NEJAT GÖYÜNÇ

Zaman zaman yurdumuzun yer-altı ve yer-üstü servetlerinden söz edilir, bunların değerlendirilmesi yapılarak, kâh işletemediğimiz, onaramadığımız için üzüntü duyulur, kâh Allah’ın yurdumuza bahş ettiği bu lutuf ve bereketten doğan kıvanç ve öğünç paylaşılır. Lâkin, aslında yer-yüzünde olmakla beraber, zenginliği, ehemmiyeti, toplumumuza maddî ve manevî sahada sağlayabileceği faydaları çoğunluğun meçhûlü olduğu, bazan sandıklar içinde, bazan rutûbetli yerlerde bizlere, insan yüzüne, temiz havaya, güneşe hasret kaldıkları için, saklı, gizli, gözlerden ırak bir hazînemiz daha vardır: Türkiye Arşivleri ve içerisindeki bakım bekleyen, tozdan, nemden sahifelerini bazan dantelâ gibi işleyen kurtlardan arınmaya muhtaç, ancak bir kısmının sayısı hakkında tahminler yürütülebilen bir yığın evrak, tam deyimi ile “yükte hafif, bahada ağır” bir sürü kâğıt parçası. Onları bir yandan küçük kitap böcekleri kemirir, karınlarını doyururken, diğer taraftan bir kısım dostları onların açlığı, özlemi içerisindedirler; bu zararsız yaratıklar onları deşememe, değerlendirememenin çâresizliği içerisinde yanar, tutuşurlar. Belgeler ve okuyucuları, engin sessizlik ve sabırla bekleyişleri içerisinde maksat bakımından biribirlerine zıt iki kutup teşkil ediyor gibi görünürler. Halbuki, onları, aslında biribirlerinin gönüllerinde yatan, kavuşacakları günü, ânı bekleyen bahtsız sevgililere benzetmek daha doğru olur.

Arşivlerimiz hem kemiyet, hem keyfiyet bakımından çok zengindirler. Her iki yönü ile de, bunların en haşmetlisi olan İstanbul’da Başbakanlık Arşivi’[2]nde mevcut belgelerin çekirdeğini sadârete, yani Divân-ı Humâyûn’a ve Bâb-ı Âsafî’ye ait bulunanlar meydana getirir. 1945’den sonra Maliye, Vakıflar, Bâb-ı Âlî ile muhtelif bakanlıklara ait bir kısım evrak da buraya devr olunmuş, sonraki sekiz yıl içerisinde miktarları 23 milyonu aşmıştır. Başbakanlık Arşivi’ndeki münferit belgelerin miktarı, bizzat onun kıymetli Genel Müdürü Mithat Sertoğlu[3] tarafından 50 milyon civarında kadar tahmin edilmiştir. Türkiye’nin bu en büyük, ismi ansiklopedilere[4] girmiş arşivinin dışında, yine İstanbul’da Deniz ve Topkapı Sarayı Müzesi, Defterdarlığın alt katındaki Hariciye, Süleymaniye’deki Müftülük Arşivleri’nin, Ankara’da Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kızılay Genel Müdürlüğü, bir kısım Bakanlık Arşivlerinin yanı sıra, İstanbul’da Belediye Kitaplığı’nda Muallim Cevdet yazmaları arasında, Anadolu’nun çeşitli şehirlerindeki müzelerde, tekke ve zaviyelerde, kilise ve manastırlarda, bazı özel ellerde sayıları henüz tahmin bile edilemeyen pek çok evrak ve defter bulunduğunu belirtmek gerekir.

Bu belgelerin Osmanlı İmparatorluğu’nun Fas’tan İran’a, Habeşistan’dan Budin’e ve Rusya’ya kadar uzanan geniş topraklan üzerindeki bir çok milletlerin tarih ve kültürlerini ilgilendirmesi, onların mahiyet bakımından da kıymetlerini, şüphe bırakmayacak şekilde, ortaya koyar. Bu sebeple, arşivlerimizde sık-sık yabancı devlet uyruklularının müsaade alarak çalıştıkları, yine arşivlerimizin öneminin bir çok yabancı dilde yayınlanmış ilmî makalelere konu olduğu görülür.[5] Bu belgeler içerisinde Osmanlı-Türk Tarihi’ni olduğu kadar, bilhassa sosyal ve kültürel hayat bakımlarından Anadolu’nun Osmanlı türklerinden önceki devrelerini de aydınlatanlarının bulunması pek tabiîdir.

Kültürü, bir toplumun sosyal ve ekonomik yaşayışına hâkim olan ihtiyaç, inanç ve düşüncelerin, yine ilkinin teminine, son ikisinin ise, ifade olunmasına imkân veren dil, sanat, mimarlık ve benzeri alanlarda meydana getirdiği eserlerin, başarıların bir bütünü olarak tarif etmek hoş görülürse, konunun da çerçevesi kendiliğinden ortaya çıkar.

Arşiv belgelerimizin dil bakımından öneminin Türk Dil Kurumu’muz tarafından benimsendiğine hiç şüphe yoktur. Kurum’un, Halk Ağzından Söz Derleme Dergisi[6] gibi seri yayınlarından ve pek değerlilerinden biri olan Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü[7]’nde faydalanılan eserler arasında Ankara, Bursa, Kayseri ve Edirne Şer’iyye Sicilleri’nden bazılarının da bulunması, bu hususta en büyük kanıtları teşkil ederler. Lâkin, gerek bu tür defterler, gerekse diğer arşiv belgeleri o kadar engindir ki, Türk Dili ve gelişmesi yönünden başlı başına pek çok araştırmaların konularına gebe bulunduklarını hatırlatmak yerinde olur. Bu hususta bir-iki örnek verelim:

Kızıl-ırmak’ın eski isminin Alis (Halys) olduğu malûmdur. Bu ad Dânişmend-nâme’de geçtiği gibi, XIII. yüzyıla ait bazı vakfiyelerde, yine XIII. ve XIV. yüzyıllara ait vekâyi-nâmelerde ve belgelerde Âb-ı Sivas (Sivas suyu) denildiği, Kızıl-ırmak adını bu nehre göçebe Türkmenlerin verdikleri, bu ismin Dulkadır-oğulları’na ait vakfiyelerde de geçtiği Osman Turan[8] Bey tarafından belirtilmektedir. İstanbul’da Başbakanlık Arşivi’nde Divân-ı Hümâyûn Ruûs Kalemi Defterleri[9]’nden birisinde rastlanan “Tevliyyet-i vakf-ı cisr-i Gürcü, der Irmağ-ı Sivas. Sivas’ta vâki Nehr-i Alis ve elsine-i nâsda Kızıl-ırmak dimekle meşhûr nehrin üzerinde merhum Gürcü Hüseyin bina eylediği cisr …[10]” ibaresi Alis isminin 1718 (1131) tarihlerinde yaşadığını bize gösterdiği gibi, “Âb-ı Sivas” deyimindeki Farsça “âb” kelimesinin de yine aynı devirde atılarak, yerine Türkçe’si “ırmak” kelimesinin konulduğunu göstermektedir. Zaten bu dönemde, belgelerde, terkipler henüz muhafaza edilmekle beraber, zaman zaman yabancı kelimelerin yerini Türkçe’lerinin aldığına tanıklık eden başkaları da vardır: “mizân-ı gaile” yerine “ölçücülük-i buğday[11]” deyiminin kullanılması gibi.

Belgelerde bazan bir deyimin açıklandığı da görülür: “züvvârcılık ta'bir olunan şa’ir ve dakiki furuhtu (arpa ve unu satışı)[12]” açıklanmasındaki gibi. Bu arada şunu da belirtmekte büyük fayda vardır, kanunnâmelerde, bilhassa arazi gümrük ve iskeleler ile ilgili olanlarında yığınla terim geçmekte ve bunların da açıklaması yapılmaktadır. Tarama Sözlüğü’nde Fatih kanun-nâmesi ile Tevkii Abdurrahman Paşa kanun-nâmesi'nin tarandığı gibi, diğerlerinin de üzerinde durmak gerekir.

Arşiv malzemelerinin kullanılması, ayrıca bazı kelimelerin bilinen manâlarına yeni ilâveler yapmak imkânını da sağlamaktadır. Bu hususta, yine Tarama Sözlüğü'nden bir örnek alalım: Burada “oturak" kelimesine[13], XIV. ve XIX. yüzyıllar arasında yazılmış bazı edebî ve tarihî eserlerden yararlanarak “1, sabit, sakin, mukim, 2. oturacak yer, 3. mütekait, emekli" karşılıkları bulunmuş, “oturak eylemek, oturak etmek" deyimlerinin de "konaklamak, ikamet etmek" anlamlarına geldiği belirtilmiştir. Tabiî olarak, oturak kelimesinden türeyen terkipler de Sözlük’te yer almaktadır. Kelime, XVI. yüzyılda “... yevmi yüz ellişer akçe tekaüd vazifesi tayin olunmak buyuruldu[14]”, “... Ayasofya zevâidinden kanun üzere oturak vazifesi tayin olunup...[15]”, "hekimbaşı Mustafa Çelebi ulûfesiyle oturak olmak yetmiş akçe ile hassa harcından buyuruldu[16]”, “... İskender Bey pir olup oturak ihtiyar etmekte. ..[17]”, "Özer sancağı beyi olan Mehmed Bey bazı marazz arız olmuştur, deyu oturak rica etmeğin, kanunları üzere oturak verilmek buyuruldu[18]” cümlelerinden de anlaşılacağı gibi, sade "mütekait, emekli" değil, "tekaüd, tekaüdlük, emeklilik", hatta “tekaüd vazifesi", yani "emekli aylığı" karşılıklarında da kullanılmaktadır.

Ayrıca, "oturak" XVI. yüzyıl belgelerinde "konaklama", yahut "konak" karşılığını da ifade etmektedir. Bu cihetle, Tarama Sözlüğü'nde, Âşık-Paşa-zâde’den alınmış olan parçadaki "üç gün andan oturak oldular" cümlesindeki “oturak olmak" deyimini "sakin oldular" şeklinde değil, "konakladılar" tarzında anlamak daha doğru olur, kanısındayız.

Arşiv belgelerinden, yalnız kelime ve lügat bakımlarından değil, ifade yönünden de faydalanılabilir. Çünkü, bir çok hükümlerde, kısa da olsa, vak’a tekrarlanmaktadır. Meselâ, Antcp Şer’iyye Sicilleri’nden aldığımız şu iki kayıtta olduğu gibi: “... kassâb-ağası Mustafa Beşe, eğer bir dahi kassâb-ağası olursam, mahkeme tamirine elli guruş nezrim olsun, dedikte eğer ol vakitte kangı kadı bulunursa, benden elli guruş nezrim almazsa, kıyamet gününde iki elim yakasındadır[19]”, “...mezkûr Hüseyin meclis-i şer’e gelüp, şöyle ikrar idüp, didi ki, Eyne bint-i Şah Ali bana ‘gel” didi. Ben dahi give ile vardım. Kız ile musahabet etdüm, diyu sebt-i sicili olundu[20]. 1531 senesinin Eylûl’ü ortalarında cereyan eden bu son vak’ada kızın ifadesine müracaat olunduğunda, “inkâr ile cevap virüp”, “yemin-i bi’llah” ettiğini tahmin etmekte güçlük yoktur, sanırım[21].

Arşivlerimizde bulunan defterlerin bazan iç kapaklarında veya sonlarında kâtiplerin bir kısım marifetlerine de rastlanır. Lala Mustafa Paşa’nın Doğu serdarlığı[22] zamanında, 9 Ağustos 1578 tarihinde vukû bulan Çıldır muharebesini[23] anlatan ve:

“Anlar ol hâletile” kuskuna kuvvet diyecek,
Didiler kaçduği tarihine “hey hey Kara Han”

beyiti ile sona eren tarih manzumesi ile, ertesi sene kazanılan bir zafere işaret eden:

“Çıkup arşa bırakdı kur'a âhum,
Aradı gökleri düd-ı siyâhum
Yazılmış kur'ada tarihi bu kim
Acem Şahın sen aldun Pâdişâhum[24]”

dörtlüğü, aynı zamanda tarih manzûmesi, bu tip edebî türlere iyi birer örnek teşkil ederler.

Vaktiyle Ahmet Refik (Altunay) Bey’in yayınlamış olduğu XVI.-XIX. yüzyıllar arasında İstanbul hayatı ile ilgili belge derlemelerinde[25] ve bir kaç sene önce Belgelerle Türk Tarihi Dergisi’ndeki bir makaledeki bir kaç belgede[26] Osmanlı başşehrinin çeşitli sosyal yönleriyle beraber, kadın-erkek ilişkilerini de az-çok aks ettirenler vardı. Lâkin, Osmanlı İmparatorluğu’nda taşra şehirlerinde de yukarıda sunulan türde kayıtlara pek az rastlanmaması, kız evlâda arazi intikal etmeyeceği hususunda pek çok ve kesin hükümler varken, yine de 1528 tarihli Aydın kanun-nâmesi’ndeki "bir hatun kişi bir tımarda yer tasarruf edüp, boz komayup, tasarruf eylediği yerün hakkından gelüp, öşrün ve rüsumun sâhib-i tımara eda eylese, sonra gelen sipahi 'hatun kişiye yer yoktur' deyü elinden alamaz[27]” ibâresi, kadınların kadılara borç para ve eşya vermeleri, bunların ödenmemeleri halinde mahkemelere düşmeleri[28], yine kadınlara ait pek çok evkafın bulunuşu, Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların Tanzimat Devri Edebiyatı’nda bazı tiyatro ve romanlara konu olduğu gibi, her türlü sosyal faaliyetlerden yoksun, kadın-erkek ilişkilerinin de çok dar ölçüde olduğu kanaatinin pek yerinde olmadığını gösterse, gerektir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet adamlarının teb’a arasında din ve dil farkı gözetmediklerini[29], müslümanlara tanınan muafiyetlerin, hıristiyan ahali ile meskûn mahallelerde ve köylerde oturanlara da aynen tanındığını biliyoruz. XVIII. yüzyıl başlarında Yugoslavya’da Mostar’da “dersle meşgul iken bi-emri Hudâ, iki gözleri âmâ”[30] olan ve baston ile gezmeğe mecbur kalan bir öğrencinin, kimsesizliğini ve geçimini teminde güçlük çektiğini bildirmesi üzerine, kendisine Bosna hazînesinden maaş bağlanması, devletin o devirdeki sosyal yardım anlayışının bir başka kanıtıdır.

Bir başka belge de, bir kısım sosyal hizmetlerin Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl fî-sebîli’llah (Allah yolunda) yapıldığını, devletin sonradan böyle karşılıksız hizmette bulunanları, kendi talepleri üzerine koruduğunu göstermektedir, örnek olay Karadeniz Ereğlisi’nde geçer. Liman ağzında, Tekke (Hacı-Baba Tekkesi) denilen yüksek bir yerde Kapudân Ali Paşa tarafından 1705 sıralarında bir fener yaptırılır; fakat Ali Paşa, bu fenere yağ ve fenerci temini için vakıf yapamadan vefat eder. Tekkedeki dervişler, yerde odun yakarak, ışığından civardan geçen gemilerin faydalanmasını sağlamağa çalışırlar. Buna rağmen, bir kaç gemi karaya vurur; çünkü odun alevi, reislerin yön tayinine yetecek aydınlığı temin edememiştir. Dervişler Divan’a müracaat ederler, Ereğli limanı gümrüğünden günde on beş akçe yağ bedeli, sekiz akçe de fenerci hakkı almağa muvaffak olurlar[31].

Arşiv belgelerinin Türk süsleme sanatları yönünden önemine rahmetli Rıfkı Melûl Meriç "Türk Nakış Sanatı Tarihi Araştırmaları[32]” adlı yayınının giriş kısmında işaret etmişti. Şeh-nâme, Hüner-nâme, Neseb-nâme, Zübdetü't-tevârîh gibi minyatürleri ile meşhur XVI. yüzyıl sonlarının büyük eserlerinin sahibi şehnameci Seyyid Lokman’ın, eserlerini hükümdara sunuşu vesilesiyle, kendisine verilen ihsanlar ile, bu tanınmış şahsiyetin kendisi ve ailesi mensupları hakkındaki kayıtlara arşiv belgeleri arasında tesadüf olunduğuna evvelce işaret olunmuştu[33]. Bu münasebetle, onun eserlerini meydana getirirken, hizmetleri geçen bütün nakkaşların, hattatların, mücellid (ciltçi)’lerin isimlerini kapsayan listelerin de bulunduğunu belirtmek yerinde olur[34]. Bu listelerden Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Öğretim Görevlilerinden Dr. Günsel Renda tarafından, “Üç Zübdet-üt-Tevârih yazmasının incelenmesi” (1969) adlı doktora tezinde faydalanılmıştır.

Arşiv malzemesi, bilhassa, hâlen Rumeli-hisarı müdürü sayın Muzaffer Erdoğan’ın bir kaç makalesinde de temas ettiği gibi, Türk Mimarî Tarihi bakımından da son derecede ehemmiyetlidir[35]. Bugün gerek Anadolu’da, gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında vaktiyle bulunmuş sahalarda eski Türk eserlerinin ancak izleri, bakıyyeleri kalmıştır. Balkanlarda, yabancı ellere düşmek bahtsızlığına uğrayanların kasdî tahribini kısmen anlayabilmekle beraber[36], Türkiye’de eski devirlerden kalma, Anadolu’da Türk hakimiyetinin meyveleri olan sanat eserlerinin ne türlü cehalet içerisinde yıktırıldıklarını veya tahrip edildiklerini anlayabilmenin imkânı olmasa gerektir. Erzincan’da Ulu-câminin avlusunda, içlerinde Mengücük-oğulları’ndan Fahreddin Behramşah (1162-1225)a, XIV. yüzyılın sonlarına doğru bu şehre hakim olan Emir Mutahharten[37]’e ait olanlarının da bulunduğu altı medresenin[38], 1924-30 arasında nasıl yıktırıldığını, 1931’de bu ilimizde vali olan Ali Kemali Aksüt yana yakıla anlatır[39]. Bu sebeple, 1939’daki zelzeleye o kadar fazla iş kalmamış olmaktadır.

Yine, Bursa’nın Yenişehir kazasında, Osmanlıların bu ilk baş-şehrinde, Süleyman Paşa tarafından XIV. yüzyıl ortalarında yaptırılmış olan külliyeye ait imaret, medrese ve kütüphânenin 1950’lerde belediye reisi olan bir zat tarafından yıktırılarak, yerine ufak bir park yaptırıldığı, mahallinde anlatılmaktadır. Bu külliyeden de, her nasılsa, sadece Süleyman Paşa’nın makam türbesi ayakta kalabilmiştir.

Bu itibarla, arşiv kaynakları Anadolu’da ve diğer yerlerde Osmanlı devri yapılarının tam bir sayısını tesbit bakımından ve bu yapıların o zamanlar uğradıkları değişiklikleri anlamak yönünden son derecede ehemmiyetlidirler. XVI. yüzyıla ait Tapu-Tahrir Defterleri’nde yer-yer cami, mescid, medrese, hamam, kervansaray, köprü gibi eserlerin miktarlarını gösteren listelere rastlanabildiği gibi, bunlara ait münferit vesika ve kayıtlar da bol miktarda mevcuttur. Bir örnek olmak üzere, 1526 senesinde kuzeyde Bingöl çevrelerinden güneyde Musul’a kadar geniş bir sahayı kaplayan 15 sancaklı Diyarbekir Beylerbeyiliği’nde 32 cami, 162 mescid, 20 medrese, 57 zâviye, 15 muallimhâne (Kur’an okulu), 14 kervansaray ve 45 hamam bulunduğunu belirtelim[40] Bugün aynı çevrede bu eserlerden en büyüklerini bile, yukarıdaki sayıda tesbit etmek, aceba, mümkün müdür?

Bir başka misal olarak da IV. Murat devrinin vezir-i azamlarından Bayram Paşa[41] ile ilgili olanların verelim: Bu zatın, Develi-Karahisarı (şimdiki adı: Yeşilhisar)[42] ve Adana’da Çakıt-suyu kenarında[43] birer han yaptırdığı öğrenilmektedir. Bu eserlerden bugün pek bahs edildiği işitilmemektedir.[44] Bu hanların bakımı ve onarımı için birer “han ağalığı” teşkilâtı kurulduğuna[45] ve Anadolu’daki eski Selçuklu hanlarından olup, zamanla harabiye yüz tutmuş ve bakımsız kalmış olanlarının yeniden canlandırılması ve hizmete açılması için, civarlarına köy kurularak bu mahallerin şenletilmesine de çalışıldığına, bu münasebetle işaret etmenin yerinde olacağını sanırız.

Mimarî Tarihi ile ilgili bir kısım belgeler de doğrudan doğruya uzun yıllar içerisinde kâh bakımsızlıktan, kâh bir yangın neticesinde harap olan, tamir edilen veya yeniden yapılan eserleri haber vermektedirler. Nitekim, 1763 senesi sonlarına ait bir belgede “... medıne-i Tenişehir-i Bursa kasabası vasatında (ortasında) hüdâvendigâr-ı esbak Gazi Sultan Orhan... hazretlerinin cidâr-ı erbaası (dört duvarı) kargır ve sakafı kiremit puşîde (örtülmüş) ile bina buyurdukları cami-i şerifin müstakillen vakfı ve mütevellisi ve kimesnenin nezâretinde olmayup, bi-kazâi'llahi teâlâ muhterik olmağla (yanmakla) ... tamir ve ihya olunmak babında …[46]” kısmı okunmaktadır. Sayın Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, hakikaten çok büyük bir çalışma ve emek mahsulü olan çok nefis baskılı Osmanlı Mimarîsinin İlk Devri adlı eserinde, 1923 senesinde yeniden yapıldığını söylediği Yenişehir’deki Orhan Gazi camiinin daha eski devrelerine ait resimler[47], bu ilk devir osmanlı mimarî eserinin kaçıncı baharını yansıtmaktadırlar? XVIII. yüzyıldaki inşaat, bu camiin kaçıncı şekil değiştirmesini ifade etmektedir? Bu cami, o zamandan 1923’e kadar geçen 260 sene içerisinde, daha kaç defa kalıp değiştirmiş veya tamir görmüştür, şimdilik bilgimizin dışında, meçhulümüzdür.

Yine Orhan Gazi devri eserlerinden, İznik’teki camii, etrafı tahta dükkânlarla çevrili olduğu için, 1559’da yanmış, yerine yenisi yapılmıştır.[48] Sayın Ayverdi’nin bu eser hakkındaki mütalâaları, Sayın Aslanapa’nın mahallinde yaptığı kazının sonuçları hangi Orhan camiinin kalıntıları hakkında fikir vermiştir, kesin bir kanaat izhar etmek, mümkün olmasa gerektir[49].

Arşivlerimizdeki bir kısım belgeler de yapılan veya tamir edilen eserleri bütün ayrıntıları ile, ölçüleri ile tanıtmaktadır. Bunlar, doğrudan doğruya, inşaata ve tamire ait keşif raporlarıdır. 1637’de inşaatı biten, Eski Malatya’daki Silâhdar Mustafa Paşa Hanı’nın, aynı tarihteki bir keşif sureti, bize hâlen iç-han kısmı ile, cephesindeki, kendisine aidiyeti bile zor fark edilebilen bir kaç dükkânı ile çok harap portali kalmış bu eserin, mahiyeti hakkında sağlam bir fikir vermiş, hatta 1932’de bu hanı ziyaret ederek, pek kıymetli bir planını yapmış olan ünlü Fransız Sanat Tarihçisi Albert Gabriel[50]’in planının da tashihine imkân sağlamıştır[51].

Diyarbakır’daki meşhur Ulu-cami’nin 1712’de yandığına, Maktul-zâde Ali Paşa tarafından tamir ettirildiğine dair 28 beyitlik bir tarih manzumesini ihtiva eden bir kitabenin caminin harîm kısmı içinde, orta salında, mihrabın üzerinde olduğu bilinmektedir[52]. Bu tamire ait, gayet ayrıntılı bir keşif, yine Başbakanlık Arşivi’ndeki bir defterin içinde bulunmaktadır[53]. Bu belge, muhtemelen caminin tamirinden önceki durumunun aydınlatılmasına vesile olacaktır.

Yine, böyle bir keşif, hâlen Çakıt-suyu kenarında çok harap bir şekilde duran Bayram Paşa Hanı[54]’na aittir. 1729’da buradaki handa bir cami, iki vezir odası, arpa ve saman anbarları, bir fırın ve bir minarenin mevcut olduğunu haber vermektedir[55]. Antakya-Belen arasındaki Karamort Hanı[56] da, yine 1792’deki tamiri vesilesi ile, bütün ayrıntıları ile gözler önüne serilebilmektedir. Bu han 1704’de vezir-i azam Damat Hasan Paşa tarafından, mahallinin şenlendirilmesi maksadı ile yaptırılmıştı.

Bu gibi tamirle ilgili belgelerden kazanılan bir başka husus da, bazı ölçü birimlerinin bugün kullanılan metrik sisteme göre hesaplanmasında sağladığı fayda olmaktadır. Silâhdar Mustafa Paşa’nın Eski Malatya’da yaptırdığı hana ait keşiften bir “zırâ”nın 68,5 santimetre olduğu hesaplanabilmiştir[57], ki Walther Hinz[58] tarafından verilen bilgiye tıpa-tıp uymaktadır, onun eşsiz İlmî dakikliğinin bir örneğini vermekte, onun münakaşa götürmez bir delili olmaktadır.

Anadolu’da XVI. ve XVII. yüzyıllarda, yol uğrağı olan yerlerde ve kavşaklarda, gelen-geçenlerin emniyetini sağlamak maksadı ile, çevre halkının buralara yerleştirilerek, orayı şenletmeleri arzu edilir, bu gayeye de halkın bir kısım vergilerden muaf tutulması karşılığında erişilirdi[59]. Bu metodun XVIII. yüzyıl başlarında da uygulandığı, Damat İbrahim Paşa tarafından, Akşehir-Ilgın arasında Arkıd-hanı mevkiinde cami, mektep, han, çarşı, medrese, çeşme ve kuyu yaptırılarak burada bir şehir kurdurulduğu, yarımşar saat mesafede bulunan Arkıt, Kuyumcu, Kekeç ve Şekerli köylerinin halkı getirtilerek, buraya yerleştirildiği bilinir[60]. Bu husustaki belgeler, o devirdeki devlet yönetimi ile ilgili ayrı birer sosyal ve ekonomik yönü bize aksettirmektedirler. Bugün ancak iktisaden ileri gitmiş memleketlerde, geri kalmış bölgelerin kalkındırılması için uygulanan tedbirlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nda çok daha önceki yüzyıllarda yürürlükte olduğunu göstermesi bakımından ilginçtirler.

Arşiv kayıtlarından Anadolu’nun Osmanlı öncesi devirlerine ışık tutabilenlerine de rastlanmaktadır. (Eski) Malatya’daki Ulu-cami (“câmi-i kebîr’") mahallesinde Atabeg tarafından yaptırılmış olan bir bîmar-hâne (hastane), yine aynı zatın eseri Küçük mescid, şehrin dışında Meşak-kapusı civarında Altun-apa hamamı Anadolu Selçukluları devrini hatırlatmaktadır. Yine Osmanlı Tapu-Tahrir Defterleri’nde (Eski) Malatya’daki üç kervansaraydan bahs olunmaktadır ki, 1530 tarihinde harap durumda olan bu kervansaraylar Sultan Alâeddin evkafı arasında gösterilmektedir[61]. Ankara-Kırşehir arasında Çaşnıgir-köprüsü mevkiinde “Sultan Alâeddin zamanından kalmış bir harabe han" 1581 tarihine ait bir belgede[62] zikr olunmaktadır. Gerçekten de burada bir Selçuklu hanının mevcudiyeti bilinmekle beraber[63], hakkında pek fazla malûmatımız da yoktur. 1718-19 senelerine ait bir kaç belgede de “Ürgüp kazasına tâbi Avanos nâm karyede vâki Sultan Alâeddin vakfı" bir medreseden söz edilmekte, ismini, okuyabildiğimiz kadarı ile, “sellâb-sâlâr", “sarây-sâlâr"şarâb-sâlâr" şekillerinde tesbit etmek mümkün olmaktadır[64]. Aynı zamanda bir zaviye (“zâviye-i şarâb-sâlâr", “şarâb-sâlâriyye zaviyesi") olan ve geçen yüzyılın ilk çeyreğinde henüz faaliyet halinde bulunan bu bina kimin eseridir? Bu zaviye ve medresenin isminin “şarâb-sâ" şeklinde yazıldığınada rastlanmaktadır. Şarâb-sâlâr Anadolu Selçuklu Devleti’nde mühim bir saray memurunun unvanıdır[65]. Bu deyim, ister-istemez, hatıra hem Avanos’taki Sarı-Han[66]’ı, hem de Antalya-Alanya yolunda II. Gıyâseddin Keyhüsrev tarafından yaptırılan bir başka hanı getirmektedir: “Şeref-sa" kelimesinin bozulmasından meydana geldiği söylenen “Şarap-sa" ismini taşıyan Han. Aceba, medrese ile han, “şarâb-sâlâr" ile “şarap-sa" arasında bir ilişki kurulabilir mi, kestiremiyorum.

Osmanlı-Türklerinin Balkanlarda feth ettikleri yerleri de birer Türk-yurdu olarak benimsedikleri, daha XIV. yüzyıl ortalarından itibaren Anadolu’dan Rumeli’ye pek çok göçler olduğu, oralarda camiler, tekkeler, okullar yaptıkları, köprüler kurdukları, Rumeli Türklerinden pek çok kimsenin de osmanlı idaresinde mühim hizmetlerde bulundukları bilinmektedir. O kadar ki, Balkanları Osmanlı- Türklerinin yurt olarak benimsemeleri, kanaatimizce, bugün Anadolu’nun osmanlı idaresi zamanında -eğer doğru ise- üvey evlât muamelesi görmesinin de bir bakıma sebebi olmuştur, denebilir. Buralarda yapılan Türk eserleri, bir çok yerli ve yabancı araştırmalara konu teşkil etmişlerdir[67]. Lâkin, hâlen mevcut binalara ve seyahat-namelere (Evliya Çelebi de dahil) dayanılarak yapılan bu incelemeler yetersiz olmaktadır. Bir örnek olarak Mora’yı alalım. Mora’dan muh-telif tarihlerde pek çok büyük devlet adamı yetişmiştir. Karamort Hanı’nı yaptıran Damat Hasan Paşa, XIX. yüzyılın sadrazamlarından Derviş Mehmet Paşa, ilk Paris ve Londra ikamet elçilerimiz Es-seyyid Ali ve Âgâh Efendiler Moralı’dır[68]. Bugün Mora’ya gidenler Türk devrinden kalma Anabolu (Nauplion)’da iki cami, Korint (Gördüs)’te bir harap Gülşenî tekkesi, bir iki de Türk kalesi görebilirler. Halbuki Mora’da arşiv belgelerinden anlaşılabildiğine göre, 16 şehirde vaktiyle yapılmış Türk mimarî eserlerinin isimlerini, mahiyetlerini tesbit etmek mümkün olmaktadır[69]. Bu bakımdan arşivlerimizdeki belgeler, terk edilen ülkelerdeki faaliyetlerimizi saptamak yönünden de önemlidirler.

Arşivlerimizde, XVIII. yüzyılda Anadolu’daki medreselerden bir kısım müderrislerin İstanbul’a gelerek vazife aldıklarına, fakat bunların eski, başka şehirlerdeki görevlerini de uhdelerinde bulundurduklarına, bu durumda olanların yerlerine iadesi için devlet adamlarının nasıl çaba harcadıklarına dair belgeler de vardır. Bunları okudukça, Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet adamlarının merkeziyetçi bir sistem uygulamaları nedeni ile, Anadolu’daki medreseleri söndürdükleri yolundaki, belgelerden habersiz, gerçeklerden uzak kanaatler hatıra gelmektedir.

Yukarıda, ancak pek azı hakkında bazı örnekler verebildiğimiz arşiv belgeleri, Türk toplumunun engin tarihi içerisindeki yaşantısı, sosyal, sanat ve iktisadî hayatı hakkındaki kanılarımızı değiştirebilecek niteliktedir. Bugün faydalanılabilen belgeler hem okuyucuya sunulanların çok azını teşkil ederler, hem de onların bütünü, var olanların çok azıdırlar. Pek çok belgeler sandıklar içerisinde, depolarda, beton zemin üzerinde, tozunu çamurlaştıran, çatıdan damlayan yağmur tanecikleri altında görücüye çıkacakları günü beklemektedirler. Bakımları ve ihtimamları, az sayıdaki fedakâr arşiv memurlarının insan-üstü güçlerine, kendilerine karşı besledikleri hudutsuz bağlılık ve sevgiye kalmıştır. Türk siyasî hayatını olduğu kadar, Türk Kültür Tarihi’ni de aydınlatacak olan bu belgelerin daha fazla istifade edilebilir hâle getirilebilmelerinin tek yolu, günlük gaileler arasında bunalan yöneticilerimize, arşivlerle ilgili meselelerin önemini anlatabilmenin imkânlarını yaratabilmek, onların da bu sorunlarımıza eğilebilmelerini sağlayabilmektedir. Yoksa, bir yandan bir mirasyedinin paranın değerini bilememesi örneğinde olduğu gibi, herkesi hayretlere düşürmüş olacağız, diğer taraftan da, XVIII. yüzyılda Karadeniz Ereğlisi’ndeki gibi, bir çok meşhur reislerin (tarihçiler veya tarihle ilgilenenler) fikir gemileri, yalnız hayırsever, feragatkâr dervişlerin yakabilecekleri odun ateşinin titrek, zayıf alevinde, karanlıklar engininde yollarını iyi tayin edeıniyerek, karaya oturmakta devam edeceklerdir.

* Bu makale, 3 Mayıs 1972’de Ankara’da Millî Kütüphane’de verilen bir konferans metnine küçük ilâveler yapılması ve notlar eklenmesi ile meydana gel¬miştir.

Dipnotlar

  1. Turgut Işıksal, Arşivlerimizin durumu ve problemleri, Türk Kültürü, sayı 119, 1972, s. 36-47.
  2. Mithat Sertoğlu, Muhteva bakımından Başvekâlet Arşivi, Ankara 1955.
  3. Aynı eser, s. 87.
  4. Bernard Lewis, Başvekâlet Arşivi, Encyclopedia of İslam^2.
  5. Örnek olarak bak. Bernard Lewis, Notes and Documents from the Turkish Archives, Jerusalem 1952.
  6. Ömer Asım Aksoy (yöneten), Derleme Sözlüğü, Ankara 1963-72, I-VI.
  7. Ömer Asım Aksoy-Dehri Dilçin (düzenleyenler), Tarama Sözlüğü, Ankara, 1963-72 , I-VI.
  8. Selçuklular zamanında Türkiye, Siyasî Tarih, Alp Arslan’dan Osman Gaziye, (1071- 1318), İstanbul 1971, s. 123, not 41.
  9. Bu defterlerin mahiyeti için bak. Nejat Göyünç, XVI. yüzyılda Ruûs ve önemi, Tarih Dergisi, XVII, 1968, s. 17-34.
  10. BA, DHRD (Başbakanlık Arşivi, Divân-ı Hümâyûn Ruûs Defterleri), no. 27, s. 82.
  11. BA, DHRD, no. 32, s. 200.
  12. BA, DHRD, no. s. 371.
  13. Ömer Asım Aksoy-Dehri Dilçin, aynı eser, V, 3031-3.
  14. BA, KK (Kâmil Kepeci Defterleri), no. 225, s. 283.
  15. BA, KK, no. 225, s. 190.
  16. Aynı defter, s. 163.
  17. BA, KK, no. 233, s. 101.
  18. BA, KK, no. 238, s. 14.
  19. Antep Şer'iyye Sicilleri, Gaziantep Müzesi, no. 35, s. 1.
  20. Antep Şer'iyye Sicilleri, no. 1, s. 5.
  21. Aynı defter, s. 6.
  22. Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran siyasî münasebetleri, I (1578-1590), İstanbul 1962, s. 30 vd.d.
  23. Aynı yazar, aynı eser, s. 49 vd.d.
  24. M. Kemal Özergin, Özdemiroğlu Osman Paşa'nın Şirvân seferi ile ilgili üç manzume, Tarih Enstitüsü Dergisi, II, 1971, s. 266.
  25. Ahmet Refik Altınay, Hicrî on birinci asırda İstanbul hayatı, 1000-1100, İstanbul 1931 ; aynı yazar, Hicrî on ikinci asırda İstanbul hayatı, 1100-1200, İstanbul 1930; aynı yazar, Hicrî XIII. asırda İstanbul hayatı, 1200-1255, İstanbul 1932; aynı yazar, 16 ncı asırda İstanbul hayatı, İstanbul 1935.
  26. Nejat Göyünç, Osmanlı ceza hukuku ile ilgili belgeler, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı 3, Aralık 1967, s. 41.
  27. Ömer Lûtfi Barkan, XV. ve XVI. asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda zirâi ekonominin hukûkî ve mâlî esasları, I. Kanunlar, İstanbul 1943, s. 7-8.
  28. M. Tayyib Gökbilgin, Müesseseler tarihimizin kaynaklarından: 1579 senesinin Rumeli Sadareti Sicillerinden bazı önemli kayıtlar, Tarih Dergisi, sayı 25, 1971, s. 79-98.
  29. Nejat Göyünç, XVI. yüzyılda Mardin sancağı, İstanbul 1969, s. 84, not 13.
  30. BA, DHRD, no. 17, s. 176.
  31. BA, DHRD, no. 4, s. 267.
  32. I. Vesikalar, Ankara 1953.
  33. Nejat Göyünç, XVI. yüzyılda Ruûs ve önemi, s. 31-2.
  34. BA, KK, no. 225, s, 321 ; KK, no. 239, s. 243, 305.
  35. Muzaffer Erdoğan, Osmanlı Mimari Tarihinin arşiv kaynakları, Tarih Dergisi, III, 1953, s. 95-122; aynı yazar, Mehmed Tahir Ağa, Hayatı ve meslekî faaliyetleri, Tarih Dergisi, VII, 1954, s. 157-80; VIII, 1956, s. 159-78; IX, 1958, s. 161-70; XI, 1960, s. 25-46; aynı yazar, Son incelemelere göre Tatili camiinin yeniden inşası meselesi, Vakıflar Dergisi, V, 1962, 161-92; aynı yazar, Osmanlı mimarisinin otantik yazma kay-nakları, Vakıflar Dergisi, VI, 1965, s. 111-36; aynı yazar, Osmanlı devrinde Anadolu camilerinde restorasyon faaliyetleri, Vakıflar Dergisi, VII, 1968, s. 149-205.
  36. Batı Trakya’daki Türk eserlerinin nasıl Yunan idaresi tarafından tahrip edildikleri gündelik gazetelerin konusu olduğu gibi, 1969’da Kıbrıs’ta Baf’ı ele geçiren rumların ilk işlerinin bir camiyi yer ile bir edip, yerine oto-park yaptıkları anlatılmış, hatta yeni yapılmış bir Türk okulunun da ne hâle getirildiğini, orada bulunan Türk heyeti üyeleriyle birlikte görmüştük.
  37. Yaşar Yücel, XIV.-XV, yüzyıllar Türkiye Tarihi hakkında araştırmalar, Mutahharten ve Erzincan emirliği, Belleten, XXXV, 1971, s. 665-719.
  38. XVI. yüzyılın ikinci yarısında Erzincan’da bîr kervansaraydan (ΒA, Divân Defteri, no. 80, s. 331), XVIII. yüzyılda Erzincan’ın merkezindeki bir dârü’ş-şifâ’dan (bu eserden A. Süheyl Ünver [Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında vakıf hastanelerin bir kısmına dair. Vakıflar Dergisi, I, 1938, s. 23]’de kısaca bahs etmektedir), bir kaç medreseden, bir mevlevi-hâneden söz edildiği görülmektedir. İlgilenenlerin dikkatlerine sunulmak üzere, bu hususlardaki bir kaç ufak notu buraya eklemeği faydalı bulmaktayız : / Dârü’ş-şifâ hakkında, BA, DHRD, no. 32, s. 214; Atabeg ve Nizamiye medreseleri, BA, DHRD, no. 25, s. 12; Melik Fahreddin medresesi, BA, DHRD, no. 27, s. 290; no. 28, s. 303; no. 30, s. 65; Dârü'l-ilm medresesi, BA, DHRD, no. 26, s. 33; Taharten (Mutahharten) medresesi, BA, DHRD, no. 24, s. 27; no. 27, s. 188; no. 30, s. 5 ve 61; Torumtay medresesi (Seyfeddin Torumtay, Anadolu Selçuklu Devleti emirlerinden olup, 1276’da Erzincan’da beylerbeyi olarak bulunmuş, Amasya’daki Gökmedrese ve camiyi yaptırmış, 1278’de ölünce, yine Amasya’daki türbesine gömülmüştür [bak. Osman Turan, aynı eser, s. 538-42, bilhassa, not 59]), BA, DHRD, no. 24, s. 58 ve 199; no. 27, s. 71 ; no. 28, s. 166; no. 30, s. 3. / Mevlevî-hâne, BA, DHRD, no. 24, s. 278 ve 280; / Buk'a-i Abdülkerim, BA, DHRD, no. 24, s. 322.
  39. Ali Kemali Aksüt (Erzincan, İstanbul 1932, s. 236) ise, şu medrese isimlerini vermektedir: Gazi İftiharüddin, Melik Fahrüddin, Atabey, Tahartan Bey, Dârül-ilim, Nizamiye, Silâhşor Osman Paşa. Erzincan’da 1784 (1198) senesindeki büyük bir zelzelede şehrin bîr çok cami, kale, bedesten, hamam gibi binaları ile yıkıldığı, halktan binlerce kişinin öldüğü, yine Ali Kemali Aksüt (aynı eser, s. 220, 232) tarafından belirtilmektedir ki, bunlardan bir kısmının sonradan tekrar yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Bunun neticesi olarak da 1924-30 arasında yok edilenlerin, ilk ana yapılar oldukları sanılmamalıdır.
  40. BA, Tapu-Tahrir Defleri, no. s. 279-80.
  41. Bunun için bak. Osmānzāde Tā’ib Ahmed, Hadīqat ül-vüzerā (Der Garten der Wesire, Freiburg 1969, s. 79-80.
  42. BA, Maliye Defterleri Tasnifi, no. 998, 23308, s. 115.
  43. Kâtip Çelebi, Fezleke, İstanbul 1287, II, 196; Kara-çelebizâde Abdülaziz, Ravzatü'l-ebrâr, Bulak 1248, s. 598; BA, DHRD, no. 4, s. 245.
  44. İsmet İlter, Tarihî Türk Hanları, Ankara 1969, s. 92 vd.
  45. BA, DHRD, no. 127 mükerrer, s. 199 ve 355.
  46. BA, Cevdet-Evkaf tasnifi, no. 9280.
  47. Ekrem Hakkı Ayverdi, Osmanlı mimarisinin ilk devri, İstanbul 1966, I, 206-7.
  48. BA, Mühimme Defteri, no. 3, s. 218.
  49. Ekrem Hakkı Ayverdi, aynı eser, I, 160; Oktay Aslanapa, İznik'te Sultan Orhan İmâret camii kazısı, Sanat Tarihi Yıllığı, İstanbul 1965, s. 16-31, almanca tercüme: 32-38.
  50. Voyage archéologiques dans la Turquie Orientale, Paris 1940, I, 275.
  51. Nejat Göyünç, Eski Malatya’da Silâhdar Mustafa Paşa Hanı, Tarih Enstitüsü Dergisi, I, 1970, s. 63-62.
  52. Mahmut Akok, Diyarbakır Ulucami mimarî manzumesi, Vakıflar Dergisi, VIII, 1969, s. 137; Metin Sözen, Diyarbakır'da Türk Mimarisi, İstanbul 1971, 30.
  53. BA, Maliye Defterleri Tasnifi, no. 3882, s. 386-8.
  54. Hanın bugünkü durumu hakkında malûmat lutf eden İlahiyat Fakültesi Sanat Tarihi Asistanı Yüksek Mimar Dr. Yılmaz Önge’ye teşekkürü bir borç bilirim.
  55. BA, Maliye Defterleri Tasnifi, no. 3172, s, 32.
  56. Şahhüseyin Şahin, Karamort Hanı, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Mezuniyet tezi.
  57. Erol Özbilgen, Eski Malatya’da Silâhdar Mustafa Paşa Hanı'nın restitüsyonu hakkında, Tarih Enstitüsü Dergisi, I, 1970. s. 102.
  58. Islamische Masse und Gewichte, Leiden 1955, s. 58.
  59. Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu’nda derbend teşkilâtı, İstanbul 1967, s. 95 vd;. Nejat Göyünç, XVI. yüzyılda Mardin sancağı, 71.
  60. İbrahim Hakkı Konyalı, Akşehir, İstanbul 1945, s. 633; BA, DHRD, no. 31, s. 39, 81 ve 233; no. 32, s. 13.
  61. Nejat Göyünç, Kanûnî devrinde Malatya, VII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Ankara 1973, II.
  62. Nejat Göyünç, XVI. yüzyılda Ruûs ve önemi, s. 31, not 81.
  63. M. Kemal özergin, Anadolu’da Selçuklu kervansarayları, Tarih Dergisi, XX, 1965, s. 156’da: Köprü-köy hanı.
  64. BA, DHRD, no. 27, s. 3, 372; no. 28, s. 231 ve 250; no. 29, s. 256.
  65. Bu deyim için bak. A. C. Schaendlinger, Ämter und Funktionen im Reiche der Rümseltschuken nach der “Seltschukengeschichte des Ibn Bibi" WZKM sayı 62 (1969), s. 189.
  66. Tahsin Özgüç - Mahmut Akok, Sarıhan, Belleten, XX, 1956, s. 383.
  67. Bir kaç örnek olarak: Semavi Eyice, Yunanistan'da Türk Mimarî Eserleri, Türkiyat Mecmuası, XI, 1954, s. 156-182; XII, 1955, s. 205; Ekrem Hakkı Ayverdi, Yugoslavya'da Türk âbideleri ve vakıfları, Vakıflar Dergisi, III, 1956, s. 151-223 ve levhalar; M(achiel). Kiel, Bulgaristan’da Eski Osmanlı Mimarisinin bir Yapıtı, Belleten, XXXV, 1971, s. 45-52; aynı yazar. Observations on the History of Northern Greece during the Turkish Rule, Balkan Studies, XII, 1971, s. 415-462; Eşref Eşrefoğlu, Bulgaristan Türklerine ve Rusçuk'taki Türk eserlerine dâir 1897 tarihli bir rapor, Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, I. 1972, s. 19-36 ve levhalar.
  68. Ercümend Kuran, Avrupa'da Osmanlı ikamet elçiliklerinin kuruluşu ve ilk elçilerin siyasi faaliyetleri, Ankara 1968, s. 25-35.
  69. Nejat Göyünç, Mora’da Osmanlı-Türk inşa faaliyetleri, Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, I, 13-8.