandanı olarak tayininden sonra, durumu düzelttiğini ve fakat; “hidemât-ı âcizânemden münfail olup kendi harekât-ı nâ-becâ ve müstebidânelerini icra edemeyen o hâin Ömer Âlî... ’’ tarafından şikayet edildiğini bildirmektedir. Mektubun devamında Ömer Âlî Bey için bir defa daha “Ömer Âlî hâini" ve “müstebit Ömer Âlî" ifadelerini kullanmakta, Meclis-i Mebusân’da bulunan Karesi mebusları vasıtasıyla kendisini şikayet ettiğini bildirmektedir.

Bütün bu ve başkent basınındaki bir kısım yayınlara Ömer Âlî Bey yer yer vilâyet gazetesi vasıtasıyla cevap vermeye çalışmıştır. Nitekim 13 numaralı Serbaz’da Tekirdağ’dan gönderildiği söz konusu edilen mektuba karşılık olmak üzere, “Red ve Tekzîb-i Erâcîf" başlıklı bir girişten sonra, Müslüman, gayri müslim "Tekirdağ’ının en mümtaz, en muteber eşraf ve mütehayyizânından’’ dört kişinin imzaladığı bir mektup Kastamonu’da yayınlanmıştır[98]. Aynı şekilde Osmanlischer Lloyd’un 27 Mayıs 1909 tarihli İttihad’da çevirisi yayınlanan makalesi üzerine Kastamonu’nun kısa değerlendirmesi 2 Haziran’da, bütün bunları ele alan Köroğlu’nun “Tebyîn-i Hakikat” başlıklı makalesi ise bir sonraki gün yani 3 Haziran’da yayınlanmıştır[99]. O. Lloyd’un bizim 28 Haziran 1909 tarihli İttihad’da görebildiğimiz Tercüman-ı Hakikat’te “Kastamonu’da İrticâiyyun" başlığıyla tercümesi çıkan makalesinin Kastamonu gazetesindeki özlü değerlendirmesi 7 Temmuz, Köroğlu’ndaki geniş değerlendirmesi ise 8 Temmuz'da yayınlanmıştır[100]. Son olarak da Kastamonu gazetesinin 23 Haziran 1909 tarihli sayısında[101]; Serbaz’ın müdürü ve muharriri Hayreddin Bey’le ilgili olarak da, isminin Niyazi Bey’in hatıralarında geçtiği kaydedilerek, onun tarafından eski vali Fuat Bey’e yazılan bir mektup ve bunun değerlendirilmesi yayınlanmış, böylece onun göründüğü gibi olmadığı açıklanmaya çalışılmıştır. Buradaki kısa değerlendirme şu beyitle sona ermektedir:
İnsan ona derler ki garazdan ola salim
Nefsinde dahi eyleye icrâ-yı adalet.

Basındaki bu karşılıklı yazışmalarda, kendi şahsıyla ilgili tenkit ve kara-lamaların, haddi iyice aştığını düşünen Ömer Âlî Bey, kendi maiyetinde memur olarak çalışan iki gazetecinin, Serbaz gazetesi Mesul Müdürü Ahmed Hayreddin ile Köroğlu gazetesinin Mesul Müdürü Hüsnü beylerin durumlarım resmî makamlara iletmiş, yapılan yazışmalar neticesinde konu mahkemeye intikal etmiştir[102]. Köroğlu’nun konuyla ilgili haberine göre Hüsnü Bey’le ilgili dava, “Tebyîn-i Hakikat " başlığıyla yayınladığı makale dolayısıyla açılmış, "tahkir ve iftira” davasıdır. A. Hayreddin Bey’le ilgili şikayetin de aynı yönde olduğunu bilmekteyiz[103]. Ömer Âlî Bey ayrıca da Serbaz.’m yürürlükteki basın kanununa aykırı olarak neşredilmekte bulunduğunu Dahiliye Nezâreti’ne bildirmiş ve oradan gelen emir üzerine basımın durdurulması talimatını Vilâyet Matbaası Müdüriyeti’ne vermiştir[104].

Serbaz gazetesinin Vilâyet Matbaası’nda basımına son verilmesi ve yayınları dolayısıyla mahkemeye verilmesinin İstanbul basınında da yankı bulduğu görülmektedir. Bizim inceleme fırsatını bulduğumuz İtihat ve Terakki yanlısı Siper-i Sâika-i Hürriyet ve İttihad gazetelerinde uygulama dolayısıyla Ömer Âlî Bey, şiddetle tenkit edilmiştir[105]. Konunun resmî yönüyle ilgili olarak ise, şu bilgilere sahibiz[106].

Dahiliye Nezâreti’nin Hareket Ordusu Kumandanlığına gönderilen 3 Haziran tarihli tezkiresinde, muhtemelen 31 Mayıs 1909’da çıkan son sayısı kastedilerek; “Bir nüshası melfuf olan Serbaz gazetesinin mütalaasından musteban olacağı üzere müşârun-ileyhin (Ömer Âlî Bey) namus ve haysiyetini muhil olarak neşriyatta bulunmasına iğmâz edilmesi muhafaza-i nüfûz-ı hükümet nakta-i nazarından muvafık-ı maslahat olamayacağından mezkûr gazete hakkında Matbuât Nizâmnâmesi ahkâmının tatbiki hakkında mütâlâalarının” bildirilmesi istenmiş, bunun üzerine ertesi günün tarihini taşıyan bir yazıyla anılan kanun hükümlerine göre mahallî mahkemede dava açılmasının uygun olacağı cevabı alınmıştır[107]. Daha sonra durum 14 Haziran 1909 tarihli tezkire ile Adliye Nezâreti’ne bu şekilde bildirilmiştir.

Biz bu davanın safahatını tam olarak bilememekteyiz. Zaten dava başladığında Ömer Âlî Bey de Kastamonu’dan ayrılmış bulunmakta idi. Bununla birlikte Köroğlu’nda yayınlandığı için Hüsnü Bey’in 27 Temmuz 1909 tarihli savunmasının içeriğini öğrenmekteyiz. Buradan anlaşıldığı kadarıyla, mahkemeye kanıt olarak 13 numaralı Serbaz ile 25 numaralı Köroğlu verilmiştir. İfadesinde tahkir ve iftira isnatlarını reddeden Hüsnü Bey, Ömer Âlî Bey için; “Hiç yoktan icad-ı müftereyâta muktedir olduğu, irticaa olan meyil ve hizmeti hâlâ efkâr-ı umumiyede zail olmadığı, eyyâm-ı buhrandaki mesâi-i irticâiyesine sedd-i mümanaat çeken meşrutİyet-perverân aleyhinde nüfûz-ı hükümeti kullandığı, vilâyetin resmi gazetesi ile setr-i hakikate çalıştığı, mekteb-i istibdattan yetişmiş olduğu, çok gururlu olduğundan kimsenin uyarısına tahammül edemediği... " iddialarında bulunmuştur.

Ömer Âlî Bey’in, muhtemelen Haziran başlarındaki girişimi üzerine başlayan muhakeme 29 Temmuz 1909’da sona erdiğinde; Hüsnü Bey suçsuz bulunarak beraat etmiş, Hayreddin Bey ise; “On üç numaralı Serbaz gazetesinde muharrer makâlâtla Vali-i müşârun-ileyh hakkında hetk-i namus ve kesr-i itibarını mucib surette zemde bulunduğu mezkûr gazete muhteviyatıyla anlaşıldığından Matbuât Nizâmnâmesi’nin ikinci maddesi mucibince... üç altın” para cezasına çarptırılmış, yine aynı kanunun 28. maddesine göre mahkeme kararının Kastamonu ve Köroğlu gazetelerinde ilanı ücretini de ödemeye mahkum edilmiştir[108].

31 Mart (13 Nisan) sonrasında Kastamonu’da gelişen olayları iyi değerlendirebilmek için, devletin resmî belgelerindeki yansımalarına da bakmanın gereği açıktır. Böylelikle Sicill-i Ahvâl Dosyası’inda “tebdili lüzumuna binâen” şeklinde kaydedilmiş bulunan Ömer Âlî Bey’in Kastamonu Valiliği’nden alınmasıyla ilgili Hey’et-i Vükelâ kararının arkasındaki neden ve niçinler de açıklığa kavuşmuş olacakur. Başta yukarıda sözü edilen Hey’et-i Tahkikiye/Mahsüsa’nın raporunun farklı kurum ve kuruluşlar tarafından değerlendirilmesiyle, bunun üzerine gerçekleştirilen işlemlerle ilgili olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’inde, oldukça kabarık bir belge grubu bulunmaktadır[109]. Bunları özlü biçimde şöylece gösterebiliriz.

Hey’et-i Tahkikiye’nin raporu Dahiliye Nezâreti’nin tezkiresiyle birlikte gönderildiği Meclis-i Vükelâ’nın 23 C. Âhir 1327/28 Haziran 1325/12 Temmuz 1909 tarihli toplantısında görüşülmüştür. Raporu özetleyen söz konusu tezkire ve bunun üzerine verilen kararı içeren Hey’et-i Vükelâ mazbatasının önemli bölümleri şu şekilde gösterilebilir; “Vali-i müşârun-ileyhin erbâb-ı irticadan olduğuna ve müteferriâtına dair ihbarâun asıl ve esası olmayıp ancak şahsına karşı tehdidâtta bulunmasından dolayı Kondoktör Emin Efendi’yi tevkif ettirmiş olduğuna ve kendisi müsinn ve kulakları işitmez bir halde olmakla beraber memurin-i vilâyet ve ümerâ-yı askeriye beyninde mevcut olan tezat ve ihtilaf gayr-ı kâbil-i izâle bir derecede olarak bâde-ez-în orada ifâ-yı vazifeye muvaffak olması müşkil bulunduğuna binâen müşârun-ileyhin azil ve tebdili ve ihtilafât-ı mütehaddisenin avâmil-i müessiresinden olan Erkân-ı Harbiye Kâymakamı Ragıp Bey evvelce başka mahalle tahvîl-i memuriyet ettiğinden o kabilden bulunan Kastamonu Redif Miralayı Ârif Bey ile İstinâf Müddei-i Umûmîsi Hâmi ve Maarif Müdürü Tahir Rüştü ve Nâfia Serkondoktörü Emin ve muhalif-i usûl olarak adam tevkif etmesinden dolayı taht-ı muhakemeye alman Polis Müdürü İzzet ve Tevkifhâne Müdürü Mustafa efendilerin dahi temin-i sükûn-ı mahallî için diğer mahallere tahvîl-i memuriyetleri lüzumu Hey’et-i Tahkikiye’nin raporunda gösterildiğinden... ve sûret-i iş’âr münasip ve muktezâ-yı maslahata muvafık olarak... " gereğinin yerine getirilmesine karar verilmiştir[110].

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı olarak Kastamonu’da yayınlanan Köroğlu gazetesinin sahib-i imtiyazı ve Ömer Âlî Bey’in kesin olarak karşısında bulunan Hüsnü Bey’in mahkemeye verdiği ifadesinde yer alan değerlendirmesine göre;[111] “Yüzlerce zevât-ı mutebere tarafından Hey’et-i Tahkikiye’ye verilen ifadâtla tenvir ve tavzih edilmiş...” olan tahkikat rapo-runu esas alan Hey’et-i Vükelâ’nın kararını, kısaca şöyle tahlil edebiliriz. Ömer Âlî Bey’in irticâ ile hiçbir alakası tespit edilememiştir. Zaten Kastamonu’da irtica diye bir şey de bulunmamaktadır. Bununla birlikte Vali yaşlıdır ve kulakları da duymamaktadır. Ayrıca vilâyetteki sivil memurlar ve askerî personelin bir kısmı arasında, kamu hizmetinin yerine getirilmesini aksatacak, telâfisi imkânsız bir sürtüşme ve ayrılık ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu durumda Ömer Âlî Bey’in bundan sonra Kastamonu’da verimli görev yapması mümkün değildir. Bu sebeple onun görevden alınması, yerine yeni bir valinin tayini gereklidir.

Kastamonu’daki ihtilafın ortaya çıkmasında etkin rolü bulunan Ragıp Bey, zaten daha Önceden başka bir yere tayin edilmişti. Onunla aynı durumda bulunan diğer bir kısım memurun da Kastamonu’dan başka yerlere tayin edilmeleri gerekmektedir[112].

Nâfia Kondüktörü Emin Efendi, Ömer Âlî Bey tarafından tevkif ettirilmişti, Bu tevkifte görev yapan Polis ve Tevkifhâne müdürleri de başka yerlere tayin edilmelidirler.

Kanaatimce Emin Bey konusunu, özlü biçimde de olsa, açıklamakta yarar bulunmaktadır. Emin Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en faal üyelerinden biridir. Dolayısıyla da Ömer Âlî Bey’in karşısında yer almıştır. Taraftarlarının başkent ve Kastamonu basınında ortaya koydukları görüşe göre Emin Bey, Nâfia personelinin birikmiş maaşlarının ödenmesi için Vali’ye evrakları götürmüş, ona hiçbir şekilde hakarette bulunmamış, tehdit de etmemiştir[113]. Fakat dönemin şahidi M. Z. Demircioğlu’nun[114] da ifade ettiğine göre olay böyle gelişmemiştir. Vali’nin makamına giden Emin Bey, yüksek sesle maaş bordrolarının imzalanmasını, başkalarının duymamasına özen göstererek ve kulağına doğru eğilerek; “İstibdat yıkıldı, sen de istifa et, namusunla çekil" demişti. Bunu iki defa tekrarlaması üzerine sinirlenen Ömer Âlî Bey, bu davranışı vilâyet makamının tahkiri ve aynı zamanda da kendisine hakaret olarak değerlendirmiş ve Emin Bey in tevkifini istemiştir. Polis Müdürü tarafından Tevkifhâne’ye götürülen Emin Bey, kesinleşmiş bir cezası bulunmadığından bir iki saat kadar Tevkifhâne Müdürü tarafından kendi makam odasında tutulmuş, savcının müdahalesiyle de serbest bırakılmıştır. Tabiatıyla bu olay Ömer Âlî Bey’in aleyhinde kullanılmış, onun İstibdat döneminin adamı olduğu yazılmış, söylenmiştir.

Şurâ-yı Devlet Mülkiye Dairesi’nin 13 Muharrem 1328/25 Ocak 1910 tarihli kararında ise bu olayın anlaşılmasını kolaylaştıracak şu kayıtlar bulunmaktadır: Polis Müdürü (Mehmed) İzzet Bey ifadesinde Ömer Âlî Bey’in kendisine gelen Emin Efendi’nin; "... istifanamesini verip hemen işten çekilmesi lüzumunu ve devamda ısrar eder ise hâl-i galeyanda bulunan ahali tarafından bir fenalık çıkarılacağını ve İnebolu ahalisinin yollarda bekleyerek geçirmemek azminde bulunduğunu ve fakat istifa ederek gider ise vapura kadar teslim olunacağını ihtar yolunda bir takım tehdîdâtta bulunduğundan bahisle hemen hakkında tahkikat icrâ ve tevkif edilmesi için emir verilmesi üzerine... ” Polis Müdürü, durumu Emin Efendi’den de sormuş ve aynca Vali’den yazılı emir istemiştir. Bunun üzerine Vali, Hapishane Müdürü’ne gönderdiği yazıda Emin Efendi’nin müdüriyete mahsus odada alıkonulmasını bildirmiştir. O da burada bir veya bir buçuk saat tutulmuştur. Bu anlatımları olayın gelişimine uygun bulan Şûrâ-yı Devlet kararında; “Hürriyet-i şahsiyenin taarruzdan masuniyetini temin eden ahkâm-ı kanuniye icabınca müşârun-ileyh Alî Bey’in Emin Efendi’yi idâreten tevkif etmeye hakkı olamayacağı der-kâr ise de Vali-i müşârun-ileyh tarafından Polis Müdüriyeti’ne yazılan tezkirede Emin Efendi’nin hafiyyen vukû bulan tehdidinden dolayı Bâb-ı Alî’ye arz ve istizan olunan muamelenin neticesine değin mûmâ-ileyhin taht-ı nezârette bulundurulması muharrer olup fi’l-hakika mûmâ-ileyh bir iki saat Hapishane Müdürü’nün odasında bulunduktan sonra cihet-i Adliye’den vukû bulan tebliğat üzerine tahliye edilmesine ve esasen gerek bu madde gerek husûsât-ı şâire hakkında tahkikat icrası için Dersaadet’ten îzâm kılınan memurin tarafından yazılmış olan ve bi’l-celb mütalaa olunan raporda Vali-i müşârun-ileyhin azil ve tebdiliyle iktifa edilmesi beyan olunarak makam-ı icrâca da o veçhile icabı ifâ kılınmış ve Vali-i lâhık tarafından yazılan 22 Şaban sene 327 tarihli tahriratta dahi müşârun- ileyh Alî Bey’in Emin Efendi'ye husumet-i şahsiyesi olmadığı ve mûmâ-ileyh hakkmdaki muamelesi vazife-i memuriyeti ilcââtından münbais ve zaruri bulunduğu ityan edilmiş ve Müddeî-i Umumîliğin sâlifü’z-zikr mütâlaa-nâmesi de iş’âr-ı vilâyeti müeyyed bulunmuş olduğuna binâen müşârun-ileyh Alî Bey’in işbu maddeden dolayı taht-ı muhakemeye alınmasına mahal olmadığı...” sonucuna varıldığı belirtilmiştir. Bununla birlikte Polis ve Hapishane müdürleri bu olaydan dolayı mahkemeye verilmişlerdir.

SONUÇ

Ömer Âlî Bey, II. Meşrutiyet döneminde, 31 Mart Vak’ası (13 Nisan 1909) ve gelişen olaylar sonucunda II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini de içeren bir zaman diliminde, dört ayın az üzerinde bir süre Kastamonu Valiliği’nde bulunmuştur. Bu devre başkent için olduğu kadar, ülkenin taşrası için de çok sıkıntılı bir dönemdir. Bu nedenle hangi vilâyet ve vali söz konusu edilirse edilsin, bu süreci büyük zorluklarla kat etmiş bulunması doğaldır. Nispeten ilerlemiş olan yaşının verdiği bazı olumsuzluklara rağmen Ömer Âlî Bey, uzun idare hayatının tecrübelerine sahiptir. Fakat Kastamonu’da o, bu tecrübelerini ortaya koyacak yeterli imkânları bulamamış, uygulamalar yapamamıştır. Bu sonuçta; başkentteki olayların buradaki yansımaları kadar, içinde bulunulan durumdan, kendi görüşünde olmayanları bertaraf etme, hiç değilse onlara olabildiğince zarar verme, şahsî bir takım kazançlar temin etme hedefine yönelik olarak istifade etmeye çalışanların da katkıları bulunduğu şüphesizdir.

Ömer Âlî Bey, Kastamonu’ya gelişinde, büyük ümitlerle karşılanmıştır. Bu sırada var olan üç süreli yayından Kastamonu’nun, vilâyet gazetesi olması dolayısıyla, Vali hakkında olumlu ifadeler kullanmış bulunmasını bir tarafa bıraksak bile, tarafsız bir gazete olduğu iddiasında bulunmakla birlikte, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin paralelinde yayın yaptığı açık olan Serbaz da onun hakkında başlangıçta çok sitayişkâr ifadeler kullanmıştır. Önceleri Köroğlu da Vali ile ilgili olumsuz bir değerlendirmede bulunmamıştır.

Ülkemiz insanlarının yazılı bilgiye büyük önem atfetmeye devam ettikleri XX. yüzyıl başlarında, sahip oldukları fikirleri yaymak veya tasvip etmedikleri görüşlerle mücadele etmek istediklerinde, gazete ve dergileri en etkin vasıtalar olarak görmüş olmaları doğaldır. Nitekim süreli yayınlar üzerindeki baskıların kalktığı II. Meşrutiyet’in başlarından itibaren, gerek başkent ve gerekse taşrada, her görüşü savunan çok sayıda gazete ve dergilerin ortaya çıkması da bu fikri desteklemektedir. Bununla birlikte bunların büyük bir kısmının ömürlerinin, şu veya bu sebeple, pek kısa sürmüş olduğu bilinmektedir. Kastamonu’da da resmî vilâyet gazetesinin dışında ilk iki gazetenin bu sırada çıkmış, bir üçüncüsünün de teşebbüs aşamasında kalmış olduğunu bilmekteyiz.

Genel değerlendirmelerin isabet yüzdesini düşüreceği gerçeğinden hareketle, yalnızca Ömer Âlî Bey’in görev yaptığı dönem itibarıyla Kastamonu’daki basın ele alınacak olursa, başarılı bir sınav verilmemiş olduğunu söylememiz gerekir. Aslında basının işlevi konusunda, doğru olanın bilindiğini, her üç gazetenin değişik sayı ve sütunları arasından seçilecek muhtelif örneklerle kanıtlamak hiç de zor değildir[115]. Fakat ortaya konan ilkelerin, uygulamada yeterince gözetilmediği de açıktır. Vilâyetin resmî gazetesi Kastamonu’nun kendine özgü bir durumu olacağı, yani doğrudan Vali’nin olmamakla birlikte idarenin yanında yer alacağı açıktır. Köroğlu’nun ise İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı olması dolayısıyla, gelişmeleri bu açıdan değerlendirmesi doğal görülebilir. Onun doğruları İttihat ve Terakkî’nin doğrularıdır. Yani kamuoyu Köroğlu’nun projektörü ile ancak belli yönlerde aydınlatılmıştır. Bu durum, en azından aydınlatma cihazının arkasının karanlıkta kaldığının da açık kanıtını oluşturur.

Geçmişte Osmanlı basınında geçerli bir yöntemin, yani doğrudan yazılamayan bazı konuların, önce yabancı bir gazetede Türkçe haricinde yayınlanmasının sağlanmasının, sonra da tercüme olarak ulusal basında yer alınası uygulamasının, bu sırada da geçerliliğini koruduğunu görmekteyiz. Nitekim Köroğlu’nun Ömer Âlî Bey’le ilgilendirilebilecek iki makalesi “Tebyîn-i Hakikat” ve “Kastamonu'da İrticâiyyûn" bu türdendir. Dikkat çeken bir husus da Köroğlu ve Serbaz’ın Ömer Âlî Bey’e karşı mücadelede bir işbirliği içerisine girmiş olmalarıdır. Nitekim Ömer Âlî Bey’e doğrudan bir itham söz konusu ise, bunun yayın organı Serbaz olmuş, Köroğlu’nun sorumlusu olarak Hüsnü Bey “Kastamonu Valisi Ömer Âlî Beyefendi’ye Açık Mektup” u, kendinin başında bulunduğu gazetede değil, Serbaz’da yayınlamıştır. Aslında iki gazetenin daha da sıkı bir işbirliği içerisinde bulunmuş olduklarını düşünebiliriz. Bunun kanıtı Serbaz’ın Vilâyet Mat- baası’nda basımına son verildiğinde Köroğlu’nun, bu uygulamayı kınaması yanında, Serbaz abonelerine bundan sonra Köroğlu’nun verileceğinin Hayreddin Bey tarafından duyurulmuş olmasıdır[116].

Kastamonu basını içerisinde çeşitli açılardan en fazla tenkide maruz ka-labilecek gazete Serbaz’dır. Çünkü Ömer Âlî Bey olayındaki tutumu dikkate alındığında, bir gazetenin bu kadar kısa sürede bu derece farklı iki tutum belirlemiş olmasını, gazetecilik ilkeleri açısından açıklamak oldukça güçtür. Gazete ve gazetecinin de zaman içerisinde, değişen ve gelişen süreç paralelinde, elde edeceği yeni bilgiler doğrultusunda, farklı değerlendirmelere sahip olabilmesi doğaldır. Bununla birlikte Hayreddin Bey’in Ömer Âlî Bey konusundaki tutum değişikliğinde etkili olanın, bilgi ve belgeden ziyade, Vali’nin onunla ilgili bir uygulamasıyla, 31 Mart (13 Nisan) sonrasındaki gelişmeler karşısındaki pozisyon farklılıkları olmalıdır. Ayrıca Hayreddin Bey’in yazıları tenkit sınırının çok üzerinde, Vali’nin kişilik haklarını zedeleyecek niteliktedir. Hatta o doğrudan söyleyemediklerini, mizah kılıfı altında yazmakta ve gazetesini bir karalama vasıtası olarak kullanmaktadır.

Ömer Âlî Bey hakkındaki yayınları dolayısıyla, II. Meşrutiyet döneminde bir taşra merkezi olarak Kastamonu’daki gazetelerle ilgili değerlendirmeler içerisinde, burada sözü edilen iki gazetenin de, yani Köroğlu ve Serbaz’ın yöneticilerinin valiye bağlı birer memur olduklarının dikkatlerden uzak tutulmaması gerekeceği açıktır. Bu durum bile onların gazetecilik mesleğini ne oranda tarafsız yapmış olduklarının, sorgulanmasını gerektirir niteliktedir.

31 Mart (13 Nisan) Vak’ası’nın duyulması üzerine, Askerî Kulübü/ Müftülük Dairesi’nde yapılan toplantı sonrasındaki durumla ilgili olarak yapılan şikayetler üzerine, Kastamonu’ya bir soruşturma komisyonunun gönderilmiş olduğunu biliyoruz. Burada söz konusu edilen “irticânın hortlaması" dır. Fakat olayları anlatan kaynaklarımızın hiç birisinde, ne kelime ve ne de terim anlamı olarak irticâyı çağrıştıran bir gelişme bulunmamaktadır. Toplantı sonrasında Namazgah'a. gidilerek burada dua edilmiş, ayrıca belirli düzeni içerisinde "Padişahım çok yaşa” şeklinde bağırılmıştır. Bunların irticâ ile hiçbir ilişkisi bulunmayan sıradan uygulamalar olduğunu izaha çalışmak, sözün israfı olacağından buna girişmeyeceğiz. Fakat şu kadarını tek bir örnek olarak verebiliriz ki, o da aradan bir ay geçmeden, yeni padişah için yapılan törenlerde de bu uygulamalar “usûl-i kadîmesi üzere" yerine getirilmiş ve İttihatçılar tarafından da kesinlikle irticâ ile ilişkilendirilmemiştir[117]. Bu konu ile ilgili olarak Ömer Âlî Bey’e isnat edilen, yukarıdaki toplantı sırasında; “Şevket-meâb efendimiz taht-ı âlîlerinde bakî kaldıkça ilâ-mâşâallah Meşrutiyet'in muhafa edileceğine! Ve İstanbul hadisesinden dolayı telaş gösterilmesi muvâfık-ı sadâkat olamayacağına!...”[118] cümlelerini kullandığı ve ayrıca Müftü Mehmed Emin Efendi’nin imzasıyla[119] mülhakata sükûnet tavsiye eden telgraflar çektirdiğidir. Bunların da suç olarak nitelenmesi mümkün değildir. Nitekim 23 Haziran’dan itibaren başta Cemiyet-i İlmiye mensupları olmak üzere çok sayıda kişinin ifadesine baş vuran Hey’et-i Tahkikiye ve müteakiben İstanbul’da Divân-ı Harp’te devam eden mahkemeler neticesinde, hiçbir suçlu tespit edilememiş, yalnızca eşraftan Salim Efendi-zâde Namık Bey dört beş ay süre ile Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu kalmıştır. Bu soruşturma ve muhakemenin, yeni dönemin kendine özgü şartlarına rağmen, böyle neticelenmiş olması dikkat çekicidir.

Kanaatimizce burada istenen Ömer Âlî Bey’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne taraftar olmamasının suç sayılmasının gerektiği ve bazılarının diğerleri tarafından, sahip oldukları ve eyleme dönüştürdükleri değil, başkaları tarafından kendilerine atfedilen düşüncelerden dolayı cezalandırılmalarıdır. Bütün bunlara rağmen ne Kastamonu ahalisine irtica lekesi sürütebilmiş ve ne de Ömer Âlî Bey’in suçlanması söz konusu olmuştur. Sonuçta Ömer Âlî Bey’in, bu kadar spekülasyona rağmen hâlâ Kastamonu’ da kalması mümkün değildi. Böyle de olmuş, bütün bunlardan sonra devlet işlerinin uyumlu bir biçimde yürütülmesi mümkün olamayacağından “bâde- ez-în orada ifâ-yı vazifeye muvaffak olması müşkil olduğuna binâen... umûr-ı hükümeti sekteden vikâyeten tebdili lüzumuna binâen..." şeklinde ifadesini bulan Meclis-i Vükelâ kararıyla buradaki görevinden alınmıştır[120]. Bununla birlikle o, zaten yaşanın da ilerlemiş olması dolayısıyla görevinden alınırken, karşısında yer alanların tamamı da Kastamonu’nun dışında yeni görev yerlerine gönderilmişlerdir.

31 Mart Vak’ası sonrasındaki gelişmeler dikkatle incelendiğinde, Kasta-monu’da meşrutiyet karşıtı hiç kimsenin bulunmadığı görülmektedir. Bununla birlikte bizim kanaatimize göre 31 Vak’ası sonrasında Kastamonu’da, olağan dışı bazı gelişmeler söz konusu olmuştur. Bunlara örnek olmak üzere genelde İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları ve özelde Kaymakam Ragıp Bey, İstinaf Müddeî-i Umûmîsi Hâmi Bey gibi bazılarının davranış ve uygulamalarını gösterebiliriz. Nitekim Telgrafhâne’ye İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarınca el konulmuş ve haberleşme hürriyeti açıkça ihlâl edilmiştir. Bu konudaki ihlâle muhalif gazetelerin şehir dahilinde dağıtılmasına mani olunmasını da eklememiz gerekecektir[121]. Ragıp Bey’in dunumu ise bilhassa dikkat çekicidir. Bu genç subayın rolünün, görünenden oldukça derinlerde olduğunu düşünmekteyiz. Bizim kanaatimize göre, İttihat ve Terakkî’nin en ateşli taraftarlarından biri olan Ragıp Bey’in, Vali ve Kumandan’ı silahla tehdit etmiş olması, Köroğlu’nun inkârına rağmen, mümkün görünmektedir. Nitekim böyle bir durum o günlerin şartlan içerisinde fazla yadırga-nacak bir uygulama ve tek örnek de değildir[122]. Bizi Ragıp Bey’le ilgili olarak böyle düşünmeye sevk eden en önemli etken, kendisinin Hey’et-i Tahkikiye’nin gelişi bile beklenilmeden, Bağdat’a nakledilmiş olmasıdır[123]. Bilindiği gibi Ragıp Bey, 20 Mayıs’ta yeni padişahı tebrik için giden Kastamonu heyetinin başında yer almış, bir daha da geri dönmemiştir. Kastamonu’daki gelişmeleri inceleyen Hey’et-i Tahkikive raporunda da onunla ilgili olarak; “ihtilâfât-ı mütelıaddisenin avâmil-i müessiresinden olan” ifadesi yer almıştır.

Ömer Âlî Bey’in Kastamonu Valiliği ve bu sırada başkent İstanbul’da ortaya çıkan 31 Mart Vak’ası’yla takip eden dönemde buradaki belli başlı gelişmeleri, böytece gösterdiğimizi düşünmekteyiz. Ömer Âlî Bey’in bundan sonraki hayatı hakkında bizim elimizde fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Zaten bundan sonrası da bu çalışmamızın sınırları dışarısındadır. Bununla birlikte şu kadarını ilave edebiliriz; Ömer Âlî Bey Divan-ı Harb-i Örfî’deki davada suçsuz bulunarak beraat etmiş, müracaatı üzerine 45 sene 8 ay 15 günlük devlet hizmetinin sonucu olarak kendisine 3535 kuruş emekli maaşı bağlanmıştır[124]. Onun, hayatının geri kalan kısmını İstanbul’da geçirdiğini düşünmekteyiz. Nitekim 25 Şubat 1920’de burada vefat etmiş, geçmiş hizmetleri ve bütün mal varlığını Kızılay’a bağışlamış olması dikkate alınarak, dönemin padişahının iradesiyle Fatih Camii hazîresine defnedilmiştir.

EKLER

Ek-I İlgili gazetelerden yapılan nakiller

a-Serbaz, Nr. 9, 15 R. Âhir 1327/22 Nisan 1325/4 Mayıs 1909 Çarşamba

Valiler

Geçen hafta (İştikâ) refikimizden iktibâsen 7 numaralı nüshamızda dere ettiğimiz (Şehzadeler) makalesi zîrine mütâlâamızı serd etmiş idik. Bugün de şu bendi re’sen yazmaya selâmet-i mülk-ü millet namına bir mecburiyet hissettik.

Devr-i sabıkta valilerin ne suretle tayın edilmekte olduklarını bilmeyen hemen yok gibidir. Valilikler müzâyedede idi. Fazla pey sürenin üzerine kalırdı. İktidar, liyâkat, iffet, malum at,'tedbir, fazilet istikâmet matlup değil idi. Yalnız para aranılıyordu. Kesesine güvenen bir fetınân-ı hümâyûn (!) alırdı. Memâlik-i Osmaniye’nin bir kısmına mâlik olurdu. Bu müstebit, iktidarsız valilerin yüzünden bu mülk-ü milletin çektiği mesâib ve belaya hükümdar-ı gaddâr-ı mahlûdan gördüğü izmihlâl ve perişanı kadar tahammül-fersâdır.

Bunlar, İstanbul'dan çıktımıydılar o Zillullahi fı’l-arz’ın (!) sâye-i mehâbet-nümûnu kesilirlerdi. Bir ailenin sönmesi, hukuk-ı ibâdın, hukuk-ı hâzinenin zayi olması, iki mübarek (!) dudaklarının kımıldanmasına vâbeste idi. Makam-ı resmîleri vücud-ı pür-sûdlarıyla (!) müzeyyen olur olmaz makarr-ı adl-u insaf olması lazım gelen o makam-ı muhterem bütün zillet ve meskenetlerin, bütün fesat ve mel’anetlerin, bütün ahlaksızlıkların cevelangâhı olurdu. Bir vali bir padişah-ı sânî idi! Bâb-ı Âlî’yi tanımaz. Maksadı, kanunen mâ-fevki olan Dahiliye veya Sadâret’ten is’af olunmadı mı müzeyyen çanta içinde sabah akşam arkasında gidip gelen (şifre) ye müracaatla doğrudan doğruya Mabeyn’e beyan-ı hal eder, Sadâret’e ve Dahi- leye’ye karşı galebe eyler idi. Bî-çare millet bu sanâdîd-i istibdattan neler çekmemiş îdi?

10 Temmuz şerefli inkılâbımızı müteakip nazar-ı millet vilâyetlerde umumî değilse de mühim bir tebeddül-i vulât beklerdi. Bu intizar boşa çıktı. Daha garibi şudur ki hasbe’l-icap (!) açılan bazı vilâyet valiliklerine devr-i sâbık adamları yerleştiriliyor Mâbeyn mensûbîni ihtiyar olunuyor idi. Kabinede bulunan zevat eski arkadaşlarını bir türlü unutamıyor sırası geldikçe taltiften geri durmuyordu. Sekiz aylık bir zaman zarfında tahvil ve tebdil olunan vilâyetler valileri meydanda. Bildiğimiz iki üç muhterem validen başka hangi birisi mücessem-i istibdat değildir? Gözümüzle gördüğümüzü, kulağımızla işittiğimizi burada uzun uzadıya yazacak değiliz. Öyle valiler biliriz ki suret-i Hak’tan görünüyorlar. İltifatlarını ibzâl ederler. Maiyetlerinden tebessüm-i tesrir-kârânelerini diriğ etmezler (!) Lâkin tebessümler ardında öyle zehirler saklanmıştır ki ufacık bir fırsat onları tesmîme kâfidir. Zahiren milletin efkâr ve âmâlini okşarlar, efkâr-ı münevvere karşısında hürriyet-per- verdirler. Fakat maazallah nesîm-i zafer taraflarına doğru esti mi o vakit ne olduklarını anlarsınız! Senelerce alıştıkları tarz-ı idare ve ahlakı değiştirmek tabiidir ki güçtür. İşlerine gelmez. Her zaman azamet ve vekara mağlup. Gurur ve enâniyetlerini daima gıcırdatan bir şey vardır ki o da makam yaveri namıyla maiyetlerine verilen zabiti sabah akşam arabaları arkasında hizmetçi gibi gezdirmeleridir. Düşünmüyorlar ki bu zabitin vazifesi valinin hükümette bulunduğu müddetçe evâmirini ahz ve telakki etmek icap edenlere tebliğ eylemektir. Birinci Ferik İzzet Fuat Paşa hazretleri askeri üniforması altında bulunan böyle memurların, vükelânın vülâtın arabaları arkasında koşmaları, hizmetçi gibi istihdam edilmeleri askerlik silk-i mukaddesine hakaret olduğu hakkındaki bir makalesi üzerine nüzzâr ve vükelâ yaverlerini kendi arabalarına, kendi yanlarına oturtmaya başlamışlar idi. Bunu kendi gözümüzle gördük. Vilâyetlerde ise yâver her sabah valinin hususî konağına gider. Konağın mesafesine göre birkaç süvari jandarma da tayin olunur. Sabah akşam bir azametle vali paşa veya bey gedûne-süvâr-ı vakâr olarak gidip gelir.

İş bu kadarla bitmez. Hükümet avlusunda yazın hararetli güneşi, kışın dehşetli soğukları karları altında bir de nöbetçi neferi bekler. Valinin geleceği semte nazar-ı tecessüsünü atfetmiş duruyor. Paşa veyahut beyin bir iki satır yukarıda yazdığımız ketîbe-i muhtasarasını görür görmez koşar selama duracak neferâta teşrif-i âlîyi (!) söyler bî-çare neferât pür telaş, ellerinde silahları aceleten koşar mevki-i mahsusunda ahz-ı mevki-i ihtiram ederler. Nöbetçi zabiti başta olduğu halde selam dur kumandası verilir. Vali paşa veya bey azamet ve gururla ağırlaşan elini bir âhestegî-i garip ile kaldırarak yarım yamalak bir temenna eder geçer.

Şimdi Allah için söyleyiniz. Bu nümayişlere Meşrutiyet tahammül eder mi? Meşrutiyetin manâ-yı tâmmına vâkıf bir vali bunlara meydan verir mi? İlân-ı hürriyeti müteakip Edirne’de bulunuyorduk. Aşık-ı hürriyet ve meşrutiyet olan vali-i âlisinde gördüğümüz sadelik ve fa’âliyet Allah millete bağışlasın sayhasını kalbimizden ihtiyarsız kopartmış idik. Valiler böyle olmalı. Fakat doğrusunu da söyleyelim. Bu babta valilerden ziyade alay kumandanları muâhaze edilmelidir. İnsan tab’an alâyişe meyyaldir. Bir vali tayin olunduğu vilâyetin adâtına tebaiyyeı edebilir. Vaz’ olunan bir kaideyi -bahusus ki kendi zatına bir tazimden ibaret ise- durup dururken bozamaz. Valileri sabah akşam bir müfreze ile hükümet kapısında selamlamak kanunu olmasa gerek. Buna dair askerî nizâmnâmelerinde bir kayıt yoktur. Zira olsa idi Enis Paşa’nın zamanında da bunun mer’iyyü’l-icra olması lazım gelil di. Halbuki Enis Paşa’ya böyle bir nümayiş gösterilmiyordu. Buradan müfârakatla yerine vekaleten tayin olunan Ferik Rıza Paşa merhumun gününde bu kaide burada vaz’ olunmuştur. O vaktin jandarma kumandanı Paşa merhuma bir cemilede bulunmak istemiş, böyle bir şey yapmış, Vali maşaallah devam etmekte bulunmuştur. Demek ki bu kadar neferâtın bilâlüzum her gün angarya beklemeleri bir jandarma kumandanının keyfine emrine tabi imiş. Öyle ise hu selam müfrezesinin suret-i ikâmesine bittabi vâkıf olmayan yeni alay beyimiz bu hakikate vâkıf olur olmaz icabının icrasına müsâraat ederler. Neferâta acımalı. O vatan evlatlarının vazifesi büyüktür, ulvîdir. Valilerin keyfine hizmet için millet onları beslemiyor. Biz meşrutiyet-i hakikiyeyi şimdi idrak ettik. Manasının bütün vuzuhuyla onu der-âğûş ettik. Fazla şeyleri fazla görürüz.

Bunda azamete dokunur bir şey yoktur. Valilerin kadr-ıı kıymeti bu cemilelerle ne artar ne de eksilir. Ve bu işten hükümet kazanır. Zira nafile yere bu kadar neferât işten alıkonamazlar. Yazıktır, günahtır. Yeni gelen gazetelerde okuduk. Biat resm-i behininin musâfaha suretiyle vuku bulduğunu ağlayarak takdis ederek okuduk! Hazret-i Padişah tebeasıyla musâfaha ederlerse, gayet sade bir suretle Cuma namazına giderlerse artık ilerisini düşünmeli. Meşrutiyet idare(si)nin sadeliğe ne kadar aşık olduğunu anlamalı. Esasen din-i mübînimiz bizi debdebe ve dârâttan bî-lüzum şeylerden nümayişlerden alâyişlerden isrâfâttan men’ ediyor. (Sade güzel) tabiri ne kadar manidardır. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) hazretlerinin sadeliklerini göz önüne getirelim de tuttuğumuz râh-ı sakimden vazgeçelim. Biraz da hakikate hizmet edelim. Haysiyet-i hükümet, fazilet-i şahsiyye bu gibi avânz-ı bî- manadan müberrâdır. Şimdi söze devam edelim.

Valiler daima kanun-şikenâne evâmir-i âliye (!) itasına meclûpturlar. Sözleri vezir sözleridir geriye alınamaz. Lâ-yuhtidirler evrak-ı resmiye üzerindeki acîb garîb havaleleri mahz-ı hakikattir (!) yanlış havaleleri gösterilse (havale etmiş bulundum der-kedar yazılsın) sözüyle bî-çare daireler nafile meşgul oluyorlar. Vali bu, bir dediği iki olmaz. Yazdığını geriye almaz. Meşrutiyetin manasını anlamayan anlamak istemeyen bu zevât re’s-i kârda bulundukça milletin vatanın vay haline!

Bütün felsefeleri, hikmetleri, tedâbirleri (!) inzibat ve âsâyişe mâtuftur. Aman sızıldı çıkmasın! Fakat bu cümle altındaki maksatları istirahat-ı ahâliyi temin değildir. İktidarsızlık idaresizlik ile zât-ı âli-i kâr-âgehîlerinin (!) tavsif edilmelerine meydan verilmemek gibi ham fikre mebnîdir. Memuriyetlerinin muhafazasıdır. Yani ebediyen sönen Yıldız politikasıdır. İşlerine kimseyi karıştırmak istemezler. Hakikati anlamak cihetine gitmezler. İtimat ettikleri kendi mukarribleri vardır. Eğri doğt u ne söylerlerse ona inanırlar. Vali bulundukları vilâyetlerde şayet halk iki firka ise mutlaka kuvvetlisine mâil olurlar. Fırka-i kalitenin ezilmesine manen maddeten muavenette bulunurlar. Çünkü mevkilerinin muhafazasını kuwe-i gâlibede görürler. Tabasbus, tekâpû, riyadan hoşlanırlar. Elfâz-ı ihtirâmiye kelimât-ı tabasbus-kârâneyi alet-i maksat ittihaz edenler daima nezdlerinde câ-yı kabul bulurlar. Sabahlara kadar vasfolunsalar uykuları gelmez vasfolundukça keyifleri gelir. İltifatlar yol alır. Matlaplar terviç olunur.

Temellük göstermeyenler, daima hakikati söyleyenler, vatan ve millet için cidden çalışanlar veyahut çalışmaya hazırlananlar indlerinde hiçbir kıymeti hâiz değildirler. Günden güne nefretlerini kazanırlar. Ufacık bir hataları izmihlallerini mûciptir. Hele erkân-ı vilâyet de fikirlerine uygun ise Allahümmahfeznâ! Sabahtan akşama kadar lâf-u güzâf. Meclis-i İdarenin in’ ikâdı günleri iş günleri değil müsâhabet günleridir. Bî-çare kâtip okur. Dinleyen kim. Kâtip hem kârî, hem hüküm sahibidir. Yazacağı karar vicdanına, hamiyetine, mürüvvetine, iktidarına bağlıdır. Hakiki ve basit olarak yazılan şu satırları okuyan devr-i sabık valilerinden bahis olunuyor zannetmesin! Hâl-i hazır valilerimiz de böyledir. Müstesnaları pek enderdir. Yukarıda dedik ya! Kabine hep mültezimlerini re’s-i kâra geçirdi. İşimiz eski tas eski hamam. Vilâyetlerin ahvâli hep bu derekededir. Ey mebusân-ı kiram! Nazar-ı dikkati taşralara atfediniz. Islahata oradan başlayınız. Sizden eminiz! Zaten inkılâb-ı tam ve ciddi hâzırımızda tâ kâtiplerden başlanılarak valilere kadar tensikât-ı ciddiye husûle getirilecektir. Bu mülk başka türlü ıslah olunmaz. Başka türlü terakki etmez. Yeni hükümete yeni hadimler lâzımdır. Hikâyelerle dedim ki dedimlerle gâip edilecek vaktimiz yoktur.

Şu günler imtihan günleridir. Meşrutiyet: ciddiyet, sür’at ve icraât-ı kat’ iyyeye aşıkur. Vatan ve millet ise zaten bunlara muhtaçtır. Gönül arzu eder ki kendilerinde istidâd-ı Meşrutiyet görmeyenler, tarz-ı idare-i sabıkalarını değiştirmek liyâkatinde olmayanlar vehim, tereddüt, zaaf-ı kalp hastalıklarıyla malül olanlar vatan ve milletlerinin selâmederi için olmasa bile kıymetli, mühim gördükleri kendi onurlarını muhafazaten işten çekilip mevkilerini erbabına terk etsinler. Millet âlicenaptır. Bu hareketlerini hüsn-i niyetlerine atfeder de onlardan hürmetini kaldırmaz ve illâ dünyada da ahirette de hüsran!

Hayreddin

b-Serbaz, Nr. 10, 22 R. Âhir 1327/29 Nisan 1325/11 Mayıs 1909, Çarşamba.

Açık Mektup: Kastamonu Valisi Beyefendiye

Milletine, vatanına bâ-husus nimetiyle perverde olduğu ve bulunduğu memlekete ve muhterem ahalisine fi-sebilillah hizmet etmek isteyen bir dimağ, bir fikir, bir kalem sahibi hamiyyeten menfaat-i şahsiyesini, memuriyetini, hattâ- evlad-u iyâlini feda ederek öylece işe girişir. Hiçbir şey düşünmez, gözü arkada kalmaz, hiçbir cihete bağlı bulunmaz. Geçen haftaki gazetemizi tezyin eden -Valiler- ser-levhah bend-i mahsûsu müftehiren ve şâtıren yazdığım esnada hüviyet-i maneviyeniz gözümün önüne tecessüm ederek ne gibi darabâumza hedef olacağımı kestirmiş idim. Ben bile bile işe giriştim! Zira vatana hizmet eünek isterim. Heyâkil-i istibdâd birer birer yıkılmadan bu mübarek toprağın, bu saf ve hamiyetli milletin terakki edemeyeceğini kat’iyyen bilenlerdenim. Binâen-aleyh hamelât-ı muntazaranıza savlet-i hamiyetle, Meşrûtiyet-i mukaddesemizin verdiği salahiyetle adaletin bahş ettiği cesaretle mukabele edeceğimi kestirdim de öylece meydan-ı mübarezeye atıldım. Elhamdülillah şimdi keyfi tevkifler, keyfi tekdirler, keyfi teb’îdler, keyfî muameleler yoktur. Büyük Balıkların küçükleri yuttuğu zaman-ı menhus da geçti. Şimdi adalet, müsavat, hürriyet ferman -fermâdır. Bu hakâika vâkıf olan ehl-i kalem ve vicdan âmiriyet perdesi arkasında oynanılan rolleri enzâr-ı umûmiyeye arz etmekten hiçbir vakit hirasân olamaz.

Şu ufacık mukaddimeyi bast ettikten sonra bahsettiğimiz fıkr-i garaz ve kin ile vukû bulan nizam-şiken bir muamelenizi âleme ve bilhassa Meclis-i Mebûsanımızın muhterem âzâ-yı kirâmına arz etmek isterim. Tâki her fe-dakârlıkta örnek olan hamiyetli, pâk-kalp Kastamonu ahalimizle bed-baht memleketimizin nasıl bir valî-i zî-şânın (!) taht-ı idaresinde bulunduğunu onlarla beraber âlem-i medeniyet ve insaniyet öğrensin.

Vali Beyefendi! Malum-ı âlinizdir ki muâmelât-ı resmiye hiçbir vakit bâzîçe-i âınâl-i hususiye olamaz. Hususât-ı resmiye (ye) de şahsiyet giremez. İş başka garaz yine başkadır. Memleket bizden, siz de dahil olduğunuz halde, biz millet hizmetkârlarından iş bekler iş! Bu hakikat nazar-gâh-ı âgâhînizden (!) dür olmamak lâzım gelirken Nâfia Nezâret-i celîlesinin Nâfia Komisyonu’ na muhavvel 22 Nisan sene 325 tarihli telgrafnâınesinin cevap yazılmak üzere muhteviyâtının Komisyonca müzakeresini ve o gün biraz rahatsız bulunmaklığınız cihetiyle Hükümeti teşrif buyurmayacağınızdan Komisyonun Defterdar Bey’in taht-ı riyasetinde olarak teşkilini irade buyurmuşsunuz. (Nâfia evâmirine muhalif bir komisyon teşkili) mîr-i müşârun-ileyh hasbe’l-vazife beni nezdlerine celp ederek işi atlattılar. Komisyon günü olmamasından o gün, rûz-ı bızıra müsadif olmasından Komisyon teşekkül etmedi. Komisyon Kâtibi sıfatıyla ber-mutâd ve ale’l-usül bu bapta icap eden derkenar tarafımdan yazıldı. Bundan tevellüt edebilecek mes’ûliyet sırf bana ait olacağından vazifemin verdiği selâhiyet dairesinde imzaladım, takdim ettim.

23 Nisan sene 325 tarihinde yazılan bu der-kenarı havi telgrafnâme-i mebhûsu 26 Nisan sene 325 tarihinde ve garip bir şekil ve kıyafette olduğu halde Ser-mühendisliğe havale buyurdunuz. Ahz-ı intikama ne çabuk başladınız! Acüllüğünüzü, hususât-ı saireye münhasır zannediyordum. Bununla beraber teşekkür ederim ki Valiler bendinde tâdât olunan hakikatlerin ne kadar vaki olduklarını günü gününe ispat ettiniz. Ekmeğime bal sürdünüz. Ne ise o makale zilindeki Hayreddin imzasını kendinize târiz zannettiğiniz ve bu bâhda sabit kadem kaldığınız rıhtımlar meselesinden beri nazar-ı gayz ve garazınızı celp ettiği için o hakikat-perest imzayı evrak-ı resmiyede bile görnek istemediğinize delalet eden hareket-i vâkıa-i emniyet- ber-endâzeniz min-külli’l-vücûh kâideten, idâreten, maslahatan memuriyetten sezavâr-ı tenkit ve takbihtir. Muamelâtınızda görünen ahvâl delâletiyle ıımûr-ı Nâfiaya pek vukufsuz olduğunuzu müsaadenizle arz ettikten sonra hangi bir selahiyeüe hangi kaide-i kanuniyeye ve insaniyeye müsteniden imzanı tahtındaki o der-kenarı makas ile mahv ederek ve pek biçimsiz ecir bücür bir şekil ulan o telgrafnâmeye kâğıt ekleterek Başmühendislik vekâletine havale buyurdunuz? O vekâlete ki Cide’den gelen bir telgrafnâmeyi vezirâne bir ifade ile (!) (Başmühendis yoktur senan Nâfia Komisyonuna) diye havale buyurmakla Hükümet Konağı içinde mevcut bir dairenin vekilini bizce malum esbâbdan dolayı unutmuş idiniz.

Vali Beyefendi! Yazdığım o der-kenar imzamı havi olmak hasebiyle hoşunuza gitmemiş idiyse onu mahvetmekle resmî bir muameleyi yok etmekle burûdet ve hiddetinizi gösterecek değildiniz. Zât-ı âlinize has ifadelerle ya Ser-mühendislik vekâletine veya tekrar Konıisyon’a havale etmeniz lazım idi. Tâki mesrûdâtımın sıhhat veya adem-i sıhhati, o işe olan derece-i vukûf ve ıttılâım teayyün etmiş olsun. Yoksa öyle sâl-dîde ve keyfî bir fikir ile bir der-kenar imha edilemez. Bir pire için yorganını yakan her halde âhınır. Fakat bu iş buna da benzemez. Zira bu yorgan hususî değil umumîdir. Onu yakanın hesap vermesi lâzım. Eski devirlerin geçtiğini ne vakit der-hatır buyuracaksınız? Devr-i menhûs-ı istibdadın en dehşetli zamanlarında bile bir vali binlerce ahalinin vekili olan bir belediye reisine hürmet ve tazim ettiği halde zât-ı âliniz bilmem hangi bir his ve salâhiyete kapılarak hakimiyet-i milletin hüküm-fermâ olduğu şu devr-i muazzez-i Meşrutiyetimizde millet vekili olan bir kaza, ismiyle söyleyeyim, Taşköprü kazası Kâimmakamını ve ale’l- husûs Beledî Reisini, makam-ı resmînizde bazı erkân-ı vilâyet de hazır olduğu halde kalemin zikrinden teeddüp ve haya ettiği galîz; bir valinin değil, cahil bir ferdin bile ağzına yakışmayan kelimât-ı ma’yûbe ile tahkir ettiniz. Ak sakallı sizin gibi bir pîr-i fâni olan o reisin fart-ı ye’s ile döktüğü o mazlum yaşlar emin olunuz ki yere düşmemiştir. Sizden dava etmek için ta- bahhıır ederek asumana suûd eylemiştir. Millet bu muâmelc-i nâzikânenizi bir vakit unutmaz tarihi bir vak’a sırasına geçmiştir. O pîr-i sâl-horde istibdadınızı, tehdidinizi düşünerek mukabelede bulunmadı. Fakat ben değil şifahî fiilî taarruzlarınıza, reniz ve imâ ile olsun hiçbir bârid muamelenize tahammül edemem. Vazifece kusurum vukuunda her türlü ihıârât ve muâhazâtınıza mutîim. Mâ-fevka hürmet nedir bilirim. Fakat hudutlu te-cavüz edilmemek şartıyla! Yoksa öyle garazla, kinle âlüde muamelât ile sâye-i millette meşrutiyetin hürriyetin manasını anlayan bir insan hiçbir vakit kanunen mahfuz olan nefis ve haysiyetine taarruz ettiremez. Sahte vekâı laı dan, kem mana azametlerden tehdîdât-ı cebînâneden asla korkmam.

Memurum, muharririm; vazifem daima çalışmak; mebâhis-i vatan-per- verâne ve hamiyet-kârâne ile daima halkı ittihada, sa’y ve gayrete, teâlî ve tekâmüle sâlik olmak için uyandırmak; daima halkı müdafaa etmek; sadeliğe, hakikate, adalete, müsavata, uhuvvete meftûn-ı ezelî olan Meşrutiyet-i mukaddesemize hidemât-ı can-siperânede bulunmak; gözümüzün kabih gördüğü şeylerden fârî olup daima güzel şeylere nâfî işlere çalışmak lüzumunu sevgili ahalimize anlatmaktır. Bundan hariç bir şey elimizden gelmez. Hakkımızı, milletin hakkını ayak al una çiğnetemem, keyfe alet olamam. Bunun içindir ki hareket-i vakıanızı şiddede protesto ederim ve bugün sizden davacıyım. Zira haysiyet-i memuriyetime ve dolayısıyla şahsiyetime taarruz ettiniz, memuriyetinizin verdiği neşve-i gurura mağlup olarak bugün bir der-kenarı yırtar, resmî bir Nâfia dairesinde vekil bulunan bir mühendisin vücudunu unutur iseniz yarın daha büyük ve millete rahneler açar işler de yaparsınız. Hem de biz yanlış havalelerinizi tashih ettirmekle vakit geçirecek değiliz. Hakân-ı mahlû da böyle yapardı. Her işin faili olduğu halde daima maiyetine atf-ı cürüm etmek isterdi. Bugün ehemmiyetsiz bir der-kenarı mahvetmeye cesaret ederseniz yarın mühim bir vesikayı ortadan kaldırmayacağınız ne malum? Sıfat-ı memuriyetinizi sû-i istimal ettiniz. Ber- vech-i mesrûd bir der-kenarı mahvettiğinizden dolayı zât-ı âlinizi itham ederim. Bununla beraber Nisanın birinci gününden dördüncü Pazar gününe kadar yani istibdadın avdetine yüzde yüz kanî olduğunuz bu eyyâm-ı meşkûkede alâ-melei’n-nâs aldığınız vaziyet-i istibdât-kârî ile, sima-yı meş’umunu biraz göstermeye başlamış olan o dayılığının hande-i mel’anet- nümâsına aldanarak ona has tabirât-ı res’miye-i malûme ile (İlâmâşâallah Kanûn-ı Esasimiz bakidir...) gibi köhne-eda söylediğiniz beylik sözlerle, mahiyeti vicdanınızı tasdik ettirdiğiniz gibi müteakiben işin tahmininizin haricinden çıkuğını hissedince yeis ile istifaya kalkışmanızla da zaaf-ı kalbinizi, fütûrunuzu, liyâkat ve iktidarınızı belağan-mâ-belağa iblağ buyurdunuz! O günden beri memleket vücudunuzu zâit görür. Fakat milletin ulüvv-i cenabı sinninize -başka bir faziletinize değil- hürmet etti. Sergerdelik, derebeylik etmiş bir aileden yetiştiğiniz cihede kanınız kurumadan fıkr-i tehakküm, fıkr- i istibdad, fıkr-i teğallüb dahi sizden gidemez. Siz ancak murassâ nişanlarla sîne-i sadaka t-definenizi (!) tezyin eden heykel-i istibdad veli-nimetiniz Hamîd-i Sânî’ye hizmet edebilirsiniz. Fikren ahlaken hür yaratılmış; ilmen, fazlan hürriyet-i hılkıyyesini tenvir buyurmuş olan serbest ve âlî-cenâb mu- hibb-i millet, vatan-perver, sevgili sevimli padişahımıza lâyık vekil olamazsınız. Bunca feryatlara karşı hâlâ vaz’-ı istibdadkârînizi bozmayarak bîçare yaveri, süvarileri önünüzde arkanızda koşturuyor. Hükümet önünde selam müfrezesini yoruyorsunuz.

Meşrutiyete, hürriyete olan derece-İ vukûf ve muhabbetiniz için bundan âdil şahit mi lâzım? Bununla beraber bu nümayişler, ömrünüz oldukça memuriyetinizin bu son parlak (!) günlerini size ihtar edeceğinden bir dereceye kadar sizi mazur görüyoruz. Milletin böyle bir sözü bir sözüne uymaz mütereddit, ahvâl-i sıhhiyesi, kuvve-i sâmiası hizmet-i vataniyeye kat’iyyen elvermez enkâz-ı istibdadı beslemeye tahammülü yoktur.

Pek mütecâsirâne ve tabir-i sahîf-i mâhûdunuz mucibince perde bîrûnâne gördüğünüz -ve fikrinizde bulunanlar nazarında aynı suretle telâkki edilerek- bu hayır-hâhâne ve hak-perestâne beyanâtın menşei harekât-ı istibdad-kârâne ve hod-serânenizdir. Bunları yazan kalem vicdanından başka, vatanına milletine hayır-hâhlıktan başka bir kuvvetin taht-ı tesirinde değildir. Bu kalem bütün mevcudiyet-i maddiye ve ınaneviyesini Meşrutiyet-i Mukaddesemizin, Kanûn-ı Esasimizin yani adaletin himayesine tevdi eylemiştir.

Binâen-aleyh bu kuvâ-yı mukaddeseye ve hakikata müsteniden ve kaza ve kadere mütevekkilen bî-pervâyâne hizmet ediyor. Kin, garaz, nefsâniyet gütmüyor. Hatıra gönüle bakmıyor, ilk nüshamızdaki mukaddeme mucibince meslek-i rast-gûsunu bi-inâyetillahi Teâlâ sâye-i millet ve Meşrutiyette can-fedâkârâne takip edecektir.

Hakâyık-ı meşrûhaya uzanan cülûs-ı şehriyârîyi müteakip memuriyetinizden çekilmenizi beklerdik. Heyhat! Öyle bir hareket-i fedakârânede bulunmadınız. Zımnî muâmelâttan, kinayelerden müteessir olmadınız! Öyle ise ben bu açık mektupla size acı ve fakat millete, memlekete tatlı bir tebliğde bulunacağım. Millet sayesinde servetiniz var. Sinniz kemâldedir. Millete de bâde-mâ hizmet edemezsiniz. O halde vicdanınıza, imanınıza, hamiyetinize ve onurunuza müracaat ederek nâ-hak yere işgal ettiğiniz makamı ehline terk ediniz. Biz sizi güzel güzel teşyi ederiz. Selâmetleriz. Çünkü maksadımız saftır, pâkur. Şahsınızla uğraşmıyoruz. Muamelâtınıza itirazımız var.

Girdiş-i zamandan ibret alınız. Bu, kimseye yar olmaz. Vatan, millet fa’âl malumatlı memurlara muhtaçtır. Vilâyetimiz ise cidden gayretkâr hür yaratılışlı bir valiye arz-ı ihtiyaç ediyor. Binâen-aleyh lütfen makamınızdan çekilmek suretiyle olsun büyüklük gösteriniz. Bunu selâmet-i memleket namına bütün kuvvetimle beyan eyler ve aynı zamanda bu mes’ele-yi nâzıkâneyi Sadâret-i Uzmâ ve Dahiliye Nezâret-i celîlesİnin nazar-kâr-ı âgehisine arz eylerim.

Hayreddin

c-Serbaz, Nr . 13, 12 C. Evvel 1327/18 Mayıs 1325/21 Mayıs 1909, Pazartesi

Kastamonu Valisi Ömer Âlî Beyefendiye Açık Mektup

Vali Beyefendi! Daha ilk vücûdunuzda suretten istidlâl-i sîret eden erbâb-ı feraset ve fetânet üzerinde hoş bir tesir hasıl edememiş idiniz. Ale’l- husus ilk resmî ziyareder esnasında şecâat-i müstebidânenizi anlatırken muallimleri nasıl vapura bindirip aşırdığınıza dair olan itirafınız:

“İnnemâ yu’rafu ze’l-fadli zûve!" düstûr-ı sahihine göre bir muallimin kıymet-i ilmiyesinin takdiri ile sizin aranızda pek baîd bir nisbet hisseden bazı zürefâ-yı hâzırîne:

(Şecâat... ) mısrâ-ı meşhurunu hatırlattırmış idi. Bununla beraber bir takım zoraki evzâ ve akvâl ile erbâb-ı hamiyet ve ciddiyeti iğfale kalkıştınız. Halbuki el-cinsü ile’l-cinsi yemîlü kaide-i tabiiyyesi hakikaten ve fiilen sizi asıl mücânis olduğunuz tarafa çekip götürüyordu. Aldatıyorum zannettiğiniz erbâb-ı hamiyet ise “âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz!” hikmetine vâkıf bulundukları için mahiyet ve mesleğinizi bütün hakâikiyle keşf ve takdir et-mekte gecikmediler. Fakat hükümet-i meşrûtamn her cüz’-i sahihine sadakat ve itaatte bir sebât-ı âhenîne malik olan o erbâb-ı ciddiyet, makamınıza izafetle size hürmetten hatta lede’l-icap muâvenetten geri durmadı.

Vaktâki 31 Mart ateşinin muhrip şirâreleri buraya da dehşet-endâz-ı tehdid oldu. Vatanı bu mühlik yangından kurtarmaya hayat ve mevcudiyetini vakfeden fedakârân-ı hürriyete karşı istiskaller gösterdiniz, sizden talep olunan sebat ve hamiyet yerine intâc-ı şikâk ve nifak edecek surette ibzâl-i telkinât buyurdunuz. Her ne ise bunları size uzun uzadıya hatırlatmak istemeyiz. Şüphe yoktur ki adalet bu hatırâtı subût-ı kanunî ile nazar-ı intibahınıza vaz’ edecektir. Nihayet Hareket Ordusundan gelen telgrafnâmelerin meel-i celâdeti ile buradaki kitle-i ittihad-ı hürriyetin metaneti size ilkâ-yı tesir edebildi de İstanbul faciasının tetimmesi olmak üzere burada hazırlanan hâile, bi-hanıdillah nıeşîme-i teşebbüste iken boğuldu kaldı.

Vali Beyefendi hazretleri! Maske arkasında oynadığınız oyunlar bu dereceyi bulmuş iken maksad-ı yegânesi selânıel-i vatandan ibaret olan erbâb-ı hamiyet onun husulünü görmekten mütevellit neşve-i saadet ve meserret arasında sizin o ahvâl ve ef âlinizi hemen meydan-ı tedkike çekmek tenezzülünde bulunmadılar. Hatta hiç meslek ve mahiyetinize münasebeti olmayan bir takım merdâne ve hüı riyet-peı verâne mukaddes yazılara vaz’-ı imza bakkaldaki şitâb-ı mezbûhâncnizi de tebessüm-i âlî-cenâbâne ile kabul ettiler.

Ve’l-hâsıl ahvâlinizi maske altında sakladıkça-bütün künh ve fıtratınızla sizi tanımakla beraber- enzâr-ı âmmeye sizi teşhir etmek İstemedik.

Bizi sükûta sevk eden sebep, uluw-i cenaba mukârin bir hiss-i nezâhet idi. Yoksa mütelevvin ve mütebeddil mesleğinizin nukât-ı mütezâddesine medâr-ı teminât ittihaz ettiğiniz "Böyle yaparsam alçağım, şunu işlersem na-mussuzum" yolundaki sadık yeminlerinize! aldanacak kadar bizi saf-dil zan- nettinizse hakikaten fazlaca saf-dillik ettiniz.

Vali Beyefendi! Mademki maskeyi çıkararak nıahiyet-i sahihamzı sâha-i fi’liyyata va’z ettiniz şimdi açık konuşalım:

Yukarıdan beri tasvir ettiğimiz ahvâlde muhâlif-i hakikat bir nokta varsa söyleyiniz! Yine size soruyoruz (Falan ve hempalarının) ibâre-i tezyî(iyesiyle mahv ve kahırları için makâmâta müracaat ettiğiniz zevâtın -koltuğunuz altında hazırlanan bir tehlike-i müdhişenin önünü can-fedâyâne mesaî ile almaktan başka- ne kabahatleri varsa söyleyiniz de biz de anlayalım. Hem bunu yalnız biz değil, vatanın bütün erbâb-ı vicdanı sizden soruyor!

Mekteb-i İdadî Muallimlerinden

Hüsnü

-SERBAZ- (Aynı Sayı )

Cibilliyet-i tabiiye hiçbir vakit icrâ-yı tesir etmekten geri kalamaz. Bazen bu, bir zaman-ı muvakkat için yaldızlı yıldızlı bir setîre-i iğfal altında müessiriyetinden mahrum kalabilir. Fakat ufacık, hatta zerre kadar bir fırsat onun uyuşmuş dehşet-i kâtilânesini yine uyuşmuş velâkin yeniden can bulmuş bir yılanın zehirinden ziyade icrâ-yı fiil ve amel ettirir.

İyilik bilmemek, hakikati takdir etmemek, kadir-nâ-şinâs olmak, iyiliğe mukabil kemlik etmek, anlamamazlığa gelmek, tebessüm-i kâzib altında kin beslemek, sözlerinin eri olmamak, iktidar-ı resmîsini âlet-i garaz olarak istîmâl etmek, aldatmak, tavşana kaç, tazıya kovala demek, iki yüzlü değil bilmem kaç yüzlü olmak, cesaret ve hamiyeti meydan-ı iğfâlâtta göstermek, gizliden gizliye ocak söndürmeye çalışmak, beyazı siyah göstermeye çalışmak, yalnız küçükleri değil, silinen mevkien mâ-fevklet ini bile fıkr-i intikam ile aldatmaya koyulmak, desâiste tilki hunharlıkta kurt ile meydan-ı müsabakaya çıkmak istidadında bulunmak herkese müyesser olan mezâyâdan değildir. Hilkat bunları pek ender olarak verir.

Sırf hakâik ile mâlî olan bâlâdaki mektup bunları bize derhal hatır ettirdi. Bu evsâfı hâiz olmak hakikaten bir büyüklüktür. Biz Abdülhamid’e verilen büyük unvanıyla Arapçada mukabili olan Alî arasında bir fark görmüyoruz.

(Müsemmâ bi’n-nakîz) olan bu tesadüf pek gariptir. O halde iki rû-si- yahın adedi çoğalıyor. Evet! Mektubun başlangıcı pek hakîmânedir. Suret-i âyine-i sîrettir. Şehrimizden evvel bu suretin mâkesi olan inebolu bunu atî için bir fâl-ı hayr görmemiş idi. Arabacılar üzerinde bile öyle bir tesir hâsıl etmiş ki kendisi gelmeden şeâınet-i şöhreti geldi. (Biz bundan iş beklemeyiz) diyen arabacıların kulakları çınlasın! Hakikaten geldiği günde biz de pek mcş’ûm bir şey gördük onun ilavesiyle şu mektubun münderecâtını itmam edeceğiz. Teşrifleri gününde resm-i hoş-âmedî biter bitmez ilk valiliğinin ilk fermanını bir saat evvel dinlemek, resm-i behînini görmek iştiyakıyla ertesi günü saat iki buçukta feman kıraatini müş’ir tezkireler yazdırdı. Ashâb-ı mcrâtip üniformasını lâbis nişanlarım hâmil olacak idi. Tabii Beyefendi de murassa nişanları müşa’şa’ üniformalarıyla arz-ı endam edecek idi. Aceleten elbise-i tesmiyelerini hâmil sandığı gece açmışlar. Bir de ne görsünler. Meğer bir dirayet-i mahsûsa eseri olarak (!) elbisesinin bulunduğu bu sandıkta bazı mayı ilaçlarla kolonya ve şâir kokular da konmuş. Yolda bunları hâmil şişeler kırılmış rütbe-i bâlâ üniformasının sırmaları sahibinin televvün- i ahlakından nişan verir bir reng-i bukelamun kesp etmiş, kılıcının nıevzû olduğu yer de bilinemenıiş kılıç da meydan da yok! Ertesi günkü debdebe ve dârâta pek mühim bir mani teşkil eden bu hal-i gayr-ı muterakkıp Beyin manzûınc-i âdâbiyesini tahrik etmiş! Hiddet etmiş çağırmış bağırmış ve derakeb icap edenlere bir tezkere göndererek yarınki resmin siyah redingotlarla icra edilmesini emretmiş! Ashâb-ı merâtibe tebliğ-i keyfiyet edilmiş. Fakat vaktin darlığı gülünç bir hali intaç etti. Gözümüzle gördük. Ashâb-ı merâtibin kimisi ünifomah kimisi sivil olarak Hükümete gelmeye başladı. Üniformalıların bazısı evlerine avdet ediyor, bazısı da Hükümette soyunuyor idi. Uzatmayalım. Vakt-i muayyen geldi. Ferman okundu. Toplar atıldı. Fakat herkeste bir me’yûsiyet, bir can sıkıntısı, bir hayret, bir teaccüp hüküm sürüyordu. Bu ne acûl adam. Perşembe günün (d)e işi bıraksa idi ne olurdu gibi sözler de işitiliyordu.

İşte Vali Beyefendimizin işe mübaşeretleri böyle oldu. Bu zaün burada hiçbir işe muvaffak olamayacaklarını çok duramayacaklarını ahvâl-i meşrûhadan tefe’ülen bir iki zata söylemiş idik, fakat kendisinin bizi hayretler esefler içinde bırakan bu derece dûn-ayar bir cevher olduğunu kat’iyyen tahmin edememiş idik.

Şu samları karalarken Tekirdağ’ından aldığımız bir mektup kalemimizi yormakla beraber kârilerimizi ikaz edeceğinden çâr-nâ-çâr âtideki satırları yazmağa katlandık. Mektup uzuncadır. Kârilerimiz bazı fıkarâtını burada bazılarım da Mizah kısmında okuyacaklardır Sahib-i mektup (Serbaz) hakkındaki fikir ve mütâlâasını ve teşekkürünü yazdıktan sonra diyor ki: (O açık mektubunuzda Ömer Âlî Bey’in ahvâl ve hareket-i müstebidânesi o kadar tasvir edilmiştir ki tarif edemem. ' Zira kendisi Abdülhamid’in bendegânından meşhur Fehim’in ser-hafiyesi idi. Almanya imparatoru veya Sefirinin ısrarı üzerine Fehiın Bursa’ya teb’îd edildiği günü Ömer Âlî Bey dahi Tekirdağ’ından o gece tahte’l-hıfz Dersaadet’e götürülmüş idi. Burada bulunduğu zaman her sınıf ahaliye karşı gösterdiği şiddet-i zulüm ve gadıi tâdât edemeyiz. Zaten mâhüt her nereye gittiyse aynı muameleyi icrada hiç kusur etmemiş idi. Bi-gayr-ı hakkın keyfi hapisler, tekdirler defâatle vaki olmuştur. Fakat o devr-i menhüsda kimseye ağız açtırmaya meydan bırakılır mı idi?... ) Görülüyor ya! Vali Beyefendi hazretlerinin ahlak-ı fâzılaları kendilerini hayır ile yâd ettiriyor! Can yaktığını hatta mektupçu iken daha ziyade can yakmak için Ermenice’yi tahsile başlayıp hatta tek tük öğrendiğini de işitmiş idik. Daha bildiklerimizi teeddüben ve hürmeten açık mektubumuzda yazmamış idik. Kendisine hiçbir suretle garaz ve kinimiz olmadığından meseleyi umumiyet itibarıyla yürütmüş idik. Fakat o günden sonra şayân-ı hürmet ve tâzîm bazı zevât hakkında hafi ve celi yürüttüğü fena mütalâalar yazdığı yalan yazılar kendi mahiyetini daha ziyade işâaya bizi mecbur bırakmıştır. Kusur kabahat hata kendisinindir. Redâet hilkatindedir. Ve eminiz ki bu yazıları vakar ve haysiyet-i zatiye-i harikasıyla (!) okuduğu zaman nam-ı dilârâmı gazete bu suretle sahifelerine geçtiği için sevinecektir. Hâ! Hatırımıza geldi. Bir gün bizi gazeteci sıfatıyla yanlarına çağırıp gûyâ kendisince târîz telâkki edilen ve hakikatte kendisine kat’iyen cihet-i taalluku olmadığı bizce muhakkak olan bir meselenin netice-i müzakeresinde (bu müzakere kendi tabirleridir) bize hitaben:

(Bak oğlum islersen benim ismimi açık olarak yazın, beni tezyif edin, ben öyle şeylere aldırmam) buyurmuş idiler. Bunu bittabi hakikat olarak kabul etmemiş idik. Fakat bu mübareğin gösterdiği evzâ ve harekât hiçbir tezyiften kızarmayacak kadar kalın bir gışâve ile simasının mestur olduğunu ispat etmiştir. Bunun için sarf edilen mürekkebe acırız. Ne çare ki hem bu emr-i acîbini ifa etmek, hem de böyle yadigârların hüviyet-i zatiye ve meslekiyesini milletin enzâr-ı intibahına vaz’ eylemek bizim için bir vazife olduğundan bu iğrenç vasfını iğrenerek yazıyoruz.

Gazetemizin şerefine nakîsa getiren bu hal-i ıztirârîyi rnunsif ve vicdanlı kârilerimiz etmek istediğimiz hizmetin ulviyyetine bağışlarlar demekle sözümüzü itinânı eder ve koca bir memleket halkını fikren, kâlen, kalemen yoran, işlerin mihver-i lâyıkında adem-i cereyânına tesir-i azîm i görünen, ezher-cihet Meşrutiyet memuru olmasına fıtrauyla terbiye-i istibdâdiyesi kat’iy- yen mani olan Vali Beyefendi’nin bir saat evvel kaldırılmasıyla umûr-ı mühimme-i vilâyeti emin, metin fa’âl bir yed-i iktidar ve hamiyete tevdii tekrar kabinemizden ve vükelâ-yı milletimizden kemâl-i süziş ve hararet ile temenni eyleriz.

-MİZAH-

-Yine sende bir şeyler var. Nazarın yine keskin ne keşfettin bakalım?

-Ne keşfedeceğim, iş her taraftan patlak veriyor. Meğer biz bu dünyaya uzun kulaklı geldik öyle gideceğiz.

-Mutlaka havadisin mühim ve müessirdir.

-Birader biz sabahtan akşama kadar çalışıyoruz. Bazen çakır bir keyif olalım deriz. Bizim Apostol’un meyhanesine gider birkaç tane çakarız. Derken muazzibin biri gelir. Meyhane kapanacak vakit geldi der. Biz hemen yarım keyif olarak oradan çıkar evimize geliriz. Paramızla eğlenenleyiz.

-Bundan ne çıkar? Bu muazzib dediğiniz adama teşekkür etmelisin ki senin aklını, vakarını, paranı muhafaza ediyor.

-Ne tuhafsın be. Dinle bakalım söz nereye gelecek.

-Pek iyi devam et!

-Halbuki bizim terbiyemize, memleketimizin ıslahına, devletimizin terakkisine hizmet için tayin olunan bazı büyük memurlar mesela Valimiz gibi suret-i Hak’tan görünenler bizden ziyade içerler dünyanın zevkini sürerler de ağzını açıp bunlara bir şey diyen yok. Meşrutiyetimizin ilanım müteakip İstanbul paşalarının beylerinin yani Yıldız böceklerinin tercüme-i ahvâlini okuduk. Hep âlâ mezeler, nadide içkiler, müstesna kızlarla mâl-â-mâl. Tekirdağ’ı karpuzları meşhur, rakısı da namlı olmalıdır ki bizim Beyefendi orada mutasarrıf iken gece gündüz zevk ve safa ile meşgul imiş. Hey gidi dünya hey!

-Canım orada böyle imiş burada böyle değil ya! Biz burada içtiğini görmedik.

-Rica ederim. Sözümü kesme bozuşuruz. Sonra benim gibi güzel havadis bulur getirir bir aptal bulamazsın. Burada korkusundan değil başka şeyler düşünmekten vakit bulup da içmedi. Her ne ise ne demiş idim hey gidi dünya hey! İnsanlar hep bir kıratta değilmiş! Şu mâhûdlar ki işittiğime göre malları haciz olunacak ve kendileri birer kaleye gönderilecektir. Onlar açık olarak zevk ve sefalarını icra ediyorlarmış bunlara kimsenin diyeceği yok. Herifler zevk sahibi imişler. Fakat bizim bey böyle yapmıyormuş! Peder namına bakire kızların yanlarından sabahlara kadar ayrılmıyormuş! Pederlik maskesi altında….!

-İşte ben buna inanamam. Bu nasıl şey! Buna vicdan lâzım. Yoksa Sulukule mahsulü mü... ?

-Ahmaklığın sırası değil. Dinle de adam ol. Evet! Peder beyefendi hazretleri (!) gözüne kestirdiği kızları ölmüş kızına benzetiyormuş da kemâl-i terahhum ve şefkatinden ve merhume kerîmesine olan fart-ı muhabbetinden yanlarından bir türlü ayrılmak istemiyormuş. Anlarsın ya! Şimdi işin içindeki fırıldağı gördün mü? Bizim bildiğimiz bir insan ancak bir insana az çok benzeyebilir! Acaba Beyefendinin merhume kerîmesinin saçı kadar sîmâları da var(ınıy)mış ki her güzel kıza benzetiliyor. Bunu anlamak isterim.

Bunun için ilm-i sîmâya vâkıf olanları bir kongreye davet ederim. Meseleyi hal edene şu -Serbaz- unvan-ı cesaret-efzâsıyla meydan-ı hakikat ve ulviyete bilâ-ihtirâz pây-endâz olan gazetenin bir seneliğini nâçizine olarak takdim edeceğim.

-Dellala haber verdik mi?

-Ulan gebeş! Bu iş dellalın ağzına düşer mi? Dellalın sesi gazetenin varacağı yerlere kadar gidebilir mi? Beni bu kadar şeyi düşünmeyecek derecede mülâhazamız mı sanırsın! Yok ben mülâhazasızlıkta Beyefendi ile hiçbir vakit beraber olamam! Düşünmeden bir iş yapamam. Ben icap edenlere haber gönderdim. Bir hafta müsaade istediler. Gelecek haftada iş hallolunur, tnşaallah o güne kalmaz iş olur biter. İntizar iyi şey değildir. Bekleyen de beklenilen de ateşler içinde kalır. Bereket versin ki (Küllü âtin karíb) sözü bize ümit veriyor. Yoksa iş fena.

-Kuzum bu fasıl bitti. Şimdi ben de sana bir muamma vereceğim halledersen teşyi arabasının parası benden. Gördün mü yine kârına çalışıyorum köfte-hor!

-Vallahi keyfim geldi! Gözüm telde! Hani o mübarek gün? Söyle bakayım.

Pek soğuktur, kabre benzer zevki yok, nef’i, sıfır

Hariciyle dahili banisinin timsâlidir.

-Vay köfte-hor vay!

-U..la...n... işitirse seni sürgüne gönderir. Öyle teşbih olur mu? Bununla beraber ne güzel beyitli muamma! Pek âlâ! Bunun cevabı böyle kafiyeli mâfiyeli mi olacak? Bak benim şairliğim yok! Hallâl-ı gavâmız-ı meânî olan fikir ve irfanımın kuvve-i müşgil-güşâyisiyle işi anladım. Muammâyı hallettim. Epeyce parlak söz söylermişim değil mi? Ne çare ki teşehhüt etmek istemiyorum. Şöhret âfettir derler. Bunun için böyle görünüyorum. Lâkin sırası geldi mi böyle şâyân-ı âfetin dirâyetler gösteriyorum. Sakın Bey işitmesin beni akıl kahyalığına tayin eder. Ben buna muvafakat edemem. Hiç ben öylelerin akıl kahyalığına tenezzül eder miyim? Sözü uzattım. Bizim arabacı Hasan Ağa’ya pey ver. Sana emniyetim yok! İşte muammanızın halli:

Milleti aldatmaya alet garib bir çeşmedir
Kim zemini milletin, âbıysa beylik malıdır
Öyle bir çeşme ki bozdu bahçenin şirinliğin
Nezd-i Alî’de fakat ulviyyetin timsâlidir.

İşte imâleli zihnili bir cevab-ı manzum hezâr-meâl! Bununla beraber maksat şiir müsabakası olmayıp muamma halli olduğu için bu kusurları muamma halli hususundaki dirayetime bağlarsın değil mi? Ben de şimdi bir şey soracağım. Çeşmenin bânîsi ile mühendisi mâlüm fakat parasıyla ismi meçhul! Bir rivayete göre hükümetin masarif-i tamiriyesinden yapılmış diğer rivayete göre kîse-i umrân-perverîden. Doğrusu bu olacak! Lâkin isim? Güzel bir isim bul bakalım!

-Hay hay: Abide-i İstibdat, Hâtıra-i İrtica, Yâdigâr-ı Şeamet, Eser-i Alî-i Tehakküm, Ber-güzâr-ı Kâzib, Külah-ı Heykel-i İğfal. Al sana altı isim!

-Hepsi güzel! Fakat bir tane lazım. Kur’a çekelim.

-Pek âlâ işte ben altı kâğıt yazdım. Çıkar fesini!

-İşte... Elini uzat bir tane al.

-Aklını...!

-Ne çıktı bakalım!

-Hah hah! Eee şimdi bakalım! Hâtıra-i İrticâ, en güzeli değil mi?

-Pek güzel, pek münasip var ol. Elin dert görmesin!

-Teşekkür ederim. Lâkin ben resm-i küşâdını görmeden, ismini, tarihini hâk ettirmeden, sabah akşam geçtikçe ana nükte-endâz-ı azamet ve gurur olmadan memlekete veda-hân ve reh-nümâ-yı esef ve hüsran olursam emeğime acırını.

-Sen sağ ol birder. Allah başka keder vermesin. Gittiğin yerde bir daha yaptırırsın! Yer beylik, su beylik, resmi yapan mühendis beylik olduktan sonra gerisi ne? Allah millete devlete zeval vermesin. Erbâb-ı vicdanı da doğru yoldan ayırmasın. Yoksa böyle ucuz ucuz hayrât her vakit yapılır. Maamâfih hikayesini ede ede bitiremediğin diğer âsârnı da böyle ise ahirette verecek hesap ve cevap çok! Belki de dünyada soran olur. Adalet-i ezeliye ihmâl etmez imhâl eyler. Acaba geceleri ne vicdan azaplarıyla geçiriyorsun!

-Hüdâ alim düşünmem bile! Zamanın verdiği fırsatı hüsn-i istimalden başka bir iş görmedim. Mes’ûliyet bana değil zamana aittir.

-Pek güzel buyurdunuz. Maa-mâfıh zaman sebatsızdır. Dün verdiği fırsatı bugün geri alır. Dün el üstünde tuttuğunu bugün hazîz-i mezellete atar! Onu hüsn-i idare etmeyen daima menküb ve mahkûm olur. İşte benim de size cevabım bu.

d-Köroğlu, Nr. 30, 20 C. Âhir 1327/25 Haziran 1325/8 Temmuzz 1909

Muktebesât: Kastamonu’da İrticâiyyûn

Osmanlischer Lloyd muhabiri yazıyor:

Vilâyet gazetesinin tekzîbâu hilâfında olarak Kastamonu Valisi Ömer Âlî Bey, yeni Türkiye’nin muhtaç olduğu memurinden değildir. Ömer Âlî Bey XIX. asrın evâsiünda bazı vilâyetlerde keyfe mâ’t-tefak idare-i hükümet eden derebeylerine benzer. Hareket-i indiyyesinin en birinci nünıûnesi bazı ef’âlini tenkid eden Serbaz gazetesini tatil etmesidir. Diğer bir misal daha kendisiyle arkadaşlarının maaşını istediği için Nâfia Müfettişi (Kondoktörü) Emin Efendi’yi tevkif etti. Vali hiçbir sebebe müstenit olmaksızın mûmâ- ileyhin maaşını vermekten istinkâf ediyordu. Ömer Âlî Bey Emin Efendi’nin sebeb-i tevkifi olmak üzere güyâ kendisini tehdit ettiğini söylüyordu. Fakat itilamın icra edilen istintâk neticesinde bir sanîadan ibaret olduğu tezâhür etmiş ve ınüddeî-i umûmi bilâ-sebep kimsenin tevkifi muvafık olamayacağından Emin Efendi’nin sebilini tahliye etmiştir. Lâkin bu hal Vali Beyefendi’nin hoşuna gitmediğinden ve yapacak bir şey de bulamadığından hemen Emin Bey’i Kastamonu’dan neyfetti (!).

Müddeî-i Umûmî Hâini Bey’in dahi İstanbul’a çağırılması Vali’nin eser-i intikamıdır. Hâini Bey’le Emin Efendi’nin İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en fa’al ve gayûr azasından olduğunu zikredersek bu hareketin esbâbı tezâhür etmiş olur. Vali şüreka-yı indiyesi ile ahaliyi tazyik ederek Dersaâdet’ten gelmiş olan Hey’et-i Tahkikiye huzurunda kendisi aleyhinde söz söylemeye cesaret edecekleri haps ve nefy etmeye muktedir olduğunu göstermek istiyor.

Bunlardan mâadâ Vali zaten 70-80 yaşında bir ihtiyar olup kuwe-i sâmia ve bâsirasma artık idare-i umûr edemeyecek derecede zaaf târî olmuştur. Pek geri kalmış olan Kastamonu Vilâyetini tarîk-i tekemmüle sevk için buraya genç, fa’al, cidden meşrutiyet-perver bir vali göndermek lazımdır.

Harekât-ı irticâ-kârâne hakkında tahkikat icra etmek üzere Dersaâdet’ten şehrimize gönderilmiş olan Hey’et-i Tahkikiye yalnız menâfi-i hükümeti nazar-ı dikkate alarak ve eşhâsa her kim olursa olsun ehemmiyet vermeyerek müsebbipleri bulacaktır. Eğer bu surette hareket edilmeyecek olursa irticânın bu vilâyette pek ziyade kökleşeceğini görmek tehlikesine maruz olacağız.

Tercüman-ı Hakikat
e-Köroğlu, Nr. 33, 12 Recep 1327/16 Temmuz 1325/29 Temmuz 1909

Valinin Davası

Gazetemiz Müdür ve Muharriri Hüsnü Efendi aleyhinde Vali-i sabık Ömer Âlî Bey tarafından iftira ve tahkir davası ikame edildiğinden Temmuz’ un 14’üne müsadif Sah günü davanın rü’yet edileceğini ve neticeyi de kârilerimize bildireceğimizi geçenki nüshamızda yazmış idik. Dava her ne kadar neticelenemeyerek esbâb-ı kanuniyeden dolayı yevın-i âhara tâlik edilmiş ise de vadimizden half etmiş olmamak için Müdürümüzün bu bahta Mahkemeye verdiği müdafaa-nâmeyi ber-vech-i âti dere ediyoruz:

Vali-i sâbık Ömer Âlî Bey tarafından hakk-ı âcizanemde mahkeme-i aliy- yelerine iftira ve tahkir davası ikâme edildiğini tarafıma tebliğ olunan fi 4 Temmuz sene 325 tarihli ve 442 numaralı celp müzekkeresi nicelinden anladım. Devr-i istibdatta valililer, muğber oldukları kimseleri hiçbir mahkeme- i adalete müracaata lüzum görmeksizin, keyif ve arzuları veçhile hapis ve tevkif ve nefy ve tağrîb suretiyle cezalandırır ve bundan dolayı bir güne suâle mâruz bulunmazlar idi. Bugün şu dava, enzâr-ı millete kanunun keyfe galebesini arz ediyor ki bu da sırf Meşrutiyet-i mukaddesemizin semerât-ı Nâfiasından olmağla bize bugünleri gösteren Cenab-ı Hakk’a arz-ı teşekkürât-ı bî-gâyât ederim; Zira bu hal, millet için bir nimettir, her nimet şükrü müstelzimdir.

Reis Beyefendi! Ömer Âlî Bey kendisine iftira ve tahkirât icra edildiğinden bahis ediyor. Halbuki ne gibi mevâdd isnadıyla iftira eylediğim ve ne maksat üzerine ne gibi elfâz-ı tahkîriyye istîmâliyle tahkîrâtta bulunduğum tasrih olunmuyor; Çünkü bendeniz Ömer Âlî Bey’e iftira etmediğim gibi kendisini tahkir de eylemedim. Ömer Âlî Bey’in taraftârân-ı Meşrutiyet aleyhine makâmât-ı âliyeye yazdığı telgrafnâmelerin, bilhassa Dahiliye Nezâret-i celîlesine fi 22 Nisan sene 325 ve fi 4 Mans sene 325 tarihiyle yazdığını işittiğim şifreli telgrafnâmelerinin celp ve kıraati kendisinin hürriyet-perverân hakkındaki fikrinin derece-i şiddetini irâe ve ispata kâfidir zannederim. Hiç bu kadar icad-ı müftereyâta muktedir olan Ömer Âlî Bey’in aleyhimde iddia eylediği işbu iftira davası acaba müdür-i mes’ülü bulunduğum (Köroğlu) gazetesinin 25 numaralı nüshasında ve “Tebyin-i Hakikat" ser-levhası altında yazılan makaleden mi iktibas olunmuştur?!. Eğer böyle ise bu, cidden şayan-ı istiğrâbdır.

Hükkâm-ı Kiram! Cümlece malumdur ki lisan-ı matbuat, tercüman-ı efkâr-ı millet, hâdim-i teâlî-i ümmettir. Biz o makaleyi, ser-levhasından da anlaşılacağı veçhile, resmî olan vilâyet gazetesinin resmiyetiyle gayr-ı mütenasip ve sırf bir maksad-ı hususiye mebni yazdığı bir makalenin efkâr-ı âmmede hasıl ettiği tesirâta tercüman olmak üzere yazdık. Makalemizde makale sahibini tayin etmedik. Mezkur makale müddeînin arzuhaline merbut (Köroğlu) ceridesinde münderictir.

Bunun neresinde şahsiyâta girişilmiş ve kime taarruz olunmuştur? Maka-lemizin bir cümlesinde: “Yalnız işin tahkikât-ı resmiye dairesine girdiğini işittiğimiz için onu teşviş ve işgal etmiş olmamak his ve vazife-perverânesiyle bazı cihetleri biraz hafif geçmeye ve tafsilâttan tevakki etmeye lüzum gördük " denilmişti. Aruk o tahkikât-ı resmiye yapılmış ve hafif geçilen cihetler yüzlerce zevât-ı mûtebere tarafından Hey’et-i Tahkikiye’ye verilen ifadâda tenvir ve tavzih edilmiş olduğundan eğer ispat edilen mevâddan dolayı tahkir ve iftira davasına kıyam etmesi lazım gelirse şuhûd-ı mûmâ-ileyhimin kâffesi hakkında Mahkeıne-i Aliyyelerine müracaat eylemesi iktiza eder. Bunun böyle olması lazım geleceği Hey’et-i Tahkikiye’ye verilen evrakın celp ve mütâlâasından müsteban buyurulur. Hal bu merkezde bulunmuş ve Ömer Âlî Bey’in irticâa olan meyil ve hizmeti hâlâ efkâr-ı umûıniyeden zâil olmamış iken sırf âmâl-i mahsusaya ınübtenî olarak vilâyetin resmî gazetesiyle setr-i hakikate çalışılması ve bilhassa istihkâr-ı hayat edercesine beldemizin muhafaza-i asayişine mesâî-i müşekkel-i ber-endâzânesi sebk ederek umûmun mazhar-ı teveccüh ve sitayişi olan ve bir iki nüsha evvel yine o resmî gazete ile lisan-ı Vilâyetten takdir edilen bir zatın tahkir edilmesine karşı tercüman-ı efkâr-ı umumiye olan gazetemizin tavzîh-i hakikatten iğmâz eylemesi gayr-ı kâbil-i afi’ bir hamiyetsizlik olur idi. Binaen-aleyh “Tebyîn-i Hakikat” makalesiyle gazetemiz uhdesine müterettib bir vazife-i ınukaddeseyi ifa etmiş olmağla bundan -velev ki mevhûm olsun- bir iftira davası icadı yine hayal-i muhaldir. Acaba Ömer Âlî Bey tevehhüm ettiği iftira ve tahkir davasını (Serbaz) gazetesinin 13 numaralı nüshasında neşrolunan açık mektuptan nu çıkarıyor? Bendeniz o mektubu yazdıktan sonra da tekrar tekrar okudum. Onda öyle iftiraya, tahkire müteallik bir şey yoktur. Mezkur mektup dahi müddeînin arzuhaline ınelfûf (Serbaz) gazetesinde mündericdir.

Hükkâm-ı Kirâm! Matbuâtın vazifesi menâfi-i umumiyeye hizmettir. Ömer Âlî Bey, eyyâm-ı buhrandaki mesâî-i irticâiyesine set ve mümânaat çeken meşrutiyet-perverân aleyhine nüfûz-ı hükümetten bi’l-istifade hücum etti. Bu hücumu bâlâda arz ettiğim telgraf-nâmelerinin celp ve kıraatiyle maddeten dahi sabit olur. Bendeniz, sevk-i hamiyetle kendilerini ikaz için o açık mektubu yazdım. Çünkü kendileri mekteb-i istibdattan yetişmiş, taaz- zuına alışmış olduğundan kimsenin ihtarât-ı hayır-hâhânesini dinlemez idi. Meşrutiyet-i idare ise millete bu hakkı bahş etmiştir. Emsali hemen her gün, gazetede görülmektedir. Erbabı bu gibi ihtârât-ı hayır-hâhâneden mütenebbih, bu suretle millet de müstefit olmuş olur. “Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir?” Ben de Ömer Âlî Bey’in millet menâfime sarf etmeye mecbur ve memur olduğu nüfûz-ı vilâyeti, Meşrutiyet hadimlerinin aleyhine sarf ve israf eylediğini gördüm. Kendisinin israf ettiği bu kuvvet ise milletindir. Bendeniz de efrâd-ı milletten biriyim. Bir hakk-ı müşâın izâasına göz göre sükut etmek millete en büyük ihanettir ki meşrutiyet-i idare, bilhassa hamiyet-i Osmaniye buna mütehammil değildir. Bendeniz vazife-i vataniye ve milliyemi ifa ettim. Vazife ise muceb-i suâl olamaz. Kaldı ki gerek “Tebyfn-i Hakikat”makalesinde, gerek "Açık Mektub”umda iddia olunduğu veçhile ne Ömer Âlî Bey’in aleyhine, ne de bir şahs-ı muayyen-i âhara iftira, zem, tahkiri mutazammın bir tek kelime bile yoktur. Binâen-aleyh, ahvâl-i mesrüdeye göre icap eden muamelenin icrasını Mahkeme-i Aliyyelerinin müsellem olan adalet ve hakkaniyetine terk ve tevdi eylerim. Ol-babta emr-u irade hazret-i men-lehü’l-emrindir.

Ek-II BOA. DH.MUİ: Nu: 5-3/37.

Kastamonu Vilâyeti Mektubi Kalemi Aded 384

Dahiliye Nezâret-i Çelilesi Huzur-ı Fehânıet-Mevfûr-ı Samîsine

Marûz-ı Çâker-i Kemîneleridir ki

Bazı esbâb-ı ihtirâsiye ve ahlâk-ı redîe saikasıyla hakk-ı çâkerânemde ih- tirâ ve işâe edilen müftereyât ve azviyyât-ı mü’limeden dolayı vaki olan talep ve istidâ-yı bendegânem üzerine izanı buyurulan Hey’et-i Tahkikiye ikmâl-i tedkikât etmiş olmalıdır ki bugün Dersaadet’e avdet eyledikleri gibi müftereyât-ı vakıanın mürettiplerinden İstinaf Müdde-i Umûmîsi dahi bu katlat niât üzât-ı ubeydâneme karşı acîpdir ki yine memuriyeti başına geldi.

Eğerçi irticâ ve ifsâd gibi, din-ü devlet ve vatanıma ihanet gibi, bir hey’et- i istibdâdiye tertibi ve avene-i fesâdiye ve irticaiye tedarik ve teşkili gibi fikren vaz’an hâlen bir hareket ve fi’liyyât-ı çâkerânem meşhüd ve mesbet veya mahsus ise akâid-i İslâıniyemle hamiyet ve muhabbet-i Osmaniyemle namus ve haysiyet-i zâtiyemle selâmet ve selâset-i vicdaniyemle idama kadar en ağır cezaya her an her dakika muti ve müheyyayım.

Şayet mûcib-i muâheze böyle bir halim yogise İstinaf Müddeî-i Umûmîsi Redif miralayı Beledî Reisi misillû müftereyât-ı vâkıa-i hayat-sûzî icad ve ihtira edenlerin ve şunu bunu tehdit ve îfâl ile bühtannâme tertip ve bilir bilmez tahtîm eden ve ettirenlerin sür’at-i tecziyesini talep ve istid’â etmekle beraber Meşrutiyet-i mübcccelemizin âsâr-ı âdile-i fı’liyyesine kemâl-i tehalükle intizar ederim.

Kastamonu’da bir vakitten beri devam eden bu şımarıklığın bu tecavüzün bu ifâlâtın eğerçi serîan önü alınmaz ve bir takım erbâb-ı fesat buradan kaldırılmaz ve ahlâk-ı ahali üstünde kısmen bir terbiye-i intihabiye gösterilmez ve kudret-i kabiliyet ve adalet ve mehâbet-i hükümet vakit ve zamanında irâe edilmez ise meşrutiyet-i idare ve hükümet-i siyasiye itibarıyla bu memlekete en maharetlilerimizden, en liyakatlilerimizden, en diplomat bildiğimiz genç veya mücerrep kâr-âşinâlarımızdan valiliğe her kim gelirse gelsin birkaç ay sonra görülecek netice yine bu şirret bu hal, yine bu fesad bu makâl, yine bu tecavüz bu efâldir.

Gerek geçmişlerim gerek kendim bu devlet bu millet sayesinde envâ-ı terakkiyât ile muazzezen ve muhteremen ınerzuk olduğumuz, gibi bakıyye-i hayat-ı çâkerânem dahi kemâ-kân o sayede ve gayet kanaatkar bir surette emînü’l-intiâş bulunduğu için maruzât-ı vâkıa-i kemterânem aslâ ve kat’â nefs-i çâkerâneme tealluk etmeyip ancak muhafaza-i şeref-i hükümet ve tedvîr-i ıımûr-ı devlet ve intizam ve inzibat-ı memlekete ve usul-i Meşrutiyet ve adalete ve hakk-ı hürriyet ve selamete ait ve râcîdir.

Ashab-ı hall-ü akd ne kadar metin olursa olsun bir takım erbâb-ı âmâl-i fesat-ârânın envâ-ı eşkâl-i hay-huy-i fitne-cûsundan malî, mülkî, İdarî, zatî muhafaza-i vakar ve namus kaydına düşerek tesirât-ı dahiliye ve hariciye iti-barıyla unıûnın temin-i hüsn-i tedviri ve hele en ziyade muhtac-ı ıslah ve tersî ve tersin olan hutûb-i Nâfia ve maarifi sektedâr olmaktan asla halî kalmıyor. Buraları ise devletçe şâyân-ı teemmül ve tedkîk-i amîktir. Her halde etnr-u ferman hazret-i veliyyü’l-emrindir.

Fi 16 Cemâziye’l-âhir seen 327 ve fî 21 Haziran sene 325

Kastamonu Valisi Bende
(Ömer Âlî Mühür)

Ek-III Ömer Âlî Bey'iıı 12 Ağustos 1901 Tarihi İtibarıyla Yaptıkları (Hatıra Defteri, s. 7-8).
Sâye-i hazret-i hilâfet-penahîde memurin ve eşrâf-ı ahalînin inzimâm-ı muâvenetiyle merkez-i livâ ve mülhakatta te’sis ve inşaatına muvaffak olduğum mebânî.

Bu kadar inşaatın milyonlara baliğ olan kâffe-i masarifi mahalleri ahalisi tarafından ve hele Balıkesir inşaatının akıllara hayret veren masârif-i külliyesi Balıkesir ahalî-i hamiyet-mendânı canibinden kemâl-i mefharetle nakden ve aynen tesviye ve itâ edildiğini delâlet-i âcizânemdcn nâşî fart-ı mübahât ile kayd eyledim.

Fî 30 Temmuz 1317(12 Ağustos 1901)
Karesi Mutasarrıfı
Ömer Âlî








* Bu makale II. Kastamonu Kültür Sempozyumu (Kastamonu. 18-20 Eylül 2003)'na aynı adla sunulan tebliğimizden geliştirilmiştir.

Dipnotlar

  1. Mehmed Süreyya. Sicill-i Osmani. İstanbul. 1311, c. III, s. 274.
  2. Ömer Alî Bey Şubat 1881 ile 8 Aralık 1885 arasında Dersim'de mektupçuluk yapmış, bu sırada 1884 yılında üç ay süre ile de vali vekilliğinde bulunmuştur. İşte bu devreye ait uzunca bir şiirini "Dersim Mektupçusu İken Kain Biraderim Hakkı Bey’e 1296 (1881) Yazdığım Manzum Mektuptur" kaydıyla aşağıda kısaca tanıtacağımız Hatıra Defteri (s. 24-25)'ne kaydetmiştir. Aynı defterdeki bir beyit ise; "Refikam Merhûme Lisanından Kâin Biraderime Cevaben Yazmıştım, Dersimden 1299 (1883) "ifadesiyle kaydedilmiştir. Buradan anlaşılan eşini bu tarihten önce kaybetmiş olduğudur. Hatıra Defterinde "Balıkesir'den Kâin Biraderime Gönderdiğim Tasvirimin Altına Yazmıştım " ifadesiyle bir başka beyit yer almakta ise de, burada kastedilenin eski kayınbiraderi mi, yoksa yeni bir evlilik neticesinde sahip olduğu kayınbiraderi mi olduğunu anlamak mümkün olamamaktadır. Hatıra Defteri, s. 21. 24-25.
  3. Sicill-i Ahvâl Defteri, c. II. s. 434-435; Ömer Âlî Bey'in hayatı, büyük ölçüde bu kaynağa dayanılarak. Mehmet Zeki Pakalın tarafından (Sicill-i Osmani Zeyli, c. XIV. s. 2244-46. TTK Kütüphanesi'ndeki yazma nüsha) da değerlendirilmiştir. Sicill-i Ahvâl Defteri'ndeki özgeçmişin iki kopyası Emekli Sandığı Arşivi, Mülkiye. 20192 numaralı Ömer Âlî Bey’e ait dosyada da bulunmaktadır.
  4. Bu görevlerin başlangıç ve bitiş tarihleri Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Sicill-i Ahvâl Defteri ve Emekli Sandığı (20192) 'ndaki dosyasında muntazam olarak kaydedilmiş bulunmaktadır.
  5. Vilâyet idaresinde önemli bir görevli olan mektupçuların görevleri, nizâmnâmelerde açıkça belirtildiği gibi (Vilâyet Nizamnamesi, Düstur. Tertip I, e. I, s. 609; İdâre-i Umûmiye-i Vilâyet Nizâmnâmesi, Fasl-ı Râbî, Mektupçuların Vazâifı, Düstur, Tertip I, c. I, s. 630), taşradaki pozisyonları ile ilgili olarak da şu çalışmalara bakılabilir: Uygur Kocabaş oğlu-Ali Birinci, "Osmanlı Vilâyet Gazete ve Matbaaları Üzerine Gözlemler", Kebîkeç. Yıl 1, S. 2 (Ankara 1995), s. 104-105; Ayr. bkz. Ali Birinci-İsmail Kara, “Muktupçu, Mutasavvıf, Yazar, Şair Sadık Vicdanî”, Tarih ve Toplum, c. XIII, S. 78 (İstanbul Mayıs 1990), s. 35.
  6. Muharrem Eren (Mutasarrıf Ömer Ali Bey Balıkesir’i Yeniden İnşâ ve İmar Eden, Hamidiye (İl Halk) Kütüphanesinin Kurucusu ve Sahibi), İstanbul, 1993, s. 61-70) bir kaynak göstermeden, Ömer Alî Bey’in Arapça. Farsça ve Fransızcayı bildiğini belirtmektedir ki, biz de bu düşüncenin büyük ölçüde doğru olduğu kanaatindeyiz.
  7. İstanbul, Mihran Matbaası, 1304.
  8. İstanbul, Alem Matbaası, 1307. Türkmen Kızı, M. Kayahan Özgül (Paşabey-zâde Ömer Âli Bey, Türkmen Kızı, İsparta, Tarihsiz) tarafından özlü bir değerlendirme (s. 5-23) ile yayımlanmıştır. Yazara göre bu eser, ilk köy romanımızdır. Onun değerlendirmeleri şu cümlelerle son bulmaktadır: “...şuurlu veya şuursuz doğmuş bütün basitliğine rağmen, Türkmen Kızı tarih, edebiyat, folklor, hattâ siyaset adına -şimdilik kaydıyla- pek çok ilkler taşıyan bir romandır ve Ömer Âlî Beyde daha fazla ihmâli hak etmeyen bir yazardır".
  9. Bu bilgiyi ölümü üzerine Tasvir-i Efkâr (7 C. Âhir 1338/27 Şubat 1336)‘da yayınlanan bir makaleden öğreniyoruz. Makalede o hatırata ait bir bölüm yer almış bulunmaktadır. Buradan anlaşılan bu İkincisinin klâsik bir hatırat özelliklerine sahip olduğudur.
  10. Bu eserin bir başlığı yani İsım bulunmamakla birlikte adı geçen kütüphanede (Nr. 739), Ömer Âli Bey’in Balıkesir'e Ait El Yazması Hatıratı ve Şiirleri olarak kaydedilmiş olup kısaca Hatıra Defteri şeklinde isimlendirilmiştir. Eser klâsik hatırât tarzında olmayıp, esas olarak Ömer Âlî Bey’in Balıkesir'de görev yaptığı dönem ve bilhassa da Ocak 1898 Depremi sonrasında yapılan resmî yazışmalarla, ona ait bazı şiirleri ve diğer bir kısım bilgileri içermektedir.
  11. Balıkesir İl Halk Kütüphanesi’ndeki Haura Defteri’nin ilk sayfasındaki şu ifadeler bu durumun en dikkat çekici kanıtıdırlar: “İlmen, edeben, neşren, şi'ren her türlü aczimi itiraf ile iftihar ederim. Ahd-i şebâb içinde neşren, nazillen bazı ufak tefek şeyler de yazmamış değilim. Bunların hiçbirisi enzâr-ı âmmeye şâyân-ı arz şeyler olmadığı gibi değersizliklerinden nâşi hiçbirisi bir yere kayıt edilmemiştir. Bu deftere dere ve terkîm eylediğim birkaç parça mahsûl-i fikrim ise, hâşâ kendime bir mevcudiyet vermek maksadına mübtenî olmayıp, ancak bu kütüphane: Mücerred, cümle-i âsâr-ı âcizânemden ve hasten ve kısmen gâliben kendi malımdan bulunduğu cihetle, Balıkesri'ye âid bazı muhâberâtı, yadigâr olarak yazdığım sırada hatırımda kalmış olan birkaç şey-i nâçizi de kayıt ediverdim ki. vesîle-i yâd olmak maksadımdan ibarettir".
  12. Vilâyet binası ile abide/çeşmenin fotoğrafları Ek olarak verilmiştir. Bu abidenin üzerinde şu ibare yer almaktadır: "Tekfurdağı Mutasarrıfı Ömer Âli Beyin bir hatıra-i kıymetdarı olan bu âbide-i mefharet hâfıza-i tevkîr-i ahalide ebediyyen nıenkûş kalacaktır Sene 1324". Bu vesile ile bir hususun düzeltilmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Burada sözü edilen abidenin Abide-i Hürriyet/Hürriyet Abidesi olduğu konusunda. Hikmet Çevik (Tekirdağ Tarihi Araştırmaları, İstanbul, 1949, s. 105; “Hürriyet Abidesi: Belediye bahçesindedir. Hürriyetin ilanı münasebetiyle anıta benzer biçimde yapılmış, güzel bir çeşmedir) ’ten başlamak üzere genel bir kanaat oluşmuş bulunmaktadır ki, bunun yanlış olması gerekir. Başta H. Çevik olmak üzere bu abideyi, hürriyetin ilanı, yani Meşrutiyet'le ilgilendirenler, kısa metninin sonundaki 1324 senesini Rumi (14 Mart 1908-14 Şubat 1909) olarak düşünmektedirler. Halbuki Ömer Âlî Bey’in Tekirdağ Mutasarrıflığı Rumi 7 Şubat 1320-6 Şubat 1322 tarihleri arasındadır. Yani Rumi 1324’te o burada değil. Bingazi’dedir. Bu bakımdan buradaki tarihin Hicrî 1324 (25 şubat 1906-13 Şubat 1907) olarak düşünülmesi gerekmektedir. Bu takdirde de Meşrutiyet’in ilanıyla bir alakası bulunmamaktadır. Nitekim H. Çevik Tekirdağ mutasarrıflarını kronolojik sıra içerisinde verirken de (s. 200) hata etmiş bulunmaktadır. Reşit Paşa (1907-1908), Ömer Âlî Bey (1908), Reşit Bey (1909), Hüseyin Hüsnü Bey (1909-1912).
  13. İstanbul, 1993. 245 sayfa.
  14. Ocak 1898 Balıkesir Depremi ve Sonrası. Ankara, 2003. Balıkesir Depremi bundan önce bir tebliğimizde değerlendirilmişti; “Ocak 1898 Tarihli Balıkesir Depremi Oluşu ve Sonrası”, Tarih Boyunca Anadolu’da Afetler ve Deprem Semineri, İstanbul, 2001, s. 151-196.
  15. 3 Nisan 1898 tarihli iradeden; “Mııtasarrıf-ı livanın istihsâl-i esbâb-ı mâmûriyet-i memlekete sarf-ı makderet ve gayret eylemesi... ". İrade. Hususi, Zilkade 1315, 117.
  16. Ömer Âli Bey’in Hatıra Defteri’nde kayıtlı 7 Kasım 1898 tarihli lâyihası
  17. Bu kütüphane ile ilgili olarak M. Eren’in kitabında (s. 59. 75-98) geniş bilgi bulunmaktadır. Biz de bir örnek olmak üzere Ömer Alî Bey’in önderliğini takip ederek kütüphaneye yapılan bağışlarla ilgili bir örneği. Nâfıa Mühendisi Abdurrahman Nâfız Bey’in. Halil Edip'in Fransızca’dan tercüme ettiği Mesîre-i Etfal (İstanbul. 1303) isimli kitabını, buraya bağışlanmasıyla ilgi kaydı makalemizin sonunda Ekler arasında gösterdik.
  18. 3 Safer 1321/11 Mayıs 1903 tarihli Vakfiye Balıkesir İl Halk Kütüphanesi. Yazma Eserler Bölümü, Nr. 758‘de bulunmaktadır. Ayr. bkz. M. Eren, A.g.e., s. 78-85.
  19. Hatıra Defteri, s. 13-16.
  20. Hatıra Defteri, s. 16-18.
  21. Konuyla ilgili bir kısım resmî yazışmanın suretleri Ömer Âlî Bey in Hatıra Defteri'nde bulunmaktadır. Bkz. s. 19, 34. 41.
  22. Balıkesir için çok önemli olan bu olayla ilgili olarak dönemin şairleri çok sayıda şiirler yazmışlardır. Bunlar Ömer Âlî Bey’in Hatıra Defteri (s. 46-55)’inde yer aldığı gibi, diğer bir kısım yayınlarda da yer almışlardır. Bunlardan Muharrem Hasbi. Abdullah Esad ve Faik Efendilerin şiirleri için bkz. M. Eren. A.g.e., s. 176-187; Ayr. bkz. M. Kayahan Özgül. Helvacı-zâde Muharrem Hasbi Hayatı ve Eserleri. Ankara. 1998, s. 38-41. BalIkesirli Hasan Basri Çantay’ın da 1904’te Ömer Âlî Bey’in Zağnos Mehmed Paşa Camii’ni inşa ve ihya ettirmesi üzerine elli beyittik bir şiir yazdığı ifade edilmekte ise de. bugüne kadar bu esere ulaşmak mümkün olamamışnr. Bkz. Nesimi Yazıcı, “Hasan Basri (Çantay) ve Ses Gazetesi", Kurtuluş Salaşında Gönen ve Çevresi, Ankara, 1998, s. 59.
  23. Ömer Âlî Bey’in eserler vericiliğine güzel bir kanıt olan bu listeye Ekler arasında yer verdik.
  24. İane için bkz. Abdülkadir Özcan, İane. DİA., c. XIX, s. 228-232; Fatma Göçer, 1897 Osmanlı Yunan Savaşı Sonrasında Şehit Dul ve Yetimler İçin Yapılan İane, Ankara, 2003, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi.
  25. Bkz. Nesİtni Yazıcı, Ocak 1898 Balıkesir Depremi ve Sonrası, s. 69; Ayr. bkz. Nesimi Yazıcı, “Ömer Âlî Bey”, Diyanet Aylık Dergi, S. 152 (Ankara Ağustos 2003), s. 60-63.
  26. Zafer-i Milli, 4 C, Evvel 1342’den nakleden M. Eren. A.g.e.. s. 58-59. Bn teşebbüsün, neticesinde Daruşşafaka’yı doğuran girişimle benzerliği, dikkat çekicidir. Nitekim 30 Mart 1864'te kurulan Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiyye, 1865-1873 arasında çırakları okuttuktan sonra, hizmetlerinin bir ileri merhalesi olarak günümüzde de Türk Milli Eğitimi'ne katkılarım sürdüren Daruşşafaka’yı açmıştı. Bkz. Nesimi Yazıcı, “Tanzimat Döneminde Yetim Mallarının Korunmasına Yönelik Yasal Düzenlemeler ve Bazı Uygulamalar", XII Vakıf Haftası Kitabı, Ankara, 1995, s. 51; Halis Ayhan-Hakkı Maviş, Dârüşşafaka, DİA., c. IX. s. 7-9. Bu sempozyuma ev sahipliği yapan Kastamonu’da da Cemiyet-i İlmiyye tarafından 9 Ocak 1909 Cumartesi gününden itibaren kısmen benzer bir çalışmanın başlatıldığı görülmektedir. Burada hedef; "Bilcümle esnaf ve kalfa ve çırakların... zarûrât-ı diniyye ve vezâif-i insaniyelerini öğrenmeleridir". Kastamonu, Nr. 1773. 18 Z. Hicce 1326/11 K. Sâni 1909.
  27. Sicill-i Ahvâl Defteri, c. II. s, 434-435; Hatıra Defteri, s. 62.
  28. Hatıra Defteri, s. 12.
  29. Bkz. M. Kayahan Özgül, A.g.e., s. 40, 103.
  30. Hatıra Defteri, s. 10. Buradaki beş sene sözü, yazıldığı tarih itibarıyladır.
  31. Hatıra Defleri, s. 20.
  32. Bu tarihler Sicill-i Ahvâl Defteri'nde ve Emekli Sandığındaki dosyasında gösterilmiş bulunmaktadır. Yine buradaki kayıtlara göre onun Kastamonu'ya tayin iradesi 2 Safer 1327/9 Şubat 1324/22-23 Şubat 1909, görevden alınmasıyla ilgili Dahiliye Nezâreti’nin tezkiresi 22, Hey'et-i Vükelâ kararı 23. iradenin tarihi ise 26 C. Âhir 1327/1 Temmuz 1325/13 Temmuz 1909’dur (Tayiniyle ilgili haber için bkz. Köroğlu, Nr. 11, 5 Safer 1327; bunun iradesinin tarihi için ayr. bkz. Kastamonu, Nr. 1780. 9 Safer 1327). Dönemin basınında açıkça belirtildiğine göre Ömer Âli Bey Kastamonu’ya 8 Mart Pazartesi günü gelerek ertesi günü göreve başlamış. Salı günü de Vilâyet’te mutat tören yapılmıştır (Kastamonu, Nr. 1781, 16 Safer 1327; Serbaz, Nr. 1, 22 Safer 1327). Kastamonu'dan ayrılışı ise 22 Temmuz 1909 Perşembe günüdür (Kastamonu. Nr. 1799, 4 Recep 1327; Kastamonu, Nr. 1800, 11 Recep 1327; Köroğlu, Nr. 32, 5 Recep 1327; Ayr. bkz. İttihad, Nr. 51. 27 C: Âhir 1327/2 Temmuz 1325).
  33. Ebced hesabıyla 1325 tarihî düşürülen bu şiirlerden birinin Bingazi’de Müfettişû'l- Aşâri’ş-Şeri’yye olarak görev yapmakta olan Ahmed Cihanı isimli bir kişiye ait olduğunu görmekteyiz. Baş kısmında ise şu kayıt yer almaktadır: “Atûfetlü Ömer Âlî Beyefendi hazretleri Bingazi mutasamfiyet-i vâlâsına şeref-balış olduklarında kendilerine şuarâ-yı Arab tarafından ihdâ buyurulan eş 'âr-ı belâğat-âsâr cânib-i seniyyû '1-cevânibi atûfîlerinden irsal buyurulmağla teberrüken mecmua-i dil-güşâlarına kayd edilmiştir". Hatıra Defteri, s. 63-64.
  34. YEE, 14/251/126/9. Biz bu lâyihayı daha önce bir çalışmamızda (“Lâyihalar Işığında II. Abdülhamid Döneminde Libya Üzerine Bazı Gözlemler”, II. Abdülhamid ve Dönemi Semineri Bildirilere İstanbul. 1994, s. 47-84) değerlendirmiştik.
  35. “Müşârun-ileyhin ârıza-i vûcudiyyesinden dolayı işe bakamayacak bir halde bulunmasına mebni kesb-i ifâkat ettiğinde sâye-i ihsân-vâye-i hazret-i hilâfet-penâhide başka bir memuriyette istihdam olunmak üzere yerine diğer birinin tayini Meclis-i Mahsüs-i Vükelâ mazbatası üzerine bi'l-isti'zân... (9 Haziran 1908) ", Sicill-i Ahvâl Defteri, c. II. s. 435. Emekli maaşı tahsis tarihi 27 Kasım 1908.
  36. Maaşındaki bu düşüş, o sıradaki genel bir düzenleme "tensikat " ile ilgilidir. Emekli Sandığı Arşivi, Mülkiye 20192 numaralı dosya ekleri.
  37. Orhan Koloğlu, “II. Abdûlhamid’in Basın Karşısındaki Açmazı", Tanzimat'tan Cumhuriyet‘e Türkiye Ansiklopedisi, c. I, s. 82-84: Nesimi Yazıcı. “Sadrâzam Kâmil Paşanın Yabancı Basınla İlgili Bazı Görüşleri", Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu'na Armağan, İstanbul. 1991, s. 413-434. Genel basın tarihlerinde de Abdülhamid dönemi basını konusunda değerlendirmeler bulunmaktadır. Bkz. Server İskit, Türkiye'de Matbuat idareleri ve Politikaları, Ankara, 1943; M. Nuri İnuğur, Basın ve Yayın Tarihi, İstanbul, 1982; Enver Behnan Şapolyo, Türk Gazetecilik Tarihi ve Her Yönü İle Basın, Ankara, 1971; Alpay Kabacalı, Başlangıçtan Günümüze Türkiye'de Matbaa Basın ve Yayın, İstanbul, 2000.
  38. II. Meşrutiyet döneminin genel bir değerlendirilmesi için bkz. Bayram Kodaman. “II. Meşrutiyet Dönemi (1908-1914)", Tûrkler, İstanbul. 2002, c. XIII. s. 165-192; Hakkında çok fazla yazılmış ve ekseriyetle bir il tica hareketi olarak gösterilmiş olan 31 Mart Vak’ası ile ilgili olarak bkz. Ali Birinci, “31 Mart Vak'ası’nın Bir Yorumu", Türkler, c. XIII, s. 193-211; Ahmet Turan Alkati, “Ordu Siyaset İlişkisinin Tarihine Bir Derkenar: 31 Mart Vakası ve Sonuçları”, Osmanlı, , Ankara. 1999, c. 11, s, 420-429; Zekeriya Türkmen, “Osmanlı Ordusunun Siyasileşme Sürecinde Önemli Bir Dönemeç: 31 Mart Ayaklanması”, Cumhuriyetin 80. Yılına Armağan, Ankara, 2004, s. 369-411.
  39. Abdülhamid'in basından faydalanma ve onu kontrol altında tutma konusundaki düşünceleriyle. 1887’deıı itibaren gitgide artan oranda sansür uygulaması, onun çok yakınında bulunmuş olan Tahsin Paşa tarafından ortaya konmuştur (Tahsin Paşa. Sultan Abdülhamid Tahsin Paşanın Yıldız Hatıraları. İstanbul, 1990. s. 160-164, 381-382). Bu konuda ayr. bkz. Server İskit. Türkiyede Matbuat Rejimleri, İstanbul, 1938, Tahlil ve Tarihçe, s. 49-74; Bahri Ulaş, “Türkiye’de Kitap ve Gazete Sansürü", Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni. XV/1 (Ankara 1966), s. 28-34; Cevdet Kudret. Abdülhamit Döneminde Sansür, İstanbul, 1972; Türket Acaroğlu. “Sultan Abdülhamit II Döneminde Dış Basın Yasaklamaları", Ulusal Kültür, S. 5 (Ankara Temmuz 1979). s. 135-154; Orhan Koloğlu. Abdülhamid Gerçeği, İstanbul, 1987, s. 409-414; Aynı Yazar. “II. Abdülhamit Sansürü". Tarih ve Toplum, S. 38 (İstanbul Ocak 1987). s. 14-18; Alpay Kabacalı. Başlangıçtan Günümüze Türkiye'de Basın Sansürü, İstanbul, 1990, s. 48- 82; Padişahın sansürle ilgili düşüncelerini gösteren bir iradesi için bkz. Ali Akyıldız, "II. Abdülhamid'in Çalışma Sistemi, Yönelim Anlayışı ve Babıâli’yle (Hükümet) İlişkileri". Osmanlı, .Ankara, 1999, c. II. s. 290, 295.
  40. Ali Birinci bu alanda kısa, fakat kıymetli bir değerlendirme yapmış bulunmaktadır: “31 Mart Vak’ası’nın Bir Yorumu", s. 194-196; Ahmet Turan Alkan, İkinci Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset, İstanbul. 2001, s. 97-98. Bayram Kodaman’ın makalesinde, bu sırada hangi gazetenin hangi siyasî oluşumu desteklemekte olduğu gösterilmiş bulunmaktadır. Bkz. s. 177, 185-187.
  41. Nr. 1.6 C. Evvel 1327/30 Haziran 1325.
  42. Gazeteler. Siper-i Sâika-i Hürriyet. Nr. 42. 15 R. Evvel 1327/6 Nisan 1909. Dönemin basını ile ilgili taşradan bir değerlendirme olarak M. Ziyaeddin Demircioğlu’nun eserinde de (Kastamonu’da Meşrutiyet Nasıl İlân Olundu, Kastamonu, 1968, s. 22, 37) şu ifadeleri bulmaktayız; “İstanbul'da matbuat âlemine her gün birer nam ve unvan ile yeni yeni gazeteler, haftalık risaleler iltihak ediyor. Muharrirler âteşin yazılarla istibdada ve taraftarlarına lanetler, küfürler yağdırıyorlardı... Memleketin dahili vaziyeti çok karışık bir halde gidiyordu, ihtiras, tezvir o kadar ilerlemişti ki. eli kalem tutan her fert erbab-ı namusa tecavüzden, iftiradan çekinmiyordu. En kötü ve fena tabirler gazete sütunlarına geçiyordu". II. Meşrutiyetin başlarında basının durumunun özlü bir değerlendirmesi için bkz. M. Nuri İnuğur, Basın ve Yayın Tarihi, İstanbul, 1982, s. 305, 307. 317-318; Kış. Enver Behnan Şapolyo, Türk Gazetecilik Tarihi ve Her Yönü İle Basın, s. 170 vd; Şener İskit. Türkiyede Matbuat Rejimleri, Tahlil ve Tarihçe, s. 75-125
  43. Kastamonu'nun bu dönemdeki sayıları (1776. 1777, 1782, 1783. 1785, 1786, 1792 hariç) Millî Kütüphanedeki koleksiyondan taranmıştır. Burada bulunmayan nüshaların 1792 numaralısı haricindekilerin Kastamonu İl Halk Kütüphanesi’ndeki koleksiyonda da eksik olması, dikkatimizi çekmiştir.
  44. Kastamonu Valisi Sırrı Paşa (valiliği Kasım 1881-Ocak 1883) vilâyetin resmî gazetesinde yazdığı “Hak Söz Acıdır" başlıklı makalesinde (Kastamonu, Nr. 426, 11 C. Evvel 1299/1 Nisan 1882), vilâyet gazetelerinin fonksiyonları üzerinde durmuş, onların görevlerinin, vali ve çevresinin yaptıklarını iyi göstermek olmadığını, çok açık bir biçimde ifade etmişti. Sırrı Paşa’nın gerek bu ve gerekse Ankara valiliği sırasında Ankara gazetesinde yayınladığı “Teceddüd" başlıklı makalelerinin değerlendirilmesi için bkz. Nesimi Yazıcı, “Sırrı Paşa ve Vilâyet Gazeteleri", İFD., c. XXXVI (Ankara 1997), s. 223-231; Ayr. bkz. Ziyaettin Demircioğlu, Kastamonu Valileri 1881-1908, Kastamonu, 1973, s. 5-11; Aziz Demircioğlu, Yüz Yıllık Kastamonu Basını 1872-1972. Kastamonu, 1973, s. 12-13; Mustafa Eski, Kastamonu Valileri 1838-2000, Ankara, 2000, s. 18. Sırrı Paşa’nın Kastamonu'daki icraatıyla ilgili bazı belgeler ona ait Mektubât-ı Sırrı Paşa ( İstanbul, 1316) da yer almaktadır.
  45. İlerleyen zaman içerisinde Köroğlu'nda, Maarif Müdürü aleyhinde neşredilen makale dolayısıyla Mesul Müdür Nureddin Bey’in mahkum olmasıyla ilgili geniş bilgi için bkz. M. Z. Demircioğlu, A.g.e., s. 72-72.
  46. Kastamonu. Nr. 1780, 9 Safer 1327/1 Mart 1909.
  47. Köroğlu gazetesinin bir koleksiyonu Kastamonu İl Halk Kütüphanesi Süreli Yayınlar bölümünde bulunmaktadır. Bu çalışmamızda oradan faydalanılmıştır. Bu gazetenin kısa tanıtım ve değerlendirilmesi için bkz. Aziz Demircioğlu, Yüz Yıllık Kastamonu Basını 1872-1972, s. 27- 36. Ayr. bkz. Ömer Kemal Ağar. “Kastamonu Basın Tarihinden Köroğlu Gazetesi”. Doğrusöz, Nr. 6930, 1 Temmuz 1972; Hüsnü Bey için Aziz Demircioğlu, Milli Eğitim Başkâtibi, Köroğlu gazetesinin Müdür ve Başyazarı şeklinde nitelemelerde bulunmaktadır. Kendisinin o sırada görevi, Serbaz’ın 4 numaralı sayısının ilavesinde Mekteb-i İdadi Kâtibi ve Kozmoğrafya Muallimi, Menba-i Füyuzâl Cemiyeti’nin Kâtibi, 13 numaralı Serbaz’da ise Mekteb-i İdadi muallimlerinden şeklinde belirtilmektedir. M. Ziyaeddin Demircioğlu ise (A.g.e.. s. 35) onun İdadî’de Riyaziye muallimliği yaptığım, çok zeki ve gayredi bir kişi olduğunu, alanında bazı eserleri bulunduğunu, daha sonra Kastamonu Mebusu seçildiğini. Birinci Cihan Harbi sonrasında İstanbul Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi Müdürü iken vefat ettiğini belirtiyor.
  48. Serbaz gazetesinin (iki sayı eksiğiyle Nr. 7, 8) bir koleksiyonu Kastamonu İl Halk Kütüphanesi Süreli Yayınlar bölümünde bulunmaktadır. Bu çalışma sırasında oradan faydalanılmışım Bu vesile ile araştırmalarımız sırasında adı geçen kütüphane görevlilerinden gördüğümüz yakın ilgiye teşekkür etmek isteriz. Serbaz’ın çıkışının duyurulması ve tebriki için bkz. Köroğlu, Nr. 14. 12 Safer 1327/5 Mart 1909; kısa değerlendirilmesi Ömer Kemal Ağar. "Kastamonu Basın Tarihinden Serbaz. Gazetesi". Doğrusöz, Nr. 6928. 6929. 19 Mayıs-15 Haziran 1972; Aziz Demircioğlu; A.g.e_. s. 37-43. Kastamonu’da basının, bu ve bunu takip eden dönemdeki durumu için ayr. bkz. Cengiz Araç, Osmanlı imparatorluğu Döneminde Kastamonu'da Basın. Ankara. 1989, s. 1-14. Yayınlanmamış Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Ktp.
  49. Kastamonu'da Meşrutiyet Nasıl İlân Olundu. Kastamonu. 1968.
  50. 31 Mart Olayının Kastamonu'daki Yankıları. Ankara, 1991.
  51. Kastamonu Valileri 1838-2000, s. 69-70.
  52. II. Meşrutiyet e yaktır dönemlerde Kastamonu halkının, hiç değilse bir kısmında, valilerle ilgili olumsuz intibalar vardı, yönetimlerinden memnuniyetsizlik söz konusuydu. Nitekim fırsat bulduğunda halk, onların değiştirilmesi için ellerinden geleni yapmaktan geri durmuyordu. Enis Paşa ve Fuat Bey’in valilikten ayrılmaları, büyük çapta onların tepkilerine bağlı olarak gelişen olaylar sonucunda mümkün olmuştu. Geniş bilgi için bkz. M. Ziyaeddin Demir- cioğlu, Kastamonu'da Meşrutiyet Nasıl ilân Olundu, s. 3-21; Mustafa Eski, Kastamonu Valileri 1838-2000, s. 45-67. Fuad Bey’in 31 Mart olayları sonrasında, görev döneminde Kastamonu'daki bir kısım uygulamaları dolayısıyla, Şurâ-yı Devlet Mülkiye Dairesi’nin karan üzerine çıkan irade ile Divan-ı Harp’te muhakemesine karar verilmişti. O bu gelişmeler üzerine Mısır'a gitmiş/kaçmış, suçsuzluğunu iddia etmişti. Bkz. İttihad. Nr. 70. 18 Receb 1327/22 Temmuz 1325; İttihad. Nr. 74, 22 Receb 1327/26 Temmuz 1325.
  53. Geniş bilgi için bkz. M. Ziyaeddin Demircioğlu. A.g.e„ s. 23-35.
  54. M. Eski, 31 Mart Olayının Kastamonu'daki Yankıları, s. 16.
  55. Onun görev döneminin kısalığına dikkat çeken Kastamonu gazetesi (Nr.1780, 9 Safer 1327) hakkında şu olumlu değerlendirmelere yer vermektedir; "Devr-i inkilâba müsadif olmakla beraber ittihaz buyurdukları tedâbir-i musibe ile bu müddet zarfında umür-ı idare-i vilâyetin hüsn-i temşiyeti le bâ-husus inzibat ve asayişin idamesi yolunda nıesaî-i ciddiye ve merğûbeleri meşhûd... Mustafa Eski, A.g.e., s. 68.
  56. "Ömer Âli Beyefendi hazretleri erbâb-ı kemâlât ve hasâfetten olup şimdiye kadar bulundukları bir bayii memuriyetlerde ibrâz-ı me'ser-i reviyyet ve fa'âliyet eylemiş ecille-i ricâl-i Devlet-i Aliyye'den bulundukları... Kastamonu. Nr. 1780,9 Safer 1327.
  57. Serbaz. Nr. 1, 22 Safer 1327/14 Mart 1909.
  58. Serbaz. Nr. 4, 14 R. Evvel 1327/5 Nisan 1909.
  59. Maarif Kulübü Kastamonu'da Nümûne Mekteb-i İdadîsi'nde her Cuma konferanslar düzenlemiş, bunların metinleri, yapılan katkılar Kastamonu gazetesinde sürekli olarak yayınlanmıştır. Örnek olarak bkz. Nr. 1780, 1781, 1784, 1787.
  60. Serbaz, Nr. 1, 22 Safer 1327/14 Mart 1909; Ömer Âlî Bey’in Kastamonu Valiliği'ne başlamasını konu edinen 1782 sayılı (15 Mart 1909) Kastamonu vilâyet gazetesi Millî Kütüphanedeki koleksiyon içerisinde bulunmamaktadır. Bkz. M. Eski, Kastamonu Valileri 1838-2000. s. 69.
  61. “Mûşârun-ileyhin bu beyanât-ı hâlisânesi gerçi hürriyet ve serbesti ile meşbû olan efkâr-ı âliyesinin nâtıka-i kemâli olduğuna esnâ-yı tebliğindeki vaz'-ı ahrârânesi berâet-i istildâl ise de..." Serbaz'ın gösterilen sayısı.
  62. Menba-i Füyuzât Mektebi nin gerçekten örnek bir öğretini kurumu olduğunu ve Eğitim Tarihi açısından incelenmeye değer bulunduğunu düşünmekteyiz. Bkz. Kastamonu. Nr. 1788. 13 R. Âhir 127/3 Mayıs 1909: Kastamonu. Nr. 1790, 27 R. Âhir 1327/18 Mayıs 1909; Kastamonu. Nr. 1798, 26 C. .Âhir 1327/14 Temmuz 1909; Köroğlu. Nr. 29. 30. 20-27 C. Âhir 1327/1-8 Temmuz 1909; Serbaz. Nr. 10, 22 R. Âhir 1327/11 Mayıs 1909.
  63. Kastamonu. Nr. 1790, 27 R. Âhir 1327/18 Mayıs 1909.
  64. Kastamonu. Nr. 1798, 26 C. Âhir 1327/14 Temmuz 1909.
  65. Serbaz. Nr. 1. 22 Safer 1327/14 Mart 1909.
  66. M. Y„ “Hâlâ mı Nümayiş". Serbaz. Nr. 2 ve 3, 29 Safer, 7 R. Evvel 1327/21 Mart 1909, 28 Mart 1909; M. Y., “Nâfıa Nezâreti’nin Nazar-ı Dikkatine", 2 Numaralı Serbaz’da; Nâfıa Komisyonu. Serbaz. Nr. 4. 14 R. Evvel 1327/5 Nisan 1909; Ayın sayıda Nâfıa hizmetleri ve rıhtım inşasıyla ilgili Serbaz’ın geniş değerlendirmeleri bulunmaktadır.
  67. M. Y. rumuzunun kim tarafından kullanıldığını bilemiyoruz. Bununla birlikte olayların gelişmesi bu imzanın Nafia Kondoktörü Emin veya Serkondoktör Sedat Efendi'ye ait olabileceğini düşündürmektedir. Çünkü her ikisinin de yolları Ömer Ali Bey’le kesin olarak ayrılmış, ileride gösterileceği üzere, devlet hizmetlerinin düzenli yürütülebilmesi amacıyla ve Hey’et-i Tahkikiye’nin raporu doğrultusunda Kastamonu’dan uzaklaştırılmışlardır.
  68. Bkz. Ömer Âlî Bey’in Balıkesir’de yaptığı bayındırlık hizmetlerini gösteren liste. Ekler arasında verildi.
  69. Mustafa Nâmi Efendi (1868-1914) Kastamonu'nun yetiştirdiği değerli hat sanatçılarından bilidir. Hayatı hakkında bkz. İsmail Hakkın Uzunçarşılı, Kastamonu Meşâhiri. s. 86-89; Açıksöz, Nr 501, " Haziran 1922. Bu bilgilere ulaşmamızı sağlayan Mustafa Bektaşoğlu’na teşekkürlerimizi sunarız. Bu eserle ilgili olarak II. Kastamonu Kültür Sempozyumu (18-20 Eylül 2003) programı içerisinde Hakkı Artın tarafından “Kastamonu Hükümet Konağı Çeşmesi" başlıklı bir bildiri sunulması öngörülmüşse de, bildiri sahibinin o sırada bir başka programa katılması ve daha sonra da metni hazırlama fırsatını bulamaması dolayısıyla, kendisinin çalışmasından faydalanma imkânımız olamamıştır. Kastamonu vilâyet gazetesinin. Ömer Âli Bey'in şehirden ayrılmasıyla ilgili haberini de içeren sayısında (Nr. 1799, 4 Recep 1327/21 Temmuz 1909) bu çeşme ile ilgili şu bilgiler verilmektedir: "Çeşme inşası: Merkez-i Vilâyet Hükümet Dairesinin pişgâhındaki sâha-i vesia ve bağçe-i lâtifeye vali-i vilâyet atufetlü Ömer Âli Beyefendi hazretleri tarafından her masrafı kise-i hamiyyet ve fütüvvetlerinden tesviye olunmak suretiyle kesme taştan dört köşeli bir çeşme inşasına bezl-i inayet buyurulmuştur. Çeşmenin tarz-ı inşası pek lâtif te nazar-riibâ olduğu cihetle müşârun-ileyhin bu baptaki himemât-ı aliyye-i hayır-per- verâne ve me'ser-i celile-i ömr-i ihsanilerine beyân-ı şükran eyleriz". Ayr. bkz. M. Ziyaeddin Demircioğlu, Kastamonu'da Meşrutiyet Nasıl İlân Olundu, s. 57. Bu anıt/çeşmenin resmi Ekler arasında verilmiştir.
  70. Postahanede mektup ve telgrafları kontrol etmek üzere İttihat ve Terakki mensuplarından. Askeri Rüştiye’de muallim, Kızıl Sultan isimli kitabın mütercimi Yüzbaşı Adil ve İsmail Hakkı beyler görevlendirilmişti. M. Z. Demircioğlu. A.g.e., s. 41-42. 50. Olaylar yauşuğında Kastamonu'nun bazı kıymet bilir, hür fikirli gençleri tarafından telgrafhane görevlilerine. 14-27 Nisan 1909 tarihleri arasındaki özverili çalışmalan dolayısıyla, şehrin güzel bahçelerinden birinde bir ilk bahar ziyafeti verilmiş, nöbetleşe görev yapmaları dolayısıyla hepsi bir anda Telgrafhâne’yi bırakamadıklarından, bu ziyafet iki gün devam etmiştir. Serbaz. Nr. 12. 7 C. Evvel 1327/26 Mayıs 1325. Kızıl Sultanın ilk iki formasının Abdülhamid’in tahttan indirilişinin 14. gününde piyasada bulunduğu ve kısa tanıtımı için bkz. Serbaz. Nr. 10, 22 R. Ahir 1325/11 Mayıs 1909.
  71. Bu aradaki diğer bazı gelişmelerse, bizi doğrudan ilgilendirmediklerinden, üzerinde durulmamıştır. Geniş bilgi için bkz. M. Z. Demircioğlu, A.g.e., s. 39 vd.; M. Eski, A.g.e., s. 17 vd.
  72. Askeri kulüpler, birer meslek kulübü olarak kurulmuş olmalarına rağmen, kısa sürede İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne mensup zabitlerin toplandığı birer mahfel halini almıştı. Bkz. Ahmet Turan Alkan, A.g.e.. s. 72-73, d. not. 139; Kastamonu'daki Askeri Kulübü de aynı vaziyette idi. M. Eski, A.g.e„ s. 18.
  73. Ragıp Bey’in 31 Mart Vak'ası sonrasında Kastamonu’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en faal destekleyicilerinden biri, belki de birincisi olduğunu ve olayları yönlendirdiğini, en azından hepsinin içinde bulunduğunu görmekteyiz. Geniş bilgi için Mustafa Eski’nin 31 Mart Olayının Kastamonu'daki Yankıları (s. 40 v. dd.) adlı eserine bakılabilir. Bununla birlikte olayların yauşmasından hemen sonra Ragıp Bey Bağdat’a tayin edilerek Kastamonu’dan ayrılmıştır. Bkz. Serbaz, Nr. 4, 9, 12, 14 R. Evvel 1327/5 Nisan 1325; 15 R. Âhir 1327/4 Mayıs 1909; 7 C. Evvel 1327/26 Mayıs 1909. Fakat Arşiv belgelerinde Yanya’ya tayini de söz konusu edilmekledir ( Ve Erkân-ı Harbiye Kaymakamı Ragıp Bey'le istinaf Müddeti Umûmisi Hâmi Efendi'nin evvelce Yanya Vilâyeti'ne tahvil-i memuriyet ettikleri... ; 23 C. Âhir 1327/11 Temmuz 1909 tarihli Meclis-i Vükelâ mazbatasından. BOA. MV. Nu: 129-59). Bu durumda Kastamonu’dan Bağdat’a tayin edilerek ayrıldığı, fakat İstanbul’da tayininin Yanya’ya çevrilmiş olduğunu düşünebiliriz.
  74. Durum Kastamonu mebuslarından sorulmuş, alınan cevap değerlendirildikten sonra aynı gün Sadrazam Tevfık Paşa’ya şu telgraf çekilmiştir.<br>“Sadâret-i Uzmâ'ya<br>İdâre-i meşrûa-i meşrûtanın muhtel olduğuna dair binaca şuyû bulan erâcifin hilâf-ı hakikat olduğu ve Şer’-i Şerifin muhafazasıyla idare-i Meşrutiyet'in devamına bir kat daha itinâ olunacağı Meclisi Mebusân’ın beyannamesiyle mebusumuz Şükrü Bey'den ve İsmail Mahir Efendi'den alınan telgrafnâmelerle istibşar edilmeğle umûmun memnuniyet ve teşekkürâtını mucip olmuş ve buraca lehü'l-hamd muhill-i asayiş bir hal olmadığı ve şayet bir taraftan hilâf-ı vâki beyanâtta bulunulursa sahih nazarıyla bakılmaması maa't-teşekkûr arz olunur ferman.<br>3 Nisan 1325/16 Nisan 1909<br>Müftü Kastamonu Emin<br> Rum Papazı<br< Yorgi Ermeni Papazı Nersisyan "<br> İsmail Hami Danişmend. Sadr-ı-a'zam Tevfık Paşa'mn Dosyasındaki Resmi ve Hususi Vesikalara Göre: 31 Mart Vak’ası, İstanbul, 1961. s. 92. Bu telgrafın İkdam'ın ertesi günkü sayısında yayınlandığı görülmektedir. Bkz. Sina Akşin, Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, Ankara, 1994, s. 120-121.
  75. Köroğlu, Nr. 25, 15 C. Evvel 1327/3 Haziran 1909. “Filhakika burada mülhakata da teşmiline fîlen tevessül olunmuş kuvvetli bir tertib-i irticaî var idi... Fakat kuvvetli ve tesirli olmakla beraber "Kastamonu Ahalisi" tabiri istimal olunamayacak derecede mahdut bir daireye münhasır idi". Bu münasebetle 31 Mart Vak'ası sonrasında, ülkenin şurasında veya burasında irtica tehlikesiyle ilgili çok sayıda ihbarın söz konusu edildiğini ifade etmemiz yel inde olacaktır. Bu konuda özellikle İttihat ve Terakki yanlısı basına şöylece bir göz atmak yeterli kanaat verebilecektir. Örnek olarak bkz. Çanakkale’de Irticaiyyun, Siper-i Sâika-i Hürriyet, Nr. 51-27, 17 R. Ahir 1327/24 Nisan 1325; Erzurum da Hareket-i İrticaiyye, Siper-i Sâika-i Hürriyet. Nr. 64-40, 30 R. Ahir 1327/7 Mayıs 1325; Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden itibaren. Cemiyet-i Mukaddese şeklinde nitelenen İttihad ve Terakki Cemiyeti muhaliflerinin “mürteci” diye isimlendirildikleri ve “irtica” kelimesinin de muhalefetle eş anlamlı kullanıldığı hk. bkz. I. H. Danişmend. A.g.e... s. 13. İrtica ve mürteci kelimelerinin 31 Mart sonrasında Türk siyasi hayatına girmesi hk. bkz. A. T. Alkan, A.g.e„ s. 141.
  76. Örnek. Nr. 1787, 6 Nisan 1325. Burada gazetenin yayınına da. bir süre için bile olsa, ittihatçılar tarafından el konulup konulmadığı gündeme gelmektedir.
  77. Kastamonu, Nr. 1788, 13 R. Âhir 1327/3 Mayıs 1909. Bu son gelişmeler vilâyetin üç gazetesine dayanılarak Mustafa Eski (A.g.e„ s. 45-48) tarafından özetlenmiş bulunmaktadır.
  78. Geniş bilgi için bkz. M. Eski. A.g.e, s. 57-70. Başkent basınında da Kastamonu heyetinin ziyaretleri ile ilgili bazı kayıtlar görüldüğü gibi (Siper-i Sâika-i Hürriyet, Nr. 72-49, 8 C. Evvel 1327/15 Mayıs 1325; Nr. 81-57, 17 C. Evvel 1327/24 Mayıs 1325) bu sırada benzer girişimler ülkenin farklı yöreleri için de söz konusu olmuştu. Örnek olarak bkz. Bursa 'dan Gelen Heyet, Siper-i Sâika-i Hürriyet, Nr. 52-28. 18 R. Âhir 1327/25 Nisan 1325; Söğüt Heyet-i Mahsûsası, Siper-i Sâika-i Hürriyet. N. 79-55, 15 C. Evvel 1327/22 Mayıs 1325; Eskişehir Heyet-i Mahsûsası, Siper-i Sâika-i Hürriyet, Nr. 87-63, 23 C. Evvel 1327/30 Mayıs 1325.
  79. Bu belgeler BOA. DH. MUİ: Nu: 5-3/37 belge grubu içerisinde bulunmaktadır.
  80. Bu soruşturma komisyonu. Mülkiye Memurları Komisyonu üyesi Nail Bey, Dersaadet Bidayet Mahkemesi Başkam Ali Rıza Bey. Miralay Abbas Bey ve Kaymakam Sait Bey’den oluşmakta idi. M. Eski. 31 Mart Olayının Kastamonu'daki Yankıları, s. 55. Siper-i Sâika-i Hüıriyet'in muhabiri Yanyalı Midhat, bu sırada gazetesi adına çıktığı yurt içi seyahatinde Kastamonu’ya da uğramıştır. Belediye’nin bir hayvan saun alamamış olması dolayısıyla çöp arabasının İki kişi tarafından çekildiği, köylülerin çoluk çocuklarını doyuraıııayacak derecede sıkıntıda bulundukları gibi tespitlerini ifade eden yazar. Hey’et-i Tahkikiye’nin çalışmalarından da bahsetmekte ve "burada erkân-ı hükümet böyle bir asâr-ı irticadan bi-haber olduklarını beyan ediyorlar" (Nr. 79-103, 11 C. Âhir 1327/16 Haziran 1325) demektedir. Ömer Âli Bey Dahiliye Nezâreti ne gönderdiği 16 C. Âhir 1327/21 Haziran 1325/4-5 Temmuz 1909 tarihli tezkiresinde Hey’et-i Tahkikiye yi kendisinin istediğini, ayrıca muarızları atasında Belediye Başkanı’mn da bulunduğunu ifade etmekledir. Buradan anlaşılan Kastamonu'daki durumun başkentteki ilgili makamlara, birden çok kanaldan iletildiğidir.
  81. M. Eski (A.g.e.. s. 56). M. Z. Demircioğlu’na dayanarak (Kastamonu'da Meşrutiyet Nasıl İlân Olundu, s. 61) ve muhtemelen onun Haziran yerine Temmuz şeklinde kaydettiğini düşünerek Hey’et-i Tahkikiye’nin Kastamonu'dan ayrılışını 25 Haziran 1325/8 Temmuz 1909 olarak gösteriyorsa da, Ömer Âlî Bev Dahiliye Nezâreti’ue gönderdiği 16 G. Ahir 1327/21 Haziran 1325 tarihli tezkiresinde Heyetin aynı gün yani 4/5 Temmuzda ayrıldığını belirtmiştir (BOA, DH. MUİ: Nu: 5-3/37 eki). Köroğlu’nun yayınında gün ismi Pazar olarak belirtildiğinden (Nr. 30. 20 C. Âhir 1327/8 Temmuz 1909) bunun 4 Temmuz olduğu kesinleşmektedir.
  82. Kastamonu Vilâyet Mektupçusu Ahmed Rifat b. Mustafa ile Meclis-i İdare azasından Ziya efendilerin Divan-ı Harb-i Umûmi’de bilgilerine baş vurulmak üzere İstanbul'a gittikleri hk. BOA DH. MUİ: Nu: 12-2/26.
  83. M. Z. Demircioğlu, A.g.e.. s. 56-62. Konuyla ilgili olarak olayların şahidi Demircioğlu'ııım ifadesini tam olarak buraya alıyoruz. Askerî Kulüp/Müftülük Dairesi’ildeki toplantı sonrasında “Bu cihetten Kastamonu İttihat ve Terakki Cemiyeti nin harekâtı mutaassıp birkaç şahsın taassup damarlarını galeyana getirmiş ve bunu işitenler (Müddeiumumi Hami ve memleketin İttihat ve Terakkiye mensup ulemâ ve tüccarlardan mürekkep bir heyet) bu cahil güruhun arkasında bir kimet var zanmyla İstanbul'a Hükümet'e müracaatla memlekette bir hortlak irtica olduğunu telgrafla yazmışlardı". Ayr. bkz. M. Eski. A.g.e., s. 55-57. Hami Bey in İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle yakın ilişkisi Köroğlu (Nr. 30, 20 C. Âhir 1327/25 Haziran 1325/8 Temmuz 1909)'uda “en fa'âl ve gayur aza... "şeklinde ifadelendirilmektedir.
  84. Nr. 6. 29 R. Evvel 1327.
  85. Serbaz, Nr. 9. 15 R. Âhir 1327/4 Mayıs 1909’daki ’’Valiler" başlıklı makalenin başında, bir önceki sayıda "Şehzadeler" başlıklı bir makale yayınladığı kaydedilmiştir.
  86. Serbaz. Nr. 10. 22 R. Âhir 1327/11 Mayıs 1909.
  87. “Bununla beraber Nisanın birinci gününden dördüncü Pazar gününe kadar yani istibdadın avdetine yüzde yüz kani olduğunuz bu eyyâm-ı nıeşkükede alâ-melei 'n-nâs aldığınız vaziyet-i istibdatkâri... ”.
  88. Nr. 25. 15 C. Evvel 1327/3 Haziran 1909.
  89. Burada sözü edilen Kastamonu gazetesinin 1792 numaralı sayısıdır. Çünkü Köroğlu'nda “...dünkü gün intişâr eden Kastamonu gazetesi... "denilmektedir ki. bunun 13 C. Evsel 1327/2 Haziran 1909’da çıkmış sayı olması gerekir. Maamafih Kastamonu'nun bu sayısının yayın tarihi gazetede, kanaatimizce yanlış biçimde ve birbiriyle uyumsuz olarak 9 C, Evvel 1327/20 Mayıs 1325/4 Haziran 1909 şeklinde gösterilmiştir.
  90. İsmet Giritli, “Türkiye'de Fransızca ve İngilizce Dilinde Yayınlanan Gazeteler”. Türkiye’ de Yabancı Dilde Basın, İstanbul, 1985, s. 133; Korkmaz Alemdar, İstanbul (1875-1964) Türkiye'de Yayınlanan Fransızca Bir Gazetenin Tarihi. Ankara, 1980, s. 223. Gerek başkent ve gerekse Kastamonu'daki gazeteler. Kastamonu'nun 31 Mart sonrası ile ilgili değerlendirmeleri, hemen daima bu gazetedeki yayınlar üzerine ve onunla bağlanulı olarak yapmışlardır. Nitekim sırf İttihad gazetesinde ondan naklen çok sayıda yazı yayınlanmıştır. Bu yazıların Kastamonu' dan kaynaklandığını şu ifadeler açıkça göstermekle birlikte (Kastamonu'dan O. Lloyd'a telgrafla bildiriliyor, Nr. 2; O. Lloyd muhabir-i mahsusundan, Nr. 34; O. Lloyd Kastamonu muhabiri yazıyor, Nr. 39; O. Uoyd’un Kastamonu ınuhabir-i mahsusundan, Nr. 41), kim tarafından gönderildiği bilinmemektedir. Biz bu gazetenin ilgilendiğimiz dönemini içeren bir koleksiyonu aramamıza rağmen bulamadık. O. Lloy'un müstakil bir çalışmaya konu edinilmesinin, enteresan sonuçlara ulaşmak imkânı vereceğini düşünmekteyiz.
  91. Nr. 2, 8 C. Evvel 1327/14 Mayıs 1325. Makalede Ragıp Bey’in isminin ilk iki defasında Galip Bey şeklinde kaydedilmiş olması, ya dizgiden veya telgraf haberleşmesinden kaynaklanan bir hata olsa gerektir. Nitekim bu duruma Kastamonu gazetesi de dikkat çekmiştir. Nr. 1792. 9 C. Evvel 1327/20 Mayıs 1325.
  92. Ragıp Bey’in Bağdat’ta görev yapmak üzere hangi tarihte Kastamonu'dan ayrılmış olduğunun tespiti, bizi ciddî sıkıntıya düşürmüştür. Çünkü 12 numaralı Serbaz’da (7 C. Evvel 1327/13 Mayıs 1325/26 Mayıs 1909 Çarşamba) onunla ilgili arka arkaya iki haber yer almaktadır. Birincisinde Köroğlu'nıın bir hafta önceki sayısına atfen. Sultan Mehmed Reşad'ı tebrik etmek üzere Ragıp Bey’in başkanlığındaki Kastamonu heyetinin İnebolu'da karşılanışından ve burada geçenlerden bahsedilmekte, İkincisinde ise 7 Mayıs 1325/20 Mayıs 1909 Perşembe, yani söz konusu heyetin Kastamonu’dan hareket ettiği gün Ragıp Bey’in yeni göresi dolayısıyla buradan ayrıldığı söz konusu edilmektedir. Köroğlu’nun öteki sayılarında da Ragıp Bey’in başkanlığındaki heyetin İstanbul’daki ziyaretleri detaylı olarak anlatılmaktadır. Bizim anladığımıza göre Ragıp Bey heyetin başı olarak Kastamonu'dan ayrılırken, aynı zamanda yeni görev yerine de gitmeyi hedefliyordu. Nitekim bu durum O. Lloyd'dan tercüme edilerek İttihad’da yayınlanan bir makalede de (Nr. 2. 8 C. Esvel 1327/14 Mayıs 1325) açıkça ortaya konmuştur. Bu nedenle o. gerek yol boyunca ve gerekse İstanbul'da bütün ziyaretlerini. Padişah da dahil olmak üzere, heyet başkanı olarak yapmış, dönüşte ise heyetten ayrılmış, yeni görei' yerine gitmiştir. Nitekim heyetin dönüşünde aruk kendisinden hiç bahsedilmemektedir. Bununla birlikte onun Bağdat olan yeni görev yerinin İstanbul'da değiştirildiği ve Yanya'ya gönderildiği Arşiv vesikalarından öğrenilmektedir.
  93. 31 Mart Vak’ası'nın ertesi günü çıkan ve iki dönem halinde devam eden Adana olaylarında. Ermeniler Müslüman Türk ahaliye hücum etmiş, kadın/erkek, genç/yaşlı ayırımı yapmadan onları öldürmüşler, buna karşılık olarak da Müslüman halk devlet kuvvetlerinin himayesinde Ermenilere cevap vermişlerdi. Hiç hoş olmayan bu gelişme dönemin yerli ve yabancı basınında geniş yer tutmuştur. Özlü bilgi için bkz. Mehmed Asaf, 1909 Adana Ermeni Olayları ve Anılarım, Ankara. 1982; Saylahi Sonyel, "İngiliz Belgelerine Göre Adana’da Vuku Bulan Türk-Ermeni Olayları", TTK Belleten, c. LI. S. 201 (Ankara 1987), s. 1240-1290; Mehmet Seyitdanlıoğlu, Takvim-i Vekayi’de Ermenilerle İlgili Haberler (1908-1915)”; TTK Belleten, c. LV, S. 214 (Ankara 1991), s. 801-825 vd.; Sina Akşin, Şeriatçı Biı Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 121, 154, 176-177; İsmail Hami Danişmend, 31 Mart Vak'ası, s. 123 vd; Aynı yazar, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul. 1972, c. IV. s. 373-374. İstanbul'da Hürriyet Şehitleri Abidesi ve Adana olayları dolayısıyla Kastamonu’da yardım toplandığı ve Ömer Alî Bey'in 540 kuruşla en büyük yardımı yaptığı, bkz. Kastamonu. Nr. 1791, 5 C. Evvel 1327/25 Mayıs 1909; Köroğlu. Nr. 23. 7 Mayıs 1325. Ömer Âlî Bey 31 Mart şehitleri için Sebaz gazetesi sahibi Hayreddin Bey'in Nasrul- lah Kadı Canıii'nde 23 Nisan 1909’da okuttuğu mevlütte de bulunmuş ve tören sonunda kendisini tebrik etmişti. Bkz. Kastamonu. Nr. 1788. 13 R. Âhir 1327/3 Mayıs 1909; Köroğlu. Nr. 20. 20 Nisan 1325/29 R. Evvel 1327.
  94. Kastamonu Müftüsü Mehmed Emin Efendi'nin vilâyete bağlı liva ve kazalara gönderdiği telgrafı (fetvası) hadisenin olduğu günün değil, iki gün sonrasının tarihi taşımaktadır (18 Nisan 1909) ve metni şu şekildedir; "Vatanın müdafaası için bilumum İslâm ve Hıristiyan vatandaşlarımızın ittihadı farizadır. Burada cümlemiz müttehiden hareket ediyoruz. Cemiyetlerin harekeden meşrudur. Emirlerine itaat ediniz. Evvelce vuku bulan tebligatımızın yanlış telakki edilmiş olduğu alınan telgrafnânıelerden anlaşılmağla tashih-i keyfiyete musâraal olunur". Kastamonu. Nr. 1787, 28 R. Evvel 1327/6 Nisan 1325.
  95. 20 C. Âhir 1327/8 Temmuz 1909. Biz Tercüman-ı Hakikat’ın bu sayısını göremedik. Bununla birlikte ayın makalenin İttihaddaki çevirisine sahibiz. Nr. 31. 10 C. Ahir 1327/15 Haziran 1325.
  96. Bu yazı Kastamonu, Nr. 1797, 19 C.. Âhir 1327/7 Temmuz 1909’da yayınlanmıştır.
  97. 2 Recep 1327/29 Temmuz 1909. Bilhassa bu sayıdaki yayını dikkate alan Ömer Kemal Ağar durumu; “Düşenin dostu olmadığı bir kere daha tecelli ediyordu" şeklinde değerlendirmiştir. “Kastamonu Basın Tarihinden Köroğlu Gazetesi”. Doğrusöz, Nr. 6930, 1 Temmuz 1972.
  98. Nr. 1794. 28 C. Evvel 1327/16 Haziran 1325.
  99. İttihad’ın 2, Kastamonu’nun 1792. Köroğlu’nun 25 numaralı nüshaları.
  100. İttihad’ın 34, Kastamonu’nun 1797, Köroğlu'nun 30 numaralı nüshaları.
  101. Nr. 1790, 5 C. Âhir 1327/10 Haziran 1325. Bu yazı dört sütunu doldurmaktadır
  102. Geniş bilgi için bkz. M Z. Demircioğlu, A.g.e., s. 58-59. 62-63; A. Demircioğlu, A.g, e. ,s. 30-32, 42-43. Serbaz’ın Vilâyet Matbaasında basımına 13. sayısının neşrinin ertesi günü, yani 1 Haziran 1909’da son verilmiştir Durumun mahallî mahkemeye intikalinin 20 Haziran civarında olması mümkündür.
  103. Bu mahkeme ile ilgili olarak bkz. Köroğlu, Nr. 32, 33, 5-12 Recep 1327/22-29 Temmuz 1909. Mahkemeye delil olarak Serbaz gazetesinin 13 numaralı nüshasının verilmiş olduğunu BOA. DH.MUİ: Nu: 5-3/37'deki nüshasından da öğrenmemiz mümkün olmaktadır.
  104. Burada sözü edilen, gazete çıkarmanın şekil şartlarını düzenleyen Matbuat Kanunu'nun 3 ve 4. maddeleri olmalıdır M. 7. Demircioğlu, Kastamonu’da Meşrutiyet Nasıl İlân Olundu, s. 58-59; A. Demircioğlu, A.g’.e.. s. 42-43. Serbaz’ın Vilâyet Matbaası nda basımının durdurulması Köroğlu gazetesi tarafından şiddetle kınandığı gibi, Hayreddin Bey de Ömer Ali Bey in bu uygulaması aleyhine hem mahkemeye müracaat elmiş (Gazeteci ile Bir Valinin Muhakemesi, Siper-i Sâika-i Hürriyet, Nr. 85-61, 20 C. Evvel 1327/28 Mayıs 1325) hem de kendi haklılığı yönünde başkent basınından vardım istemiştir Bkz. Gazete Tatili. Siper-i Sâika-i Hürriyet. Nr. 78-54, 14 C. Evvel 1327/21 Mayıs 1325; İttihad, Nr. 39, 15 C. Âhir 1327/20 Haziran 1325. İlerleyen yıllarda Vali Emin Bey (valiliği 8.2.1912-19.9.1912), İttihat ve Terakki karşıtı yayınlar yapan Zafer gazetesinin Vilâyet Matbaası nda basımını durdurmuştur Bkz. M. Z Demircioğlu, Kastamonu’da Meşrutiyet Nasıl İlân Olundu, s. 87-89).
  105. Örnek olarak bkz. Gazete Tatili. Siper-i Sâika-i Hürriyet. Nr. 54-78. 14 C. Evvel 1327/21 Mavis 1325; Gazeteci İle Bir Valinin Muhakemesi. Avın gazete. Nr. 61-85. 20 C. Evvel 1327/28 Mayıs 1325; İttihad. Nr. 34, 10 C. Âhir 1327/15 Haziran 1325; Aynı gazete. Nr. 39. 15 C. Âhir 1327/20 Haziran 1325.
  106. BOA. DH. MUİ: Nu: 5-3/37'nin ekleri.
  107. Matbuât-ı Dahiliye Müdür Muavini Reşad imzasıyla Adliye Nezâretine gönderilecek yazıya esas olmak üzere hazırlanan bilgi notunda mahkemenin Matbuat Kaııunıı'nun 18 ve 20. maddelerine dayanılarak açılması lüzumu belirtilmiştir Md. 18 “Bir zat veyahut bir hey'etin ef’âl-i mahsûsa beyanıyla hetk-i namusunu veya kesr-i itibarım mûcip olacak azviyyâta zem ve efâl-i mahsûsa beyân olunmayarak yalnız tahkir ve tezyif ve şetm yolunda irâd olunan tâbirata kadh itlâk olunur". Md. 20 “Memurin ve hademe-i Devlet-i Aliyye aleyhinde zem vukûunda on günden on mâha kadar hapis ile veyahut bir altından kırk altına kadar cezâ-yı nakdî ahz ile hüküm olunur". Bu sırada geçerli olan Matbuat Kanıınu’nun metni için bkz. Düstur. Tertip II. c. 1, s. 395-103; Server İskit, Türkiyede Matbuat Rejimleri, s. 707-717.
  108. Köroğlu, Nr. 63. 14 Safer 1328/24 Şubat 1910. Bu ilan 34 satır tuttuğundan. Hayreddin Bey satırı 100 paradan her iki gazeteye 105’er kuruş ödemiştir ki. bu ödeme Kastamonu Basın Tarihi nde uygulanan ilk para cezasını oluşturmaktadır. Aziz Demircioğlu. A.g.e.. s. 32. 42-43: Aziz Demircioğlu. “Kastamonu Basın Tarihi Hakkında Notlar". Türk Tarihinde ve Kültüründe Kastamonu Tebliğler. Ankara. 1989, s. 154-155. Bizim kanaatimize göre burada sözü edilen 2 değil. “Adâb-ı umûmiyeye mugayir ve muhill-i ahlâk ve makâlât ve tesavir neşrolunduğu takdirde 11. madde ahkâmına tevfikan mes'ul olacak kimseden iki Osmanlı altınından on altına kadar cezâ-yı nakdi alınır" hükmünü içeren 20. madde olmalıdır. İlan ücretinin alınmasıyla ilgili esaslar ise 12. madde ile düzenlenmiştir; “İlânı-ı mezkûrun masârif-i tab'iyesi mahkûmun-aley'h tarafından tediye olunmak üzere diğer bir veyahut birkaç gazeteye dahi dercine hükmolunabilir".
  109. Konuyla ilgili Başbakanlık Arşivi Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı koleksiyonları içinde bulunan ve tarafımızdan tespit edilip değerlendirilen belgeler şunlardır. Tamamı aynı konuda olduklarından burada bunların topluca künyelerini verecek, gerektiğinde tekrar göstereceğiz. BOA. MV. Nu: 129-59: MV. Nu: 132-34; DH MUİ: Nu: 12-2/26; DHİ. MUİ: Nu: 5-3/37. Bu vesileyle her zaman olduğu gibi bu defa da yakın destek ve yardımını gördüğüm sayın Necati Aktaş ve arşiv görevlilerine teşekkür ederim.
  110. Bu karar Meclis-i Vükelâ’nın bir başka toplantısında esasta aynı olmakla birlikte, ifade farklılıklarıyla şu şekilde geçmiştir: “Bu mesele hakkında memurin-i mülkiye ve askeriyeden mürekkeben mahalline gönderilen Hey'et-i Tahkikiye’nin netice-i tahkikat! mutazammın lâyihasında gösterildiği veçhile gerek Vali'nin ve gerek memurin-i sâirenin irticaa müteallik efâl ve âsân anlaşılamayıp ancak aralarında mütehaddes ihtilaiât dolayısıyla umûr-ı hükümeti sekteden vikâyeten Vali-i müşârun-ileyhin ve şuubât-ı muhtelifeye mensup diğer memurin-i mâlümenin tebdilleri lâzım gelerek icâbâtı icrâ olunmuş... “. 9 Şaban 1327/13 Ağustos 1325/26 Ağustos 1909. BOA. MV. Nu: 132/34. Dahiliye Nezâreti’nden Harbiye Nezâreti'ne gönderilen 21 Şaban 1327 tarihli tezkerede; “Dersaadet hadise-i irticâiyesinin Kastamonu'da şuyüunu müteâkip vukua gelen irticâ ve istibdat şâyiâtı vesâire üzerine memurin-i mülkiye ve askeriyeden mürekkeben mahalline gönderilen Hey'et-i Tahkikiye’nin netice-i tahkikaunı havi lâyihasında gerek Vali'nin gerek memurin-i sâirenin irticâa müteallik efâl ve âsân anlaşılamayıp ancak aralarında mütehaddes ihtilâfât dolayısıyla umûr-ı hükümeti sekteden vikâyeten vali-i müşârun-ileyhin ve şuubât-ı muhtelifeye mensup diğer memurin-i mâlümenin tebdilleri... "BAO. DH. MUI: Nu: 5-3/37. Hey'et-i Tahkikiye’nin çalışmasıyla ilgili olarak Birinci Ordu Kumandanlığı'nın. soruşturmanın yeterince titiz yapılmadığı yolundaki bazı itirazları da kabul görmemiş ve; “Mazbata-i mütekaddemenin Meclis-i AJi-i Vükelâ-yı fehimânede harfiyyen kabul buyurulduğu..." ifade edilmiştir. Aynı belge grubu eki.
  111. Köroğlu. Nr. 33, 12 Receb 1327/16 Temmuz 1909.
  112. Konuyla ilgili belgelerden bu hususların harfiyyen uygulandıkları tespit edilmektedir.
  113. Osmanlischer Lloy’dan nakleden İttihad (Nr. 34) ve ondan nakleden Köroğlu (Nr. 30).
  114. A.g.e., s. 56-57.
  115. Örnek; “Cümlece malumdur ki lisan-ı matbuat, tercüman-ı efkâr-ı millet, hâdim-i teâlî-i ümmettir... Matbuâun vazifesi menâlt-i umümiyeye hizmettir". Köroğlu, Nr. 33, 12 Receb 1327/29 Temmuz 1325; “Nüfüz-ı nazar-ı matbuat her şeyi görür, tedkik eder, tahlil eyler, inceliklerini seçer; tercüman-ı millet olan lisan-ı matbuat dahi bu tedkikât-ı müşikâfânesini enzâr-ı milletin bâ-husııs alâkadarımın pişgâh-ı ibret ve dikkatine arz eder... Matbuata gülzâr-ı medeııiy- yetin bir hezâr-ı nağme-pirâsı denilse sezadır. Hakikatte de öyle değil mi ya, matbuatı susmuş bir muhitin bir harabe-zâr-ı fenadan ne farkı olabilir?... Bugün bir milletin vasıta-i neşr-i efkârı, medeniyetin, asayiş ve intizamın muhterem bir hâdim-i terakkisi, muhteşem bir muhafazakârıdır. Cihan-ı medeniyette lezzet hayat-ı matbuatla kâimdir. Bir milletin hürriyet ve terakkisi lisanından, matbuatından başlar... ". Serbaz, Nr. 2, 29 Safer 1327/8 Mart 1325.
  116. Köroğlu, Nr. 25. 15 C. Evvel 1325/3 Haziran 1909.
  117. Çok değişik münasebetlerle topluca dua edilmesinin gerek dönemin Kastamonu’sunda ve gerekse taşranın diğer bölgeleriyle başkentte o kadar fazla örneği bulunmaktadır ki, buna tek ve anlamlı bir örnek olmak üzere, TBMM, nin de aynı şekilde dualarla açılmış olduğunu hatırlatmakla yetiniyoruz.
  118. Bu ifade resmî belgelerde ve dönemin basınında yer almaktadır. Bkz. Köroğlu, Nr. 25. 15 C. Evvel 1327/21 Mayıs 1325.
  119. Müftü Mehmed Emin Efendi kendi halinde, ilimle meşgul bir kişi olarak tanınmaktadır. Son olaylar kendisini çok etkilemiş, bir ay kadar süren bir rahatsızlık döneminden sonra Hey’et-i Tahkikiye Kastamonu’da bulunduğu sırada 27 Haziran 1909'da vefat etmiştir. Cenaze törenine çok kalabalık bir cemaatle birlikte Hey’et üyeleri de katılmışlardır. Kastamonu, Nr. 1796, 12 C. Âhir 1327/30 Haziran 1909, İttihad. Nr. 41, 17 C. Âhir 1327/22 Haziran 1325; M. Z. Demircioğlu, Kastamonu’da Meşrutiyet Nasıl İlân Olundu, s. 60-61.
  120. Ömer Âlî Bey’den sonra Kastamonu’ya Bitlis Valisi Mehmed Hüsnü Bey tayin edilmiştir Ağustos 1909-Eylül 1910 arasında yaklaşık on üç ay burada görev yapan M. Hüsnü Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin görüşlerini benimsemiş bir idareci olarak, her ne kadar Kastamonuluların şansına kulağı onun da ağır işitmekte olmasına rağmen, başarılı hizmetler yapmıştır. Bkz. M. Z. Demircioğlu, A.g.e., s. 63-68; M. Eski. Kastamonu Valileri 1838-2000. s. 7172; Hüsnü Bey’in göreve başlamak üzere bir gün önce Kastamonu’ya geldiği lık. Köroğlu. Nr. 19 Receb 1327/5 Ağustos 1909; Tayini için ayr. bkz. Siper-i Sâika-i Hürriyet, Nr. 97-122. 30 C. Âhir 1327/5 Temmuz 1325
  121. M. Eski, 31 Mart Olayının Kstamonu'daki Yankıları, s. 28, 36
  122. Küçük subayların paşalara sadakat yemini ettirmeleri, genç bir zabit olan Selim Sırrı (Tarcan)'ın Harem iskelesinde yüksek rütbeliler tarafından bando mızıka ile karşılanması, bir üsteğmenin Langaza kasabası savcısını görevinden kovması ve Balıkesir'de eşrafın istibdat yanlılarının listesini yapması üzerine, listede ismi bulunan birinin Selanik’te genç bir subay olan oğluna durumu bildirmesiyle aldıkları cevabı gösteren örnekler için bkz. Ahmet Turan Alkati, İkinci Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset. s. 98-101. Balıkesir konusu, dönemin Karesi Mutasarrıfı Mehmet Ali Aynî (Canlı Tarihler Profesör Mehmet Ali Ayni Hatıraları. İstanbul, Tarihsiz, s. 53-56) ’nin eserinde etraflıca anlatılmış bulunmaktadır.
  123. Bu tayinin daha sonra Yanya şeklinde değiştirilmiş olduğunu arşiv vesikaları teyit etmektedirler.
  124. Bu konudaki belgeler Emekli Sandığı Arşivi. Mülkiye 20192 numaralı dosyasında bulunmaktadır.

Şekil ve Tablolar