İSMAİL ÜNVER

Klasik edebiyatımız, adını hiç duymadığımız, bazen de bilmem kaçıncı sınıf bir yazar diyerek bir yana bıraktığımız sayısız isimlerle doludur. Y azarı belli olmayan ya da yazarı hakkında etraflı bilgi edinilemeyen eserler de az değildir. Bu durumdaki yazarlar ve eserler üzerinde çalışmalar yapmak edebiyat tarihimize çeşitli yönlerden ışık tutabilir. Anadolu’da yedi yüzyıllık bir dönemi içine alan klasik edebiyatımızın birçok yazarı ve eseri yeterince tanınmamaktadır. Kaynaklarda adları geçtiği halde bugün bilinmeyen yazarlar kimlerdir? Yine bu kaynaklarda adlarını okuduğumuz, ancak kütüphanelerde bulamadığımız eserler hangileridir, bilemiyoruz. Bu yüzden konu üzerinde araştırma yapanların elinde bir “kayıplar listesi” bulunmasının, çalışmaları daha verimli kılacağı son derece açıktır.

Öte yandan, bütün çalışmaları klasik edebiyatın önde gelen kişileri üzerinde yoğunlaştırmak yerine, bu edebiyatın yeterince tanınmayan yönleri üzerindeki çalışmalara öncelik vermek, Türk dili, Türk tarihi ve Türk toplum yaşayışıyla ilgili yeni bilgi ve belgeler ortaya çıkaracaktır.

Bu inançla, aşağıdaki yazımızda XV-XVI. yüzyıllarda yaşayıp da yeterince tanınmamış bir şairi ve eserlerini tanıtmaya çalışacağız.

Ahmed-i Rıdvan, kaynaklardan edinilen ve eserlerinin incelenmesinden ortaya çıkan bilgilere göre XV. yüzyılın ikinci yansıyla XVI. yüzyılın ilk yarısında yaşamış, önemli görevlerde bulunmuş, geride 27.000 beyit tutan altı mesnevi ile büyük bir divan bırakmıştır. Son otuz yıl içinde Agâh Sırrı Levend’in şairin üç eserini tanıtan yazıları dışında[1], kaynakların verdikleri çelişkili bilgilerle yetiniliyordu. Levend, aynı dönem şairlerinden Hayâtî’nin iki eserini tanıtarak[2], bunların Rıdvân’ın eserleriyle benzerliklerini de ortaya koymuştur.

Doktora çalışmamız sırasında Ahmed-i Rıdvan’ın ve Hayâtî’nin İskender-nâmelerini geniş bir biçimde incelemiştik[3]. Gerek bu incelememizin sonucu, gerekse iki şairle ilgili araştırmalarımız [4], A h m e d - i Rıdvan’ın hayatı ve eserleri hakkında yeni bilgiler ortaya koymuştur. Aşağıda bu bilgileri sunmaya çalışacağız.

Ahmed-i Rıdvan’ın hayatı

Ahmed-i Rıdvan’ın “Tütünsüz” veya “Bî-duhân” sanıyla anıldığı, son yıllarını Edirne’de geçirdiği, ünlü bir sancakbeyi olduğu ve şairliğiyle tanındığı, tezkirelerin verdiği yetersiz bilgilerden anlaşılmaktadır. Şair hakkındaki araştırmalarımız ve eserlerinden elde ettiğimiz bilgiler, bugüne kadar bilinenleri aşmış olmakla birlikte, onun hayatının tam olarak aydınlandığını söylemek güçtür.

O, H. 907/M. 1502’de tamamladığı Husrev ü Şirinin baş tarafında gençlik yıllarının geçip gittiğini, bugün yaşlı bir kişi olarak gençlere öğüt verebileceğini bildirmektedir[5]. Ancak İskender-nâmesinin “Osmanlı tarihi” bölümünde ve Divanında Moton kalesine sancak diktiğini bildirdiğine göre[6], Moton alındığında (H. 906/M. 1500), şair bir köşeye çekilecek kadar yaşlı ve güçsüz değildir. Yine Husrev ü Şirindeki:

    Velî bir dahi düşdi cana ğuşşa
    Kim almışdı gönülden baczı hışşa

    Ki zîrâ cömr-i lanînün nişâtı
    Çile irincedür cayş u nişâtı [7]

beyitleri, bu tarihlerde Rıdvan’ın kırk yaşının üstünde bulunduğunu düşündürüyor.

Tezkireler onun Edirne’de yerleştiğini bildiriyorlarsa da, memleketi hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Ancak şairin Hadım Ali Paşa için yazdığı bir kasidede:

    Rây-ı münîre rûşen olsun ki bu fakire
    Çokdan sıla olup dur vâcib çü hacc u erkân

    Eylerse mihr-i cûdın bu zerreye 'inâyet
    Derdine derdmendün lutfın kılursa derman

    Ohri’yi yâ misâlin 'arz eyleyüb fakire
    Cûdun nesimiyile cûş ide bahr-ı ihsân [8]

beyitleriyle, kendisi için sılaya gitmenin hac görevi kadar gerekli hale geldiğini söylemesi ve Ohri ya da benzeri bir yerin sancakbeyliğini istemesi; ayrıca aşağıda sözünü edeceğimiz vakfiyesinde baba adının “'Abdullah” olarak kaydedilmesi, onun devşirme olduğunu gösterir.

H. 888/M. 1483 yılında düzenlenen vakfiyesinde adı Ahmed Beg olarak geçen Rıdvân’ın baba adı da “'Abdullah” olarak anılmıştır. Soyu ve ailesi hakkında başka bilgi edinemediğimiz şairin defterdar olduğunu, Dimetoka’daki Ahmed Fakihlü (öbür adı Eceköy) köyünü evlatlık vakfı yaptığını, aynı vakfiyeden öğreniyoruz[9]. Bu köyün Ahmed Beg’e II. Bayezid tarafından mülk olarak verildiği, durumun H. 8go/M. 1485 yılından başlayarak tapu defterine tescil edildiği: “Mülk-i Ahmed Beg defter-dâr-ı köhne. Pâdişâhumuz Sultân Bâyezîd Han mülklige virmiş hâliyâ mülkiyet üzre tasarruf olınur ammâ berâtı görülmedi. Karye-i Ahmed Fakîh nâm-ı dîger Ece” kaydından anlaşılmaktadır[10].

Öte yandan H. 888/M. 1483 tarihli vakfiyesinde defterdar olduğu bildirilen Ahmed Beg'in, iki yıl sonraki tapu kaydında “eski defterdar” olarak anılmış olması, onun bu görevden ayrıldığını veya azledildiğini gösterir. Şairin Ahmed Paşa’ya nazire olarak yazdığı “Kerem” kasidesinde:

    Ben günâh itdüm ise nola günâhum 'afv it
    Başdan ayağa günâh oldısa kul kanı kerem

    beytiyle II. Bayezid’den özür dilediğine ve:

    Kâyilem himmetün ile ki olam bir segbân
    Çünki bârân ile fer bula gülistân-ı kerem [11]

beytiyle de Padişahtan iş istediğine bakılırsa, bir hatası yüzünden defterdarlıktan azledildiği düşünülebilir.

R ı d v â n’ı daha sonraki yıllarda sancakbeyi olarak görüyoruz. Başta Sehî[12] olmak üzere Latîfî[13], Hasan Çelebi[14] ve Abdurrahmân-ı Hıbrî[15] onun sancakbeyi olduğunu bildirirler. Şemseddin Sâmî[16]ve Mehmed Süreyya[17] da yukarıdakilere uyarak aynı bilgileri verirler. Ancak bu kaynaklar, şairin görev yaptığı yerleri bildirmezler.

Ahmed-i Rıdvan’ı sancakbeyi olarak II. Bayezid’in Moton seferinde görüyoruz. Şair Moton’un alınışında gösterdiği yararlıkları İskender-nâmesinde iki kez anıyor. İlkinde:

    Kullan sa'y eylediler bîş ü kem
    Muşun’a dikdi velî Rıdvan 'alem [18]
İkincide ise:

    Yidi yoldaş kal'aya çıkdum revân
    Eyledüm kâfirlerün kanın revân

    Sacy idüp ol yolda çekdüm çoğ elem '
    Akıbet burç üstine dikdüm 'alem

    Gördiler sancağum anda âşikâr
    Leşkerün halkı şığâr ile kibâr

    ..............

    Gör hasûdı nicesi itdi based
    Kıldı Şâh’a remz idüp ilkâ-i bed

    Ahmed-i Rıdvân’ı çün ğamz eyledi
    Kal'aya destûrsuz çıkdı didi

    Anun içün habbe in'âm olmadı
    Şâd olup Rıdvan muradın bulmadı[19]

diyerek dile getiriyor. Şair bu olayı Divanındaki bir gazelinde de şöyle anlatır:

    Muşun oldı mütûn ehl-i cihâda
    Ki her bir burcı oldı sanki şahrâ

    Kuş uçmaz yirden uçdı geçdi ğâzî
    Guzâtun pâdişâhı_eyler temaşa

    Çıkardı evvelâ sancağı Rıdvân
    Anı Hak eylesün cennetde irzâ

    ..............

    Bum Şeh gördi oldı şâd u hurrem
    Didi “el-hamdü li’llâhi te'âlâ” [20]

Rıdvân, Moton kalesine kendi sancağını diktiğine göre, H. 906/ M. 1500 yılında sancakbeyidir. Ancak, nerede sancakbeyi olduğu bilinmemektedir. İ. H. Uzunçarşılı Sinoplu Safâ’î’ye dayanarak, Anadolu beylerbeyi Dâmâd Sinân Paşa kuvvetlerinin kaleye girdiklerini bildiriyor[21]. Öyleyse, bu tarihte Rıdvân Anadolu’da sancakbeyidir.

Öte yandan aynı sefere katılan L â m ic î Çelebi (öl. H. 938/M. 1531­32) olayı şöyle anlatır: "... Bî-icâzet-i sultânî hemân bu ilhâm-ı Rabbânî ile vakt-i caşr idi ki râyât-ı feth u naşrı yüridüp kalca üzerine depindiler... ve’l- hâşıl burç u bârû üstine müslimînden on on biş bî-kem ü bîş kimse hurûc itmemişdi ki küflârun cemci müteferrik ve zehreleri mütemezzik düşdi”[22] . Lâmicî’nin bu sözleriyle Rıdvân’ın anlattıkları arasında büyük bir yakınlık bulunmaktadır[23].

R ı d v â n’ın sancakbeyi olarak Anadolu’nun değişik yerlerinde görev yaptığı Divanındaki bazı şiirlerinden anlaşılmaktadır. Şair, bir kasidesinde eski dostlan olarak andığı Ali, Mustafave Yahyâ paşaların kendisine yakınlık göstermediklerini bildirerek padişah II. Bayezid’e şöyle dert yanıyor:

    Kadîmi dostlarumdan kime kılam feryâd
    Kim itmedi birisi hâtır-ı hazînüm şâd

    Unutdı hakk-ı kadîmi meğer cAlî Paşa
    Anunçün eylemedi eski hakk-ı nâm yâd

    Fakîrüri uhrevi kardaşı Mustafâ Paşa
    Olar da virmedi bir dem bu nâ-murâda murâd

    Huşûşıyile ki paşa-yı kâm-bîn Yahyâ
    Anunla dahi çoğ idi kadîmi hakk-ı vidâd

    Kamusı anmadılar bu fakiri şâdiyile
    Meğer ki gitdi mahabbet tutuldı râh-ı reşâd

    ..............

    Fakire Karahişâr’un livâsı evvelde
    Olınmış idi catâ bulmış idi dîde güşâd

    Terakkiyile Hamîd olmış idi sancağum
    Çü Şeh’den itmiş idüm himmetini istimdâd

    Varup murâd ile andan Teke vilâyetine
    Bu çâker olmış idüm ol mahalde hâş-ı cibâd

    Huzûr-ı kalb ile andan varup Karaman’a
    Bu bendesini kabûl itmiş idi ol Şeh-zâd

    Livâ-yı Ankara olmışdı bacdehû câhum
    Ducâ-yı devlet iderdüm sürür ile dil-şâd [24]

    ..............

Bu kasideden anlaşıldığına göre Rıdvân, 1501 ve 1506 yıllarında iki kez sadrazam olan Hadım Ali Paşa; 1498’de Rumeli Beylerbeyi, 1501’de vezir ve 1511’de sadrazam olan Koca Mustafa Paşa ile Rumeli Beylerbeyi ve Bosna Sancakbeyi olan Yahya Paşa’nın yakın arkadaşıdır. Bunlardan Koca Mustafa Paşa, şairin “uhrevî kardaşı”dır[25]. Ancak şair bunlardan beklediği ilgiyi göremediğinden yakınmakta, hatta onları kıskanmaktadır. Yine bu kasideden, şairin

sırasıyla Karahisar, Hamid[26], Teke, Karaman ve Ankara sancakbeyliklerinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Karaman’da şehzadeden kabul gördüğünü de bildiriyor ki, bu tarihlerde Şehzade Şehinşeh (öl. 1511) Karaman valisidir[27]. Kasidesinin devamında, padişahın yardımlarını dileyen şair, sözlerini dua ile bitirir.

Ahmed-i Rıdvân’ın II. Bayezid için yazdığı kasidelerin çoğunda bu türlü dileklere rastlıyoruz. H. 907/M. 1502 yılı baharında tamamladığı Husrev ü Şîrînin sonundaki sunuş kasidesindeki:

    ..............

    Şemme-i lutfufi yitişdür bendeye kim bu nahif
    Gûşe-i ğurbetde kalmışdur zacîf ü bî-nevâ!

    cÖmri vardı başa eyyamı yitişdi gayete
    Gussa-i devrân elinden gönü lîkin pür melal

    Rûmili’nde ohnursa bendeye sancak catâ
    İrişe gönli murâda bula şâdî-i vişâl

    ..............

    Gerçi yoğ idi liyâkat bendede eltâfuha
    Dâ’imâ cûdun virüpdür bendeye rnakşûd u bâl

    Umaram bu def ca da gönlüm bulup maksûdun
    Bendenün Şeh devletinde bula noksanı kemâl[28].

    ..............

beyitlerinden şairin, padişahtan önceki lütuflanna ek olarak Rumeli’de bir sancak istediği anlaşılmaktadır. Yine aynı kasidedeki:
    Bendeye ol memleketde lutf ohnmışdur mekân
    Ârzûsı Rûmili’dür andadur fıkr ü hayâl
beytinde ise, yukarıda sözünü ettiğimiz tapu kayıtlarındaki Ahmed Fakihtü (Ece) Köyünün anlatılmak istendiği sonucu çıkıyor.

Bütün bu yakarışlarına karşılık, şairin Padişahtan istediğini ahp alamadığını bilemiyoruz. Divanında kimin için yazdığı belli olmayan bir kasidede, zamanın vezirine:

    ..............

    Düstûr-ı hümâ-rifate ahvâlini kaşır
    Bu şûret ile kaşdı bu kim eyleye inha

    Peyda vii nihânum çü benüm tapuna maclûm
    Akrânum içinde neyiçün ben kalam ednâ

    ..............

    Deh sâle yakındur ki cüdâ bendelerimden
    Bu gûşe-i ğurbetde menem Câciz ü tenhâ

    Ol bendelerün harcıyile harcı fakîrüh
    Bu kemlerime virdi bu gün kıllet-i dünyâ

    Kalmadı bu sancağa gelelden şütür ester
    Bâr ile hamr taşımadan gördiler îzâ

    ..............

    Hâşşı Karacatağ imiş evvel bu livânun
    Anunla kılurmış ümerâ câdetin icra

    Bu hâlet-i Cacz ile cenâb-ı keremünden
    Şimdi bu fakir eyledügi fikr (ü) temennâ

    Budur ki ya Ohri ola yâ hod bedel-i nîk
    Bu çâker içün sarf olma himmet-i culyâ

    ..............

    Buhnmaya gülzâr-ı şenân içre hoş-elhân
    Bu Ahmed-i Rıdvân bigi bir bülbül-i gûyâ [29]

diyerek, önce akranından geride kaldığından yakınıyor. Sonra da on yıldır görev yaptığı yerden şikâyetle, Ohri sancağının kendisine verilmesi için Paşa’nın yardımını istiyor. Şairin memnun olmadığı görev yeri neresidir? Bunu bilemiyoruz. Ancak onun: “Bu livânın hâşşı eskiden Karacatağ’mış, beyler âdetlerini onunla (onun geliriyle) yerine getirirlermiş” demesinden, sancakbeyi olduğu yerin Karacadağ’a yakın olduğu düşünülebilir. Anadolu’da ve Rumeli’de aynı adı taşıyan iki K'aracadağ'da.n hangisinden söz edildiğini kestirmek güçtür. Ama şair, Ohri sancağını istediğine göre, son görevinin Rumeli’de ve Karacadağ ın ise, o zamanlar Filibe’ye bağlı olan kasaba olduğu ihtiyat kaydıyla söylenebilir. Şairin Divanındaki bir gazelde:
    Sultân-ı cihân-taht (u) şehinşâh-ı cevân-baht
    Asûde bu gün cAdliyile kişver-i Yûnân [30
demesi de, bu tahmini destekleyecek durumdadır. Ancak, şairin asıl isteği olan Ohri sancağının kendisine verildiği konusunda bilgi bulunmamaktadır.

II. Bay ezid’in son yıllarında, Şehzade S e l i m ile Şehzade Ahmed arasındaki taht mücadelesinde Padişah ve birçok ileri gelenler gibi Rıdvan’ın da Şehzade Ahmed’i tuttuğu, Heft-peyker adlı mesnevisini Şehzade Ahmed adına yazmasından anlaşılmaktadır. Sonucun böyle olmaması, Rıdvan’ın durumunu ne ölçüde etkilemiştir, bilemiyoruz. Bununla birlikte, şairin Divanında Yavuz Sultan Selim’i öven şiirleri vardır. Ayrıca kendisine II. Bayezid tarafından verilen köyün, Selim zamanında (H. 925/M. 1519 yılında) da “Tütünsüz Ahmed Beg” adına yazıldığına bakılırsa [31], R ı d v â n’ın bu durumdan fazla etkilenmediği söylenebilir.

Şair, Yavuz Sultan Selim için yazdığı iki kasideden ilkinde:

    ..............

    Dür itme fakîrün nazarundan ki sezâdur
    Firdevs-i sarâyunda çü derbân ola Rıdvân

    İy şâh-ı cevân-baht u cihan-taht u felek-cây
    Bu bende-i pîrün dilini kılma perişân[ 32]

    ..............

diyerek, İkincide ise:

    ..............

    Ol sâye-i İlâhî Sultân Selîm Şâh’ı
    Kim vaşf ide kemâhî cem‘ olsa hep efâzıl

    ..............

    İy şehriyâr-ı câlem muhtâr-ı âl-i Âdem
    Muhlis kuluna bir dem lutf eyleyüp nazar kıl

    Kapun tolu nicamdur her sâyile necamdur
    Ya ben kula ne ğamdur kim böyle kala câtıl

    ..............

    (silik...) Rıdvân bî-ser ü pâ
    (Mac)zûl kala hâşâ ‘uzletde şöyle hâmil [33]

beyitleriyle Padişaha yakarıyor. Bu beyitlerden Rıdvan’ın, Yavuz zamanında, hiç olmazsa bir süre açığa alındığını anlamaktayız.

Şairimizin Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki yaşayışı ve görevleri hakkında kesin bilgiler bulunmamaktadır. Ancak yukarıda adı geçen Ahmed Fakihlü (Ece) Köyü’nün, bu padişah devrinde de (H. 935/M. 1528-29) “Tütünsüz Ahmed Beg” adına yazıldığını göz önünde tutarak, onun bu dönemde de bütünüyle yoksun bırakılmadığını söyleyebiliriz[ 34].

Öte yandan, Edirneli S e h î’nin onu “Pâdişâh sancağın çeker pek ağır dirliklü beg idi”[35], Latîfî’nin: “Ümerâdandur”[36] ve Hasan Çelebi’nin: “Ümerâ-i pür-cunvândan”[37] diyerek anmaları, özellikle Kanunî döneminde yazılmış ilk ikisinin R ı d v â n’a değer vermiş olmaları, Yavuz zamanında açığa alınmış olsa bile, Kanunî döneminde R 1 d v â n’ın yeniden sancakbeyi olduğunu gösterir.

Yine bu tezkirelerde ve Abdurrahmân-ı Hıbrî’nin eserinde[38 ]R 1 d v â n’ın Edirne’de yerleştiği bildirilmektedir. Bu bilgiler ışığında şairin, son yıllarını Edirne’de geçirdiğini söyleyebiliriz.

Ahmed-i Rıdvân’ın ölüm yılı hakkında da kesin bir tarih yoktur. Ancak bazı kayıtlara dayanarak onun ölüm tarihi hakkında geniş bir tahminde bulunabiliriz: Yukarıda geçen tapu kaydından H. 935/M. 1528­29 yılında sağ olduğu anlaşılmaktadır. Eserini H. 945/M. 1538-39 yılında tamamlayan Sehî ise, şairi rahmetle anmaktadır [39]. Buradan Rıdvâ n’ın 1528-29 ile 1538-39 yılları arasında öldüğü sonucuna varıyoruz. Eserini H. 953/M. 1546 yılında tamamlayan Latîfî’nin: “Bu devrde fevt oldı”[40] deyişi de bu düşünceyi doğrulamaktadır. Haşan Çelebi Tezkiresinde[41], Mecellelü’n-nisâbdai[42] ve Sicill-i Osmânide[43] de Rıdvân’ın Kanunî döneminde öldüğü bildirilmiştir.

Yukarıda gösterdiğimiz bütün yakınmalarına rağmen, şairin sıkıntılar içinde yaşadığını söyleyemeyiz. Daha H. 888/M. 1483 yılında düzenlenen vakfiyesindeki şahitler arasında sadrazamlardan îshak Paşa, ondan sonra sadrazam olan Davud Paşa; bilginlerden Fenârîzâde Ahmed Çelebi, M u sİ i h ü d d î n - i Kestelî, Hacı Hasanzâde Muhyiddîn Efendi gibi o dönemin önde gelen kişileri bulunan[44] ; Sadrazam Hadım Ali Paşa ve Koca Mustafa Paşa ile dostluk ve ahiret kardeşliği gibi ilişkileri bulunan Rıdvan’ın yoksulluk içinde yaşadığı düşünülemez. Onun yakınmalarını maddî sıkıntılarla değil, akranından geri kalmanın verdiği eziklikle açıklamak, daha yerinde olacaktır.

Nitekim eserini H. 1046/M. 1636 yılında tamamlayan Hıbrî, Ahmed-i Rıdvan’ın Edirne’de Ağaçpazarı semtinde medresesi ve türbesi bulunduğunu bildiriyor[45]. Şeyhî Mehmed Efendi, Edirne’ deki “Bî-duhân Ahmed Beg” medresesine H. 1065/M. 1655, H. 1084/M. 1673 ve H. 1105/M. 1693 yıllarında yapılan üç atamadan söz eder ki, medresenin bu yıllarda öğretime açık olduğu anlaşılıyor[46]. O. Nuri Peremeci ise: “Ağaçpazarında mezarlığı ve türbesi varmış”[47] diyor.

Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Ahmed-i Rıdvan muhtemelen Ohri’de ya da o çevrede doğmuş, devşirme olarak alınıp yetiştirilmiş, XV. yüzyılın ikinci yarısıyla XVI. yüzyılın ilk yarısında yaşamış, bir ara defterdarlık yapmış, sonra da Anadolu’da ve Rumeli’de değişik yerlerde sancakbeyliği görevinde bulunmuştur. Dimetoka yakınlarındaki Ahmed Fakihlü (Ece) Köyü kendisine II. Bayezid tarafından mülk olarak verilen şair, hayatının son yıllarını Edirne’de geçirmiştir. Elde bulunan altı mesneviden beşini II. Bayezid adına yazan şairin, Divanını da bu padişah adına düzenlediği, Yavuz Sultan Selimle ilgili şiirlerinin sayfa kenarına sonradan değişik bir yazıyla yazılmış olmasından anlaşılmaktadır. Bütün yakınmalarına rağmen, Edirne’de medrese, tekke ve türbe yaptıracak maddî güce sahip olduğu görülen şair, “Tütünsüz” ya da “Bî-duhân” sanıyla anılmış olup, 1528-1539 yılları arasında Edirne’de ölmüştür.

Rıdvân-Hayâtî karışıklığının çözümüne doğru

Ahmed-i Rıdvân’ın eserleri hakkındaki ilk bilgiyi Sehî: “Hamse-i Nizâmî’yi Türkiye terceme itmişdür” cümlesiyle verir[48]. Aynı sözleri Hıbrî de tekrarlar[49]. Yukarıda da değindiğimiz gibi Rıdvan’ın eserlerinden üç mesnevi A.S. Levend tarafından tanıtılmıştır[50]. Aynı yazar, H a y â t î adlı şairin İskender-nâme ve Husrev ü Şirin adlı mesnevilerini de tanıtarak[51], bu eserlerle Rıdvân’ın aynı adı taşıyan mesnevileri arasında “intihal” derecesine varan bir benzerlik bulunduğunu bildirmişti.

Manzum îskender-nâmeler üzerine hazırladığımız doktora tezinde, Rıdvan ve Hayâtî’nin İskender-nâmelerini dikkatle ve oldukça geniş bir biçimde inceleyerek, R ı d v â n lehine önemli deliller elde etmiştik[52].

Bu çalışmalarla, R ıdvân’ın Husrev ü Şirin mesnevisinin başında:

    Sözi fark eyleyübenin girişdüm
    Şeh içün sacy idüp muhkem dürişdüm

    Didüm evvel Sikender-nâmesmi
    Tamâm itdüm anun hengâmesini îkinci

    Leyli vü Mecnun makâlin
    Beyân itdüm ser-â-ser kîl ü kâlin

    Bu defa Husrev ü Şirin diyeyin
    Ne denlü telh isem şîrîn diyeyin [53]

diyerek adını saydığı üç mesnevi ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, ne Rıdvân’la Hayâtî’nin İskender-nâme ve Husrev ü Şirin mesnevilerinde “intihal” derecesine varan benzerlik açıklanabilmiş, ne de R1 d v â n’la aynı yıllarda Edirne’de bulunmuş olan S e h î’nin sözleri değerlendirilebilmiştir. Biz aşağıda bu iki noktayı aydınlatmaya çalışacağız.

Ah med-i Rıdvan hakkında elde ettiğimiz bilgileri yukarıda vermiştik. Buna karşılık Hayatî hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz. Bu kişi hakkında bildiklerimiz, A.S. Levend’in ele geçirip tanıttığı eksik Hamse nüshasının[54] incelenmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bu nüshada Mahzenü’l-esrâr, Heft-peyker, İskender-nâme ve Husrev ü Şirin olmak üzere dört mesnevi bulunmaktadır. Mesnevilerde şairin mahlası “Hayatî” olarak geçmektedir. Yalnız İskender-nâmedeki üç beyitte “'Abdülhayy”[55], bir beyitte de “Kâdî 'Abdülhayy” [56] adları bulunmaktadır. Buradan, şairin adı, mahlası ve işi konusunda fikir sahibi olabiliyoruz.

Eksik Hamse nüshasındaki ilk mesnevi Mahzenü’l-esrâr olup, II. Bayezid’e sunulduğu üç ayrı başlık altında bildirilmiştir[57]. İkinci mesnevi Hejl-peykerdâr[58]. Bu mesnevide önce II. Bayezid övüldükten sonra, Şehzade Selim için övgü var; ancak Selim adı, daha önce yazılıp silinmiş başka bir adın yerine yazılmıştır[59]. Aynı şiirin başka bir beyti de yine böyle değiştirilmiş. Daha sonra gelen kasidede, şehzade adı anılmadan övülüyor ve tahta geçişinin sabırsızlıkla beklendiği bildiriliyor[60]. Daha sonraki bölümde yine Selim’e övgü var; ancak Ahmed adı silinmeden üzerine Selim yazılmış. Eserin sonunda “Ahmed Han” adı vardır[61]. Herhalde müstensih bu adı değiştirmeyi unutmuştur[62]. Üçüncü mesnevi İskender- namedir. Bu mesnevinin de II. Bayezid adına yazıldığı, eserin başındaki övgüden anlaşılmaktadır[63]. Dördüncü mesnevi Husrev ü Şirindir. Başı ve sonu eksik olduğu için, kimin adına yazıldığı anlaşılamıyor[64].

Yukarıdaki mesnevilerden edinebildiğimiz bilgilere göre, II. Bayezid adına mesneviler yazan, şiirde “Hayatî” mahlası kullanan ve kadı olan 'Abdülhayy adlı kişi kimdir?

A.S. Levend, XVI. yüzyıl tezkirelerinde Hayatî mahlaslı dört şair bulunduğunu bildirdikten sonra, Fatih devri sadrazamlarından Mahmud Paşa’nın koruduğu, Sehî’de[65]adı geçen Hayâtî’yi aranılan şair olarak gösterir[66]. îlk bakışta yalnızca yaşadığı devir bakımından doğru gibi görünen bu düşünce, Tezkirede Hayâtî’nin adından, işinden ve eserlerinden hiç söz edilmediği için inandırıcı değildir. S e h î’nin latîfelerinin hoş, kasidelerinin değerli olduğunu bildirdiği Hayatî, eldeki dört mesnevinin sahibi olsaydı, herhalde Tezkirede bunlar da anılırdı. Yazar, işin bu yönüyle hiç ilgilenmediği gibi, Türk Edebiyatı Tarihi adlı kitabının dizininde, mesnevilerde adı geçen Hayatî ile tezkirelerde görülen bütün Hayatîleri aynı maddede toplamıştır[67].

'Âşık Çelebi’nin söz ettiği, Lâmi'î ile çağdaş Semercizâde Seydî Hayâtî adlı şair, tam aranan zaman kesiti içinde bulunmaktadır [68]; fakat öbür özellikleri taşımamaktadır.

Şair İskender-nâmenin dört yerinde Hayâtî mahlası yanında 'Abdülhayy adını kullanmıştır. “Hayy” ve “Hayâtî” kelimelerindeki kök ortaklığı, 'Abdülhayy adlı şairin Hayâtî mahlasını seçtiğini açıklayıcı mahiyettedir. Bu yüzden biyografik eserlerde yalnızca Hayâtî’yi araştırmak yeterli değildir. Bu kişinin 'Abdülhayy adını taşıması ve kadı olması da gerekir.

Adı ve mesleği açısından, aranan özellikleri taşıyan bir kişiye 'Âşık Çelebi’de ve Mecdî’de rastlıyoruz. 'Âşık Çelebi II. Selim devrinde şair olmadığı halde şiir söyleyenlerden söz ederken: “Evlâd-ı 87 Mü’eyyedden c Çelebi”yi anar ve onun bir beytini verir . Ancak II. Bayezid döneminde mesneviler yazan bir kişinin bu dönemde kadılık yapabilecek durumda bulunması mümkün değildir. Mecdî’de Kanunî devri bilginleri arasında anılan Kadı cAbd ü 1 hay y’ın ise, şiirle ilgilendiğine dair en küçük bir bilgi bulunmamaktadır[70].

Ahmed-i Rıdvan’ın hayatını anlatırken sözünü ettiğimiz vakfiyede şahitler arasında “e’d-düstûrü’l-hazîr mesîh bin c” sözleriyle anılan bir kişi vardır[71]. Burada da isim benzerliğinden başka bir yakınlık göremiyoruz.

Bütün araştırmalarımıza rağmen, II. Bayezid ve Şehzade Ahmed adına mesneviler yazan Hayatî mahlaslı kadı cA b d ü 1 h a y y’ın kimliğini açıklayamıyoruz. Bu durumda, R 1 d v â n’a hakkını vermek ve intihalde bulunanın ise Hayatî olduğunu düşünmek pek yersiz olmasa gerek. Hatta biz bu intihalin Mahzenü’l-esrâr ve Heft-peyker için de geçerli olması gerektiğine inanıyoruz. Bu inancımızı güçlendiren kanıtlar şunlardır.

a. Kaynaklarda mesnevi şairi Hayatî yoktur

Tezkirelerde, edebiyat tarihlerinde ve öbür biyografik eserlerde adı geçen Hayatîlerden hiçbirisi hamse ve mesnevi şairi olarak gösterilmemiştir. Bugün, adını yalnızca bu kaynaklardan öğrendiğimiz yüzlerce kayıp eser varken, günümüze kadar gelen dört mesnevinin ve şairinin hiçbir kaynakta anılmaması, bu mesnevilerin gerçek sahibinin Hayatî olmadığı şüphesini uyandırıyor.

b. Sehî’nin söyledikleri

Buna karşılık, aynı devir tezkirecisi ve şairle aynı şehirde yaşamış olan Sehî, Ahmed-i Rıdvan’ın: “Sâhib-i hamse mesnevisin mütetebbic” olduğunu haber vererek, onun bu konudaki ilgisini bildirmiştir. Ayrıca: “Hamse-i Nizâmî’yi Türkiye terceme itmişdür” diyerek R ı d v â n’ın hamse sahibi olduğunu haber vermiştir[72].

Ahmed-i Rıdvâ n’ın İskender-nâmede, küçük ayrılıklar dışında adım adım Ah- medî’nin eserini izlediğini göstermiştik[73]. Leylâ vü Mecnûnun ise Nizâm î’nin eserinin serbest bir çevirisi olduğu, A . S. L e v e n d’in ve bizim yaptığımız karşılaştırmalardan anlaşılmaktadır [74]. Husrev ü Şirin mesnevisinde, şairin küçük değişiklikler dışında, esas olarak Şeyh î’nin eserini izlediği de bilinmektedir [75]. Hayatî mahlası taşıyan Mahzenü’l-esrâr ve Heft-peykere gelince: Bu iki mesnevi, Nizâm î’nin aynı adlı eserlerinin çevirisidir. Nizâm î’deki planda hiçbir değişiklik yapılmadan oldukça serbest bir tutumla yapılmış çeviride, yer yer beyit beyit çevrilmiş kısımlar da vardır.

Beş mesneviyi kısaca değerlendirdikten sonra, S e h î’nin R ı d v â n’dan hamse sahiplerinin mesnevilerini okuyan ve Nizâmî’nin Hamsesini Türkçeye çeviren bir şair olarak söz ettiğini hatırlatıyor ve şöyle diyoruz: Ahmed-i Rıdvân, Nizâm î’nin Hamsesini çevirmek istemiş; fakat önce bu Hamsedeki mesnevilerin Türk edebiyatındaki tanınmış örneklerine yönelmiş, İskender-nâme ile Husrev ü Şirini bu yolla yazmıştır, öbürlerini ise, doğrudan Nizâmî’den çevirmeye çalışmış, bunu yaparken de gücü ölçüsünde küçük tasarruflarda bulunmuştur.

c. İki şairin birbirinin aynı olan eserleri

Burada, Rıdvân’la Hayât î’nin birbirinin aynı olan İskender-nâme ve Husrev ti Şirin mesnevilerini mahlas değişiklikleri yönünden inceleyip, bundan çıkan önemli sonuçlan sunmaya çalışacağız:

I. İskender-nâmedeki durum

Hayatî mahlası taşıyan İskender-nâme yazması baştan bir yaprak kadar eksiktir. Bu yazmada baştan 200 beyitlik bir kısım Rıdvân nüshasına göre değişiktir. Şair burada münacat, na’t, II. Bayezid’e övgü ve “sebeb-i te’Iif” konularına yer vermiş; kendisinden önce Ahmedî’nin İskender-nâme yazdığını bildirerek, kendisinin bu konuyu yeniden kaleme alacağını söylemiştir. H a y â t î nüshasında:

Geldiler begler mübârek-bâd içün
Şâh’a sözler söylediler ad içün [76]

beyti, R ı d v â n’la olan beraberliğin başladığı beyittir. Bunu izleyen beyitlerde Rıdvân mahlası geçen mısralar, ya değiştirilerek yerine

Hayatî mahlası konmuş, ya da çıkartılan kelimenin yeri başka kelimelerle doldurulmuş, yahut da beyit bütünüyle metinden çıkartılmıştır[77]. Hayât î’ye atfedilen nüshada Rıdvan mahlaslarının metinden çıkarılmasına o derece dikkat edilmiştir ki, Rıdvan kelimesi tevriyeli kullanıldığı yerlerde bile değiştirilmiştir. Bu nüshada R ı d v â n mahlası geçen 29 beyitte bunun yerine Hayâtî mahlası, 4 beyitte c adı[78]kullanılmıştır. 25 Beyitte Rıdvan mahlası yerine başka kelimeler konmuş, bu mahlasın geçtiği 10 beyit de metinden çıkarılmıştır. Hayâtî’ye atfedilen nüshada Ah m e d - i Rıdvâ n’m Moton’a sancak dikişini anlatan beyitler de yoktur, öte yandan Rıdvan bu olaya yalnız İskender-nâmede değil, Divanındaki bir gazelde de değinmiştir[79]. Ayrıca her iki nüshada mesnevi içinde geçen ve yalnızca mahlasları değişik olan gazellerden bazıları, Rıdvân’ın Divanındaki gazellere çok benzemektedir. İki yazma arasında, yukarıda belirtmeye çalıştığımız ayrılıklar dışındaki değişiklikler, aynı eserin iki nüshasında görülebilen nüsha farklarından öteye gitmemektedir. Nüshalardan birinde görülen eksiklik, öbürüyle tamamla- nabilmekte, yanlışlar aynı yolla düzeltilebilmektedir.

2. Husrev ü pirindeki durum

Rıdvan ve Hayâtî mahlası taşıyan dört Husrev ü Şîrîn yazması elde bulunmaktadır. Rıdvân mahlash iki yazma yurt dışında[80], Hayâtî mahlaslı iki yazma ise ülkemizdedir[81]. Biz, araştırmalarımızda Rıdvân mahlash Berlin yazmasının fotoğrafından yararlanabildik. Gotha yazmasını göremedik. Ancak bu yazmanın katalogdaki tanıtmasından, Berlin yazmasından daha tam olduğu anlaşılmaktadır. Ahmed-i Rıdvân Husrev ü Şîrîn'in sonunda:

Bu nazm-ı dil-güşâ çün rişte-i dür
cAdedde altı bin üç yüz sekizdür[82]

diyerek, eserinin beyit sayısını bildirmektedir. Ancak ne 4946 beyit bulunan Berlin yazması, ne de 5700 beyit bulunduğu bildirilen [83]Gotha yazması bu sayıya ulaşabilmektedir. Öte yandan Hayatî mahlası taşıyan yazmalarda da eksiklikler bulunmaktadır.

Rıdvan ve Hayatî mahlaslı yazmalar karşılaştırıldığında, şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Rıdvân mahlaslı yazmanın eksiklerini Hayatî mahlaslı yazma, Hayâtî mahlaslı yazmanın eksiklerini de Rıdvan mahlaslı yazma tamamlamaktadır. Hele kopuklukların bulunmadığı yerlerde yazmalar arasında görülen birlik, Husrev ü Şirinin iki ayrı şairin eseri olmayıp, birinin kaleminden çıktığını kesinlikle ortaya koyuyor, İskender- nâmede olduğu gibi bu mesnevide de mahlasların geçtiği mısra ya da beyitlerde yapılmış değişiklikler[84], Husrev ü Şirinin de Rıdvan’ın kaleminden çıktığı kanısını uyandırıyor.

Rıdvânve Hayâtî mahlaslı yazmalardaki kopuklukların birbirini tamamlamasıyla ortaya çıkan metnin beyit sayısı, Rıdvan’ın bildirdiği 6308’e çok yaklaşmaktadır. Hayâtî mahlaslı yazmaların, Rıdvân mahlaslı Berlin yazmasındaki kopuklukları karşılayan bölümlerindeki gazellerden biri aynen, dördü de küçük değişikliklerle Rıdvân ihsanında bulunmaktadır[85]. Bu da görüldükten sonra, eserin Rıdvân tarafından yazıldığı konusunda hiçbir şüphe kalmıyor.

Rıdvân, İskender-nâme ile Rıdvâniyyede, Husrev ü Şirin ile Leyla vü Mecnûnda aynı vezinleri kullanmıştır. Hay â tî’nin ise Rıdvâniyye ve Leylâ vü Mecnûn adlı mesnevileri yoktur. Aynı vezinle yazılmış olan İskender-nâme ile Rıdvâniyyeyi, Husrev ü Şirin ile de Leylâ vü Mecnûnu, mahlas yerleştirme tekniği yönünden karşılaştırdığımızda ortaya çıkan sonuç, İskender-nâmenin ve Husrev ü Şirinin Rıdvân’a ait olduğunu göstermektedir[86].

ç. Yalnız Hayâtî mahlası taşıyan mesneviler

Yukarıda da değindimiz gibi, Hayâtî mahlası taşıyan eksik Hamse nüshasında bulunan Mahzenü’l-esrâr ve Heft-peykerin başka yazmaları elde bulunmamaktadır. Ancak, bu mesnevilerin de Rıdvân tarafından vazılmış olduğunu gösteren önemli deliller vardır. Şimdi bunları göstermeye çalışacağız;

1. Mahzenü’l-esrârdaki durum

Bu mesnevide, Hayâtî mahlasının geçtiği beyitlere baktığımızda, bu mahlasın mısralarda yer alış biçimi, İskender-nâme ve Husrev ü Şirindeki örneklerden farksızdır. Ne var ki, eserin Rıdvan mahlası taşıyan başka bir yazması bulunmamaktadır.

Müfte’ilün/müfte’ilün/fâ’ilün vezniyle yazılmış olan Mahzenü’l-esrârda Hayâtı mahlası 33 beyitte geçer. Şair mahlasını ya ilk tef ilenin üçüncü, dördüncü ve ikinci tefilenin ilk cüz’üne ya da ikinci tefilenin üçüncü, dördüncü ve son tefilenin ilk cüz’üne yerleştirebilir. Mesnevideki 33 mahlastan 32’si birinci şekilde, biri de ikinci şekilde yerleşmiştir. Yine bu 33 mahlasın başına, büyük bir çoğunlukla “kul” anlamındaki “bende” ya da “sen de” kelimeleri getirilmiştir. Bunların dışında “belki”, “anla”, “çünki”, “hemçü” kelimeleri ikişer kez; dört yerde de başka kelimeler kullanılmıştır. Aşağıdaki örneklerde, bu doldurma kelimelerin ( = haşviyyât) beytin anlamıyla ne ölçüde uyum sağladığım görelim:

    Katresini curca-i ‘ummânunun
    Zerresini mihr-i dırahşânunun

    Bende Hayâtî’ye naşîb eylegil
    Bendeyi sultâna karîb eylegil[87].

İkinci beyitte her iki mısraın başında aynı anlamdaki “bende” kelimesinin tekrarlanması bir şair için hoş görülemez. Bizce bu beytin doğrusu şöyledir:
    Ahmed-i Rıdvân’a naşîb eylegil
    Bendeyi sultâna karîb eylegil.
İskender-nâme ve Husrev ü Şîrînde mahlasların nasıl değiştirildiğini gördükten sonra “Hayâtî” mahlasının başındaki “bende”nin kötü bir doldurma olduğunu kabul etmek zorundayız. Başka bir yerde:

    Kimsenenüfi mâline olma haris
    Gevme kışa yinlü murakkac kamîş

    îster isen geçile râh-ı niyâz
    Kalb-i Hayâtî bigi ol pâk-bâz [88]

beyitlerinin sonundaki "kalb-i Hayâtî” yerinde “Ahmed-i Rıdvân” bulunması daha uygundur sanırız. Eserde Hayâtî mahlasının geçtiği bütün mısralar, hiç anlam bozulmadan yukarıda görüldüğü gibi

değiştirilebilmekte, hatta bu yolla beyitler daha anlamlı olmaktadır. Yine Hayatî mahlası taşıyan:

    Dehn-i Hayatî şeker-efşân olup
    Sözleri çün dürr ile mercan olup[ 89]
beytinde “dehân = dehen” kelimesinin “dehn” biçiminde zorlanması mahlas değiştirme çabasından başka bir şey olamaz. Aynı vezinle olmamakla birlikte, Rıdvan’ın Iskender-nâmesindeki:
    Ahmed-i Rıdvan şeker-güftârdur
    Sözleri çün lü’lü’-İ şehvârdur[90]
beytini göz önünde tutarak, yukarıdaki beyti:

    Ahmed-i Rıdvan şeker-efşân olup
    Sözleri çün dürr ile mercân olup

biçiminde düzeltmek yerinde olur sanırız.

Mahzenü’l-esrânn şairi, “Padişah katında yer öpme” [91] başlığı altındaki bölümde:

    Bendesiyem hâk-i derinde fakır
    Çâkeriyem bî-kes ü hor u hakîr

    Gerçi hakîrem bu kemine ğulâm
    Muhteşemem şimdi emîrü’l-kelâm [92]

diyor. Son beyitteki “emîrü’l-kelâm” tamlaması bize Latîfî’nin Ahmed-i Rıdvân’ı anlatırken: “Gerçi zucamâdan idi ammâ kendi zucmince emîrü’l-kelâm geçerdi” [93] deyişini hatırlatıyor.

Yine Mahzenü’l-esrârın baş tarafında şair, Padişaha halini bildirirken:

Şimdi bu devr içre menem hvâr u zâr
Gûşe-i hasretde ğarib ü nizâr

    Bilmedi bu hâletümi hîç kes
    Nâleme buhnmadı feryâd-res

    ..............

    Kankı dere varacağum bilmedüm
    Ol kapuda duracağum bilmedüm

    ..............

    Hâtıruma düşdi çü fikr-i makar
    Âyine-i fıkrete kıldum nazar

    Tâ ki görem nirden ola feth-i bâb
    Ateşüme nice kişi döke âb

    ..............

    Kân-ı zafer tâlic u bahtı sacîd
    Han-ı Sikender’dür ü Şeh Bâyezîd

    ..............

    Yâd-ı vatan eyledügince ğarîb
    Nâleler itdükce seher candelîb

    Han oluban câleme Şeh Bâyezîd
    cÖmriyile devleti olsun mezîd [94]

beyitlerinde sıkıntılarından söz ediyor, gurbette olduğunu söylüyor. Yukarıda şairin hayatından söz ederken, onun birçok şiirinde görev yaptığı yerlerden yakındığını, II. Bayezid’den ve devrinin ileri gelen yöneticilerinden Rumeli’de bir sancak istediğini bildirmiştik. Gerek önce gösterdiğimiz şiirlerdeki dilekler, gerekse buradaki yakarışlar birbirine çok yakındır.

2. Heft-peykerdeki durum

Heft-peykenn Hayâtî mahlası taşıyan iki yazması bulunduğu halde[95], Rıdvan mahlası taşıyan hiçbir yazması yoktur. Bununla birlikte Rıdvan’ın Husrev ü Şîrînde hamse sahibi olmak istediğini söylemesi, Divanında Hamse yazdığını bildirmesi, İskender-nâme ve Husrev ü Şîrînin mahlasları değiştirilerek Hâyâtî’ye mal edilmek istenmesi ve Sehî Tezkiresinde Rıdvan’ın: “Hamse-i Nizâmî’yi Türkiye terceme” ettiğinin ifade edilmesi, Heft-peykerin de Rıdvân’a ait olduğu düşüncesini

güçlendirmektedir. Ayrıca Mahzenü’l-esrâr gibi Heft-peykerin de Nizamî den tercüme edilmiş olması bizi bu düşünceye yaklaştırmaktadır.

Heft-peykerde 6’sı mesnevi içinde, 9’u da öbür şiirlerde olmak üzere 15 yerde Hayâtî mahlası geçmektedir. Mahzenü’l-esrârda. olduğu gibi, buradaki mahlaslar da beyitlerin anlamları bozulmadan R 1 d v â n’a çevrilebiliyor. Şairin Nizâmî’den ayrılarak her hikâye sonuna eklediği gazeller, Lâtîfîve Hasan Çelebi’nindedikleri gibi “mücerred kelâm-ı mevzûn” olmaları bakımından Rıdvân’ın öbür mesnevilerindeki bazı gazellerinden farksızdır.

Mesnevinin baş tarafında bulunan nact:

    Sen de iy dil muhibb-i ahbâb ol
    Hâk-i pây-i Resûl ü aşhâb ol

    Ahmed’ün tâ ki ümmeti olasın
    Rûz-ı mahşer şefâ'atin bulasın [96]

beyitleriyle bitmektedir. Bu beyitlere dikkat edildiğinde: “Sen de iy dil muhibb-i ahbâb ol” mısraı, sanki “Sen de Rıdvân muhibb-i ahbâb ol” mısraının değiştirilmiş şekli gibi görünüyor. Çünki sonraki beyit dil ( = gönül) e değil de, kişiye seslenişi gerektiriyor.

Son olarak Heft-peykerde karşılaştığımız bir kelimeye değinmek istiyoruz. Şair mesnevi içindeki hikâyelerden birinde, Beşr adında bir Tanrı adamıyla Müleyhâ adlı felsefeye düşkün bir kişiyi konuşturur. Bu sırada verdiği:

    Didi Beşr’e refik-i bî-pervâ
    Ol Müleyhâ imâm-ı sûfestâ[97]
beytinde geçen “sofist” anlamındaki “sûfestâ” kelimesi XV. yüzyılda ender rastlanan bir kelimedir. Bu kelime Rıdvân ihsanındaki bir gazelde:

    Rıdvân şerîcatdur çü der cilm-i hakikat şehrine
    Aldanma sûfestâ’inün bîhûde kil ü kâline [98]
şeklinde geçer. Ayrıca Ahmed-i Rıdvân’ın Yunan felsefesine değer vermediğini İskender-nâmeden de hatırlıyoruz[99].

d. Eldeki altı mesneviyi Rıdvan yazmıştır.

Rıdvân mı, Hayatî mi sorusuna cevap ararken, son sözü söylemeden önce, akla gelebilecek bir nokta üzerinde durmak istiyoruz. Acaba Rıdvân Hayâtî’den intihal etmiş olamaz mı?

İki şairin mahlaslarının geçtiği beyitler dışında tam bir beraberlik gösteren İskender-nâme ve Husrev ü Şîrîni Rıdvan’ın Hayâtî’den intihal ettiğini düşünelim. Bu düşüncenin gerçek olabilmesi için, Rıdvân’ın iki mesnevideki bütün Hayâtî mahlaslarını değiştirmiş olması, mahlas bulunmayan bazı beyitleri değiştirerek kendi mahlasını eklemesi ve Hayâtî nüshalarında bulunmayan Rıdvân mahlash beyitleri metinlere katması gerekir. Halbuki yukarıda her iki mesnevide Hayâtî mahlash beyitlerde söyleyiş ve anlam aksaklıklarının bulunduğuna işaret etmiştik. Öte yandan Rıdvân Husrev ü Şîrînin başında İskender-nâme ve Leylâ vü Mecnûn yazdığını bildirmektedir. Hayâtî’nin böyle bir mesnevisi bulunmadığı gibi, mesnevi yazdığı bile bilinmemektedir. Ayrıca İskender- nâme, Leylâ vü Mecnûn ve Husrev ü Şîrîndeki gazellerden bir bölüğü aynen, bir bölüğü de çok yakın şekilleriyle R ı d v â n’ın Divanında bulunmaktadır, öte yandan, bir süre R ı d v â n’la aynı şehirde yaşadığı bilinen S e h î’nin onun hamse sahibi olduğunu haber vermesi, şairi intihal suçundan kurtaran en önemli belgedir.

Ahmed-i Rıdvân, eldeki dört mesnevisinde hamse sahibi olduğunu kesin olarak söylemiyor. Bununla birlikte aşağıda sıralayacağımız hususlar, onun hamse sahibi olduğunu göstermektedir:

Şair Husrev ü Şîrînde hamse sahibi olmak istediğini:

    Cihân içre kalaydı yâdigârum
    Anunla hoş geçeydi rûzigârum

    Zarûrî eyledüm Hakk’a niyâzı
    Irağ itdüm gönülden kibr ü nâzı

    Didüm iy lutfı çok rahmetleri bol
    Bana göster keremden “hamse”ye yol[100]

beyitleriyle dile getirir. Şair bundan önce Leylâ vü Mecnûn ve İskender-nâme yazdığını bildirdiğine göre, Sehî’nin sözleri de dikkate alınırsa, bundan sonra da Mahzenü’l-esrâr ve Heft-peyken kaleme alacağı tahmin edilebilir.

Şair, Rıdvâniyyevi bitirirken de şöyle der:

    Minnet-i Hak buldı bu nazm ihtitâm
    Rûh-ı kudsî didi Rıdvâniyye nâm

    Ger Nizamî eyleye cehd-i tamâm
    Nazmına bu resme virmeye nizâm

    Gerçi ki didi Nizâmı Penc-Genc
    Her bîrinde çekdi yüz bin dürlü rene

    Düşmedi anlar da bu nazma nazır
    Oldılar anlar sipâhî bu emir

    ..............

    Ahmed-i Rıdvân ne hoş bezm eyledün
    Sözlerün lü’lü’lerin nazm eyledün

    Cehd idüp çekdüfi bu yolda derd ü rene
    Söyledün devrimde sen de nice gene [101].

Şairin burada kendisini Nizamî ile karşılaştırıp, “nice gene” söylediğini bildirmesi, onun Nizâmî gibi mesneviler yazdığını gösterir.

Hayâtî’ye atfedilen eksik Hamse yazmasındaki Mahzenü’l-esrânn Rıdvân’a ait olduğuna inandığımızı daha önce bildirmiş, bu konuda tanıklar göstermiştik. Bu düşüncemizin aksi ortaya konmadıkça eserdeki:

    Himmet-i şâh ile çeküp derd ü rene
    Nâm-ı şeh içün düzedüp “Penc-Genc”[ 102]
beyti, Rıdvân’ın hamse sahibi olduğunu göstermeye yetecektir.

Rıdvan’ın hamse sahibi olduğunu gösteren son ve en sağlam tanık ise, Divanındaki bir kasidede bulunmaktadır. Şair bu kasidede övdüğü vezirin adını vermez. Akranından geride kaldığından ve on yıldır bulunduğu sancaktan yakınarak, kendisine Ohri sancağının verilmesine yardımcı olunmasını diler ve:

    Bu bendc-i bî-çâre huşûşâ çü Nizamî
    Rûm içre tamâm eylemiştim “hamse-i zîbâ” [103]
beytiyle, Nizâmî gibi bir hamse ortaya koyduğunu bildirir.

Yukarıdan beri sözünü ettiğimiz altı mesnevideki dil ve anlatım benzerlikleri de dikkate alınınca, bu mesnevilerin Rıdvan tarafından yazılmış olduğunda hiçbir şüphe kalmaz. Hayatî hakkında yeni belgeler ortaya çıkmadıkça, Rıdvan-Hayâtî karışıklığını Hayâtî’nin, Rıdvan’ın mesnevilerini intihal ettiğini göstererek çözümlediğimize inanıyoruz.

Ahmed-i Rıdvan’ın eserleri

Şairin hayatından söz ederken ve Hayâtî’nin intihalini göstermeye çalışırken, mesnevilerinden ve Divanından birçok kez söz etmiştik. Burada ise eserlerini ayrı ayrı ele alıp, kısa tanıtmalar sunmaya çalışacağız.

I. Divan[104]

Rıdvân’m bugüne kadar bilinmeyen eserlerinden biri de Zh’wwndir. Tezkirecilerden Sehî: “Mesnevisi ğazeliyyâtına ğâlibdür” [105]; Latîfî: “Kaşâ’id ü eşcârı hadden bîrûndur”[106], Hasan Çelebi ise: “Eşcârı egerçi hadden bîrûndur”[107] demekle birlikte, onun Divanı olduğunu bildirmezler. Gerçi Latîfî’de yukarıdaki cümleden sonra: “defter ü dîvânınun âb-ı rûyı ve cümle-i ebyât u eş'ârınun yüzi şuyı budur” cümlesi gelmekteyse de, buradaki “defter ü dîvân” sözlerinin şairin Divanı bulunduğunu anlattığını söyleyemeyiz.

Eser, önce klasik divan tertibi anlayışına uygun olarak düzenlenmiş, ancak sonradan yazılan şiirlerin gelişigüzel eklenmesiyle bu düzen bozulmuştur. Aşağıda Divandaki şiirlerin sayılarını verirken aynı nazım şekliyle yazılmış olanları bir araya getireceğiz.

Kasâ’id Bölümü

Bu bölümde R ı d v â n’ın kasideleri, gazel-i müzeyyel veya kasîde-beçe türünden manzumeleri, gazelleri, mesnevi biçiminde yazılmış manzumeleri, terkîb-i bendleri ve iki kıt’ası bulunmaktadır. Divana sonradan eklenmiş kısımda da bu türden şiirler vardır.

Kasideler: Divanda toplam olarak 44 kaside vardır. Bunlardan 27’si padişahlara ve vezirlere yazılmıştır. Padişahlar için yazılmış kasidelerden 13’ünde övülenin adı verilmemiş; 7’sinde II. Bayez id’in, 2’sinde Yavuz Sultan Selim’in adı anılmıştır. Vezirler için yazılmış kasidelerden I ’inde Ali Paşa (Hadım) adı geçmekte, 4’ünde ise isim bulunmamaktadır, övgü niteliğindeki g kasidede ise isim ve unvan bulunmadığından, bu kasidelerin kimler için yazıldığı anlaşılamamaktadır. Bu övgüler dışında 1 münacat,

I Hz. Hüsey i n mersiyesi ile dinî, tasavvufi ve ahlâkî konulu 6 kaside vardır.

Müzeyyel gazeller ve gazeller: Divanda kasideler arasında dağınık olarak müzeyyel gazel veya kaside-beçe türünden 7 manzume ile t’i Farsça II gazel vardır. Her iki türden birer manzume II. Bayezid’e övgüdür.

Mesneviler: Kasideler arasında ve sonradan eklenmiş kısımda, mesnevi şekliyle ve değişik konularda yazılmış 7 manzume vardır. Bunlardan biri Farsça olup II. Bayezid için kaleme alınmıştır. Sonradan eklenen kısımda bulunan 1 mesnevide ise Yavuz Sultan Selim övülmektedir.

Terkîb-i bendler: Zh'randa 2’si kasideler arasında, 1’i de sonradan eklenen kısımda olmak üzere 3 terkîb-i bend bulunmaktadır (başlıkları tercî’ olarak verilmiştir). Bunlardan birisi II. Bayezid, Birisi Yavuz Sultan Selim için övgü olup, sonuncusu da tasavvufi mahiyettedir.

Kıt’alar: Kasâ’id bölümünde kıt’a kafiyesiyle yazılmış iki manzume vardır. Şair bunlardan birisinde kendisinden söz eder, öbüründe ise Mustafa Paşa (Koca)’yı över.

Gazeliyyât bölümü

Divanın mürettep kısmında yerleri karışmış ve kopmuş yapraklar vardır. Bu yüzden, bazı gazellerin kaybolduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca sonradan yazılmış yapraklarda ve bunların kenarında da gazeller bulunmaktadır. Divanda bulunan gazellerin toplam sayısı ise 903’tür. Bunlardan ı’i Arapça, 9’u da Farsçadır.

Müstezâd: Sonradan yazılmış kısımda sayfa kenarında 1 müstezâd vardır.

Mukatta’ât ve ebyât bölümü

Rıdvan Divanının önceden tertip edilmiş kısmında gazeliyyattan sonra kıt’alar, müfredler ve matla’lar gelmektedir.

Kıt’alar: Bu bölümde beyit sayıları değişik ve birisi Farsça olmak üzere 74 kıt'a vardır. Bunlardan son ikisi muammadır.

Beyitler: Bu bölümde matla’ ve müfrcd olmak üzere 68 beyit vardır.

Eldeki Divan yazmasının Rıdvan’ın bütün şiirlerini kapsadığı söylenemez. Şairin Câmfu’n-nezâ’irde gördüğümüz bir gazeli ile[108] Latîfîve Hasan Çelebi tezkirelerinde [109]örnek olarak verilen beyitler de Divanda yoktur. Ayrıca, değişik mecmualarda karşılaştığımız “Kasîde-i Bür’e Tercümesi” de[110] şairin Zbwwinda bulunmayan şiirlerindendir.

2. İskender-nâme [111]

İran edebiyatında manzum İskender hikâyesi ilk olarak Firdevsî’nin Şâh-namesi nd e yer almıştır. Bunu N i zâ mî’nin Şeref-nâmeve İkbâl-nâme adlı mesnevileri izler. Emîr Husrev-i Dihlevî Ayîne-i iskenderî adlı mesnevisinde İskender konusunu işlemiştir[112]. İran edebiyatında bu konuyu manzum olarak anlatan birçok şair vardır. Ancak yukarıda adı geçenler dışındaki eserlerin, Anadolu’da yazılmış Iskender- nâmeler üzerinde etkileri olmamıştır.

Anadolu’daki ilk İskender-nâme ise Ahmedî tarafından yazılmıştır [113]. Ahmedî’nin eseri vezni, düzeni, değişik konulara yer verişi ve ele aldığı konuların işlenişi bakımından îran edebiyatındaki örneklerden oldukça farklı, orijinal bir mesnevidir. Kaynaklarda Figânî-i Karamânî veya Figânî-i Kadîm adıyla anılan şairin de Şâh-nâme vezniyle bir iskender- nâme yazdığı bildirilmekte ise de [114] bu eser elde bulunmamaktadır.

Çağatay edebiyatında Ali Şîr Nevâcî’nin Sedd-i Iskendtri adıyla kaleme aldığı mesnevi, bu türün en başarılı örneklerinden biridir[115].

Ahmed-i Rıdvân’ın ilk mesnevisi İskender-nâmedir. Bunu şairin Husrev ü Şirin mesnevisinin başındaki ifadesinden anlıyoruz. Ayrıca şair, eserinin sonunda “Târîh-i îskender-nâme” başlığı altında:

    Düşdi târihi bu mışrac kıl şumâr
    Kala benden sonra câlî yadigâr[116]
beytiyle bitiş tarihini bildirmektedir. İkinci mısraın hesabıyla çıkan tarih H. 904 yılıdır. Şair:

    Âhıriyidi cumâzînün tamâm
    Hayr ile buldı bu nazmum ihtitâm [117]
beytiyle de bitirdiği ayı bildiriyor. H. 904 yılının bu ayı M. 1499 yılına rastlar.

Iskender-nâmede bir tarih beyti daha vardır. Bu tarih, İ s k e n d e r’le Sîstân hükümdarı Zeresb’in kızı Gülşâh arasındaki aşkın anlatıldığı bölümün sonundadır.

    Nâme-i hurşîdi ahter yazmışam
    Lâcerem târihin ahzer dimişem [118]
beytindeki “ahzer” kelimesinin hesabı H. 909/M. 1503-4 yılını karşılar. Eserdeki “Osmanlı Tarihi” bölümünde, H. 904’ten sonraki tarihî bir olay da yer almaktadır. Daha önce de bildirdiğimiz gibi, Moton’un alınışı H. 906/M. 1500-1 yıllarına rastlar. Rıdvân İskender-nâmede üç yerde Moton’un alınışından söz etmiş ve kaleye sancak diktiğini bildirmiştir[119].

A . S . L e v e n d, İskender-nâmenin Osmanlı tarihi bölümünde adı geçen Moton adasının H. 906’da alındığını bildirerek eserin sonundaki H. 904 tarihinin eksik düşürüldüğünü öne sürmüştür[120]. Bu yanlış bir düşünce değildir. Ancak biz, Rıdvâ n’ın Osmanlı tarihini veya bu bölümdeki son olayları esere sonradan eklediğini sanıyoruz. Aynı şekilde, İskender’le G ü 1 ş â h’ın aşklarını anlatan bölümün veya bu bölümdeki tarih beytinin de esere sonradan katıldığı söylenebilir. Çünkü şair, H. 907/M. 1502’de bitirdiği Husrev ü Şirin mesnevisinin başında önce İskender-nâme sonra da Leylâ vü Mecnûn yazdığını bildirmektedir [121]ki, buna göre İskender-nâme sonunda bulunan H. 904/M. 1499 tarihini doğru olarak kabul etmek yerinde olur. Mesnevide bu tarihten sonraki olayları anlatan beyitler esere sonradan eklenmiştir. Rıdvân’dan önce İskender-nâme yazan Ahmedî’nin de sonraki yıllarda yaptığı eklemelerle eserini genişlettiğini biliyoruz [122] .

Rıdvan, İskender-nâmeyiII. Bayezid için yazdığını eserin başında:

    Kim durur dir isen ol şâh-ı sacîd
    Han-ı câlî-kadr Sultân Bâyezîd [123]

beytiyle, sonunda da:

    Pâdişâh-ı ğâzi Sultân Bâyezîd
    Devletini Kirdgâr itsün mezîd [124]

beytiyle bildirir.

R ı d v â n’ın İskender-nâmede vezin ve beyit sayısı yönünden Ahmedî’ye uyduğu görülmektedir. Eser remel bahrinin fâ’ilâtün/fâ’ilâtün/fâ’ilün kalıbıyla yazılmıştır. Şair mesnevinin kaç beyit olduğunu açıklamamıştır. Eldeki yazmada görülen eksiklik ve kopukluklar, Hayâtî’ye atfedilen nüshadan [125] tamamlandıktan sonra İskender-nâmenin beyit sayısının 8300 beyti bulduğu görülmektedir.

İskender-nâmenin konusu, MakedonyalI Büyük İskender’in efsaneleşmiş hayatıdır. Eserde onun hayatı, seferleri ve düşünürlerle ilişkisi tarihî gerçeklere bağlı kalınmadan anlatılmış, okuyucuya ansiklopedik bilgiler verilmiştir.

Ahmed-i Rıdvân’ın bu mesneviyi, Ahmedî’nin aynı adlı mesnevisinden yararlanarak yazdığını A.S. Levend açıklamış[126], iki mesneviden seçilen birkaç parçayla benzerlikleri göstermeye çalışmıştır. Doktora çalışmamızda iki eser arasındaki benzerlikleri ve ayrılıkları daha geniş bir biçimde ortaya koymuştuk [127]. İki mesnevi arasındaki belli başlı ayrılıklar şöyle sıralanabilir:

  1. İ s k e n d e r’e “Zülkarneyn” sanının verilişi konusundaki söylentilere, Rıdvan bir yenisini eklemiştir.
  2. Feylekûs’un ölmeden önceki vasiyetiyle tahtını İskender’e bırakması Ahmed î’de yoktur.
  3. Ahmed î’de, Yunan düşünürleri âlemin esas maddelerini İskender’in sorusu üzerine anlatırlar. Rıdvan’da ise İskender düşünürlere bu konuda değil, Tanrı’nın birliği konusunda soru sorar.
  4. İskenderle Gülşâh arasındaki aşkı anlatırken Rıdvan küçük değişiklikler yapmıştır. Özellikle hikâyenin sonundaki kavuşma sahnesinin Rıdvân’da açık saçık ( — perde-bîrûn) bir biçimde anlatılmış olması önemli bir ayrılıktır. Bu bölümün beyit sayısı Ahmedî’de 605 iken R 1 d v â n’da 692’dir.
  5. Rıdvan mesnevi içinde değişik yerlerde ve değişik vezinlerle gazeller vermiştir ki, Ahmedî’deki gazellerden vezin ve sayı olarak oldukça farklıdır.
  6. Cihan tarihi bölümünde İ s k e n d e r’den önceki hükümdarları Ahmed î’de Aristo anlatır. Rıdvân’da ise bu bölüm Eflâtun’un dilinden verilmiştir. Her iki şairde de Hızır dilinden anlatılan İ s k e n d e r’den sonraki hükümdarlar, Rıdvân’da önemsiz takdim-tehirlerle verilmiştir. R 1 d v â n’da gördüğümüz küçük bir ayrılık ise, Celâyiroğullarından Sultan A h m e d’in Timur tarafından öldürüldüğünün bildirilmesidir. Halbuki Ahmedî bu hükümdarın Tebriz üzerine yürürken, oranın emiri Kara Yusuf tarafından öldürüldüğünü bildirir ki, doğrusu da budur.
  7. Osmanlı tarihinde iki şairin yaşadığı dönemlerin ayrı oluşundan doğan farklılığı tabiî görmek gerekir. Her iki metin de yayımlandığı için burada üzerinde durmuyoruz [l28].
  8. Öleceğini konuşan ağaçtan öğrenen İskender’in dilinden Ahmedî'dekinden farklı olarak, Rıdvân’da yedi beyitlik gazel biçiminde bir mersiye vardır.
  9. İki şair arasında İskender’in ölümünü anlatırken ve onun hükümdarlık süresini verirken küçük ayrılıklar bulunmaktadır. A h m e d î, İskender’in yirmi yaşında hükümdar olduğunu ve on dört yıl hüküm sürdüğünü söyler. Buna karşılık Rıdvan, İskender’in on iki yaşında hükümdar olup yirmi yıl hükümdarlık ettiğini bildirir. Ahmedî’de İ s k e n d e r’in cesedi başında ibret verici konuşmalar yapan on altı düşünür verilmiş, buna karşılık Rıdvan yalnız Solun adlı düşünürü konuşturmuştur.

Yukarıda göstermeye çalıştığımız küçük ayrılıklar dışında, Rıdvan’ın eserindeki en önemli fark, I. Mehmed’den başlayarak II. Bayezid döneminin bazı olaylarını da içine alan Osmanlı tarihi bölümündedir.

3. Leylâ vü Mecnûn [129]

Leylâ vü Mecnûn, başlı başına bir mesnevi olarak ilk kez Nizâmî tarafından yazılmıştır[130]. Gerek bu konudaki ilk mesnevi olması, gerekse konunun işlenişinde şairin gösterdiği başarı dolayısıyla Nizâmî’nin eseri Iran ve Türk edebiyatlarında son derece etkili olmuştur. İran edebiyatında Emir Husrev-i Dihlevî’den [131] başlayarak Câmî[132], Mektebi, Hâtifî ve başka şairler[133]bu konuyu mesnevi biçiminde işlemişler, bunlardan bazıları bu türde mesnevi yazan Türk şairlerini de etkilemiştir. Anadolu dışındaki Türk şairlerinden Ali Ş î r N e v âc î de Leylâ vü Mecnûn yazmıştır[134]. Nevâ'î, öbür mesnevilerinde olduğu gibi Mecnûnu Leylide de orijinal bir eser ortaya koymayı başarmış, bu konuyu kendisinden sonra işleyen Türk şairleri üzerinde etkili olmuştur. Anadolu’da Ahmed-i R ı d v â n’dan önce Gülfen-i Uşşâk adıyla Ş â h i d î’nin [135] ve Hamdullah Hamdî’nin[136]Leylâ vü Mecnûn yazdıkları kesin olarak bilinmektedir. Rıdvan’la aynı dönemde yaşayan şairlerden Behiştî’nin[137]de II. Bayezid adına Leylâ vü Mecnûn yazdığı bilinmektedir.

Ahmed-i Rıdvan’ın Leylâ vü Mecnûn mesnevisinin tek yazması bilinmekte, bu yazmanın da baştan, sondan ve ortalardan eksik olduğu görülmektedir. Yazmaya dağılmadan önce verildiğini sandığımız yaprak numaralarına bakarak, tamamının 200 yaprak kadar olduğunu tahmin ediyoruz. Baştan ve sondan kopan yapraklarda eserin telif tarihi, sebeb-i telif bölümü ve sunulduğu kişi hakkında bilgiler bulunması beklenirdi. Ne yazık ki bu bilgileri bulamıyoruz.

Eldeki yazmada, şairin bu mesneviyi hangi tarihte yazdığını bildiren beyit bulunmamaktadır. Lev end, Leylâ vü Mecnûnun R 1 d v â n’ın ilk eseri olduğunu bildirmişse de [138], sonradan Husrev ü Şîrîn\ tanıtırken bu hükmün yanlış olduğunu görmüş, fakat bu yanlışlığı düzeltmemiştir. Şair Husrev ü Şîrîne başlarken, daha önce İskender-nâme ve Leylâ vü Mecnûn yazdığını bildirmiştir. İskender-nâmenin yazılışı H. 904/M. 1499, Husrev ü Şirininki ise H. 907/M. 1502 olduğuna göre, Leylâ vü Mecnûnun yazılış tarihi 1499-1502 yılları arasındadır.

Leylâ vü Mecnûnun tek yazması eksik olduğundan, mesnevinin kime sunulduğunu da açıkça göremiyoruz. Şairin:

    Şeh-i gîtî-sitân u husrev-i Rûm
    Sehâ deryası içre dürr-i manzûm

    Eğer nuşret dilersen sîm ü zer vir
    Dırahtı cAdl ü ihsânun semer vir

    Gel iy viraneye râğıb cihân-dâr
    Fenâ iklimine tâlib cihân-dâr

    Bu mihnet-hânedür bundan güzer kıl
    Bunun dâm-ı belâsından hazer kıl[139]

beyitleriyle seslendiği hükümdar, yukarıdaki tarih göz önünde tutulursa, II. Bayezid’den başkası olamaz.

Leylâ vü Mecnûnun beyit sayısı hakkında da kesin bir bilgi edinemiyoruz. Eldeki yazmada 11 satırlık 152 yaprak bulunmaktadır. Yazmaya yaprakları kopup dağılmadan önce verildiğini sandığımız numaralar 188’de sona ermektedir. Bu yapraktan önce hikâye bilmiş, şair bir ermişin Leylâ ile Mecnûn’u cennette gördüğünü anlatmaya geçmiştir. Buna göre yazmanın 200 yaprak kadar olduğu ve mesnevide yaklaşık 4000-4250 beyit bulunduğu tahmin edilebilir.

Rıdvân, Leylâ vü Mecnûnu hezec bahrinin mefâ’îlün/mefa’îlün/ fa’ûlün vezniyle yazmıştır. Halbuki şairin örnek aldığı ve yer yer tercüme ettiği N i z â m î’nin Leylâ vü Mecnûnu aynı bahrin mef ûlü/mefa’ilün/fa’ûlün kalıbıyla yazılmıştır. Rıdvân mesnevi içinde verdiği gazelleri de aynı vezinle yazmıştır.

Mesnevinin konusu Amir kabilesinden Kays (= Mecnûn)’la Need kabilesinden Leylâ arasında geçen aşktır[140]. Rıdvân’ın bu mesneviyi Nizâmî’nin aynı adlı eserinden tercüme ettiği anlaşılıyor[141]. Ancak şair Nizâmi’deki olaylardan bazılarını atarak, Nizâm î’de bulunmayan bazı ayrıntıları eserine katmış, ikinci planda kalan kimi kahramanların adlarını değiştirmiştir. Böylece şair eserine orijinal bir görünüş vermeye çalışmış; fakat tercüme görünümünden kurtaramamıştır.

Aşağıda R ı d v â n’ın Leylâ vü Mecnûnunda., Nizâm î’nin eserine göre değişik olan noktalan gösteriyoruz.

R ı d v â n’da bulunmayan olaylar: M e c n û n’un Leyi â’nın çadırına girmesi; M ec n û n’un karga ile konuşması; Leylâ’nın İbni Selâm’la evlendirilmesi, onun evine gelin gitmesi, fakat İbni Selâm’dan uzak yaşaması ve İbni S e 1 â m’ın ölümü üzerine iki yıl yas tutması; Leyi â’nın mezarına kapanıp ölen Mecnûn’un cesedinin bir yıl öylece kalması; Z e y d’in M e c n û n ile Leyi â’nın mezarları başında her gün şiir okuması.

Nizâmî’de bulunmayan olaylar: Mecnûn’un doğuştan güzellere tutkun olduğu; Mecnûn’un kör dilenci kılığına girerek Leylâ’yı görmeye gitmesi; babasının M e c n û n’u şeyhe götürüp okutmak istemesi; Mecnûn’un, keseceği serviyi bahçıvandan satın alması.

Rıdvan’ın yaptığı küçük değişiklikler ve eklemeler: Leylâ’nın yazdığı mektupları güvercinle M e c n û n’a yollaması; Leylâ ve arkadaşlarının gezintileri sırasında birkaç günlük işret meclisi kurmaları; Leyi â’yı t b n i S e 1 â m’la evlenmeye razı etmek için kadı ve müftünün de gelmeleri; Le y 1 â’nın kabilesine karşı savaşan N e vfe l’in ilk savaşında, bir ihtiyarın araya girerek barışı sağlaması; Leylâ’nın ölümü üzerine kabilesinin yas tutması[142].

Rıdvan’da adları değişen kişiler: Nizâmî’de Sel i m-i Âmiri olarak anılan M e c n û n’un dayısı Rıdvan’da H a lî m olarak anılmıştır. Mecnûn’un şiirlerini Bağdat’ta duyarak, Mecnûnu arayıp bulan kişinin adı Nizâmî’de Selâm-ı Bağdâdî iken, bu ad Rıdvan’da Müslim olmuştur. Rıdvan’da mesnevinin sonunda Zeyd adıyla karşımıza çıkan kişi de bu kişidir. Çünkü Rıdvan’ın eserinde Zeyd adıyla daha önce hiç karşılaşmıyoruz. A.S. Levend Zeydle ilgili olayların, eserin kopmuş sayfaları arasında bulunabileceğini bildiriyor [143]. Halbuki M e c n û n, daha önce tanıdığı bu kişiye varını yoğunu vererek onu Bağdat’a gönderiyor. Olay Nizâmî’de de böyledir. Eserin sonunda beklenmedik bir sırada karşımıza çıkan, M e c n û n’un “yine niye geldin?” sorusunu yönelttiği bu kişi M ü s 1 i m’dir. Rıdvan, Nizâm î’nin eserine sonradan yapılmış eklemelerden aldığı Zeyd ile Zeyneb hikâyesindeki kahramanların adını Amir ve Es mâ olarak değiştirmiştir. Bize göre, Bağdatlı M ü s l i m'in eserin sonunda Zeyd olması da, şairin daha önce değiştirdiği Zeyd adını dalgınlıkla Müslim yerine kullanmış olmasındandır.

N i z â m î ve R ı d v â n’da ortak olan bölümlerin karşılaştırılmasından çıkan sonuç şudur: Rıdvân bu bölümlerde Nizâmî’yi doğrudan tercüme yoluna gitmemiş, hikâyeye bazı olaylar eklemiş, bazılarını da çıkarmıştır. Şairin Nizâm î’yi beyit beyit tercüme etmeye çalıştığı yerler de vardır, ancak başarılı olduğu söylenemez. Bazı beyitlerin tercümeleri birbirini karşılarken, bazı beyitler iki beyitle tercüme edilmekte, bazıları ise Nizâmî’deki bir mısraı karşılamaktadır. Rıdvân, tercüme ettiği bölümlere kendisinden beyitler eklerken olayların akışını ve hikâyenin yapısını olumsuz yönde etkilemiştir. Nizâmî’den ayrı bir vezin kullanan ve küçük değişiklikler yapan R ı d v â n’ın bu davranışlarını mesnevisine telif özelliği kazandırma çabası olarak görüyoruz.

4. Husrev ü Şirin [144]

Sâsânî hükümdarlarından Husrev’in padişahlığı ve Şîrînle olan ilişkisi Şâh-nâmede anlatılmış olmakla birlikte[145], bu konuyu bir aşk hikâyesi olarak işleyen yine Nizâm î’dir. O, Şâh-nâmedeki tarihî olayların herkesçe bilindiği noktasından hareketle, Husrev’in aşkını odak noktası olarak almış, kahramanın öbür yönleri üzerinde fazla durmamıştır[146]. Nizâmî’nin Husrev ü Şirini İran edebiyatında olduğu kadar Türk edebiyatında da etkili olmuştur.

İran edebiyatında Niz â mî’den sonra Husrev-i D i h 1 e vî Şirin ü Husrev adh mesnevisini yazmıştır[147]. Başka birçok İran şairi de bu konuyu işlemiştir[148]. Ancak öteki şairlerin Türk edebiyatındaki Husrev ü Şîrîn hikâyeleri üzerinde etkili olduğu söylenemez. Çünkü bu türün Anadolu’daki ilk örneklerinde Nizâm î’ye uyulmuştur.

Husrev ü Şîrîn Anadolu dışındaki Türk şairlerinin mesnevilerine de konu olmuştur. Bunlardan ilki Kutb’un Husrev ü Şirinidir[149]. Kıpçakça yazılan bu eserde şair konu ve vezin bakımından Nizâm î’yi izlemiş, kendi gücünü göstermek için küçük değişiklikler yapmıştır [150]. Anadolu dışındaki ikinci örnek Ne vâcî’nin Ferhâd ü Şirinidir[151]. Nevâcî, daha kahramanlan seçerken Nizâm î’den aynlmıştır. Nizâm î’de hikâyenin ikinci dereceden kahramanı olan Ferhâd, burada birinci plandadır. Ferhâd ü Şirinin Anadolu’da etkili olduğu kesindir[152]. Ancak Anadolu’daki ilk Husrev ü Şîrîn hikâyeleri Nevâcî’nin eserinden önce yazılmıştır.

Anadolu’da Ahmed-i Rıdvân’dan önce Husrev ü Şîrîn yazan iki şair tanıyoruz: Fahrî ve Şeyhî. H. 768/M. 1367 yılında tamamladığı mesnevide Fahrî, Nizâmî’yi esas almış, onda bulunmayan tarihî olayları Şâh-nâme den yararlanarak yazmıştır[153]. Eserini H. 824-832/ M. 1421-1428 yılları arasında yazan Şeyhlise, N i z â m î’nin eserinin üçte birine yakın kısmını mealen tercüme etmiş, öbür kısmını kendisi yazmıştır[154]. Şeyhî’nin Husrev ü Şîrîni Anadolu’da bu konuyu işleyen şairler üzerinde etkili olmuştur. Şeyhî’nin Ahmed-i Rıdvan üzerindeki etkisini ileride anlatacağız.

Rıdvân’ın üçüncü mesnevisi olan Husrev ü Şîrînin, ikisi Rıdvan mahlash, ikisi de Hayatî mahlaslı olmak üzere dört nüshası vardır. Araştırmalarımızda Rıdvân mahlash Gotha yazmasını kullanamadık. Berlin yazmasının başı ve sonu tamam olmakla birlikte, aradan bazı yaprakları koparak kaybolmuş, bazı yaprakların da yerleri değişmiştir. Ancak Hayatî mahlaslı nüshalar, Rıdvân mahlash nüshayı hiçbir eksiklik kalmayacak şekilde tamamlamaktadır.

Rıdvân, eserini bitirdiği tarihi:

    Tamâm oldı çü sözüm faşl-ı gülde
    Bu mışrac düşdi târihi gönülde[155]
beytiyle veriyor. İkinci mısraın hesaplanmasıyla elde edilen H. 907 tarihinin bahan (fasl-ı gül) M. 1502 yılını karşılamaktadır. Şair eseri kimin için yazdığını da:

    Şeh-i gîtî-sitân Şeh Bâyezid Han
    Ser-i şâhân-ı câlem han bin han [156]
beytiyle açıklıyor. Rıdvân bu beytin devamında eserini övüyor ve onu padişaha armağan etmek üzere kaleme aldığını bildiriyor. Husrev ü Şîrînin beyit sayısı da mesnevinin sonunda yer alan:

    Bu nazm-ı dil-güşâ çün rişte-i dür
    cAdedde altı bin üç yüz sekizdür[157]
beytinden anlaşılmaktadır. Ancak çalışmalarımızda kullandığımız Berlin yazmasının beyit sayısı şairin bildirdiği 6308 sayısının çok altındadır. W. Pertsch, Gotha yazmasında yaklaşık 5700 beyit bulunduğunu bildirir[158]. Yazar bu nüshada da kopukluk olduğunu söylediğine göre, şairin verdiği sayıya inanmak gerekir, öte yandan, Berlin yazmasıyla Hayâtı mahlash yazmaların karşılaştırılması sonunda, beyit sayısı şairin bildirdiği sayıyı bulmaktadır. R1 d v â n eserinin sebeb-i telif bölümünde:

    Dimişlerdür belî bu dâstânı
    Tutupdur Husrev ü Şîrîn cihanı

    Velî bu nüsha şîrînter düşüpdür
    Olar şehd ise bu şekker düşüpdür

    Olardan muhtasar kıldum bu genci
    Ki gûş-ı sâmica virmeye renci[159]

diyerek, eserini öncekilere göre kısalttığım bildiriyor. Nitekim Nizâm î’nin eseri 6500 beyit, Şeyh î’nin eseri ise, Nizâm î’deki olayların hepsini almadığı halde 6944 beyittir.

Şair bu mesnevisini hezec bahrinin mefâ’îlün/mefâ’îlün/fa’ûlün vezniyle yazmıştır. Rıdvân vezin bakımından Şeyhî’ye uymuştur. Bu mesnevide yer alan değişik nazım şekilleri ve bunların vezninde de Şeyhî etkisi görülmektedir. Mesnevi içinde yer alan 25 gazel, 1 tercî-i bend ve 1 kasidede değişik vezinler kullanılmıştır.

Husrev ü Şîrînin konusu, Sâsânî hükümdarlarından H u s r e vle Ermen melikesi M i hin B â n û’nun yeğeni Şîrîn arasındaki aşktır. Rıdvân eserin sonundaki:

    Çü düzdün kışşa-i Şîrîn ü Husrev
    Kühen dâstân-ı çerhi eyledün nev

    İdüp sihr ile tecdîd-i cibâret
    Gine buldurdun ol söze tarâvet

    Bu bâğ-ı köhneye virdün yine âb
    Gine kıldun dırahtın sebz ü şâd-âb [160]

beyitleriyle “kühen dâstân” ve “bâğ-ı köhne’’dîyenitelediği Husrev ü Şîrîn hikâyesine yeni bir biçim verdiğini söylemek ister. Bu sözler, eski dille yazılmış eseri günün diliyle yeniden yazma anlamına da gelebilir. Nitekim şair, eserinin başında Türk edebiyatında kendisinden önce bu hikâyeyi yazan Şeyhî’yi:

    Bu gün şâd eyleyüp Şeyhî revanın
    Bedîc itsün macânînün beyânın [161]
beytiyle anmıştır. Şeyhî ve Rıdvâ n’ın eserleri konu ve kişiler yönünden karşılaştırıldığında, iki eser arasında büyük bir benzerlik bulunduğu görülür.

Rıdvân, Husrev ü Şîrîni yazarken hem Nizâmî’nin hem de Şeyhî’nin eserinden yararlanmıştır. Kimi olayları verirken Nizâmî’ye kimilerinde ise Şey hî’ye uymuştur. Ancak şair, Şey hî’deki planı bir iki nokta dışında aynen uygulamıştır. Hatta mesnevi içindeki gazellerden çoğu ve tercî-i bend Şeyhî’ye naziredir. Aşağıda Rıdvan’ın eserindeki olayların hangi şair doğrultusunda ele alınıp işlendiğini göstermeye çalışacağız:

Rıdvân hikâyenin başını Nizâm î’den almıştır. Ancak H u s r e v’in doğumuyla ilgili olarak babası H ü r m ü z’ün gördüğü rüya, Nizamî ve Şeyhî'de anlatılmamıştır. Eserde Husrev’in çocukluğu ve yetişmesi Nizâm î’deki gibidir.

Husrev’in avlanırken bir köye uğraması, adamlarının bu köyde etrafa zarar vermesi olayını Rıdvân, Nizâmîve Şeyhî’ye yakın bir şekilde işlemiştir. Fakat H us re v’in bu olayla ilgili olarak babasına hesap verişi Rıdvâ n’da daha değişiktir. Rıdvâ n’ın eserindeki olaylar, bundan sonra N i z â m î ve Ş e y h î ile aynı sırada devam ediyor, önemli ayrılıklarsa Şunlardır:

Şîrîn’in Ermen’den .Medâyîn’e kaçışını Rıdvân Nizâmî’ye uyarak anlatmıştır. Nizamî ve Şeyhî’de Şîrîn’in Medâyîn’e varışı, Husrev’in sarayına yerleştikten sonra kendisine bir kasr yaptırması birbirini izleyen iki olay olduğu halde, Rıdvân Husrev’in Ermene varışı ve Mihîn Bânû tarafından ağırlanışını bu iki olay arasında vermiştir.

Rıdvan, H ü r m ü z’ün (Husrev’in babası) tahttan indirilmesine neden olan olayları anlatırken Şey hî’yi örnek almıştır. Bu tarihî olaylar Nizâm î’de yoktur.

Şeyhî’de Husrev le Şîrîn arasında baştan sona aracılık eden kişinin adı Şâvûr olarak geçer, Rıdvan Nizâmî’ye uyarak Şâbûr adını kullanmıştır. Şîrîn’in Nigîsâ adlı çengisi Şeyhî’de vakanın sonuna kadar aynı adla sahnededir. Buna karşılık Rıdvan, son meclislerde bu çenginin adını Mehestî olarak değiştirmiştir.

H u s r e v’in, nikâhsız vuslatı kabul etmeyen Ş î r î n’i yalnız bırakmak için Şâbûr’u Şîrîn’legörüşmekten alıkoyması üzerine, Şîrîn’in yalnızlıktan bunalması, geceyle, mumla, pervaneyle konuşması ve Tanrı’ya yakarması anlatıldıktan sonra Şeyhî kaside şeklinde bir münacat ekler. Rıdvân’da böyle bir kaside yoktur.

H u s r e v av bahanesiyle Ş î r î n’in kasrından yana gider. H u s r e v’in sarhoş olarak kendisine gelmekte olduğunu gören Şîrîn, kapıları kapattırır. Ancak onu görmenin sevinciyle gazel söyler. Şeyhî burada bir gazel vermiştir. Rıdvân’da ise iki gazel bulunmaktadır.

Bütün yakarmalarına rağmen Şîrî n’i yola getiremeyen Husrev’in Isfahanlı Ş e k e r le olan ilişkisini anlatırken Rıdvân, Şeyh î’den tamamen ayrılmış, Nizâmî’nin anlattıklarına uymuştur.

Rıdvân, Şeyhî ve Nizâm î’de daha uzun olan Husrev’in B ü z ü r g ü m m î d’e sorularını ve bu soruların cevaplarını oldukça kısaltmıştır.

Şeyhî’nin eserinde bulunmayan Şîrûye, Şîrûye’nin Husrev’i öldürmesi, Husrev’in rüyasında Hz. Muhammed’i görmesi, Husrev’in Hz. M u h a m m ed’den gelen dine çağrı mektubunu yırtması ve buna bağlı olarak anlatılanları Rıdvân N i z â m î’den almıştır.

Rıdvan’ın Husrev ü Şîrînini Nizâmî ve Şeyh î’nin eserleriyle karşılaştırarak elde ettiğimiz sonuç şudur: Rıdvân, plan bakımından Şeyhî’yi izlemiştir. Şeyhî’de bulunmayan kısımları Nizâmî’den, Nizâm î’de bulunmayan kısımları da Şeyh î’den almıştır. Nizâm î’den alınan bölümlerde yer yer tercüme beyitler görülmekle birlikte, doğrudan tercüme yoluna gidilmediği ve oldukça serbest davranıldığı anlaşılmaktadır. Şeyh î’den alınmış bölümlerde de durum pek farklı değildir. R ı d v â n’da iki şairden ayrılan yönler onun, eserine orijinal bir görünüş verme çabasıyla açıklanabilir ve bu konuda başarılı olduğu söylenemez.

5. Rıdıâniyye[162]

Ahmed-i Rıdvan’ın bu mesnevisinin bilinen tek yazmasını Süleymaniye Kütüphanesinde bularak tanıtmıştık[163]. Şairin öbür mesnevilerindeki yaprak kopuklukları bu yazmada da vardır. Konunun akışından, eserin iki yerinde kopma olduğu anlaşılıyor. Bunlardan ilki 1 b’den 2 a’ya geçişte, İkincisi ise 4 b’den 5 a’ya geçiştedir. Ancak kaybolan yaprakların sayısı hakkında tahminde bulunmak güçtür. Dinî ve ahlâkî öğütlerle hikâyelerden oluşan bu kısa mesneviden günümüze kadar hiç kimse söz etmemiştir.

R ı d v â n eserine verdiği adı:

    Minnet-i Hak buldı bu nazm ihtitâm
    Rûh-ı Kudsî didi “Rıdvâniyye” nâm [164]

beytiyle bildirmiştir. Mesnevinin sonundaki:

    Didi târihe bu mısra' hûbdur
    Bu kitâbum kamudan mahbûbdur [165]

beytiyle de eserini bitirdiği tarihi vermiştir, ikinci mısraın hesabıyla çıkan tarih, H. 914/M. 1508-9 yılını karşılamaktadır.

Yukarıda belirttiğimiz eksiklikler dolayısıyla, eserin başında bulunması beklenen sunuş bölümünü göremiyoruz. Ancak şair, birisi “hatime”de olmak üzere üç ayrı yerde II. Bayezid’den övgü ve saygıyla söz etmektedir. Bunlardan ilki, padişahların adil olmaları gereği üzerinde durulan bölümde:

    Şehler içinde huşûşâ Şâhumuz
    Kutb-ı 'âlemdür hüveydâ Şâhumuz

    Enbiyâlar sırrı Sultân Bâyezîd
    Evliyâlar fahri Sultân Bâyezîd

    cÂrifin sultânıyidi Bâyezîd
    Hazretün bürhânıyidi Bâyezîd

    Şimdi devrânında Sultân Bâyezîd
    Bu cihânun kutbıdur olsun mezîd [166]

beyitleriyle verilen övgüdür. Şair burada Padişahı veli olarak anıyor ve onu Bâyezîd-i Bistâmî ile bir tutuyor. Rıdvân, Hz. Ömer’in adaletinden söz ettiği bölümün sonunda da:

    Ahmed-i Rıdvân Şeh-i devrânumuz
    Bâyezîd Han sâye-i Rahmânumuz

    cAdl ile Fârûk-ı devrândur bu gün
    Kişver-i Rûm’a Süleymândur bu gün [167]

beyitleriyle II. Bâyezid’i adaleti yönünden övüyor. Rıdvân, mesnevinin sonunda, kitabını Padişah için yazdığını söyleyerek, onu şu beyitlerle anıyor:

    Bu sarâyı işledün Şâh adına
    Adıyile başladun bünyâdına

    Server-i şâhân-ı câlem Bâyezîd
    Devleti her mâh u sâl olsun mezîd[ l68].

Rıdvân, eserin sonundaki:

    Bu kitâb ebyâtı bununla tamâm
    Oldı “elfeynu semânın” ve’s-selâm[ 169]

beytinde, ikinci mısradaki Arapça ibareyle beyit sayısını 2080 olarak bildiriyor. Ancak yukarıda da belirttiğimiz kopukluklar nedeniyle eldeki yazmanın beyit sayısı 1743’e ulaşabilmektedir. îki sayı arasındaki fark, yazmada yaklaşık 12-13 yaprağın kopmuş olduğunu gösteriyor.

Rıdvâniyye baştan sona remel bahrinin fâ’ilâtün/fâ’ilâtün/fâ’ilün vezniyle yazılmıştır. Mesnevi içinde başka nazım şekilleri de bulunmaktadır.

Mesnevinin konusunu dinî ve ahlâkî öğütler oluşturmaktadır. Şair her öğütle ilgili hikâyeler de vererek, söylediklerini pekiştirmeye çalışmıştır. Rıdvâniyyedeki öğütleri ve hikâyeleri şöyle sıralayabiliriz:

  1. Tevbe konusunda
    Şair, yazmanın kayıp sayfalarında bu konuyu işlemeye başlamıştır. Habîb-i A'cemî’nin tevbe ederek ribâ (= faizcilik, tefecilik) günahından arınması [170]: Fazîl adlı bir haraminin tevbeyle günahlarından kurtulması[171]; önceleri ayyaş olan Beşr-i Hâfî’nİn tevbe yoluyla dindar bir kişi olması[172] hikâyelerini, tevbe konusunda söylediklerine örnek olarak verir. Şair, nefsine uyarak işlediği günahlardan tevbe ederek [173]bu bölümü bitirir.
  2. Padişahların adaletli olması
    Rıdvan, padişahların adil olması gereğini vurguladıktan sonra, zalim Dahhâk’in omuzlarından çıkan yılanları, onun zulmü nedeniyle uğradığı kötü sonu dile getirir. Zalim olarak tanınan hükümdarlardan Nemrûd, Fir’avn, Yezîd, Haccâc ve Timur’un Tanrı tarafından cezalandırıldıklarını anlatır[174]. Adil padişahların peygamberlerin vekilleri olduğunu anlattıktan sonra, Behrâm adlı adil hükümdarın hikâyesini verir[175].
  3. Kulların padişaha karşı görevleri
    Rıdvan bu ana başlık altında Ayâz’ın Mahmûd’a sadakatini gösteren iki hikâye anlatır [176].
  4. Bencilliğe yergi
    Rıdvan, bencilliğin kötülüğünü, konuşmayı ayna arkasına saklanan adamdan öğrenen papağanla ilgili hikâyesiyle anlatmıştır[177].
  5. Edebi terk etmemek
    Şair bu konuda söylediklerini, kötü huylu zahidin cariye ile ilişkisini anlatarak pekiştirmek istemiştir[178].
  6. Günahlar gözyaşıyla yıkanmalı
    R ı d v â n bu düşüncesini de namaz kılarken ağlayan adam hikâyesiyle anlatmıştır[179].
  7. Dünya nimetlerine düşkün olmamak
    Bu düşünce, buldukları hâzineyi paylaşmamak için birbirini öldüren üç arkadaşı ve onları gören H z. Isa’nın sözleri anlatılarak açıklanmıştır [180].
  8. Ecele boyun eymek gerekir
    Bu düşünce, Azrailin ecele karşı çıkan bir padişahla, ecele boyun eyen inançlı bir kulun ölümleri anlatılarak verilmiştir[181]. Şair cimrilikten sakınmak gerektiğini de, Azraille pazarlık yapmak isteyen zenginle ilgili hikâye ile vermiştir[182]. Rıdvân, ecelden kaçılamayacağını, Hz. S ü 1 ey m â n zamanından bir hikâye ile anlatır[183].
  9. Dünya nimetlerinden uzaklaşmak
    Rıdvân burada dünya nimetlerinden vazgeçip, ahirete yönelmek gerektiğini söyledikten sonra, İskender le ilgili bir hikâye anlatır[184].
  10. Dört halife hakkında
    Rıdvân Hz. Ebu Bekriden başlayarak Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye ayrı başlıklar altında yer vermiş, onlarla ilgili çeşitli hikâyeler anlatmıştır.
    Hz. Ebu Bek r’in ilk halife olduğu, Hz. Muhamme d’e bağlılığı, din yolundaki maddi ve manevi fedakârlıkları anılmıştır[185]. Hz. Ömer’in adaleti hadisler ve başka rivayetlerle dile getirilmiş[186], onun dünyanın geçiciliği ile ilgili olarak Hz. Muhammed’den naklettiği sözlere yer verilmiştir[187]. Rıdvân burada adil ve iyiliksever olmanın önemini vurgulamak üzere, çölde susamış bir köpeğe kuyudan çizmesiyle su çıkaran adamın günahlarının bağışlandığını anlatan bir hikâyeyi ve önündeki karıncayı ezmemek için yolunu değiştiren bir kişinin cehennem azabından kurtulduğu yolunda Ebû Hureyre’nin bir rivayetini verir[188]. Şair, Hz. Osman’ı Câbirden aktardığı şu rivayetle anlatır: Hz. Muhammed, Hz. Osma n’ın düşmanı olan ve Medine’de ölen bir kişinin namazını kılmamıştır. Rıdvan, Hz. Osman’a kızıp da sağlığında ona vuramayan, öldükten sonra musallada yatarken kimse görmeden bir tokat atan adamın elinin kuruduğu yolunda başka bir hikâye anlatır[189]. Hz. Ali, Ebû Zer’den nakledilen bir hadisle anlatılır. Rüyasında Hz. Muhammed’in, Ali’ye düşman olarak gösterdiği komşusunu öldüren adamla ilgili bir hikâye de verilmiştir[190].
  11. Evliya kerametleri hakkında
    Rıdvan, evliyanın zaman ve mekân kavramının dışına çıkabildiğini, bunlardan zaman kavramını aşabilenlere “ashâb-ı lahza”, mekân kavramını aşabilenlere “ashâb-ı hatve” dendiğini anlatır. Bu kerametlere inanmak gerektiğini, İbni Sekine adlı veli ile şüpheci müridi arasındaki olayı hikâye ederek vurgular[191]. Ayrıca Şeyh Sadrüddîn’in bir kitabından tercüme ettiğini bildirerek, Kur’an’ı günde yetmiş kez hatmeden Şeyh İsa’yı anlatır[192].
  12. Bilginlere saygı konusunda
    Rıdvan, bilginlere saygı gösterilmesi gerektiğini, ayet ve hadisten gösterdiği delillerle anlatır; Halife Mansûr’la Cacfer-i Sâdık arasındaki olayı hikâye eder[19 3].
  13. Dört İmam hakkında
    Şair, burada sırasıyla Ebû Hanîfe[194], Şâficî[195], Mâlik[196]ve A h m e d - i H a n b e 1 [197] hakkında bilgiler verir, çeşitli rivayetler aktarır. Sonunda her dört mezhebin de hak yol olduğunu ifade eder.
  14. Nefs hakkında
    Ahmed-i Rıdvân burada nefsi ve nefsin “emrnâre”, “levvâme”, “mutmainne” derecelerini anlatır. Sonunda “mâsivâ” nakşından arınmış gönüllerin daha parlak ve tecelliye uygun olacağını vurgulayan, iki ressamın hikâyesini anlatır[198]. Yine bu konuya bağlı olarak, Gazzâlî ile kardeşi Muhammed arasında geçen olay dile getirilmiştir[ 199].
  15. Tanrı aşkı
    Rıdvâniyyeye aşkı dile getirerek başlayan şair, son konu olarak yine gerçek aşkı seçmiştir. Rıdvan bu bölümde benlikten arınmak, dünyadan uzaklaşmak ve aşkla yücelmek konularında öğütler vermiş, bir de baykuş hikâyesi anlatmıştır[200].

6. Mahzenü’l-esrâr[201]

Nizâm î’nin ilk mesnevisi olan Mahzenü'l-esrâr dinî, ahlakî ve tasavvufi konularda yazılmış yirmi “makale” ve her makaleden sonra gelen birer hikâyeden oluşmaktadır[202]. Mahzenü’l-esrârgerek İran edebiyatında, gerekse Türk edebiyatında çok tanınmış ve etkili olmuş bir mesnevidir. Esere İran edebiyatında yazılmış nazirelerden, Anadolu’daki benzerlerini etkileyenler şunlardır: Emîr Husrev-i Dihlevî, Matlacu’l-envâr[2O3]; Hâcû-yi K.irmânî, Ravzatü’l-envâr[204]; Abdurrahmân-ı Câmî, Tuhfetü’l-ahrâr [205]..

Nizâmî’nin eseri Anadolu dışındaki Türk edebiyatını da etkilemiş, Çağatay şairlerinden Mîr Haydar[206] ve Ali Şîr Nevâcî[207] de bu türde mesnevi yazmışlardır. Ancak bu şairlerin eserleri R ı d v â n’dan önce Anadolu’da etkili olmamıştır.

Anadolu’da R ı d v â n’m eserinden önce, M acnevî mahlası kullanan ve hakkında fazla bilgimiz bulunmayan bir şairin Mahzenü’l-ebrâr adlı Farsça mesnevisini görmekteyiz[208]. Kaynaklarda bu mahlasla tanıtılan şairlerden hiçbirinin, Mahzenü’l-ebrâr şairi ile ilgisi yoktur. Eserinden elde edebildiğimiz bilgilere göre şair, Anadolu’ya Fatih zamanında gelmiş ve padişahtan kabul görmüştür. Eserin yazılış tarihi olan H. 874./M. 1469'da yukarıdaki bilgileri doğrulamaktadır. Nizâm î’nin eserine göre oldukça değişik bir düzene sahip olan Mahzenü’l-ebrârm Rıdvan üzerinde etkili olduğu söylenemez.

Eldeki tek yazması Hayatî mahlasını taşıyan Mahzenü’l-esrânn gerçekte R ı d v â n’a ait olması gerektiğini, yukarıda kanıtlarla göstermeye çalışmıştık[209]. Onun için, Mahzenü’l-esrân R1 d v â n’ın mesnevileri arasında değerlendiriyoruz. Şair:

    Gösterüp evzâc-ı bedîcu ğarîb
    Şucbede-i taze kopardum Cacîb

    Kimseneden gelmedi bu macrifet
    İstemedüm bir kişiden câriyet

    Zahir olan bâtınum esrârıdur
    Her neyise fikrümün ebkândur[210]

diyerek eserinin orijinal olduğunu bildirmekteyse de, bu iddiası pek doğru değildir. Çünkü bu mesnevi her yönüyle Nizâm î’nin eseriyle tam bir beraberlik içindedir. Ayrıntılarda görülen küçük değişiklikler, eserin orijinal olmasını sağlayacak nitelikte değildir. Bununla birlikte, yukarıdaki beyitlerin, o güne kadar Anadolu’da Mahzenü’l-esrâr yazılmadığı anlamına gelebileceğini düşünebiliriz.

Mesnevinin yazıldığı tarih kesin olarak belli değildir. A h m e d - i R ı d v â n, bütün mesnevilerine tarih düşürdüğünü söylemektedir. H a y â t î mahlası taşıyan İskender-nâme ve Husrev ü Şirinde tarih beyti yoktur; fakat aynı mesnevilerin R1 d v ân mahlası taşıyan yazmalarında tarih beyti bulunmaktadır. Bu durum, Mahzenü’l-esrârda da var olan tarih beytinin Hayâtı tarafından eserden çıkarıldığı kanısını uyandırmaktadır. Şair, eserin baş tarafında, Nizâmî’nin eserinde bulunan [211] bir beyti:

    Nuh şadı geçdi çü bu gün sâl-i hvâb
    Yir yüzine çıkmağa eyle şitâb[ 212]
biçiminde Türkçeye çevirmiştir. Eserin yazıldığı tarihte Peygamber’in ölümünden 900 yıldan fazla bir zaman geçtiği bildirildiğine ve Hz. M u h a m m e d’in ölümü hicretin on birinci yılına geldiğine göre, bu tarih H. 911/M. 1505-6 yılından sonra olmalıdır. Ayrıca eserin II. Bayezid’e sunulmuş olması, yazılış tarihinin H. 918/M. 1512’den önce olduğunu gösterir. O halde Mahzenül-esrarın yazılış tarihi H. 911-918/M. 1505-1512 tarihleri arasında kalan yedi yıllık dönem içindedir.

Mesnevinin II. Bayezid adına yazıldığı, baş tarafındaki üç ayrı başlık altında belirtilmiştir[213]. Mahzenül-esrârın eldeki yazmasında 2023 beyit bulunmaktadır. Bu sayı Nizâmî’nin eserinde yazma ve baskılarda 2200-2400 arasında değişmektedir. îki eser arasındaki beyit sayısının yakın oluşu, Nizâm î’ye ne ölçüde bağlı kalındığını gösterir.

Şairin kullandığı vezin de N i z â m î ile aynıdır. Mesnevi, serî bahrinin müfte’ilün/müfte’ilün/fâ’ilün vezniyle yazılmıştır. Bu veznin kullanılması, şairin tercümede kolaylık sağlama amacıyla açıklanabilir. Çünkü, kendisinden önceki yüzyıllarda daha çok kullanılmış ve işlenmiş olan kalıpları dahi başarıyla kullandığı söylenemeyen şairin, böyle daha az kullanılmış bir vezni seçmesi, bu konudaki iddiasına değil, olsa olsa tercümede kolaylık sağlama arzusuna bağlanabilir.

Eser, baştan sona Nizâm î’nin eserini izlemektedir. Ancak mesnevinin hiçbir yerinde Nizâmî’den söz edilmez. Halbuki Mahzenül-esrâr Nizâmî’nin aynı adı taşıyan mesnevisinin tercümesidir. Şair tercümede genellikle serbest davranmış, çoğu yerleri mealen tercüme yoluna gitmiş, bazı beyitleri de doğrudan çevirmiştir. Birkaç yerde şairin Nizâm î’ye göre küçük değişiklikler yaptığı görülür. Aşağıda bu değişiklikleri kısaca belirteceğiz:

Mahzenü’l-esrârın ilk sekiz yaprağındaki bazı başlıklar, Nizâmî’deki başlıklara uymadıkları gibi, metinde anlatılanlara da uygun düşmüyor. Bu yanlışların, başlıklar sonradan yazılırken müstensih tarafından yapıldığı kesindir, öbür değişiklikleri de şöylece sıralayabiliriz:

Üçüncü makaleyi izleyen hikâyede, Nizamî yaşlı çiftçiyle Hz. S ü 1 e y m a n’ın konuşmasını verir. Eldeki metinde ise çiftçiyle konuşan H z. Süleyman’ın kuşudur[214]. On altıncı makaleden sonra gelen “Yaralı Çocuk” hikâyesinde Nizâmî, arkadaşlarından birinin yaralı çocuğu kuyuya atmayı önerdiğini söyler. Rıdvân’da bu beyitler yoktur[215]. Şair ondokuzuncu makalede tercüme yoluna gitmeyip, daha önceki bölümlerde insan ve ahiret konusunda anlatılanları tekrarlamakla yetinmiştir[216]. Yirminci makalede Nizâmî’nin zaman ve zamaneye yergileri yer alır, R ı d v â n ise, hem bu makaledeki beyit sayısını azaltmış, hem de dünyanın vefasızlığını dile getirmekle yetinmiştir[217]. Rıdvan’ın eseri yukarıdaki değişiklikler dışında Nizâm î’nin Mahzenü’l-esrârıyla. aynıdır.

7. Heft-peyker[218]

Heft-peykere konu olan Sâsânî hükümdarı Behrâm-ı Gûr’un hayatı ilk ve basit şekliyle Şâh-nâmede anlatılmıştır[219]. Ancak bu konuyu başlı başına bir mesnevi olarak işleyen Nizâmî’dir [220]. Behrâm-nâme veya Heft- günbed adıyla da anılan bu eserinde Nizâmî, Behrâm’ın destanî yönünden daha çok avla, eğlenceyle, önce cariyesi, sonra da yedi iklim hükümdarının yedi kızıyla geçirdiği günleri anlatmıştır. Konu, îran edebiyatında N i z â m î’den sonra Em îr Husrev tarafından işlenmiştir. Emir Husrev Heşt-behişt[221]adını verdiği bu mesnevide Nizâmî’deki destanî unsurların çoğunu almamış ve onun anlattığı hikâyeleri değiştirmiştir[222]. Bu konuyu daha sonra işleyen îran şairlerinin eserleri, XV. yüzyıl Türk edebiyatı açısından önem taşımamaktadır.

Büyük Türk şairi Nevâcî, Seb’a-i Seyyâr adıyla aynı konuda yazdığı mesnevide N i z â m î ile aynı vezni kullanmış, ancak konuyu işlerken önemli değişiklikler yapmıştır. [223]

Bu hikâye Rıdvan’dan önce Anadolu’da da yazılmıştır.Ancak bazı kaynaklarda Heft-peyker veya Behrâm-ı Gûr mesnevisi yazdıkları bildirilen Bursalı Şâh Ali Ulvî, Kudsî Çelebi ve Trabzonlu R a m a z a n’ın eserleri elde bulunmamaktadır[224]. L â m ic î’nin tamamlayamadığı, daha sonra damadı Rûşenîzâde tarafından tamamlanan Heft-peyker tercümesi son yıllarda ortaya çıkmıştır[225]. Ancak bu mesnevinin Rıdvan’dan sonra yazıldığı kesindir. Anadolu’da Rıdvan’dan önce yazıldığı bilinen tek Heft-peyker, Aşkî’nin eseridir. G.K. Alpay, bu mesnevinin bilinen tek yazmasının British Museum’da bulunduğunu haber vermiş, eserin Nizâm î’den değişik vezinle yapılmış bir tercüme olduğunu bildirmiştir[226]. Verilen özetten anlaşıldığına göre, Aşkî, tercümede Rıdvân’dan daha serbest bir tutum içindedir. îki eser arasında aynı mesnevinin tercümesi olmaktan başka benzerlik yoktur.

Ahmed-i Rıdvân’ın yazdığına inandığımız Heft-peykerin durumu da, daha önce sözünü ettiğimiz Mahzenü’l-esrârdan farksızdır. Ancak, bu mesnevinin Hayâtî mahlası taşıyan iki yazması elimizde bulunuyor, îkinci yazma, birincide görülen ve bizi tereddüde düşüren noktaları aydınlatmaktan uzaktır. İstinsah tarihi birinciye göre çok daha yeni olan bu yazmanın, birinciden kopye edildiği, aynı yanlışların tekrarlanmasından anlaşılmaktadır. Daha önce de açıklamaya çalıştığımız gibi eser, yazıldığı dönem ve sunulduğu kişi bakımından olduğu kadar, dil ve anlatım bakımından da Rıdvân’ın öbür mesnevileriyle bütünleşmektedir. Şair Mahzenü’l-esrârda olduğu gibi bu mesnevisinde de Nizâmî’yi hiç anmaz. Gerçekte Nizâmî’den tercüme edilmiş olan bu eserin kaynaklarını ve yazılış sebebini şair şu beyitlerle dile getirir:

    Kışsalar kim yürürdi illerde
    Söylenürdi hemîşe dillerde

    Şol haberler ki vardı pinhânî
    Bilmez idi cavâm-ı nâs anı

    Ol suhenler ki Tâzidür ya Deri
    Söylenüpdür Buhârî vü Taberi

    İntihâb eyleyüp kamusından
    Eyledüm nazm-ı lâze çün gülşen

    ..............

    Şâh-ı nazm idi gerçi Firdevsî
    Muhkem idi bu şivede kavsi

    Yapmadı misli bir sarây-ı sürür
    Görmedi bu carûsa benzer hûr [227].

Şairin yukarıdaki beyitlerde “avâm-ı nâs”ın Arapça ve Farsça olan bu hikâyeleri bilmediği yolundaki sözleri, Anadolu’da ilk Heft-peyker örneğinin bu mesnevi olduğu anlamında alınabilir. Ancak bu takdirde, şairin Aşkî tercümesini görmediğini kabul etmek gerekir.

Mahzenü’l-esrâr gibi Heft-ptykerde de yazılış tarihi yoktur. Ancak, eserin yazıldığı tarih, bazı olaylardan hareketle yaklaşık olarak belirlenebilir. Mesnevi önce II. Bayezid’in şehzadesi Ahmed adına yazılmış, ancak birçok devlet adamının, hatta II. Bayezid’in istekleri tersine Selim’in padişah olmasıyla, eserdeki Ahmed adı S e 1 i m’e çevrilmeye çalışılmıştır. Nazım tekniği gözetilmeden yapılan bu değişiklikler, mesnevinin Selim adına yazılmadığını gösterir. Ayrıca, mesnevinin sonunda unutularak değiştirilmeyen bir beyitte, Ahmed adı açıkça görülmektedir.

Yapılmaya çalışılan bu değişiklikler ve şairin mesnevideki kasidesinde bulunan:

    cAdl ile dünyâ sarâym yine tacmîr itmeğe
    Fâcil-i muhtâr idüpdür zât-ı pâkün ihtiyâr

    Muntazırdur dîde-i devrân rükûbun görmege
    Atun ayağına tâ kim dürlerin ide nişâr[228]

beyitleri, eserin II. Bayezid’in son yıllarında, şehzadeleri Ahmed le Selim arasındaki çekişmeler sırasında kaleme alındığını gösterir. Bu tarih en geç H. 917-918 /M. 1511-1512 yılları olabilir.
Şairin bu mesneviyi Şehzade Ahmed için yazdığı kesindir, ancak sunup sunamadığını bilemiyoruz. Şair mesnevinin başında önce II.B a y e z i d’i över [22 9], sonra da eserini sunacağı şehzadenin övgüsüne geçer. Buradaki:

    Siyyemâ şâh-zâde Şâh Selim
    Melhar-i âl-i husrev-i iklim[230]
beytinde “Şâh Selim” ve iklim” kelimelerinin, silinmiş kelimeler yerine sonradan yazıldığı görülüyor. Gerçekte beytin aslı şöyle olmalıydı:

    Siyyemâ şâh-zâde Ahmed Han
    Mefhar-i âl-i husrev-i devrân[231].
Şair, başka bir yerde eserini sunacağı şehzadeyi:

    Şeh Selim ibni husrev-i devrân
    Bâyezid ibni Şeh Muhammed Han[232]
beytiyle anıyor. Halbuki bu beyit ikinci nüshada şöyledir:

    Şeh Ahmed ibni şeh-i her devrân
    Bâyezid ibni Şeh Muhammed Han[233]
Ancak her iki yazmanın sonunda da:

    Şehriyâr-ı zamâne Ahmed Han
    Han bin han Sikender-i devrân [234]
beytinin değiştirilmemiş olması, eserin Şehzade Ahmed için yazıldığını kesinlikle açıklamaktadır. II. Bayezid’e son derece bağlı olan R ı d v â n’ın, kardeşler arasındaki taht mücadelesinde Padişaha ve devletin önde gelen kişilerine ters düşmesi de beklenemez.

Mesnevinin elde bulunan yazmalarındaki beyit sayısı birbirine çok yakındır. Atatürk Ün.deki yazmada 4174 beyit vardır. İstanbul Ün. Kütüphanesi'ndeki yazma ise birinciden 18 beyit eksiktir. Bu sayı, şairin adını anmadan tercüme ettiği Nizâmî’de 5000 beyittir[235]. Bu sayıların karşılaştırılması, Rıdvan’ın eseri kısaltarak tercüme ettiğini gösteriyor.

Şair, mesnevinin vezninde de Nizâmî’ye uymuş ve hafif bahrinin fe’ilâtün/mefâ’ilün/fe’ilün kalıbını kullanmıştır. Ancak Nizâmî’de baştan sona bir tek vezin bulunduğu halde, R ı d v â n esere kattığı kaside ve gazelleri değişik kalıplarla yazmıştır.

Mesnevinin Nizâm î’den tercüme olduğunu yukarıda da bildirmiştik. Şairin tercümedeki tutumu Mahzenü’l-esrârdakinden farksızdır. O, bazı yerlerde beyit beyit tercüme yoluna giderken, çoğu yerlerde mealen tercüme yolunu tutmuştur. Rıdvân’ın yaptığı küçük değişiklikleri de şöyle sıralayabiliriz:

İki eser arasında en çok göze çarpan ayrılık, Nizâm î’de baştan sona mesnevi nazım şekli dışına çıkılmamış olmasına karşılık, R 1 d v â n’da başta bir kaside ile her hikâyeden sonra gelen 8 gazel bulunmasıdır.

Behrâm’ın Havernak sarayında bir odanın duvarında gördüğü nakıştaki yedi kızdan, Mağrib şahının kızı Nizâmî’de Azeryûn, Rıdvân’da Zeytûn’dur.

Behrâm, babasının ülkesine sahip olabilmek için, Kisrâ ile savaşmak yerine, tehlikeli bir yarışma önerir: Hükümdarlık tacını iki aslan arasından alabilen, ona sahip olacaktır. Nizâmî’de Behrâm, silahsız olarak meydana girer, aslanları öldürerek tacı alır. R 1 d v â n ise bu olayın başında Behrâm la Kisr â’yı konuşturur. Bu bölüm Nizâm î’de yoktur.

Behrâm, üzerine gelmekte olan H a k a n’ı yanındaki yüz kahramanıyla yener. Nizâmî’de Hakan’ın öldürüldüğü söylenmez. Rıdvân, B e h r â m’ın H a k a n’ı öldürüşünü anlatır.

Nizâmî, Behrâm’ın Şîde adlı üstada yedi sevgilisi için yedi kümbet yaptırdığını anlatır. Rıdvân’da Şîde’den önce bu işi yapmayı Behrâm’ın Rûmî musahibi teklif etmiş, Behrâm onun teklifini kabul etmemiştir.

Rıdvân’daki ayrılıklardan birisi de, başlık sayısının Nizâmî’ye göre farklı oluşudur. Ancak eserin her iki yazmasında da başlıkların yazılmamış olması, iki şairin eserlerindeki başlıkları karşılaştırmamızı engelliyor. Bununla birlikte, metnin karşılaştırılması, Nizâmî’nin tek başlıkta verdiği olayları R ı d v â n’ın ikiye böldüğünü göstermektedir [236].

Sonuç olarak, bu yazımızla Ahmed-i Rıdvân’ın hayatı hakkında önceden bilinenlere yeni bilgiler katmış bulunuyoruz. Şairin bilinmeyen eserlerini tanıtarak, edebiyat tarihimizde yıllardır çözüm bekleyen Rıdvân-Hayâtî karışıklığına da açıklık getirdiğimize inanıyoruz. Güçlü bir şair olmamakla birlikte, altı mesnevi ve hacimli bir divan bırakan Rıdvâ n’ın, Nizâm î’nin Hamsesine nazire olarak Hamse meydana getiren, kendisinden önceki ve kendi dönemindeki şairlerin etkilerini taşıyan bir şair olarak, edebiyat tarihimizdeki yerini alması gerekir. Onun Divanının ve mesnevilerinin XV. yüzyıl Türkçesi, atasözleri ve deyimler bakımından incelenmeye değer olduğunu da belirtmek isteriz.

Dipnotlar

  1. I.evend, Ahmed Rıdvan’ın Iskender-nâmesi (Türk Dili = TD, S. 3, 1951); Ahmcd Rıdvan’ın Leylâ vü Mecnûnu (TD. S. 7, 1952); Ahmed Rıdvan'ın Husrev ü Şîrin’i (Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten — TDAY., 1966).
  2. Levend, Hayatî’nin Iskender-nâmesi (TD. S. 4, 1952); Ahmed Rıdvan’ın Husrev ü Şîrin’i (TDAY., 1966).
  3. Ünver, Türk Edebiyatında Manzum tskender-nâmeler, DTCF., basılmamış doktora tezi (1975) no. 205 (= ünver, tskender-nameler).
  4. Ünver, Ahmed-i Rıdvân Hayatı, Eserleri ve Edebi Şahsiyeti, basılmamı; doçentlik tezi (1982) ( = Ünver, Ahmed-i Rıdvân).
  5. Rıdvân, Husrev ü Şirin, Berlin Staatsbibliothek, Mss. Or. Minutoli 26 ( = Rıdvân HŞ.), yk. 6 a.
  6. Ünver, Ahmed Rıdvân’ın tskender-nâmesindeki Osmanlı Tarihi (Nusret-nâme-i Osmân) Bölümü (Türkoloji D., C. VIII, 1979) ( = Ünver, Rıdvân’ın Osmanh Tarihi); Divan, TDK. Ktp., B. 32, yk. 325 a-325 b.
  7. Rıdvân, HŞ., yk. 12 a.
  8. Rıdvan, Divan, yk. 332 a ve 331 b’nin kenarında.
  9. M. Tayyib Gökbilgin, XV-XVL Asırlarda Edime ve Paşa Livası Vakıflar-Mülkler- Mukalaalar, 1st. Ün. Ed. F., İstanbul 1952 ( = Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livası), Vakfiyeler, s. 280-283.
  10. Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livası, s. 390; Gökbilgin burada: “ki 889’da Başdefterdar olduğu Sicill’de bildirilen Feylesof-zâde Ahmcd Çelebi ile aynı şahıs bulunması muhtemeldir” diyor. Araştırmalarımız sırasında bu tahmini doğrulayacak bir belgeye rastlayamadık.
  11. Rıdvan, Divan, yk. 69 a-71 a.
  12. Sehi, Htfl-behift, Istanbul 1325 (= Sehî, Hb.), s. 36.
  13. Latifi, Ttzkirıtü'f-ftSari, İstanbul 1314 (= Latifi, Tş.), s. 88.
  14. Hasan Çelebi, Tezkiretü’f-fucard, I. Kutluk, TTK., Ankara 1978, C. I (= Hasan Çelebi, Tş ). «• '49¬
  15. cAbdurrahmân-ı Hıbrî, Enisü’l-müsâmirtn fi Târihi Edirne, DTCF. Ktp., 1. Saib I/5200 (= Hıbrî, Em.), yk. 69 b.
  16. Şemseddin Sami, Kâmûsü’l-ıclâm, İstanbul 1306, C. I (= Ş. Sami, Ka.), s. 799.
  17. Mehmed Süreyya, Sicill-i Ormânf, İstanbul 1308, C. I ( = M. Süreyya, SO.), s. 198.
  18. Rıdvan, Iskender-nâme, DTCF. Ktp., M. Çon B. 20 (= Rıdvan, t.), yk. 14 b.
  19. Ünver, Rıdvan’ın Osmanlı Tarihi, s. 378-379.
  20. Rıdvan, Divan, yk. 325 a-325 b.
  21. Uzunçarşıh, Osman/ı Tarihi, TTK., Ankara 1975 (3. bs.) (= Uzunçarşılı, OT.), C. II, s. 219.
  22. Lâmi'î, Ştvihidü’n-nübüvvt Tercümesi, İstanbul 1257, cüz’-i şâmin, s. 42.
  23. Uzunçarşılı, OT., C. II, s. 219’da yazarın Sinoplu Safâ’i’ye dayanarak: “Sultân Bâyezid şiddetli hücûm emri verdiğinden” demesi Lâmicî ve Rıdvan’ın anlattıklarıyla çelişiyor.
  24. Rıdvan, Dtvan, yk. 346 b-347 b.
  25. Rıdvan, Divan, yk. 82 b-83 a'daki bir kıt’ada, Mustafâ Paşa için “vezîr-i Şeh” denilmiştir.
  26. Rıdvan, Divan (yk. 72 b-76 a)da biri mesnevi, öbürü de kaside olmak üzere iki şiirle Antalya’yı anlatmaktadır (bu şiirler için bk. Ünver, TD, S. 386, 1984).
  27. Uzunçarşılı, OT. C. II, s. 237-238.
  28. Rıdvan, HŞ., yk. 233 a; aynı kaside Divanda da (yk. 332 b-333 a kenarında) bulunmaktadır.
  29. Rıdvân, Divan, yk. 348 a-348 b.
  30. Rıdvân, Divan, yk. 362 a.
  31. Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livası, s. 390.
  32. Rıdvan, Divan, yk. 327 b-328 a kenarlarında.
  33. Rıdvan, Divan, yk. 328 b-329 b kenarlarında.
  34. Gökbilgin, Edirne ve Pasa Livası, s. 390.
  35. Sehi, Hb., s. 36.
  36. Latifi, Tş ., s. 88.
  37. Hasan Çelebi, Tş. C. I, s. 149.
  38. Hıbrl, Em., yk. 69 b.
  39. Sehî, Hb., s. 36.
  40. Latifi, Tş., s. 88.
  41. Hasan Çelebi, Tş., C. I, s. 149.
  42. Müstakimzâde Süleyman Sadüddîn, Mecelletü’n-nisâb, Süleymaniye Ktp., Halet Ef. 628, yk. 232 a.
  43. M. Süreyya, SO., C. I, s. 198.
  44. Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livası (Vakfiyeler) s. 283.
  45. Hıbrî, Em., yk. 16 a ve 69 b.
  46. Şeyhî Mehmed Ef., Vakâyicu’l-fuzalâ, Süleymaniye Ktp., Murad Molla 940, C. II, yk. 101 a, 126 a ve 270 b.
  47. O. Nuri Peremeci, Edirne Tarihi, İstanbul 1940, s 115 ve 177-178 (burada Rıdvan mahlası Hıbri’ye uyularak Rıdvânî biçiminde yanlı; verilmiştir. Ayrıca yazar, Rıdvan’ın II. Murad ve Fatih zamanlarında yaşadığı tahmininde bulunuyor ki, biz bunun yanlış olduğuna inanıyoruz).
  48. Sehî, Hb„ s. 36.
  49. Hıbri, Em., yk. 69 b.
  50. Levend, Ahmed Rıdvan’ın Iskender-nâmesi (TD., S. 3, 1951); Ahmed Rıdvan'ın Leylâ vü Mecnûnu (TD., S. 7, 1952), yazar şairin bu eserini “Arap Fars ve Türk Edebiyatlarında Leylâ ve Mecnûn Hikâyesi, Ankara 1959 (= Leylâ ve Mecnun Hikâyesi)” adlı kitabında yeniden ele almıştır; Ahmed Rıdvan’ın Husrev ü Şirin’i (TDAY., 1966).
  51. Levend, Hayâti’nin Iskender-nâmesi (TD., S. 4, 1952).
  52. Ünver, Iskender-nâmeler, s. 341-346.
  53. Rıdvân, HŞ., yk. 10 a-10 b.
  54. Hayât!, Hamse, Atatürk Üniversitesi Ktp., Levend yazmaları, 369-372 (yazma Levend tarafından tanıtılmıştır. Bkz. TD., S. 4, 1952), aynı yazma içindeki eserlerin ayrı ayn numaralandırılması doğru olmadığından, biz bu yazmadaki dört mesneviyi 369/1, 2, 3, 4 biçiminde gösteriyoruz.
  55. Atatürk Ün. 369/3, yk. 131 b, 141 b, 144 b.
  56. Atatürk Ün. 369/3, yk. 136 a.
  57. Atatürk Ün. 369/1, yk. 4 a-5 a.
  58. Heft-peykmn başka bir yazması İstanbul Ün. Ktp., Ty. 7575 numarada kayıtlı bulunmaktadır. H.1225/M.1810 yılında istinsah edilen bu yazma eldeki tarihsiz nüshaya göre oldukça yenidir.
  59. Atatürk Ün. 369/2, yk. 25 a.
  60. Atatürk Ün. 369/2, yk. 25 a-25 b.
  61. Atatürk Ün. 369/2, yk. 65 b.
  62. Bu durum, İstanbul Ün. Ktp., Ty. 7575 nolu yazmada da aynıdır.
  63. Atatürk Ün. 369/3, yk. 67 a.
  64. Atatürk Ün. 369/4. Husrev ü Şirinin bir yazması da DTCF. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü araştırma görevlisi Hasan Kavruk’ta bulunmaktadır. Boyudan 215 x 145-180 x 100, yaprak sayısı 135 (131. yk. tan sonra ve en sonda eksik var), satır sayısı 23, yazı özensiz nestalik, kâğıt genellikle ay damgalı, söz başlan siyah (kimi başlıklar yazılmamış), cildi mukavva (sırtı kahverengi meşin;, istinsah tarihi ve müstensihi belli değil. Yazma baştan 1097. beyte kadar Şeyhî’nin Husrev ü Şirininden tamamlanmıştır. Müstensih bunu kenara yazdığı: "Bu makama kadar Şeyhî ve bu makam Hayatî (yk. 25 b)” notuyla bildiriyor. Şeyhî’den alınan kısım, F.K. Timurtaş (Şeyhi ve Husrev ü Ştrin’i İstanbul 1980, 2. bs.)ın metnine göre 776-1884. beyitler arasıdır. Atatürk Ün., 369/4 nüshası da baştan eksiktir. Fakat, Şeyhî’den aynen alınmış kısım dikkate alınmazsa, bu nüsha H. Kavruk nüshasından 110 beyit kadar fazladır. 1096 beyti Şeyhî’den aktarılan bu yazmadaki toplam beyit sayısı 5805’tir. Oldukça geç dönemde (XVII¬XVIII. yy.) istinsah edildiği kağıdından ve yazısından anlaşılan, mısra ve kelime eksikleri bulunan bu nüsha da, mesnevinin Hayâtî’ye ait olduğunu gösterecek durumda değildir.
  65. Sehî, Hb., s. 69-70.
  66. Levend, Hayatî’nin tskender-nâmesi (TD., S. 4, 1952).
  67. Levend, Türk Edebiyatı Tarihi, TTK., Ankara 1973, C. I, s. 580.
  68. Âşık Çelebi, Afefâ’irü’f-fu’ard, M. Owens, London 1971, yk. 111 a.
  69. Âşık Çelebi, aynı eser, yk. 35 a.
  70. Mecdî, Hadâ'ıku'ş-şakâyık, İstanbul 1269, s. 505-506.
  71. Gökbilgin, Edirne ve Paja Livası, (Vakfiyeler) s. 283.
  72. Sehî, Hb., s. 36.
  73. Ünver, Iskender-nâmeler, s. 323-340.
  74. Levend, Ahmed Rıdvan'ın Leylâ vü Mecnunu (TD., S. 7, 1952); Levend, Leylâ ve Mecnun Hikâyesi, s. 177-195; Ünver, Ahmed-i Rıdvân, s. 111-130.
  75. Levend, Ahmed Rıdvan’ın Husrev ü Şirini (TDAY., 1966); Ünver, Ahmed-i Rıdvân, s. 170-187.
  76. Atatürk Ün. 369/3, yk. 68 b, bu beyit mesnevinin 20ı. beytidir.
  77. Iskender-nâmedeki mahlas değişiklikleri için bkz. Ünver, Ahmed-i Rıdıân, s. 36-39.
  78. Levend bu adın iki kez kullanıldığını bildirir (bkz. aynı yazı).
  79. Rıdvan, 1., yk. 349 a-350 a; Divan, yk. 325 a-325 b.
  80. W. Pertsch, Die türkisehen Handsehrijten der Herzoglischen Bibliothek zu Gotha II, Wien 1864; Pertsch, Die türkisehen Handsehrijten der Könıglıschen Bibliothek zu Berlin, Berlin 1889 ( = Rıdvan, HŞ.)
  81. Atatürk Ün. 369/4 ve Hasan Kavruk’taki nüsha.
  82. Rıdvan, HŞ., 232 b.
  83. Pertsch, Gotha Katalogu, s. 173-174.
  84. Ünver, Ahmed-i Rıdvan, s. 42-44.
  85. Ünver, Ahmed-ı Rıdvan, s. 145-146, 153.
  86. Ünver, Ahmed-ı Rıdvan, s. 44-46.
  87. Atatürk Ün., 369/1, yk. 3 a.
  88. Atatürk Ün., 369/1, yk. 18 a.
  89. Atatürk Ün., 369/1, yk. 8 b.
  90. Rıdvan, I., yk. 328 b.
  91. Bu başlık Nizâmî’nin bütün mesnevilerinde vardır.
  92. Atatürk Ün., 360/1, yk. 4 b.
  93. Latifi, Tş., S. 88.
  94. Atatürk Ün., 369/1, yk. 4 a-4 b.
  95. Atatürk Ün,. 369/3; İstanbul Ün. Ktp., Ty. 7575.
  96. Atatürk Ün., 396/2, yk. 24 a-24 b.
  97. Atatürk Ün., 369/2, yk. 47 b.
  98. Rıdvan, Divan, yk. 333 b kenarında. Müstensih bu kelimeyi yanlı; olarak “şu fıstanmun” biçiminde yazmıştır.
  99. Ün ver, Ahmed-ı Rıdvân, s. 85.
  100. Rıdvân, HŞ„ yk. ıı b.
  101. Rıdvan, Rıdvâniyye, Süleymaniyc Ktp., Hacı Mahmud 3330 (= Rıdvan, R.), yk. 81 a- 81 b.
  102. Atatürk Ün., 369/1, yk. 5 a.
  103. Rıdvan, Divan, yk. 348 b.
  104. Rıdvan, Divan, TDK. Ktp., B. 32; ölçüleri: 240 X 170-145 x 100, yk.: 370, (sondan eksik, aradan kopmuş ve yerleri karışmış yapraklar var); satır: 11, çift sütun; fiigransız, mühreli, kalın kâğıt; sayfalar genellikle yaldız çerçeveli; başlıklar yazılmamış (sonda kenara yazılmış şiirlerden kimilerinin başlıkları var); cilt: Mıklepti, mukavva, sırtı ve mıklebi kahverengi meşin; yazı: Talik (sonda kenardaki şiirlerde siyakat ve nestalik kullanılmış); istinsah tarihi ve müstensihi belli değil.
  105. Sehi, Hb., s. 36.
  106. Latifi, Tş., s. 88
  107. Hasan Çelebi, Tş., C. I, s. 149.
  108. Hacı Kemâl, Câm^u’n-nezâ’ir, Bayezid U. Ktp. 5782, yk. 428 b (kenarında).
  109. Latifi, Tş., s. 88; Hasan Çelebi, Tş., C. I, s. 149.
  110. Rıdvan, k'aside-i Bür’e Tercümesi, Süleymaniye Ktp., Fatih 5427, yk. 104 b-106 b; Lâleli 3733-Yk- 13* b; 133 b; Lala İsmail 728, yk. 36 b 39 a (kitaplık katalogunda bu nüsha “Kasîdc-i Medh-i Nebi” adıyla gösterilmiştir); A.S. Levend bu manzumenin bir yazmasını F. Bilge’de gördüğünü bildiriyor (TD., S. 3, 1951).
  111. Rıdvân, L, ölçüleri: 270 x 180-170 x 115; yk. 390 (eksik yapraklar var); satır: 11; yazı: Harekeli nesih; yaldız çerçeveli; başlıklar yaldızla yazılmış; istinsah tarihi ve müstensihi belli değil. Eksik ve karışık sayfalar Hayâtî’ye atfedilen nüsha (Atatürk Ün., 36g/3)dan tamamlanabiliyor.
  112. Bkz. Ünver, İskender-nâmeler, s. 11-24; Ünver, Ahmedi fskender-nâme İnceleme-Tıpkıbasım, TDK., Ankara 1983 ( = Ünver, Ahmedf t.), s. 9-12.
  113. Ünver, Ahmedi t, s. 9-27.
  114. Ünver, Iskender-nâmeler, s. 321-322.
  115. Levend, Alt Şir Seval, TDK., C. I, Ankara 1965, C. Ill, Ankara 1967.
  116. Rıdvan, I., yk. 387 b.
  117. Rıdvan, I., yk. 387 b.
  118. Rıdvan, 1., yk. 90 a.
  119. Rıdvan, I., yk. 14 b, 224 a, 349 a-350 a.
  120. Levend, Ahmed Rıdvan’ın tskender-nâmesi (TD., S. 3, 1951)
  121. Rıdvan, HŞ., yk. 10 a-ıo b.
  122. Ünver, Ahmedi t., s. 13-15.
  123. Rıdvan, I., yk. 13 b.
  124. Rıdvan, t., yk. 389 b.
  125. Atatürk Ün., 369/3.
  126. Levend, Ahmed Rıdvan’ın tskender-nâmesi (TD., S. 3, 1951).
  127. Ünver, İskender-nâmtler, s. 331-340.
  128. N.S. Banarh, Dâsitan-ı Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman ve Cemşîd ve Hurşid Mesnevisi (Türkiyat Mecmuası VI. cildinden aynbasım, 1939); Ünver, Rıdvan’ın Osmanlı Tarihi (Türkoloji D., C. VIII, 1979).
  129. Rıdvan, Leylâ vü Mecnûn, Atatürk Ün. Ktp., A.S. Levend yazmaları 414 ( = Rıdvan LM.); Levend bu yazmayı tanıtmıştır (TD., S. 7, 1952); Levend, Leylâ ve Mecnûn Hikâyesi adlı kitabında (s. 177-195) eserin kısa bir özetini vermiş, öbür hikâyelerle karşılaştırmıştır.
  130. Nizami, Külliyâl-ı Hamse-iSizâmi-i Gencel, Tehran 1351 ( = Nizami, Külliyât), s. 425-598.
  131. Emir Husrev, Mecnûn u Leyli, Tâhir Ahmedoğlu Muharremof, Moskova 1964.
  132. Cami, Heft-evreng-i Câmi, Aka Murtezâ Müderris-i Gilâni, Tehran tarihsiz 2. bs. ( = Cami, Heft-evreng), s. 749-910.
  133. Mektebi, Hâtifî ve öbür şairlerin Leylâ vü Mecnûnları için bkz. Levend, Leylâ ve Mecnun Hikâyesi, s. 11 -1 oo.
  134. Levend, Ali Şir Seval, TDK., C. III, Ankara 1967; Levend, Leylâ ve Mecnun Hikâyesi, S. 133-147-
  135. Levend, I^ylâ ve Mecnun Hikâyesi, s. 108-132.
  136. Levend, Leylâ ve Mecnun Hikâyesi, s. 160-176.
  137. Lcvcnd, Leylâ ve Mecnun Hikâyesi, s. 148-159.
  138. Levend, Ahmed Rıdvan’ın Leylâ vü Mecnun’u (TD., S. 7, 1952).
  139. Rıdvan, LM., yk. 115 b-116 a.
  140. Ieylâ vü Mecnûnun özeti Levend tarafından verilmiştir (TD., S. 7,1952); Levend, Leylâ ve Mecnun Hikâyesi, s. 177-195. Eserin daha geniş özeti için bkz. Ünver, Ahmed-i Rıdvân, s. 89-109.
  141. Ünver, Ahmed-ı Rıdvân, s. 112-130 (tki şairin eserlerinden alınan bölümler bütün olarak karşılaştınlmıştır).
  142. Yukarıda üç bölüm halinde verdiğimiz ayrılıklar, büyük bir çoğunlukla Levend tarafından da gösterilmiştir. Bkz. Leylâ ve Mecnun Hikâyeleri, s. 190-191.
  143. Levend, Leylâ ve Mecnun Hikâyeleri, s. 191.
  144. Rıdvan, HŞ. nüshaları: Bkz. W. Pertsch, Die türkischen Handschriften Der Herzoglischen Bibliothek zu Gotha, Wien 1864, s. 173-174; Pertsch, Die türkischen HandschrifUn Der Königlischen Bibliothek zu Berlin, Berlin 1889, s. 457. Atatürk Ün., 369/4 (Hayât! mahlastı); H. Kavruk’taki yazma (Hayât! mahlastı).
  145. Firdevsî, Şâh-nâme, Tehrân 1345, C. VII, s. 3-178.
  146. B. Flemming, Fahris Husrev ü Şirin, Wiesbaden 1974 (= Flemming, HŞ.), s. 144.
  147. G. Aliyev, Şirin ü Husrev, Moskova 1961.
  148. F.K. Timurtaş, Şeyhi ve Husrev ü Şirin’i, İstanbul Ün. Ed. F., 2. bs. 1980 (= Timurtaş, HŞ.), s. 17; Timurtaş, Iran Edebiyatında Husrev ü Şîrîn ve Ferhâd u Şîrîn Yazan Şairler (Şarkiyat M., C. IV, 1961).
  149. Timurtaş, HŞ., s. 36-37.
  150. Timurtaş, HŞ., s. 36-37; Timurtaş, Türk Edebiyatında Husrev ü Şirin ve Ferhâd Şîrîn Hikâyesi (TDED., C. IX, 1959); Flemming, HŞ., s. 148.
  151. G. Alpay, Ali Şir Nevât Ferhâd u Şirin (inceleme-metin), Ankara 1975 (•= Alpay, FŞ.).
  152. Lâmi'î’nin Ferhâd-nâmesi Nevâcî’nin eserinin küçük değişikliklerle Anadolu Türkçesine çevrilmiş biçimidir. Bkz. Timurtaş, HŞ., s. 39, 43-44; Alpay, FŞ., s. 63.
  153. Flemming, HŞ., s. 135, 144.
  154. Flemming, HŞ., s. 139.
  155. Rıdvan, HŞ., yk. 23a b.
  156. Rıdvan, HŞ., yk. 9 a.
  157. Rıdvan, HŞ., yk. 232 b.
  158. W. Pertsch, Golha Katalogu, s. 173-174.
  159. Rıdvan, HŞ„ yk. 12 b.
  160. Rıdvan, HŞ., yk. 232 a; Atatürk ün., 369/4, yk. 197 b.
  161. Rıdvan, HŞ., yk. 2 a.
  162. Rıdvan, R., Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud 3330; ölçüleri: 240 x 160-160 x 100, yk.: 81, satır: 11, yazı: Talik, başı tezhipli, ilk yapraklar yaldız çerçeveli, başlıklar yazılmamış, istinsah tarihi ve müstensihi belli değil.
  163. Ünver, Ahmed-ı Rıdıân, s. 187-208.
  164. Rıdvan, R., yk. 81 a.
  165. Rıdvan, R., yk. 81 b.
  166. Rıdvan, R., yk. 19 b.
  167. Rıdvan, R., yk. 43 b.
  168. Rıdvan, R., yk. 80 b-81 a.
  169. Rıdvan, R., yk. 81 b.
  170. Rıdvan, R., yk. 5 a-6 b.
  171. Rıdvan, R., yk. 6 b-9 a.
  172. Rıdvan, R., yk. 9 a-ıı b.
  173. Rıdvan, R., yk. 11 b-13 b.
  174. Rıdvan, R., yk. 13 b-15 b.
  175. Rıdvan, R., yk. 15 b-20 a.
  176. Rıdvan, R., yk. 20 a-24 b.
  177. Rıdvan, R., yk. 24 b-25 b.
  178. Rıdvan, R., yk. 25 b-27 b.
  179. Rıdvan, R., yk. 27 b-28 b.
  180. Rıdvan, R., yk. 29 a-30 a.
  181. Rıdvan, R., yk. 30 a-33 b.
  182. Rıdvan, R., yk. 33 b-36 a.
  183. Rıdvan, R., yk. 38 b-40 a.
  184. Rıdvan, R., yk. 36 b-38 b, bu hikâyenin benzeri Câmt (Hıred-nâmr-ı tsktndrrt, Hefl-tvreng, s. 984)'de de vardır.
  185. Rıdvan, R., yk. 40 a-42 b.
  186. Rıdvan, R., yk. 43 a-43 b.
  187. Rıdvan, R., yk. 43 b-44 b.
  188. Rıdvan, R., yk. 44 b-46 a.
  189. Rıdvan, R., yk. 46 a-47 b.
  190. Rıdvan, R., yk. 47 b-50 a.
  191. Rıdvan, R., yk. 50 3-52 b..
  192. Rıdvan, R., yk. 52 b-54 a.
  193. Rıdvan, R., yk. 54 b-57 a.
  194. Rıdvan, R., yk. 57 a-62 b.
  195. Rıdvan, R., yk. 62 b-65 b.
  196. Rıdvan, R., yk. 65 b-67 a.
  197. Rıdvan, R., yk. 67 a-69 a.
  198. Rıdvan, R., yk. 69 a-74 a.
  199. Rıdvan, R., yk. 72 a-74 a-
  200. Rıdvan, R., yk. 74 a-80 b.
  201. Rıdvan, Mahzenü'l-esrâr, Atatürk Ün. Ktp. Levend Kitapları 369/1, yk. 1 b-22 b ( = Rıdvan, Me.); bu yazma Levend tarafından tanıtılmıştır (TD., S. 4, 1952). Eserin değerlendirmesi için bkz. Ünver, Ahmed-i RıdvAn, s. 208-228.
  202. Nizami, Külliyât, s. 10-118.
  203. Emir Husrev-i Dihlevt, Matlacu'l-envâr, Tâhir Ahmedoğlu Muharremof, Moskova 1975; Emir Husrev-i Dihlevt’nin Hayatı, Eserleri ve Davalrâni Hızır Han Adlı Eserinin Tenkidli Metni, E. Türkmen, İstanbul Ün. Ed. F. doktora tezi (basılmamış 1978).
  204. Hâcû-yi Kirmâni, Ravzatü'l-envâr, Süleymaniye Ktp. Yazma Bağışlar 289/1; Ayasofya 0.3857 ve 1824; Fatih 2634.
  205. Cami, Tuhfetü’l-ahrAr, Heft-evreng, s. 366-443.
  206. Mir Haydar, Mahzenü'l-esrâr, Millet Ktp., Ali Emir! Manzum 951; eser hakkında bkz. J. Eckmann, Fundamenta, C. II, s. 317-319; O.F.Sertkaya, İslâmî Devrenin Uygur Harfli Eserlerine Toplu Bir Bakış, Bachum 1977; H.F. Hofman, Turkish Literature A Bıo-Bıblıografıcal Survey, Utrecht 1969, s. 275.
  207. NevaCL, Hayretü’l-ebrâr; Levend, AliŞirSeval,C. Ill, TDK. Ankara 1967, s. 3-5 ve 15-95.
  208. Macnevî, Mahzenü’l-ebrâr, Süleymaniye Ktp. Fatih 4080/1; bkz. İstanbul Kütüphanelerinde, Fatihin Hususi Kütüphanesinde ve Fatih Çağı Müelliflerine ait Eserler, İstanbul Ün. yayınlarından 549, İstanbul 1953.
  209. “Rıdvân-Hayâtî karışıklığının çözümüne doğru” başlığına bkz.
  210. Rıdvan, Me., yk. 4 b.
  211. Nizami, Külliyât, s. 23; bu beyit: “57° yıldır uyuduğun yetişir, ulu günler yaklaştı, meclise koş” anlamındadır (bkz. N. Gençosman, Mizâml Mahzen-i Esrâr, İstanbul i960, 2. bs., s. 31).
  212. Rıdvan, Me., yk. 3 b.
  213. Rıdvan, Me., yk. 4 a-5 a.
  214. Nizami, Külliyât, s. 60-61; Rıdvan, Me., yk 11 b-t2 a.
  215. Nizamî, Külliydi, s. 103; Rıdvan, Me., yk. 19 b.
  216. Rıdvan, Me., yk. 21 b.
  217. Rıdvan, Me., yk. 22 a.
  218. Rıdvan, Hıft-peyktr, Atatürk Ün. Ktp. Levend yazmaları 369/2, yk. 23 b-65 b ( — Rıdvan, Hp.); yazma hakkında bkz. Levend (TD., S. 4, 1952); İkinci yazma: İstanbul Ün. Ktp., Ty. 7575, ölçüleri: 290 x 150-165 x 85, yk.: 124, satır: 17, yazı: Rik’a, miklepli ve mukavva ciltli. Kâğıt: Kalın ve değişik renkte. İstinsah tarihi: H. 1225/M. 1810, müstensihi belli değil.
  219. Firdevsî, Şâh-nâme, Tehran 1345, C. V-VI; H.T. İlaydın, Behrâm-ı Gür Menkabeleri (Türkiyat M., C.V, s. 278-279).
  220. Nizamî, Külliyât, s. 600-835.
  221. Rızâzâde Şafak, (Târth-ı Edtbiyyât-ı Irân, Tehran 1341, 5. 310) eserin adını Heft-behişt olarak anar.
  222. İlaydın, aynı yazı, s. 282.
  223. ilaydın, aynı yazı, s. 285; Levend, Ali Şir Mval, C. III, s. 289-407.
  224. Levend, Türk Edebiyatı Tarihi, C. I, s. 136-137.
  225. G.K. Alpay, Lâmicl Chelebi and His Works (Journal of Near Eastern Studies, April 1976).
  226. G.K. Alpay, Aşkt'nin Heft Peyker Çevirisi (TDAY., 1972).
  227. Rıdvan, Hp., yk. 24 b.
  228. Rıdvan, Hp., yk. 25 a.
  229. Rıdvan, Hp., yk. 25 a.
  230. Rıdvan, Hp., yk. 25 a; İst. Ün. Ktp., yk. 6 a.
  231. Beyti bu biçimde değiştirirken, Atatürk Ün. 369/2’de “iklim” kelimesi önünde iyi silinmemiş “ ” harflerinin varlığından cesaret aldık.
  232. Rıdvan, Hp., yk. 25 b.
  233. Rıdvan, Hp., 1st. Ün. Ktp., yk. 7 b.
  234. Rıdvan, Hp., yk. 65 b; 1st. Ün. Ktp., yk. 124 a.
  235. Bu sayı, araştırmalarımızda kullandığımız Külliyâttaki metne göredir. A. Ateş eserin beyit sayısını 5600 olarak verir (îslâm Ansiklopedisi, Nizâm! maddesi).
  236. Eser hakkında daha geniş bilgi için, bkz. Ünver, Ahmed-ı Rtdıân, s. 229-257.