Abdullah Saydam

Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Siyasî İltica, 1849 Macar-Leh Mültecileri, Avrupa

Günümüzde devletlerin medeniliğini, insan haklarına bakışını, liberalistligini yahut da demokratlığını tespit etmeye yarayan en önemli ölçülerden birini, siyasi suçlara bakış açısının oluşturduğunu dünya kamuoyunun büyük çoğunluğu kabul etmiş durumdadır, ülkelerin adi suçluları cezalandırma şekli ne olursa olsun siyasi fikirlerinden dolayı kişilerin mahkum edilmeleri genelde tasvip görmemektedir. Diğer suçluların aksine siyasi suçlular uluslararası düzeyde hüsn-ü kabul görmüşlerdir. Bilhassa yaygın biçimde XIX. yüzyılda Avrupa'da çıkan ve Osmanlı Devleti'ni de etkileyen siyasi mülteciler kavramı, uluslararası ilişkilere tesir eden politik bir nitelik kazanmıştır. Osmanlı Devleti'nin 1849 yılında ülkesine sığınan ve büyük çoğunluğu Macar ve Leh asıllı olan mültecilere karşı uyguladığı politikanın bugünkü anlayışın yerleşmesinde çok önemli katkısının olduğu kanaatindeyiz. Tanzimat devri Osmanlı bürokrasisinin ve diplomasisinin en önemli imtihanlarından biri olan mülteciler hakkında yazılan bazı makalelere rağmen, hadiseye ilişkin Osmanlı politikasının çok daha ayrıntılı bir izahını yapılması gerektiği düşüncesi ile bu araştırmayı yapmaya karar verdik[1].

Avrupa'yı derin surette etkileyen 1830 ihtilâlinden fazla zaman geçmeden liberalist, sosyalist ve demokratik düşünce kulüplerinin, yayın organlarının, sendikaların etkisiyle 1848 yılında bütün Avrupa'da kitle ihtilâlleri baş göstermişti. Avrupa başkentlerini her gün yeni bir ayaklanma sarsıyor, ortalık felaket haberleri ile çalkalanıyordu. Bu tarihte İngiltere'nin İstanbul Büyükelçiliğine tayin olunan Lord Stratford Canning,Türkiye'ye gelmek için yola çıkıp 17 Mart 1848'de Brüksel'e vardığında gördüğü manzara şöyle idi: "Birbiri ardısıra başkentler öğrenci, asker çetelerinin eline düştü. Krallar, asiller korku içinde titreşe dursunlar, sokaklar, meydanlar ihtilâlci naraları ile dolup dolup boşalıyordu. Berlin "de kan gövdeyi götürüyordu. Viyana "da öğrenciler nezaretleri basmışlar..." [2].

Muhtelif ülkelerde meydana gelen ihtilâllerin bir kısmı işçi hakları şek­linde ortaya çıkıp daha sonra siyasal rejimin değişmesine yol açarken bir kısmı da milliyetçilikle birlikte yeni devletler kurmaya yönelik gelişmeler do­ğurmuştu. İhtilâllerin öncüsü olan hareketlerden ilki İsviçre'de meydana geldi ve çok geçmeden liberal ve hürriyetçi bir anayasanın kabulüne sebep oldu[3]. Hadise devrin siyasî anlayışı dikkate alındığında çok önemli bir geliş­meydi. Nitekim Fransa'nın Bern Büyükelçisi konunun ne derece mühim bir etki yaptığını şu şekilde ifade ediyordu: "Alman cumhuriyetçileri, İtalyan nasyonalistleri, Fransız reformistleri ve bütün memleketlerin sosyalistleri İsviçre olaylarını hararetli bir dikkatle izliyorlardı[4].

Bu sırada Fransa'ya sıçrayan ihtilâl beraberinde cumhuriyeti getirdi. Paris'te başlayan ihtilâl hareketi kralın tahttan uzaklaştırılmasına ve meşhur Napolyon Bonaparte'ın yeğeni olan Louis Napolyon'un Aralık 1848’de cum­hurbaşkanı seçilmesine yol açtı. Gerçi cumhuriyetin ömrü Cumhurbaşkanı Napolyon'un daha sonra kendisini kral ilan ettirmesiyle son buldu, fakat bü­tün Avrupa kıtasını etkileyen önü alınmaz nitelikte karışıklıklar ortaya çık­mışa. Bu kargaşa ortamında, İngiltere Dışişleri Bakanı Palmerston'un işaret ettiği gibi "dimdik ayakta olan güçler yalnızca Rusya ve İngiltere'ydi. [5]

1848 ihtilâllerinden en çok etkilenen ülkelerden biri AvusturyaMacaristan imparatorluğu oldu. Habsburgların yönetimindeki bu devlet, Macar İstiklal Savaşı dolayısıyla oldukça zor günler yaşadı. Avusturya imparatorunun ayni zamanda Macaristan Kralı olması dolayısıyla, zımnen bu ülke idaresinde, fakat muhtar bir statüde yönetilen Macarlar; Avrupa'da meydana gelen hürriyetçi akımların da etkisiyle öteden beri gerçekleştirmek istedikleri bağımsızlık mücadelesinin bir yenisine daha teşebbüs ettiler. Aydınlar, Macar anayasasına uymak zorunda olan Avusturya İmparatoru'ndan, yalnız Macarlardan müteşekkil bir kabine kurulmasın istediler. Muhalefet lideri olan Louis Kossuthyüksek tabakaya verilen imtiyazların ve köylülerin ağır vergilerinin kaldırılması, basma hürriyet verilmesi ve bir anayasa hükümeti sistemi kurulması yönünde teklifler sundu. Bu istekler Mart I848'de parlamentonun çıkardığı bir yasa ile benimsendi ve Macaristan tam muhtariyet elde etti. Macarların ilk kabinesi 17 Mart 1848 tarihinde Kont Batthyany başkanlığında kuruldu. Kossuth bu kabinede Maliye Bakam olarak görev yaptı. Ancak imparator Ferdinand,başlangıçta verdiği bu tavizlerden dolayı pişmanlık duydu. Meseleyi kuvvet yoluyla Iralletmek ve Macarların bağlılığını temin etmek üzere Hırvat ^eacsCs'i Macaristan Başkomutanlığına getirdi[6].

Hırvat birliklerinin Macaristan'a girmesi üzerine Kont Batthyany hükumeti çekildi. Avusturya'ya karşı mücadele etmek üzere teşkilatlanan Macar Müdafaa Komitesi'nin başına geçirilen Kossuth'a 8 Aralık I848'de olağanüstü yetkiler verildi. Yıl sonunda Avusturya ordusunun Macaristan’da ilerlemesi üzerine hükümet merkezi Debrecene nakledildi. Bu sırada Ferdinand'nın yerine imparator olan Fransuva JosephMacaristan'ın Avusturya'ya ilhak olunduğunu ilan etti, ilhâkı tanımayan Macarlar, Ar thur Georgey kumandasındaki kuvvetleriyle Nisan 1849 tarihinde Debrecen'de Macaristan Cumhuriyeti'nin istiklâlini ilan ettiler. Kossuthda ilk cumhurbaşkanı seçildi[7]. Kossuth bu sırada Osmanlı Devleti ile, Rusya'nın muhtemel müdahalesine karşı bir Balkan Paktı imzalayıp böylece İngiltere'nin OrtaŞark siyasetinden istifade etmek istediyse de şartlar buna İmkân vermedi[8].

Fakat çok geçmeden Avusturya imparatoru, kendisi gibi otoriteye karşı çıkan fikirlerden nefret eden Rus Çarı LNikoladan yardim istedi[9].İmzalanan anlaşma gereğince General Paskieviç kumandasında yaklaşık 200.000 kişilik bir Rus ordusu Macaristan'a gönderildi. Macarlar yer yer mevziî başarılar elde etmelerine rağmen neticede bozguna uğramaktan kur­tulamadılar. Hatta bir kısım Rus kuvvetleri daha savaşa bile girmemişlerdi[10].

Sınırları yakınında cereyan eden bu olayları yakından takip eden Osmanlı Devleti, Viyana Büyükelçisi Kostaki Musurus Beyden gelen 21 Ağustos 1849 tarihli yazı ile ihtilâlin Macarların mağlubiyeti ile neticelendi­ğini öğrendi. Kostaki Bey birbirini müteakip meydana gelen Macaristan vukuâtının, müsâvi olmayan kuvvetlerin muharebesinin beklenen sonucunu doğurduğunu belirtiyordu. Ülkenin her tarafında peş peşe mağlup olan Macarlar, pek çok esir vererek dağılmışlardı, 21 Ağustos gününe gelindi­ğinde Komort ve Petervaradin kalelerinden başka ciddî şekilde direnen yer kalmadığını ifade eden Osmanlı Büyükelçisi, Temeşvar'da yenilenlerin Osmanlı Devleti'ne sığınmak üzere Orsova'ya doğru yürüdüklerini haber ve­rerek hükümeti muhtemel gelişmelere karşı uyarıyordu[11]. Aslında Osmanlı Devleti olayların daha ilk anlarından itibaren meselenin kendi topraklarına şu ya da bu şekilde intikal etmemesine dikkat ediyordu.

Zaten bu sıralarda Eflak ve Boğdan taraflarında da asayiş pek yerinde sa­yılmazdı. Avrupa'daki fikirlerden etkilenen Boğdan'ın bağımsızlığını ve Eflak ile birleşmesini talep eden gruplar ayaklanarak maksatlarını gerçekleştirmek istemişlerdi. Ayaklanma Gospodar Mihail Sturza tarafından pek çabuk bastı­rıldı. Fakat Eflak'ta bağımsızlık taraftarları bir anayasa yayınlamaya muvaffak oldular. Sturza bu hareketi önleyemediğinden dolayı çekilmek zorunda kaldı. Geçici hükümet, Rusya'nın egemenliği altına girmekten ise bazı husus­larda Osmanlı Devleti'ne bağlı kalmayı tercih etti. İstanbul'da ayaklananlarla anlaşmaya varılması yolunda bir eğilim vardı. Fakat Rusya'nın yaptığı baskı üzerine Bâb-ı Ali, Eflak olaylarını tanımadığını ilan etti. Rusya, sınırları dibinde ihtilâl prensiplerinin gerçekleşmesine taraftar olmadığı için, bölgenin statüsünü belirleyen Edirne Antlaşması'nın 5. maddesine aykırı biçimde Osmanlı Devleti'nin yetkilerini gasbederek Eflâk ve Boğdan'ın kuzey tarafını işgale başladı. Bundan rahatsız olan Osmanlı Devleti de bölgenin güneyine Ömer Lütfî Paşa kumandasında asker soktu. Böylece Temmuz 1848'den iti­baren Memleketeyn Osmanlı ve Rus garnizonlarının müşterek kontrolü altına girdi. Mayıs 1849'larda bölgedeki Rus askerlerinin miktarı antlaşmaya aykırı olarak 35.000'İ çoktan aşmıştı. Bâbı Ali Rusların fırsattan istifade ederek buraları zaptedeceğinden endişe etmeye başladı. Bundan dolayı hükümet çevrelerinde Macar asilerinin zaferi şiddetle arzu edilmiş, hatta bu yüzden Osmanlılar Tuna yoluyla ihtilâlcilere silah ve cephane satan tüccarlara pek ses çıkarmamışlardı. Osmanlı Devleti, geçici olacağına dair teminat verilen Rus İstilâsının hangi sınırlara kadar uzayacağım görüşmek üzere Amedî-İ Divan-I Hümâyûn Fuad Efendi (Paşa)'yi özel memuriyetle Bükreş'e yolladı[12]. Fuad Efendi, kargaşa ortamından istifade ile bazı kendini bilmez insanların Eflak ve Bogdan'da uygunsuzluk çıkarmamaları için dikkatli davranıyor ve her ihtimale karşı askeri hazırlıklar yapılıyordu[13].

Bir taraftan bu tedbirler alınırken diğer yandan da Eflak olaylarında Rusya'nın İşbirliği teklifi mecburen kabul edilmişti. Rus ordusu Macar İhtilâlini bastırmaya giderken Eflak İsyanını da önlemişti, ihtilalin bastırılması kolay oldu. Güçlü boyarların öncülük yaptığı isyana köylü pek destek vermeyince problem kısa surede halledildi[14]. Bununla birlikte Macar isyanında, kadim rakibi Avusturya'ya karşı muhalefetin yanında yer almayı arzu eden Bâbı Ali, bu karışık donemde bir gaile ile karşılaşmamak için tarafsız kaldığını ilan etmişti[15]. Halbuki şimdi Macarlar üzerine yürümek için Memleketeyn arazisini kullanan Ruslara ses çıkarmamakla bir bakıma Macarların karışında yer almış oluyordu. İngiliz Büyükelçisinin dediği gibi, "Türkiye böylece dış memleketlere karşı seferlerde bir is durumuna düştüğü takdirde tarafsızlığı güme gitmiş olacaktı[16]. Hükümet bunun rahatsızlığını duymaktaydı. Üstelik Rusların Avusturya ordusuna yardımını engellemek için Macar ve Leh kuvvetleri Osmanlı sınırlarına tasallutta bulunmaya başladılar.

Nitekim Macarlardan bir grup Bogdan tarafından bulunan Bakau civarindaki Tuzla'dan hududu geçerek sınırdaki bir Rus taburunu geri sürmüş ve biraz hayvan gasp ettikten sonra Fokşani tarafında ikamet etmişti. Fokşani müdürünün bu hadiseyi bildirmesi üzerine durumu müzakere eden Ömer Lütfi Paşa ile Fuad Efendi bunların hangi maksada geldiklerini araştırmak İçin Erkânı Harb Miralayı Tevfik Beyi görevlendirdiler. Tevfik Bey'e verilen talimatta, Macarların fazla husumet ile bu tarafa geçtikleri belirlendiği takdirde hiç bir şey yapılmadan beklenmesinin uygunsuz olacağı hatırlatıldı. Kendilerine sözlü olarak çekilip gitmelerinin iletilmesi, şayet itaat etmezlerse kuvvet yoluyla meselenin halledilmesi emredildi[17]. Tevfik Bey, buradaki Macarların kumandam ile görüşememiş ise de bir binbaşıya kendiliklerinden Osmanlı topraklarını terk etmemeleri halinde cebren çıkarılacakları uyarısında bulundu. Yeni bir cephede daha savaşmak istemeyen Macarlar, Teldik Bey'in gözü önünde gitme hazırlıklarına başladılar ve Osmanlı topraklarını boşalttılar[18].

Fuad Efendi, böyle bir tasallut olurken Osmanlı Devleti'nin sessiz kalmasi ve buna karşılık Rusya'nın her taraftan asker sevk etmesi ile memleket müdafaasının sanki onlara bırakıldığı tarzında bir intiba uyanmasından çekiniyordu. Bu sırada General Bern de Moldavya ahalisine bir bildiri yayınlayarak güya Osmanlı Devleti'nin Macarlara yardim edeceğine dair ifadeler kullanmıştı. Böyle bir emr-i vaki ile olayların İçine çekilmek istemeyen hükümet, 17 Ağustos 1849 tarihinde onaylanan bir karadla, bu tür ifadelerin yalan olduğunu İstanbul, Yaş ve Bükreş gazetelerinde ilan etme yoluna baş vurdu[19] . Öte yandan silahlı grupların ülkeye girişini engellemek maksadıyla Küçük .Eflak'ta askeri yığınak yapılması kararlaştırıldı ve 8 tabur piyade ile 3.5 alay süvarinin hazır tutulması sağlandı[20].

İşin bu noktaya varması üzerine Meclis-¡ Mahsus'ta yapılan müzakereler neticesinde şu kararlar alındı: Şayet bundan sonra Eflak ve Boğdan'a yeniden asker sokulması Rus elçiligince teklif olunursa, iki devlet arasındaki antlaşmalar gereğince oralarda hududu korumak İçin sadece 35 bin kişi tutmaya haklan olduğu belirtilecektir. Gerçi bölgede bulunan ve o sırada Macaristan isyanıyla meşgul olan General Lüders’in maiyetindeki ordu bu miktara yakın ise de o anda Memleketeyn'de olmadığı İçin, Rusya'nın söz konusu asker miktarının temin etme hakki mahfuzdu, fakat yeni asker sokulduğu takdirde Avusturya'ya geçirilmeyecek, bunlar Memleketeyn'in mullafazası İçin kullanılacaktı. Ayrıca Avusturya'ya geçen ordunun mühimmat ve erzak nakliyesi de Eflak ve Boğdan üzerinden değil de başka bir bölgeden yapılacaktı. Zira aksi halde Osmanlı Devleti bir dış probleme bulaştırılmış olacaktı. Kararlaştırılan miktarda asker mevcut olması halinde General Lüders'in ordusu başka yer­den ülkesine dönecekti. Meclis-i Mahsus'ta alınan ve padişahın da tasvibine mazhar olan bu kararlar Rusya sefaretine nazikçe iletildi ve hükümetin du­yarlılığı bildirildi[21]. Diğer taraftan Osmanlı Devleti, Eflak isyancılarına yumu­şak davranmak, meseleyi idari tedbirlerle halletmek yanlısıydı. Halbuki Rusya, bu tür isyanların şiddetli bir şekilde bastırılmasında ısrar ediyordu. Osmanlı hükümetinin bu baskılar karşısında dayanabilmesi için dış desteğe ihtiyacı vardı.

Başlangıçta Rus müdahalesini kabul eden İngiltere, Rusya'nın başarılı olması üzerine Ortadoğu'daki çıkarlarının tehlikeye düşmeye başladığını gördü. Temel çıkarlarının Fransa'ya daha yakın olduğunu düşünerek, Fransa ile birlikte Osmanlı Devletinin yanında yer almanın yollarını aramaya baş­ladı[22]. Nitekim Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında teati edilen yazışma­larda gittikçe artan oranda destek ifadeleri kullanılmakta idi. Bundan dolayı 5 Mayıs 1849'da Sadrazam Mustafa Reşid Paşadan Palmerston'a bir teşekkür mektubu yazıldığı gibi, kraliçeye de aynı mealde bir nâme-i hümâyun gön­derilmişti. Palmerston,yazdığı 27 Haziran tarihli cevabî mektubunda İngiltere'nin desteğinin devam edeceğini belirterek İstanbul Büyükelçisi Sìr Stratford Canning’in her türlü konuda yardımcı olacağını vurguluyordu. Palmerston,büyükelçinin "devletin vasıta-ı lisanı olmasıyla maddesi düştükçe devlet-i aliyeye icrâ-yı ihtârât ile tavsiye ve sipariş eylediği her bir suret saltanat-ı seniyenin muktezâyı menâfi-i aliyesine mutabık"tır demişti[23]. Bununla birlikte yine de İngiltere, kendisini Rusya ile karşı karşıya getirecek bir ulus­lararası؛ probleme hemen bulaşma yanlısı değildi. İstanbul elçisi Canning, daha atak bir politika güdülmesi taraftarıydı. Ne pahasına olursa olsun Bab-ı Ali'nin desteklenmesini istiyordu. Aksi halde padişahın Rus baskısına boyun eğebileceğinden söz ediyordu, Daha 4 Eylül 1848'de Palmerston'a gönder­diği mektubunda bu noktaya değiniyor ve şöyle diyordu: "Babıali ile Rusya arasında sendelemeden yürümek, bir yanda barış ve antlaşmalara saygı anla­yışını korumak, öbür yandan da Babıali’ye cesaret vermek, Eflak'ta esaslı bir gelişmenin temellerini atmaya çalışmak bir çeşit ip cambazlığı. Şimdilik Rusya bu yenilikler, gelişmeler üstünde BabIali'yle birlik olmak şöyle dursun, Ttirkleri sert tedbirler almaya razı etmek İçin didiniyor. Babiali fazla baskı altında kalırsa, boyun eğebilir"[24].

İngiliz büyükelçisi, olaya ülkesinin menfaatleri açısından bakıyor ve gönderdiği bir başka mektupta, Osmanlı Devleti'ne yapılacak mutlak desteğin anlamım şöyle ifade ediyordu: "Tecavüz bahaneleriyle, imkânlarla dolu olan böyle bir alanda Rusya'nın burnunun doğrusuna gitmesine müsaade etmenin ne sonuçlar vereceğini kestirmek İçin kahin olmak gerekmez, imparatorluğun Avrupa menfâatleri bakımından bütünlüğü ve bağımsızlığı Avrupa'nın gözünde şayet bir değer ifade ediyor, politikasında bir yer tutuyorsa, genel olarak verilmiş garantilerin, belirli kararlar, anlaşmalar ve fiili yardim taahhütleriyle pekiştirilmesi zaman) gelmiştir[25]. Elçinin bu ifadelerine rağmen Londra Hükümeti birden hadiselere karışmak yerine, gelişmelere göre temkinli bir politika izlemeye devam etmekteydi. Henüz İstanbul'un istediği destek açık ve kesin bir şekilde telaffuz edilmemekteydi.

Osmanlı Devleti bütün gayretlerine rağmen olaylardan kendisini kurtarmayı başaramadı. Çok geçmeden Avusturya ve Rus ordularına yenilen Macar, Leh, İtalyan askerler, yanlarında aileleri ile birlikte Osmanlı memleketlerine iltica etmeye başladılar. Hadise öteden beri Avusturya'ya karşı isyan eden Macar soylularının daima tercih ettikleri hareket tarzının yeni bir tekrarı gibiydi. Bir buçuk asır kadar önce Osmanlı Devleti'ne sığınan II. Rakoczi Ferenc gibi, Louis Kossuth da adamları ile birlikte Osmanlı himayesine baş vuruyordu1848 . [26]Macar ihtilâlinin de Rakoczi Ferenc hareketinden farkı yok sayılırdı. Ayni şekilde XVIII. yüzyılın başlarındaki yöneticilerle Tanzimat devri idarecileri arasında da, en azından bu konuda pek ayrılık yoktu. Ferenc'i himaye edenler gibi Sultan Abdülmecid de Macarlar ile Lehlileri savunmak yanlışıydı ve neticede Osmanlı toprakları bu insanlara açık tutuldu.

MÜLTECİLERİN OSMANLI MEMLEKETLERİNE GİRİŞLERİ

Düzenli ve güçlü Rus ve Avusturya ordularının mağlup ettiği Macar, Leh ve İtalyan ihtilâlciler, gruplar halinde Osmanlı topraklarına sığınmaya başladılar. Kara ya da deniz yoluyla yapılan ilticaların 1849 baharında başladığını görmekteyiz, önceleri iltica edenlerin sayısı fazla değildi. Bu hususdaki ilk bilgiler konuyu yakından takip eden Avusturya büyükelçisi ile konsoloslarının raporlarına dayanmaktadır. 16 Mayıs 1849 tarihli yazışında 12 kadar Toskanalı ve Cenevizli mültecinin İstanbul'a geldiğinden söz eden Avusturya Büyükelçisi Kont Stürmer, bunların arkalarından da 800 kadarının iltica edeceğini haber veriyordu. Temmuz ortalarında da 70 kadar mülteci bir İngiliz gemisiyle Malta'ya, oradan da İstanbul'a gelmişti. Avusturya'nın Kiklad adaları konsolosu 3 Ağustos 1849 tarihinde Şire'ye 69 siyasi mülteci ile bir Sardunyalının gelip buradan İstanbul'a gittiklerini belirtiyordu. Avusturya Büyükelçiliğinin bir başka yazışında da Osmanlı Devleti'ndeki siyasi mültecilerin sayılarının arttığına ve Fransız vapurlarının bunlardan azçok getirerek ekserisini payitahta çıkardıklarına dikkat çekiliyordu. Yine 54 mültecinin Selanik gitmek üzere yolda bulunduğunu ifade eden Stürmer, bunların muhafazaları konusundaki endişelerini dile getirerek eyaletlerde muhafazalarının istanbul'dakinden daha güç olacağı ve böylece birikmeleri halinde Osmanlı Devleti'nde büyük problemlerin ortaya çıkacağı hususunda hükümeti ikaz ediyordu. Hatta Avusturya Büyükelçisi yazdığı 6 Haziran 1849 tarihli yazışında, Üsküdar mahallelerinde Macarlardan oluşan bir cemiyet bulunduğunu yazmaktaydı[27].

Ancak henüz mesele dünya kamuoyunun dikkatini çekecek boyutlarda değildi. Osmanlı Devleti de başlangıçta problemin boyutlarının ne derecelere varacağı konusunda, çok sağlıklı bilgilere sahip değildi. Gerçi hükümet Macaristan'daki hadiseleri elden geldiğince takip etmekteydi, fakat iltica hareketlerine dair bilgiler merkeze ulaştıkça gittikçe karmaşık ve uluslararası boyutta olan bir dış problemle karşı karşıya olunduğu görüldü. Bilhassa isyancı liderlerin ilticaları ile bati dünyasının ilgisi bu konu üzerinde toplandı.

Deniz yoluyla peyderpey meydana gelen ilticalar çok fazla dikkat çekmemişti. Asil büyük kitleler, Macaristan sınırındaki Eflak ve Boğdan arazisinden giriş yaptılar. Buradan ilk olarak 6 Temmuz 1849 tarihinde. General Lüders'in askerleri tarafından Kızılkule derbendinde bozguna uğratılan Macarlardan 1120'den fazlası Eflak'ın Kinin mevkiindeki Osmanlı askerine sığındılar. Aralarında Macar ihtilâlinin ileri gelenlerinden olan General Bern'in de bulunduğu bu grupta 36 subay vardı, gerisi er ve erbaşlardan oluşmaktaydı[28]. General Bern'in emrindekiler Avusturyalılara mağlup olarak bir kısmı esir düşmüş, bir kısmı dağlara ve diğer mahallere dağılıp perişan olmuşlar, yanlarındaki topları ise Turla Nehri’ne atmışlardı[29].

Böylece gelen mültecilere ne yapılacağına dair mahalli yöneticilerden ve bu arada özel olarak görevlendirilmiş olan Fuad Efendiden gelen yazılara Bâb-ı Ali'ce verilen cevapta, kesinlikle silahlı kişilerin girişinin engellenmesi, ama iltica etmek isteyenlere, ayrıca karar alınıncaya değin iyi davranılması bildiriliyordu. Hatta bunların geleceğinin ne olacağına dair bölgedeki Rusya ile Avusturya memurlarının da sağlıklı bir bilgileri olmadığı görülmektedir. Nitekim Fuad Efendi, ilk gelen 1120 kişilik grup hakkında Avusturya konso­losu ile görüşürken bunlardan 36 kişisi subay olduğundan haklarında belki suç ithamında bulunulabileceğini belirterek, fakat diğerleri asker oldukla­rından üstlerinden aldıkları emri yerine getirmekten başka bir sorumluluk­ları olamayacağını, o cihetle muhakeme altında bulunamayacaklarını, ister­lerse hemen iade olunabileceklerini söylemiştir. Buna karşılık subayların du­rumu farklı olduğundan mademki Türk askerine iltica etmişler, buradan iadeleri usûle uymayacağından, şimdilik sınırdan uzaklaştırılmakla yetinilebileceğini ve gelecek fermana göre hareket edileceğini de sözlerine eklemiştir. Bunun üzerine Avusturya konsolosu konu hakkında kendi hükümetinden gelen bir talimat bulunmadığını ifade ederek görüş belirtmemiştir. O sırada Avusturya'nın Rusya ile olan ilişkisi sebebiyle Fuad Efendi, ayrıca Rus ku­mandanı General Dohammel’e müracaat etmiştir. O da bunlar hakkında ya­pılacak muameleye dair bilgisi olmadığını beyan ederek bu kadar adamın iadesi halinde bunun Rus kuvvetlerine ağır geleceğinden bahsetmiştir. Bunun üzerine Fuad Efendi karar çıkıncaya kadar bunların askerlerimiz ta­rafından muhafazasına, yalnız subayların Kinin mevkiinden uzaklaştırılarak Rımnık şehrinde ikame ettirilmesine dair görüş belirtince, hem Avusturya konsolosu hem de Rus kumandanı kararın münasip olduğuna dair yazılı belge vermişlerdi. Fakat sınırda görevli bulunan İsmail Paşa bunların Kinin şehrinde bulunmalarının iâşeleri hususunda zorluk çıkaracağını söyleyince neticede hepsi üç bölük Osmanlı askerinin muhafazasında olarak Rımnık şehrine nakledilmişlerdi[30].

Gelenlerin artması ihtimaline karşılık Fuad Efendi'nin aldığı ilk karar, böyle toplu halde geleceklere her ne kadar Osmanlı Devleti insanlık görevini yapacak ise de, bunları sefalet ve zaruretten kurtarmanın güç olması dolayı­sıyla mültecilerin nazikçe ve nasihat yoluyla geri yollanması idi. Yalnız pek sıkışıp can korkusu ile gelenlerin ya da bir kaç kişilik gruplar halinde kaçan­ların kabul olunması huduttaki görevlilere bildirildi[31]. Bu çerçevede ilk gelen grubun silahlarını toplayan Kaimmakam Kadri Beyden General Lüders'in bunları istediği, Kadri Bey'in "büyüğümden emir almadıkça veremem" de­mesine rağmen Rusların cebren aldıkları haberi merkezde rahatsızlık do­ğurdu. Böyle bir hareketin Osmanlı Devletinin hukukuna hakaret sayıldığı dikkate alınarak Rusya Büyükelçiliği nezdinde hadise protesto edildi[32]. Daha ilk andan itibaren ortaya çıkan belirtiler konunun Bâb-ı Ali'nin başını bir hayli ağrıtacağını göstermekteydi.

Bu sırada Avusturya Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Prens Schwarzenberg, Osmanlı Devletinin mültecileri kabul etmemesini sağlamak için iltica eden­lerin sayısının on bini aşacağı, dolayısıyla bunları himaye etmesi halinde zor duruma düşeceği uyarısında bulundu[33]. Gerçekten de çok geçmeden iltica edenlerin sayısı artmaya başladı. Önde gelen komutanlardan Lehli General Dembinsky ile General Mesaroş yanlarında 18 adamları olduğu halde Türk topraklarına sığındılar. General Perczelın de Kareyova'daki Türk askerleri­nin himayesine sığındığı, burada bulunan Mehmed Paşa tarafından merkeze bildirildi. Nihayet Macar ihtilâlinin ruhu demek olan Louis Kossuth'un da il­ticası üzerine mesele bir anda cesamet kazandı. Louis Kossuth,"Bloomfield"adına düzenlenmiş bir İngiliz pasaportu ile giriş yapmış, fakat Osmanlı me­murları kendisini saygıyla karşılayarak pasaporta gerek olmadığını söylemiş­lerdi. Kossuth hemen padişaha bir elçi göndererek maiyetiyle birlikte iltica talebinde bulunmuştu[34]. Sadece 23-26 Ağustos 1849 günlerinde Kossuth ile birlikte iltica edenlerin milliyetleri ve giriş yaptıkları bölgeler aşağıdaki tab­loda gösterilmiştir[35]:

Tarih

Giriş yapılan yer

Milliyeti

Sayı

23.8.1849

Eflak

Macar

53

26.8.1849

Sırbistan

leh

833

26.8.1849

Sırbistan

Italyan

464

TOPLAM

1350

ihtilâlin üst düzey yöneticilerinin bulunduğu bu grubtakilerin meslekî durumları da şöyleydi::

Politikacı

General

Miralay

Diğer Subay

Asker

Hizmetçi

Belirsiz

2

4

2

365

949

10

18

Fuad Efendi, henüz büyük çaplı ilticalar olmadan önce yani 20 Ağustos 1849 tarihli yazışında mülteciler yüzünden muhtemel bir Rus yahut Avusturya baskınından tedirginlik duyduğunu hükümete açıkça yazdı. Bunların Vidin'e nakledilmelerini teklif etti[36]. Bâbı Ali, teklifi benimseyerek mültecilerin şimdilik Vidin'e sevkine ve eğer yola çıkarılmamışlarsa ertelenmeden hemen sevkiyatın gerçekleştirilmesine karar verdi[37]. Ayni günlerde Bükreş'teki Rus generali Dohammel, Fuad Efendi'ye baş vurarak Rusya lehli!erinden olduğunu söylediği General Dembinsky ile on adamının kendisine teslim edilmesini istemişti[38]. Fuad Efendinin merkezden gelecek talimatın beklendiği yolundaki cevabi üzerine General Dohammel, meseleyi 7 Ağustos I849'da İstanbul'daki Rusya Büyükelçisi Titofa iletmişti. Osmanlı Hariciye Nezareti'ne yazdığı yazıyla bunların kendilerine iadesini talep eden Titof, bunların tesliminin Osmanlı Devleti ile Rusya arasında uzun süreden beri yürürlükte olan antlaşmaların gerektirdiği bir husus olduğunu iddia ediyordu. Rus elçisi, Avrupa ya da Asya hududundaki Osmanlı memurlarının firarîleri istediklerinde hemen teslim ederlerken, şu meselede farklı davranılmayacağım ümit ettiğini belirtiyordu, üstelik Ruslar, bu meselede bir başka noktaya daha dikkat çekiyorlar ve Memleketeyn'ın dahilî asayişini ihlâl edecek, Erdel'le Macaristan'ı ve komşu ülkeleri zarara uğratacak makul ol­mayan himayeyi Osmanlı Devleti'nin icra etmemesi gerektiğini söylüyorlardı. Titof, ' bâğî fırkası" diye isimlendirdiği Macar ihtilâlcilerine Osmanlı memur­larınca en küçük müsaade ve zaafın dahi gösterilmemesi icap ettiğini bil­hassa ilave ediyordu[39].

Rus temsilcilerinin bu yoldaki diplomatik teşebbüslerine Avusturyalıların da katıldığı görülmektedir. Osmanlı hükümetinin henüz net karar veremediği bu sıralarda Hırsova tarafından iki bin kadar Macar askeri daha iltica etti. Hükümet mülteciler hakkında nasıl bir politika uygulayacağı konusunda tereddüt ederken, mümkün olduğu kadar bunların girişini en­gellemek istiyordu. Fakat bundan pek de sonuç alındığı söylenemez. Nitekim Hırsova'dan giriş yapan mültecilerin geri gitmeleri için pek çok söz söylenmişti ama iltica isteklerinde ısrar eden mülteciler, "kabul olunmazlar ise kendilerini Tuna'ya atıp geri gitmeyeceklerini beyân" ederek direndiler. Hatta Ferik Halim Paşa'nın ifadesine göre bunlar, şayet biraz daha sıkıştırılırlarsa müslüman olacaklarını belirterek, böylece iade edilmekten kurtulmak için her çareye baş vuracaklarını göstermişlerdi. Neticede bunların kabulü ve o bölgede muhafazaları güç olacağından Vidirie nakledilmeleri mahalli yetkililerce uygun görüldü. Bunun yanında hükümetin aradan geçen za­mana rağmen hâlâ karar verememesi sınırlardaki memurları güç duruma düşürmüştü[40].

Dikkatimizi çeken hususlardan biri geri gönderilme endişesi yaşayan mültecilerin Osmanlı memurlarını Müslüman olmakla tehdit etmeleriydi. Bunun sebebi antlaşmalar gereğince Müslümanların iade olunmayacağı ga­rantisinin mevcut olmasıydı. Hatta bir kısım mülteciler başlarında General Bern olduğu halde İslâmiyeti kabul ettiklerini ilan etmişlerdi. Bunların sayı­ları 256 kadardı[41]. Ancak başta Avusturya ile Rusya olmak üzere bir kısım Avrupalı devletlerde durum, Osmanlı Devleti'nin aleyhine kullanılmak is­tendi. Osmanlı Devleti mültecilerin dinini zorla değiştirmekle suçlandı. Hatta Kossuth da bundan rahatsızlık duyarak hadiseyi Lord Palmerston'a ya­zıp yardım istemişti. Kossuth'un mektubu Avrupa gazetelerinde yayınlanınca büyük yankı uyandırdı. Hükümet hemen harekete geçerek devlet tarafından bu şekilde bir İslâmlaştırmanın söz konusu olmadığını, esasen bunun dinin ruhuna aykırı olduğunu, yalnız müslüman bazı mülteci gruplarının diğerle­rini, din değiştirmedikleri takdirde Avusturya’ya iade edilecekleri şeklinde korkuttuklarını açıklamışa. Zaten Vidin Valisine verilen emirde de kesinlikle böyle bir hareketin vukuuna izin verilmemesi istenmişti.

Ayrıca "maslahât bir fena suret kesb edecek olsa bile Rusya Devleti'yle olan ahd iktizâsınca müslüman olan firarilerin red olunmadığı cihetie anları muhafazaya böyle bir tarîk dahi mevcud olduğu hafifçe hikaye ile anlara bir teselliyet vermekten ibaret ve hele Nemçe ahdinde öyle sarâhet olmamağla Macarlulann bu ifadeye dahil olmaları sırf bir yanlışlıktan kinâyet olmasıyla buralarının gerek Macarlulara ve gerek henüz müslüman olmamış olan Lehlulere tefhimiyle te'mînleri"nin sağlanması ilgililere emredildi[42]. Aynı şe­kilde mültecilerin işlerini yürütmek üzere tayin edilen Kaimmakam Faik Beye verilen talimatta da mültecilerin her ne surede olursa olsun tahkir ve rencide olunmalarına müsaade edilmemesi, her türlü ihtiyaçlarının karşı­lanması, Müslüman olanlar ile Hıristiyan mülteciler arasında münakaşa ve uygunsuzluk çıkmaması için bunların ayrılması tavsiye ediliyordu[43].

Gerçekten de Osmanlı Devleti'nin mültecilere her türlü İnsanî yardımı yaptığını gören Kossuth da Palmerston'a yazdığı şikayet mektubundan dolayı mahcup olmuş, Sadaret'e yolladığı 23 Kasım 1849 tarihli yazısında, bir yanlış anlaşılmadan kaynaklanan söz konusu mektubundan dolayı özür dilemişti. Kossuth aynı zamanda kendi isteği dışında yayınlanan o mektubuna karşılık bu ifadelerinin de gazetelere yansıtılacağım belirtmişti[44].

Diğer taraftan hükümet kesin karar konusunda ¿otlanmaktaydı. 21 Ağustos 1849 günü toplanan Meclis-i Mahsus'ta şimdilik kaydıyla şu kararlar alındı: Macarlar beşer-onar bin kişi olarak beri tarafa geçtikleri surette silah­larını bıraksalar bile muhafazaları müşkil olacaktır. Mültecilerin Avusturya'ya verilmemesi canlarının muhafazası içindir. Halbuki bir orduda askerler emir kulu olduklarından asıl sorumluluk başlarındaki subaylarındır. Dolayısıyla askerler hakkında şiddetli muamele olunmaması İstanbul'daki Avusturya Büyükelçisi'ne ve Bükreş'teki konsolosa bildirilerek bunların affedilmeleri sağlanabilirse en azından bir kısmı iade edilebilir. Yalnız subaylar alıkonularak sınırdan uzak yerlerde muhafaza edileceklerdir. Elbette bunların bırak­tıkları silahların Avusturya'ya teslimi gerekirse de işin sonu belli olmadan hemen verilmesi sakıncalı olur. Bu konuda zaman kazanılmalıdır. Şayet Avusturyalılar tarafından sınırda bir talep olursa, merkezin vereceği kararın beklendiği ifade olunacaktır. Bu arada Macarlarla muharebeden kesinlikle kaçınılacaktır. Rusya ile Avusturya'dan Osmanlı memurlarına kendileriyle birlikte hareket etme teklifi gelirse kesinlikle itibar edilmeyecektir[45].

Bir taraftan hükümetin mülteciler hakkındaki kararı beklenirken diğer taraftan da sınır boylarındaki yerleşim birimlerinde bunların tutulmasının doğuracağı mahzurlar dikkate alınarak, kara yolundan gelen bütün grupla­rın geçici olarak Vidin'de toplanması yoluna gidilmişti[46]. Vidin valisinin 28 Ağustos 1849 tarihli yazısında Kalafât'tan yarısını kadınların teşkil ettiği 100 kadar Macarlı asker ve tüccarın Vidin'e geldiği, 1250 kadarının da geleceği ve ayrıca bir-iki güne kadar 3.000 kişinin dahi sınır tarafındaki Osmanlı me­murlarınca yola çıkarılacağı ifade edilmekteydi[47]. Yine Orsova derbendindeki Osmanlı askerine sığınan 35 kişi içlerinde kumandan ve subaylar olduğu halde Ömer Paşa'nın yaveri Yüzbaşı Ali Efendi ile gönderildiği gibi Kalafat denilen mahalde görevli olan Binbaşı İsmail Efendi tarafından da gruplar halinde mülteciler Vidin'e sevk edilmekteydi. Ayrıca Sırbistan bölgesinden giriş yapan Lehli ve Dalyanlı 1080 kişi de 28 Ağustosta şehre gelmişlerdi. Bu son grubun kabul edilip edilmeyeceğine dair henüz bir emir alamayan vilayet yöneticileri; öteye beriye dağılıp huzursuzluğa sebep olmamaları için emir alınıncaya kadar onları da diğer mülteciler gibi muhafaza etmeye çalışmışlardı[48]٠

Vidiride toplanan mülteci grupları bizzat valinin gözetim ve deneti­minde olarak Kaimmakam Yakub Beyin yönetiminde vilayetteki münasip mahallerde çadırlar kurulmak suretiyle iskân ve ikame olunmaktaydılar. Yiyecekleri temin edildikten başka hem bir tarafa firar etmemeleri hem de dışarıdan kendilerine bir zarar gelmemesi için yerleşim yerinde karakollar oluşturularak yeterli asker görevlendirilmişti[49]. Yalnız itibarlı kişilere müm­kün olduğu kadar daha özel yerler tahsisine gayret gösterilmekteydi. Meselâ hafif yaralı olduğu halde 29 Ağustos günü Vidin'e getirilen General Bern, Kaimmakam Yakub Beyin kışla içerisindeki odasında misafir edilmişti[50]. Kossuth, Vidin hanedanından Çelebi Bey'in konağına, Mesaroş, Perczel ve diğer bazı komutanlar da Hurşid Efendinin evine yerleştirilmişlerdi[51].

Vidin'de bulunan mültecilerden gerek müslüman olanlar gerekse eski dinlerinde kalanlar arasında halleri perişan olanların sayısı oldukça fazlaydı. Bunlara devlet tarafından gereken yardım yapıldı. Müslüman olanlara 165'şer adet pantolon, yağmurluk, yelek, gömlek, don, mintan, çorap ve ça­rık verildi. Ayrıca 145 kişiye de fes giydirildi[52].

Mültecilerden fakir olan Hıristiyanlara ise aşağıdaki tabloda gösterilen aynî yardımlar yapıldı[53]:

Eşyanın cinsi

Macarlara

Lehlilere

Italyanlara

Toplam

Yağmurluk (ad.)

200

500

240

940

Gömlek (ad.)

220

700

240

1.160

Don (ad.)

220

700

240

1.160

Pantolon (ad.)

٠

500

240

740

Çorap (çift)

220

600

240

1.060

Çarık (çift)

-

400

-

400

Yeni nal (çift)

-

-

53

53

Kaşağı (ad.)

-

53

53

Mültecilerin büyük çoğunluğu Macar olmak üzere içlerinden önemli öl­çüde Leh ve 400’den fazla İtalyan da vardı. 26 Eylül 1849 tarihinde mabeyne gönderilen bir Arz Tezkeresinde Vidin ve Eflak’taki toplam mülteci sayısının altı binden fazla olduğu belirtilmekteydi[54]. Bunların arasında sayıları çok fazla olmamakla birlikte İngiliz, Fransız, Prusyalı mülteciler de bulunmak­taydı[55].

Vidin’de toplanan mülteci sayısındaki artış, bunların güvenliği konusu­nun ciddî biçimde düşünülmesine sebep olmuştu. Gerçi bunların muhafaza­sının doğrudan doğruya vali Mehmed Ziya Paşanın uhdesinde olduğu hu­susu daha 29 Ağustos günü valiye bildirilmişti. Muhafaza maksadı ile alınan tedbirlerden dolayı mültecilerin kırılmaması için ٦٢idin’de "Sırphı, Rusyahı ve Avusturyalu birtakım eşhâs olmak ve kenelüleri dahi misâfirîn-i saltanatı seniyeden bulunmak cihetiyle her halde suret-i vikaye re hüsn-ü himayeleri"nden dolayı bu tedbirlerin alındığı ifade olundu[56]. Ancak hem ileri gelen ihtilâlcilerin orada bulunmaları hem de sayının fazlalığı güvenlik konu­sunda derin endişelerin mevcudiyetine yol açmaktaydı. Nitekim mesele Meclis-i Mahsus'un 26 Eylül tarihindeki toplantısında bir kere daha ele alınmış, bunların Vidin ve Eflak'ta mı yoksa bir başka mahalde mi muhafaza edilmelerinin uygun olacağı tartışılmıştı. Bu toplantıda Rusya ile Avusturya'nın cebrî hareketi ihtimali tekrar gündeme gelmiş, fakat gerek Vidin’deki ihtilâlcilerin reislerinin kale içerisinde bulunmaları, gerekse layetteki nizamî askerlerin varlığı dolayısıyla böyle bir hareketin mümkün ol­mayacağı kanaati hasıl olmuştu. Mamafih yine de ilgililere meselenin bu yönü de hatırlatıldı[57]. Ayrıca kalpleri kırık, hüzünlü ve garip olan mültecile­rin padişah misafiri olmaları sebebiyle kendilerine iyi davranılması yetkililere hatırlatılmış, bunları Rusya ile Avusturya'nın geri istemeleri halinde böyle şeyler devletler arasında söyleşilip karar verilecek maddeler olmasıyla hükü­metçe karar verilinceye kadar taleplerinin kabul edilmemesi tekrarlanmışü[58].

Rusya ile Avusturya'nın müdahalesi bir ihtimali öteden beri hatırda tutu­luyordu. Nitekim bundan dolayı Eflak'ın Orsova kesiminde bulunan Binbaşı Hayri Ağa kumandasındaki bir tabur asker de Vidin'e nakledilmiş ve 5 Eylül 1849'da burada göreve başlamıştı[59]. 20 Eylül 1849 tarihinde de mültecileri muhafaza etmekle görevli askerlerin kumandanlığına Miralay İsmail Bey ge­tirildi[60]. Yine de bu husustaki endişelerin pek giderilememesi üzerine, kışın da yaklaşması dikkate alınarak, öncelikle Vidin’deki mültecilerden 700 Lehli asker ile Eflak'a iltica eden bin Macardan mülazıma kadar olan zâbıtlarının Şumnu'ya nakilleri konusu gündeme geldi[61].

MÜLTECİLERİN ŞUMNU'YA NAKLEDİLMELERİ

Rusların baskın yapabilecekleri ihtimalinin yamsıra mültecilerden bazı­larının Tuna yoluyla firar etmeleri endişesi de vardı. Böyle bir durumda da Osmanlı Devleti'nin kaşıdı olarak mültecileri muhafaza etmemekle suçlan­ması söz konusu olabilirdi. Bunu dikkate alan Vükelâ Meclisi 7 Ekim 1849 günü konuyu yeniden taruştı. Buna dair hazırlanan Arz Tezkeresinde bunla­rın Vidin'den uzaklaştırılmalarının hayırlı olduğu hususunda vükelânın müt­tefik olduğu vurgulanmış, ayrıca İngiltere ile Fransa elçilerinin de aynı görüşte oldukları belirtilmişti. Bâb-ı Ali, mültecilerin Anadolu tarafına geçiril­mesinin en doğru yol olduğu kanaatinde olmakla birlikte, diplomatik teşeb­büsler çözümlenmeden önce bu surete baş vurmayı uygun görmemişti. Rumeli'de ise Edime ve Varna her ne kadar Tuna'ya uzak ise de birinin et­rafı açık, diğeri deniz kenarında bulunduğundan muhafazaları müşkil ola­caktı. Dolayısıyla Rumeli'de Şumnu kalesinden daha münasip yer bulunması söz konusu olamayacağından mültecilerin tamamının oraya nakil edilmeleri kararlaştırıldı[62].

Mültecilerin Şumnu'ya sevk edilmeleri ile ilgili çalışmalar sürerken Rusya ile Avusturya'nın istedikleri dışında kalan Fransız[63], İngiliz[64] ve İtalyan mülteciler[65] hemen ilgili ülkelere gönderilmekteydi. Bunların yol masrafla­rını karşılamak üzere devlet tarafından kendilerine maddî yardım da yapıl­maktaydı[66]. Ayrıca Vidin'deki mültecilerden bir kısmı da ortalık sakinleştik­ten sonra kendi talep ve ihtiyarlarıyla memleketlerine geri dönmek istedik­leri takdirde Osmanlı Devleti'nin buna bir diyeceği olamayacağı yolunda ka­rar verilmişti[67]. Mültecilerin devlete çok fazla yük getirmeleri üzerine Osmanlı Devleti nefer takımından olan ve pek şiddetli cezaya çarptırılmayacağı düşünülen kişilerin affedilmeleri için hem Bükreş'teki Avusturya konso­losluğu nezdinde hem de İstanbul'daki büyükelçilik düzeyinde teşebbüslerde bulunmuştu[68]. Yalnız Osmanlı Hükümeti Macaristan'daki olaylarda sorumlu­luğu olmayan erler ile Avusturya Divan-ı Harbinde yargılanmayı kabul eden subayları göndermeye karar vermişti. Özellikle erlerin herhangi bir şekilde suçlanmayacağına dair kat'î bir söz de alınmıştı. Bunun için Avusturya tara­fından gönderilen General Hauslab 3156 kişiyi beraberinde getirdiği vapur­larla 21 Ekim 1849 tarihinde Avusturya'ya götürdü[69].

Böylece kalanlardan Müslüman olanlar ile Hıristiyanların Şumnu'ya sevkedilmesi kararlaştırıldıktan sonra Müslüman olanlar ile Hıristiyan mülteci­ler arasında bir problem ve münakaşa çıkmaması için bunlar ayrı ayrı sevk olundu. Şumnu'ya nakil sırasında bilhassa önde gelen şahsiyetlerin firar et­memeleri için gereken tedbirlerin alınması sevk sorumlularına sıkı sıkıya tenbih olunmuştu. Bu amaçla hazırlanan bir talimatta şu hususlara yer ve­rilmekteydi: Mülteciler götürülürken ormanlık ve dağlık yerlerden değil de mümkün olduğu kadar düz yollardan geçerileceklerdir. Günde ortalama 4 ile 6 saat arasında yolculuk yapılacak, mola verilecek mahaller, gizli tutulmak kaydıyla önceden belirlenerek gerekli tedbirler alınacaktır. Genelde 1.5-2 saatte bir mola verilerek yolcuların ızdırap çekmeleri önlenecektir. Mola yerlerinde a١'ve benzeri maksatlarla dağılmaları muhtemel olduğundan çev­reye mutlaka asker yerleştirilecek ve hareket edildiğinde yoklamalar ihmal olunmayacaktır. Talimatta, meydana gelebilecek herhangi bir firar ve ben­zeri hadiselerden sevk memurlarının şahsen sorumlu tutulacakları ve bu hu­susta hiç bir özrün kabul edilmeyeceği özellikle vurgulanmaktaydı[70]. 400 İtalyan mültecisinden bir kısmı ülkelerine gönderilmek üzere Gelibolu'ya nakledilirken bir kısmı da önce Şumnu üzerinden Gelibolu'ya ve nihayet ül­kelerine gönderilmişlerdi[71].

Mültecilerden Müslüman olanlarını Şumnu'ya götürmek ve orada mu­hafaza ve idarelerine bakmak üzere Serasker yaveri Miralay Süleyman Bey ile Kaimmakam Faik Bey görevlendirilmişlerdi. Mültecilere dağıtılmak üzere 150'şer kuruş atiyye ile ayakkabı ve elbise imal olunmuştu. Zaten mültecilerin bütün masrafları devlet tarafından karşılanmaktaydı[72]. Bu şekilde Kasım ayı içerisinde Vidin'den sevkedilenler aşağıdaki tablolarda gösterilmiştir[73].

Tarih

Sevk yeri

Miktar

Milliyet

Sevk memuru ve maiyeti

31.10.1849

Şumnu

15

Müslüman

Kaimmakam Faik Bey kuman­dasında bir takım süvari

’٠

790

Lehli

Miralay Mehmet ve Kaimma­kam ismet Beyler ile iki kol ağası emrinde iki bölük süvari.

1 11 1849

Gelibolu

221

İtalyan

Kolağası Osman Ağa ile Mehmet Efendi emrinde bir bölük süvari.

2.11.1849

Şumnu

241

Müslüman

Binbaşı İsmail Ağa emrinde bir bölük süvari.

4.11.1849

٠٠

423

Macar

Miralay İsmail Bey emrinde iki bölük süvari.

TOPLAM

1690

Vidin'den Şumnu yoluyla Gelibolu'ya gönderilen bu mültecilerin mes­lekî durumları ise şöyle idi:

Meslek

Müslüman

Hıristiyan

Toplam

Üst yönetici

-

' 2

2

General

3

5

8

Miralay

1

٦

8

Kaimmakam

5

11

16

Binbaşı

8

36

44

Kolağası

-

9

9

Yüzbaşı

28

135

163

Mülazım

32

244

276

Tabip

1

3

4

Alay katibi

-

1

1

Er ve erbaş

173

923

1098

Hizmetçi

5

33

36

Aile fertleri

-

25

25

TOPLAM

256

1434

1690

Görüldüğü gibi iltica edenler arasında küçümsenmeyecek derecede aydın insan vardı ki, Çumnu'ya gönderilenler arasında yaklaşık olarak üçte birlik bölümü subay idi. Böylece Macar ihtilâlinin genelde askeri kadrolar tarafından sevk ve idare edildiğini söylemek mümkündür.

DİPLOMATİK TEŞEBBÜSLER VE PROBLEMLER

XIX. Yüzyılda siyasi fikirlerinden dolayı insanların yargılanmaması ve bu yüzden iltica edenlerin korunması konusunda dünya kamuoyunu etkileyen hadiselerden biri olan 1849 ilticaları, ayni zamanda Osmanlı Devleti için amansız bir diplomatik mücadelenin de cereyanına yol açmıştı. Uluslararası boyutları olan böyle çetrefilli bir meselenin, hem de geçen yüzyılın istikrar kazanamamış olan devletler hukuku açısından çözümlenmesi kolay değildi. Tabiatiyle diplomasisi henüz böylece bir meseleyi tahlil edip sonuçlandıracak şekilde teşekkül edememiş olan Osmanlı Devleti'nin problemi hemen ve kolaylıkla halletmesi mümkün değildi. Bir defa Tanzimat döneminin yeniden yapılanma süreci içinde devlet kurumlarının yerli yerine oturduğunu ve problemleri kavrayabildiğin söylemek dahi güçtür. Nitekim bilgi teminindeki zorluk yüzünden meselenin süratle teşhis edilemediğini, hatta İşin başlangıcında verilen kararın bilahere değiştirildiğini görmekteyiz. Zira meselenin başlangıcında boyutlarının ne olacağı, devletlerarası diplomasinin müdahalesinin ne derecede kalacağı konusunda sağlıklı bir bilgiye sahip olmayan Bâbı Ali, dış destekten şüpheli olduğu İçin zamana göre kararlarında tadil yolunu tercih etmişti. Nitekim hükümetin Avusturya'nın İç İşleri ile ilgili bir mesele diye baktığı bu olayda Macar isyancılarım asi olarak gördüğünü Şubat I849'da Fuad Efendi'yi görevlendirirken hazırlanan talimatta ifade etmekteydi[74].

Bu karara dayanılarak özellikle deniz yoluyla gelen mültecilerden bir kısmı hemen iade edilmişti. Mesela Macar ve Ih mültecilerinden oluşan elli kişilik bir grup Adriyatik kıyılarından gemiye binerek İstanbul'a gelmişti. Bunlar hemen geri gönderilmek istenmiş, fakat getiren geminin bunu reddetmesi üzerine başka bir gemi bulunarak mülteciler Şie'ye gönderilmişler, bununla birlikte yardim olmak üzere 3600 kuruş gemi navlunu ile 2500 kuruş yiyecek parası devlet tarafından karşılanmıştı[75]. Ayni şekilde bir Sardunya ticaret gemisiyle Çanakkale Boğazı'na giren 80 kişinin iadesi hususu Sardunya Büyükelçiliği ile kararlaştırılmışa. Hükümet bu çeşit mültecilerin yoğun şekilde gelmesinin bazı dedikodulara yol açacağını düşünerek geldik­leri yerlere gönderilmeleri taraftarıydı. Yalnız söz konusu mültecilerin ku­manyaları, tedarik edecek paralan olmadığından, diğerleri gibi devlet tara­fından karşılanmış ve 7.500 kuruş verilerek karaya çıkarılmadan geri gönde­rilmişlerdi[76]. Yine deniz yoluyla gelenlerin iade edildiği, fakat kara yoluyla gelenlerin oldukları yerlerde tevkif olunmaları Yanya, Selanik ve Tırhala daki yetkililere emredilmişti[77].

Avusturya'nın Macarları, Rusya'nın da Lehlileri geri istemeleri ve talep­lerini Osmanlı Devleti ile yaptıkları antlaşmalara bağlamaları karşısında Türk diplomatları iki büyük devlet ile amansız bir diplomasi mücadelesine giriştiler. Hatta bu mesele tamamen diplomasi cephesinde cereyan etti de denilebilir. Osmanlı Hâriciyesi devrin dört büyük devleti, yani İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya arasında oldukça hararetli bir diplomatik müca­dele örneği verdi.

Meselenin asıl tarafı olan Avusturya'nın bu konudaki görüşlerini Prens Schwarzenberg,14 Ağustos 1849 tarihinde İstanbul Büyükelçiliğine yolladığı mektubunda şöyle açıklamaktaydı: Osmanlı Devleti, Avusturya'nın meşru hükümetine isyan edenlerin Osmanlı topraklarına geçmekle yargılanmaktan kurtulamayacağını Şubat 1849'da Fuad Efendi'ye verilen talimatta kabul ve itiraf etmişti. Viyana hükümeti de mültecilerin Belgrad Andlaşması'nın 18. maddesinin hükümlerine göre kendisine iade edilmesi görüşündeydi[78]. Bâb-ı Ali'nin mültecileri iade etmeyip silahlarını alarak huduttan uzak yerlerde is­kân ettirmesine itiraz eden Avusturya; adlî kapitülasyonları hatırlatıyor ve Osmanlı Devleti'ndeki tebasını muhakeme yetki ve selahiyetinin sefaret ve konsoloslarına ait olması dolayısıyla bunlar hakkındaki hükmü ancak kendi­lerinin verebileceklerini ileri sürüyordu. Avrupa'da sonradan ortaya çıkan politika mültecileri usûlünü Osmanlı Devleti'nin benimseyemeyeceği de ek­leniyordu. Schwarzenberg,Macar mültecileri gibileri hakkında Fransa ve İsviçre gibi Cumhuriyetlerin bile en ziyade şiddetli tedbirlere müracaat etti­ğini iddia ediyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin asayişinin pek noksan ol­duğu, çok çeşidi milletlerin bulunmasıyla yakında başlayacak ihtilâller ve is­yanlarla iyice sarsılacağını belirterek üstü kapalı biçimde tehditler savuru­yordu. Osmanlı Devleti'nin isyan eden Eflaklı liderleri memleketten ihraç ederken bu defa ecnebi memleketlerden gelen asileri, asıl muhafızlarına tes­lim etmemek niyetiyle memleket içine nakillerinin tenâkuz olduğunu belir­tiyordu. Avusturya, kendisinin söz konusu antlaşmalara riayet ederek Bosna'da isyan edenleri Osmanlı yönetimine teslim ettiğini, bu yüzden Bab-ı Ali'nin da buna benzer bir hareketi benimsemesi gerektiğini ifade edi­yordu[79].

Rusya ise kendi tebası olduğunu söylediği Lehlilerin Küçük Kaynarca Antlaşması'nın ikinci maddesi gereğince iade edilmesini istiyordu[80]. Osmanlı Devleti bir taraftan Avrupa'da yaygın şekilde kabul gören siyasî mülteci kav­ramına aykırı harekette bulunmaktan çekiniyor, diğer taraftan da iki büyük devlet ile hesapsız ve sonu meçhul bir maceraya atılmak istemiyordu. Neticede bu devletlerin iade konusundaki ısrarları, Fuad Efendi ile diğer memurların bir an önce talimat gönderilmesi yolundaki müracaatları üze­rine konu Meclis-i Mahsus'ta bir kere daha ele alındı. 30 Ağustos 1849 günü toplanan meclisin verdiği kararlar doğrultusunda hazırlanan arz tezkere­sinde hükümetin meseleye bakışı şu şekilde ifade edilmekteydi[81]:

Meclisteki müzakerelerde mültecilerin geri verilmemesi halinde iki bü­yük devletin itirazlarına yol açılacağı konusu da tartışıldı. Böyle nazik bir zamanda iki devleti kırmak münasip değildir gibi sözler söylendi. Fakat bun­lar doğrudan doğruya Osmanlı askerine yani devletin himayesine sığınmaları ve geri verilmelerinin adeta cellatlara teslim etmek anlamına gelmesi sebe­biyle bu keyfiyet padişahın şanına ve askerin namusuna aykırı düşecektir di­yen meclis üyeleri Avrupa kamuoyunun da tepkisini dikkate almaktaydı. Çünkü Avrupa devletleri nezdinde kendi devletinden firar ve yabancı devlet­lere ilticâ eden suçlular iki sınıfa ayrılmış olup cinayet ve hırsızlık ve sâireden dolayı firar edenler tutulup asıl devletine teslim olunmaktadır. Ancak poli­tika töhmetiyle kaçanların reddi terk edilmiş ve ayıplanmıştır. Dolayısıyla Osmanlı Devleti bu genel usûle uymadığı takdirde kendisini seçkin devletler arasına sokmamış olacak ve uluslararasında itibarı kaybedecektir. Halbuki mültecilerin kurtarılması ise padişahın devletler arasındaki adaletinin gös­tergesi olacaktır. Genel görüşe göre teslim maddesinde olan mahzur diğe­rinden daha ağırdır. Avusturya ile Rusya'nın şu isteklerinin atlatılmasının çarelerinin aranması konusunda meclis üyeleri hemfikir olmuşlardır.

Bununla birlikte böyle bir ortamda iki devletle münasebetleri ve dost­luğu kesmenin de hatalı olacağı kabul edilmekteydi. Dolayısıyla bu hususta onlara verilecek cevapların yine antlaşmalar dairesinde, emsâline ve devletlerarası hukuka uygun biçimde olmasının mümkün olduğu kadar sağlanması amaçlanmaktaydı. Bu çerçevede Rusya'nın ele aldığı Küçük Kaynarca Antlaşması'nın firarilerin reddi konusundaki ikinci maddesi ile ilgili olarak şu görüşler ileri sürüldü: Birincisi reddedilmesi kararlaştırılan mültecilerin sahih tebâdan olması gerekmektedir. İkincisi tebadan oldukları halde dahi red olunmazlar ise mültecileri olan devletin memleketlerinden uzaklaştırılmalarına cevaz vardır.

Halbuki Rusya'nın istediği General Dembinsky ve arkadaşları uzun müddetten beri Fransa ile İngiltere'de iskân eylemişler ve ihtimal ki, oraların vatandaşlığına geçmişlerdir. Kendileri Rusya'dan çıkıp doğruca Osmanlı Devleti'ne gelmiş değillerdir. Bu yüzden araştırılmadan "Rusyaludur" denilemeyeceği ve farz-ı muhâl olarak Rusyalu hükmünde tutulup da şâir nazik mülâhazalara ve engellere de bakılmayarak Ruslara teslim olunmaları lazım gelse o zaman kendilerinin sonradan mensup oldukları devletler tarafından da talep olunmaları muhtemeldir. Bu durumda ise büyük meselelerin ortaya çıkacağı aşikârdır. Hiç şüphe kalmadığı takdirde Osmanlı Devleti antlaşma­ların gereğini yapmaya hazırdır. Şayet her iki devlet bunların iyi muhafazala­rının temini ve fesat çıkarmalarının önlenmesini sağlamak şartıyla Osmanlı memleketlerinde kalmalarını iltimas ederler ise bunun gereği de yapılacakur.

Öte yandan Rusya'nın söz konusu mülteciler ne kadar başka devletin tâbiyyetine girerlerse girsinler, Rusya nazarında onlar yine Rus tebasındandır şeklinde itirazlar olduğu takdirde, benzer bir itirazın Osmanlı Devleti tara­fından da yapılması imkânı ortaya çıkacaktır. Bu takdirde Osmanlı Devleti de bunca tebâsının geri verilmesini isteyecektir ki, böyle bir düşüncenin hükmü olamayacaktır. Mamafih buna da karşı çıkarlarsa memleketten uzaklaştırma maddesi antlaşma hükümlerinden olduğuna göre o yola baş vurula­bilir.

Osmanlı Devleti'nin mültecileri Rusya'ya vermemesinin bir diğer daya­nağı olarak da Küçük Kaynarca Antlaşması'nın imzalanmasından sonra Müslüman ya da Hıristiyan birçok Osmanlı vatandaşının bu ülkeye sığınma­sına rağmen hiçbirinin geri verilmemiş olmasıdır. Meselâ meşhurlardan Battal Paşa, Tayyar Paşa, Ramiz Paşa, yakın zamanlarda Sirozlu Yusuf Paşa, Alemdar Mustafa Paşa'nın Kethüdası Köse Ahmed Efendi, Yılıkoğlu, Rum beylerinden olan Boğdan Voyvodası Mavro Kordato, Eflak Voyvodası İpsilanti, Sucu Mihail gibileri Rusya'ya firar ve iltica etmişlerdi. Fakat ilgili antlaşmaya rağmen bunların hiçbiri Osmanlı Devleti'ne verilmemişti. Bu keyfiyetin de emsâl ve sâbık olarak Rusya'ya bildirilmesi meclisin kararların­dan idi[82].

Aynı konuda Avusturya Devleti'nin iddiaları da şu şekilde cevaplandırılı­yordu: Bu devletin iddiasının dayanağı olan Belgrad Antlaşması,nın onsekizinci maddesinde mültecilerin geri verilmesi tabiri bulunmamakta, sadece kabul ve himaye olunmaması ifadesi yer almaktadır. Bununla Osmanlı Devleti'ne girenlerin teslimi dava konusu olamaz. Hatta bundan önce Bosna'da meydana gelen isyanın reisi olan Hüseyin Kapudan ve taraftarları ve Yunan isyanında Rusya'dan Memleketeyn'e geçerek bunca kötülüklere ce­saret eden İpsilanti, Avusturya'ya firar ettiklerinde Osmanlı tarafından ne kadar talep olundular ise de verilmemiştir. Prens Metternich tarafından fira­rinin reddine dâir muâhedede açıklık olmadığı ve bunları Osmanlı'ya teslim lazım gelse, Ruslar da Avusturya'daki Lehlileri ister itirazıyla cevap verilmişti. Bu demektir ki, söz konusu antlaşmanın yorumunu öncelikle kendileri yap­

tıklarına göre buna benzer şekilde hareket eden Osmanlı Devletine bir şey söylemeye haklan olmayacaktır.

Tanzimat dönemi politikacılarının, bazen gereğini yerine getirmeseler bile, çokça yaptıkları üzere[83]: bu antlaşmaların yorumu hakkında İngiltere Büyükelçisi Sir Canning ile Fransa Büyükelçisi General Aupick'in görüşlerine de baş vuruldu. Eylül 1849 ortalarında Osmanlı Hariciye Nâzırı'nın bu hu­sustaki sorulan ve aldığı cevaplar şöyleydi[84].

"Evvelâ-Devlet-i Aliye, Rusya ve Avusturya devletleriyle akd eylediği Kaynarca ve Belgrad muahedeleri iktizâsmca mebhûsun anh olan mültecileri mudaka red buyurmağa mecbûr mudur?

  • Bizim reyimize göre değildir.
  • Sâniyen-Osmanlı Devleti red cevabını itâ buyurduğu halde muâhedâtı nakz buyurmuş olur mu?

  • Cevâb-ı evvel iktizâsmca nakz buyurmayacağı derkâr.
  • Sâlisen-Osmanlı Devleti'nin işbu red cevâbına Rusya Devleti nakz-ı ahd nazarıyla bakarak ilan-ı harbe muktedir olabilir mi?

  • Rusya Devleti'ne şimdiden bu derece hod-serâne ve isbâtı müşkil bir hareketi isnâd eylemek bu devletin hakkında bir haksızlık demek olacaktır.
  • Râbian-Uhûd-u mer'îye iktizâsmca Rusya'nın ilan-ı harbe ne hakkı ve ne de bahanesi var iken ilan-ı harb etse bu güne harekete Fransa ve İngiltere devletleri ne nazarla bakacaklardır ve ol takdirde iki devlet taraflarından bir muâvenet-i müessire ve hakikiyeyi Osmanlı Devleti me'mûl buyurabilir mi?

  • İngiltere ve Fransa, Rusya'nın farz olunan hareketini takbih edecekleri ve lede'l-hâce Osmanlı Devleti'ni muâvenetsiz bırakmayacakları kaviyyen zannolunur.
  • Hâmisen-Rusya ilan-ı harbe kadar gitmeyip de iki devlet arasında yalnız bir burûdet hâsıl olduğu halde bunun teskini emrinde Fransa ve İngiltere devletleri icâleten icrâ-yı tavassutu taahhüd ederler mi?

  • İşbu farz olunan takdirde devleteyn-i müşârünileyha hüsn-ü tavassutla­rını kemâl-i gayretle icrada tecviz-i kusur etmeyeceklerinde itimâd-ı kâmilemiz vardır.

    Sâdisen-Vidin'de bulunan mülteciler Rusya tebâsı addolunabilir mi?

  • Olabilir ki Vidin'de bulunan mülteciler beyninde Rusya veyahut mu­kaddem bunun tebasında bulunmuş ola. Ancak bu şifada dahi ve ale'l-husûs ahvâl-i hazırada sâlifü'z-zikr muâhedât eşhâs-ı merkûmenin red ve teslimini asla icbar etmezler."

İngiltere ile Fransa büyükelçilerinden arzu ettiği doğrultuda cevaplar alan Osmanlı hükümeti mülteciler hakkındaki görüşlerinde daha rahat ve cesurca adımlar atmaya başladı. Nitekim gerek Prens Radzivil tarafından ge­tirilen Çar I. Nikole'nın mektubu ve gerekse Büyükelçi Titofun Başbakan Kont Nesslroda'un yazısına dayanarak söylediği sözlere rağmen Bâb-ı Ali fik­rinde direnmeye devam etti. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa şöyle diyordu: "Elçi-i mumaileyhin ısrarına bakılub da mültecilerin hemen reddine muvâfakat ve teşebbüs olunsa madem ki, bunlar canlarını veli-ni'met biminnet efendimizin himâyet ve sahâbet-i rahimânelerine teslim etmiş olduklarından öteye verildikleri anda ya kurşuna tutulub veyahut Sibirya'da bin kadem zirde zeminde bulunan maden mağaralarına atılacaklarında ve daha bent­lerde bırakukları takdirde dahi ya bir kalenin zindanına veyahut adetâ kü­reğe konulacaklarında iştibâh olmayub himâyet-i seniyeye istinaden ilticâ etmiş olan bir çok adamı bu surede celladanna vermek doğrusu meşmûl-u afâk olan rahm u eşfak-ı hazret-i hilâfetpenâhîye mugâyir düşeceğinden başka enzâr-ı yâr u agyârda dahi devlet-i aliyenin şan ve itibâr-ı âlisine bir nâkise-i azime irâs olunmuş olacağı ve Rusya devletinin eğerçi merkumları ele geçirmek menâfi¡ iktizâsından ise de bu kadar ısrâr göstermesinden bir murâdı dahi saltanat-ı seniyenin namusunu şikest etmek ve kendisi her nasıl ise devlet-i aliyeyi öyle kullanmağa muktedir olduğunu düvel ve milel-i Avrupa'ya ve teba ve reâyâya göstermek idüğü dahi mülâhazadan bâid olma­dığı "hatırda tutulmalıdır[85].

Osmanlı yöneticilerinin bir sıkıntısı da Rusya'nın işi nereye kadar götü­receğini kestirememekten kaynaklanıyordu. Mültecilerin iade edilmesinin yukarıda belirtilen sıkıntıları doğurması söz konusu idi. Sadrazam; "birkaç edebsiz gâvur İçin iki devlet-i muazzamanın husûmetleri davet olundu ve hemen verildikleri takdirde de saltanat-i seniyenin namusu gözetilmeyerek bir ayak patırtısına dayanılamadı" gibi laflarla karşılaşılacaktır diyordu[86].

Bu itibarla hükümet müzakerelerin devamına ve taraflarca bir orta yolun bulunmasına gayret etmekteydi. Fakat Rus elçisi orta yol bulmak konusunda görüşmeler yapmaya yetkili olmadığını ifade ederek taleplerinin "ya kabul ya da reddi" ile ilgili kesin cevap almak istiyordu. Bâb-1 Ali oyalama politikasını tercih etti. Bir taraftan o sırada Bükreş'te bulunan Fuad Efendi'nin pâdişâhın mektubunu imparatora bizzat takdim ile görevlendirildiği, dolayısıyla onun imparator ile konuşmasının yararlı olacağı Rus temsilcisine anlatıldı. Diğer taraftan da, kesin karar İçin İngiltere ile Fransa'nın daha belirgin bir şekilde, Osmanlı Devleti'ni sonuna dek destekleyip desteklemeyeceği öğrenilmeye çalışıldı. Neticede Rus Çarı'na iletilmek üzere bir mektup hazırlandı[87] ve Fuad Efendi o sırada imparatorun bulunduğu Varşova'ya gitmek üzere 13 Eylül 1849 tarihinde görevlendirilerek kendisine bir de talimat gönderildi[88]. Fuad Efendi'ye Varşova'ya gitmesi yazılmış ise de, o 20 Eylülde Bükreş'ten hareket ederek 30 Eylülde Varşova'ya vardığında, imparatorun kardeşinin vefati dolayısıyla Petersburg'a döndüğünü öğrenmişti. Bunun üzerine beklemeden yola devam ederek 5 Ekim günü Petersburg'a ulaşmış ve ertesi günü diplomatik teşebbüslere başlamıştı[89].

Bu arada Osmanlı Devleti'nin vakit kazanmaya yönelik teşebbüsleri Rusya ile Avusturya büyükelçilerini rahatsız etmişti, iki büyükelçi 8 Eylülden itibaren tutumlarının biraz daha sertleştirmek ve eğer mülteciler verilmeyecek olurlarsa siyasi münasebetlerini keseceklerini bir nota ile tebliğ etmek hususunda prensip karan aldılar. Böyle bir emri büyükelçiler hükümetlerinden almış değillerdi. Konuyu Titof ortaya atmış, Stürmer de ona uymuştu[90].

Gerçekten de çok geçmeden Osmanlı Hükümetinin görüşlerini doğrudan Çar'a iletme düşüncesini: esas meseleyi savuşturmaya veyahut uzun süre ertelemeye yönelik bir teşebbüs olarak goren Titof, Hariciye Nezâretine verdiği 15 Eylül 1849 tarihli notada bu kaygısını dile getirdikten sonra özede şöyle diyordu: Mültecilerin geri istenmesi hakkının icrası Macar isyanından dolayı asayişi bozulan eyaletlerde sulhun iadesini bir çok zaman noksan bı­rakmakla sonuçlanacak bir vakitte Çar, bu vazifeden kendisini kurtaramaya­cağını düşünmektedir. Çünkü Rusya, hem kendi memleketlerinin emniyet ve asayişi hem de dahilî istikrârı genel politik denge için gerekli olan Avusturya'nın emniyeti ve belki cümlesinden de önemlisi olan Osmanlı Devleti'nin istikrârı için yaptığı himmetler dolayısıyla bu hakkı kendisinde görmektedir.

Kendi kendine icat ettiği bu hak iddiasıyla Rusya Büyükelçisi, Bâb-ı Ali'nin vereceği müphem cevapların çarın taleplerinin reddi olarak yorum­lanacağını ve bunun da Rusya'nın şiddedi teessüflerine yol açacağını ilave ediyordu. Aynı yazıda Titof, 17 Eylül 1849 günü akşamına kadar Rusya tebasından olup da Osmanlı Devleti'ne iltica eden bütün asilerin kendilerine teslim olunmaması halinde yeni bir emir gelinceye değin diplomaük ilişkile­rin kesilmiş sayılacağı tehdidinde bulunuyordu[91].

Aynı doğrultuda ve aynı tarihte bir ülümatom da Avusturya Büyükelçisi Kont Stürmer tarafından verildi. O da Başbakan Schwarzenbergrm bir yazı­sını üç hafta önce Osmanlı Hariciye Nezâreti ne verdiğini hatırlatarak, şu ana kadar cevap verilmediğini, bugün yarın denilerek işin sürüncemede bı­rakıldığını, halbuki bu sırada pek çok insanın iltica etmiş olduğunu söyleye­rek, iki ülke arasındaki ilişkilerin hükümetin bu konuda vereceği karara bağlı olduğu uyarısında bulunuyordu. Tıpkı Rusya elçisi gibi Avusturya elçisi de, bir kısım faydasız ve ehemmiyetsiz sebeplerle vakit kazanıldığını söylü­yordu. Stürmer de artık daha fazla bekleyemeyeceğini, iki gün içinde olumlu bir karar çıkmadığı takdirde diplomatik münasebetlerin kesilmiş olduğu na­zarıyla meseleye bakılacağını ifade ediyordu[92].

Bu tehditlere karşı hükümet Meclis-i Mahsus'un 17 Ağustos 1849 tari­hindeki müzakerelerinde karşılaşılması muhtemel hareketler arasında ilişki­lerin kesilmesinin de zikredildiğini dikkate alarak, şimdi buna dayanarak ka­rar değiştirmenin yanlış olacağını, üstelik Fransa ile İngiltere'nin de Osmanlı Devleti'ni haklı bulduğunu göz önünde bulundurarak tehditle kulak asılmamasına karar verdi[93]. Böylece 17 Eylül 1849 tarihinde Rusya ile Avusturya bü­yükelçileri, mültecileri iade etmediği için Osmanlı Devleti ile olan diploma­tik münasebetlerini kestiler[94].

Hadiseler gittikçe hassasiyet kazanmışa. Hatta savaş ihtimalinden dahi söz edilmekteydi. Rusya'nın mültecileri geri almak için Prut üzerine asker sevk ederek savaş gösterilerinde bulunduğu halk arasında yayıldı[95]. Bu söy­lentiler bazı vilayetlerde heyecan yaratmış, Trabzon gibi yerlerde yaşayan Hırıstiyanlar bile Rusya ile Avusturya'nın hareketlerini takbih etmişlerdi[96]. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, Londra ve Paris'teki temsilcileri aracılığıyla bu ülkelerin daha aktif desteğinin temin edilmesi için diplomatik teşebbüs­lerini yoğunlaştırdı. Zaten İngiltere, Avusturya'nın Macar ihtilalcilerine karşı tutumuna tepki göstermekteydi[97]. Lord Palmerstonile 29 Eylül 1849 günü görüşen Büyükelçi Kıbrıslı Mehmed Paşa, İngiltere'den açıkça yardım istemişti. Mehmed Paşa şöyle diyordu: "saltanat-ı seniyenin me'lûf olduğu insa­niyet ve hukuk-u aliyesinin muhâfazasma olan gayret-i aliyesi iktizâsınca memâlik-i mahrûsasına dehalet ve ilticâ etmiş olan firarileri redd ve itadan ictinâb buyurması mücerred bene'd-devleteyn mer'î ve muteber bulunan bir hakkın muhafazasından ibaret olup Macar meselesinin evvelinden şimdiye kadar kemâl-i tayakkuz ile bîtaraflık usûlünü ittihâz buyurmuş ve firar eden­leri kendisi asla ve kat'an davet etmemiş olduğu halde düvel-i müşârünileyhimânm merkûmları taleb etmesi İngiltere devletinin dahi muhafazasına imza eylediği hukuk-u aliyesine dokunur'[98].

Bu görüşmeden iki gün sonra Osmanlı sefirini kabul eden Palmerston; İngiltere'nin eski ve sadık dostu olan Osmanlı Devleti'nin hukuk ve istiklalini her zaman koruduğunu, buna kefil olduğunu ve bunun sağlanması için her türlü fedakârlığı yaptığını belirttikten sonra şöyle devam etmiştir: "Macar fi­rarilerinin adem-i reddi halinde Rusya ve Avusturya devletleri tarafından bir ihâfât ve muharebe zuhûra gelür ise istediği mahalle sevk ve isrâ buyurmak içün bugün toplanan Meclis-i Vükelâ'da cümlemizin ittifak ve re'yi üzere İngiltere Devleti şimdilik derununda yirmi bin asker mevcûd olunmak üzere Çanakkale'ye bir donanma irsâlini tasmîm etmiştir'[99]. Böylece İngiltere'nin açık desteği sağlandıktan sonra bir taraftan Osmanlı Devleti, diğer taraftan Londra Hükümeti Paris üzerinde diplomatik baskıyı yoğunlaştırarak Fransa'nın da benzer şekilde bir destek gösterisi yapması temin edildi. Fransa bu yolda karad vermeden önce Paris Büyükelçisi Kalimaki Beyden yazılı olarak maddî ve manevî desteğin istenmesini belirtince, elinde böyle bir talimat olmamasına rağmen Kalimaki Bey, şahsî insiyatifini kullanarak talep edilen nitelikteki yazıyı vermekten kaçınmadı. Elçinin Fransa Başbakanına verdiği yazı ile İngiltere'nin aldığı karar çok etkili oldu. Fransız hükümetinin 6-7 Eylül günlerinde yapüğı görüşmeler neticesinde, İngiltere ile beraber derhal bir donanmanın İstanbul sularına sevk edilmesine karar verildi[100].

Çok geçmeden İngiliz donanmasının Çanakkale önlerinde görünmesi, Rusya ile Avusturya'nın telâşına yol açtı. Rusya Sefiri Titof resmî haberleş­meyi kesmesine rağmen hemen Babıâli'ye 24 Ekim 1849 tarihiyle bir mektup verdi. Titof mektubunda söz konusu gemilerin Çanakkale'ye gelmesinin 1841 Boğazlar Antlaşması'na aykırı olduğunu ileri sürdü[101].

Bu arada Rusya ile Avusturya büyükelçilerinin ilişkileri kesme yolundaki hareketleri hem bu ülke merkezlerinde, hem de diğer ülkelerde hayretle karşılanmıştı[102]. Hatta çok geçmeden ilişkiyi kesme kararından dolayı Titofa, hükümeti tarafından ağır bir ihtar cezası verilmişti[103]. Fuad Efendi ise Petersburg'da Çar tarafından ilişkilerin kesilmesi sebebiyle önce kabul edil­mek istenmemiş, fakat daha sonra Avrupa kamuoyunun gittikçe Osmanlı Devleti'nin yanında yer aldığı görülerek gerekli diplomatik görüşmeler yapı­labilmişti[104]. Aynı şekilde Kont Stürmer de emekliliğini isteyerek bir bakıma hata yaptığını kabul etmiş, belki de hükümeti tarafından azl edilmişti[105]. Öte yandan gerek Kostaki Beyden gelen 9 Ekim 1849 tarihli yazıda yer alan "(Avusturya'nın) redd-i müstediyâtmı sebeb-i harb add etmemek azminde bulunduğunu Rusya'ya ilana istical etmiş olduğu zâhir olmuştur" yolundaki ifadeler[106] ile 5 Kasım 1849 tarihinde Avusturya sefâretinin Osmanlı Hâriciyesine verdiği yazıda, Macar ihtilâlinin reislerini istemekten vaz geçip yalnızca iyi muhafazalarıyla münasip mahallerde ikametlerinin taahhüd olunmasını istemekle yetinmesi[107]; gerekse Fuad Efendinin Petersburg'dan yolladığı raporlar ve diğer diplomatik duyumlar, ortaya çıkan durumdan her iki devletin rahatsız olduklarını ve gururlarını rencide etmeyecek bir çıkış yolu aradıklarını gösteriyordu[108].

Nitekim padişahın 14 Eylül 1849 tarihli yazısına, epeyce geç de olsa, A١٦ıstuı-ya imparatorunun verdiği cevapta "arazi-i devlet-i aliyelerine iltica eden Macar ihtilâli rüesâsınm Avusturya Devleti aleyhinde mefâsid-i cedide icrasını kendilerine adîmü'l-imkân derecesine koyacak surette muhafaza et­tireceklerine dâir tarafıma ita buyurdukları te'minâtta dahi efkâr-1 celile-i dostânelerine bir delil-i cedid müşâhede ettim ve te'mînâtı bi't-takdir evvel emirde mazmûn-u mııâhedâta tatbikan taleb olunan redd-i mülteci maddesinde ısrardan ferâget eyledim" deniliyordu[109].

Şüphesiz İşin bu noktaya varmasına değin yoğun diplomatik teşebbüslerde bulunulmuştu. Rusya ile Avusturya, Avrupa devletlerinin kesin desteğinin Osmanlıların yanında olduğunu görüne birtakım kabul edilmesi mümkün olmayan şartlar ileri sürdüler. Her iki devlet de bu şartların kabulü halinde ilişkilerin yeniden başlayabileceğini bildirdiler[110]. Hükümet. İngiliz ve Fransız elçilerinin de görüşlerini alarak, ağır bulduğu bu istekleri reddetti. Neticede yapılan görüşmeler sonunda şu şekilde anlaşma sağlanabildi[111]:

  1. Rusya tebasından olarak Macaristan ihtilalinden dolayı Osmanlı Devleti'ne iltica edip isim listeleri Rusya Büyükelçiliği tarafından takdim kılınacak olan bütün Lehliler bir daha dönmemek üzere Osmanlı Devleti'nden uzaklaştırılacaklardır.
  2. Bunlardan İslamiyeti kabul edenler Konya veya Halep'e nakil ve ikame olunacaklardır.
  3. Bundan böyle onlar gibi Lehlilerden Türkiye'ye gelip de Rusya aleyhinde faaliyette bulunanların, hamileri olan devletlerin elçiliklerine bildirilerek tard edilmelerine Osmanlı Devleti ciddi surette gayret ve ihtimam göstermeyi taahhüd eder.

iki tarafın temsilcileri olarak Osmanlı Hariciye Nâzın ile Rusya'nın fevkalade murahhası arasında 26 Aralık 1849 tarihinde imzalanan bu anlaşmadan sonra Osmanlı Devleti'yle Rusya arasında kesik olan diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılmasına karar verildi[112]. Anlaşma gereğince Rusya'nın vereceği defterde kayıtlı Lehlilerden Müslüman olanların dışındakiler Malta'ya gönderilecekti. Bunun İçin Tâifvapuru tahsis edildi[113].

Avusturya'nın mülteci liderlerinin daimi olarak ikamete tabi tutulması ve muhafazaya Avusturya Büyükelçiliğinden bir memurun denetleyici olarak katilini gibi devletin bağımsızlığı ve hükümranlığı ile bağdaşmayan teklifleri bertaraf edilerek anlaşma şu esaslar çerçevesinde düzenlendi[114]:

  1. Kütahya'da mecburi ikamete tabi tutulacak mülteci liderlerinin isim listesi Avusturya Büyükelçiliği tarafından takdim edilecek ve iki ay süreyle liste açık tutulacak, unutulan kişilerin isimlerinin yazılması temin edilecekti. Bu iki aylık süre 6 Haziran 1850 tarihinde son bulacaktı[115].
  2. Avusturya'da asayiş sağlandıktan sonra Osmanlı Devleti mültecileri bırakabilecek, yalnız bu aşamada Avusturya ile mutabakat yolu aranacaktır[116].
  3. Kütahya'da ikamet ettirilecek mültecilerin muhafazası Osmanlı Hükümeti'nin teminatında olacaktır.

Müslümanlığı kabul eden mülteciler hakkında ise OsmanlI Devleti'nin görüşü şöyle idi: "Şeref-İ İslâm ile müşerref olan mültecilerin tebdil-¡ milliyet etmiş ve her güne kat'-ı alaka eylemiş olduklarından anlara mudaheleye ne ahden ne emsâlen gerek Rusyalularm ve gerek Avusturya Devleti'nin hakki olmayub bunların şimdilik Haleb'e gönderilmeleri ve muhafaza olunmaları miicened iki devletin hauriarına riâyet kabilinden olmasıyla merkûmlar yine bir nev'î riâyetkârhk olmak üzere her ne kadar hududlarda ve Rumeli taraf lannda bulundurulmazlar iseler dahi ilelebed Haleb de dahi bırakdmayub biraz vakit mürurundan sonra münâsib yerlerde istihdâm olunacaklar'dır. Bu durum Hariciye Nezareti tarafından iki ülke temsilciliklerine de bildirilmişti[117]. Halep'deki Müslüman mültecilerin ikamet süresinin Kütahya'dakilerle ayni olduğu hususu da 5 Nisan 1850 tarihinde karara bağlandı[118].

Böylece iki devletle anlaşma sağlanırken İngiltere ve Fransa temsilcilikleriyle de sürekli istişare edildiğinden onların da herhangi bir itirazları kalmadı. Bundan sonra Rusya ile Aralık 1849 ortalarında[119], Avusturya ile ise Nisan 1850 başlarında resmi ilişkiler yeniden başlatıldı[120].

ZORUNLU İKAMETE TABI TUTULAN MÜLTECİLER

Osmanlı Devleti, hem Rusya ile hem de Avusturya ile anlaştıktan sonra Çumnu'da bulunan mültecilerden zorunlu ikamete tabi tutulacaklar dışındakilerinin istedikleri yerlere gitmelerine müsaade etti. Zaten bu sıralarda Şumnu'da bulunan mülteciler akibetlerinin belirsizliği yüzünden sıkılıp 8-10 kişilik gruplar halinde firar etmeye başlamışlardı. Şumnu'da bulunan Orduyu Hümâyûn Müşiri Ferik Halim Paşa, 27 Aralık 1849 tarihli yazışında acele tedbir alınması gerektiğini Seraskerliğe bildirdi[121]. Bunun üzerine padişah şimdilik nasihatl'e yetinilmesini ve parasızlıktan şikayet edenlere dağıtılmak üzere 50 bin kuruş atiye verilmesini emretti[122]. Yapılan nasihatler üzerine mülteciler şimdilik 15 gün daha ikamete razı oldular. Ancak bunların daha fazla orada tutulamayacağım gören hükümet yetkilileri, kendilerini uygun yerlere dağıtmaya karar verdi. Mültecilerden iltica sırasında eşya ve hayvanlan kaybolanlara toplam 129.000 kuruş; Avrupa'ya gideceklere yolda harcamak üzere 500'er kuruştan 75.000 kuruş; Osmanlı memleketlerinde kendi sanatlarıyla geçineceklere yarımşar keseden toplam 50.000 kuruş olmak üzere 354.000 kuruşluk mali yardim yapıldı[123]. Bu gruplardan arzu edenlerin Fransa'ya gidebilecekleri ilgili hükümet tarafından karara bağlanmış ve Eylül I849'da İstanbul Büyükelçiliğine gerekli pasaportların tanzimi konusunda yetki verilmişti[124]. Keza Amerikan Büyükelçisi de Şumnu'da bulunan mültecilerden Kütahya'da ikamet edeceklerin dışında kalanlardan arzu edenlerin Amerika'ya kabul edilebileceklerini Bâbı Ali'ye tebliğ etmişti[125].

Bu arada Müslüman olan Macar ve Polonyalı mültecilerden sık sık hükümet hizmetine girmek istediklerine dair dilekçeler verilmekteydi. Bunun üzerine ordunun ihtiyacı olan meslekleri icra edebilenler peyderpey askeri görevlere tayin olundular. Buna dair Seraskerlik makamına Müşir Ömer Lütfi Paşa'nın yolladığı 1 Mart 1850 tarihli yazının ekinde verilen bilgilere göre Rumeli ordusunun süvari, piyade ve topçu alay ve taburlarıyla Arabistan ordusunun Silistre'de bulunan piyade taburlarına katılmak üzere görevlendirilen Müslümanların sayısı, bu tarihe kadar, 210 olup ayrıca 21 kişi de İstanbul'a nakledilmişti. Rusçuk, Silistre ve Vidin'deki birliklere katılmak üzere gönderilen mültecilerin 110'u Macar, 62’si Avusturyalı, 13'ü Eflaki olup diğerleri de muhtelif milletlerden idiler. Bu gruplarda yer alanlar arasında toplam 100'e yakın asker ve subay olup muhtelif sayılarda tüfekçi, arabacı, marangoz, demirci, duvarcı, eczacı, nakkaş, terzi, debbag, saraç gibi mesleklerle uğraşanlar bulunmaktaydı. Bunlar arasında 13 tane de kadın vardı[126].

Osmanlı yönetimi Rusya ile Avusturya'nın itirazlarım önlemek için müslümanlardan ileri gelen bir kaç kişinin Halep'e gönderilmesine, Titofun da görüşleri alındıktan sonra karar vermişti[127]. Kütahya'ya gidecek olan mültecilerin başına Miralay Süleyman Bey tayin olundu ve ayrıca muhafazası İçin de Eflak tarafında öteden beri hizmet görmüş ve Hıristiyan ahali ile iyi ilişkiler kurmuş olan askerlerden iki bölük piyadenin Kütahya'ya gönderilmesi, ayrıca Varna'ya gelecek olan mültecileri oradan alıp Mudanya ve Gemlik iskelesine götürmek üzere büyük bir vapurun tahsisi de uygun görüldü. Yine bunları Gemlik'ten alıp Kütahya'ya götürmek üzere bir miktar süvari askeri de memur edildi. Kütahya'da mültecilerin oturacakları kışlanın onarımı ile de uğraşılması görevlilere emredildi[128].

Bu sırada Petersburg'da iken Sadaret Müsteşarlığına tayin edilen Fuad Efendi'nin yerine Bükreş'e Ahmed Vefik Efendi atandı[129]. 5 Dcak 1850 tarihinde Şumnu'ya varan Ahmed Vefik Efendi burada bulunan mülteciler tarafından sevgi gösterileri ile karşılandı. Osmanlı Devleti'ne teşekkürlerini bildiren mülteciler bir de fener alayı düzenlemişler ve liderlerinden ayrılmamalarının temin edilmesini Ahmed Vefik Efendi den rica etmişlerdi. Dalla sonra Kossuth ile konuşan Ahmed Vefik Efendi, bu mültecilerin yatıştırılmasını temin etti[130]. Ahmed Vefik Efendi hem mülteci liderlerle hem de Avusturya Konsolosu Russler ile görüştükten sonra Miralay Süleyman Refik Bey'in refakatinde olarak Kütahya'ya gidecek olanların şevklerine başlandı. Avustuıya tarafından verilen listede ismi bulunan 57 kişilik kafile 15 Şubat 1850 Cuma günü saat 9.oo'da Şumnu'dan hareket ettiler. Boylece Kütahya'ya nakilleri istenen kişilerden Şumnu'da kimse kalmamıştı[131]. Kafile 18 Şubat 1850 Pazartesi günü saat 11.00 Siralannda Varna'ya ulaşmış, o gece Varna'da kalındıktan sonra Salı günü Tâir-i Bahri vapuruna binilerek 23 saatlik yolculuktan sonra Gemlik'e varılmıştı. Hava şartlarının uygunsuzluğu yüzünden dört gün Gemlik'te ve bir sürede Bursa'da kalındıktan sonra 25 Mart Cumartesi günü Bursa'dan hareket olunarak 31 Mart Cuma günü Kütahya'ya varılmışa. Bu arada Süleyman Bey önden giderek ikamet ve muhafaza hizmetlerinin aksaksız yürütülmesi İçin gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığını kontrol etmekteydi. Kossuth'a ikametgah olarak kışla içerisinde bulunan büyükçe bir oda ayrılmıştı, fakat diğer mültecilere tahsis edilen odalar daha küçük idi. Nitekim buna Kont Batthyany itiraz etmiş bunun üzerine onun İçin kışlaya yakın olan bir konak aylık 220 kuruşa kiralanmış, Batthyany, hanımı, iki beslemesi ve 89 uşağı orada ikamet etmişlerdi[132].

Mültecilere yer tahsis olunurken kışladaki büyük odalar tahtalarla bölünmüş yine tahtadan kerevet, karyola, yatak, yastık, minder, sandalye gibi eşyalarla tefriş olunmuştu[133].

Kütahya’ya gönderilen 57 kişilik kafilede şu şahıslar vardı[134]: Macarlardan Louis Kossuth, Kazmir Batthyany, General Masaroş, General Perczel, Miralay Perczel, Adolphe Gyurman, Alexandre d'Asboth ve yanlarında aileleri, yaver ve hizmetkarları olmak üzere toplam 47, Lehlilerden ise Maçinski, Pişimski, General Hoyski, Baryaganti ve emirlerindekilerle birlikte 10 kişi olmak üzere toplam 57 kişi idi. General Dembinsky ile Doktor Bolog başlangıçta Osmanlı Devleti ile Avusturya arasındaki anlaşmazlık yüzünden geri bıraktırılmış ise de daha sonra bunlar da Kütahya'ya sevk olunmuştu[135]. Bu gruba daha sonra Mısır-1 Bahri vapuruyla Gemlik'e çıkarılıp oradan Binbaşı Hasan Ağa marifetiyle Kütahya'ya getirilen 26 kişilik bir mülteci grubu daha ilave edildi[136].

Bu arada Şumnu'daki Macarlardan bazıları Kütahya'ya sevk edilen liderlerinin yanma gönderilmelerine dair Bâbı Ali'ye dilekçe vermişler, fakat hükümet bunların orada topluca muhafaza olunmalarının müşkil olacağına karar vererek Kütahya dışındaki bir yere yerleşmelerine mani olunmamasını uygun bulmuştu. Ayrıca İş isteyenlerden durumlarına ve sanatlarına göre istihdam edilmeleri hususu da ilgili bakanlıklara havale olunmuştu[137].

Haleb'e gönderilecek olan mültecilerin sayısı ise 35 olup bunların her biri birer İslâm ismi almıştı[138].Bu grup da yine Tâir-i Bahri vapuru ile İskenderun'a çıkarılmıştı. Bunların Haleb'e gönderilmeleri İşini yürütmek üzere Kaimmakam Af tim faz Bey görevlendirilmiş, yapılacak olan İşlere dair bir talimat verilmiş, ayrıca Arabistan Ordusu'ndan mültecilere refakat etmek üzere bir süvari bölüğü de görevlendirilmişti[139]. Müslüman olan bu mülteciler Avusturya'nın tepkisinden çekinilerek şimdilik herhangi bir askeri görevde istihdam edilmediler. Bununla birlikte herhangi bir Sikmuya düşmemeleri İçin alman bir kararla Murad Bey (General Bern) 7.500 kuruş, İsmail (Mirliva Kam ti ?) ve Ferhad (Mirliva iştebet ? ) Beylere 5.ooo'er kuruş maaş tahsis olundu. Ayrıca müslümanlıgı kabul eden diğer mültecilere de rütbelerine gore uygun şekilde maaş tahsis olundu[140]؛. Ortalık sakinleştikten sonra bu mültecilerden devlet hizmetlerinde yararlanılması düşünülmekteydi.

MÜLTECİLERİN SERBEST BIRAKILMALARI

Halep ve Kütahya ile Sumnuda ve kısmen de İstanbul'da bulunan mültecilerin Osmanlı Devleti'nde ne kadar süre kalacağına dair taraf devletler arasında belirgin bir anlaşma yoktu. Bu konu bir bakıma zamana bırakılmış, Osmanlı Devleti. Macaristan'ın dahili asayişinin istikrar bulmasına değin mültecileri muhafazaya ve her türlü fesattan alıkoymaya söz vermişti.

Mültecilerin artık serbest bırakılması yolundaki ilk önemli teşebüsü Lord Palmerston yapmıştı. Palmerston, Londra Sefiri Mehmed Paşa ile 23 Temmuz 1850 tarihinde yaptığı görüşmede mültecilerin Osmanlıöç Devleti'nde daha ne kadar kalacağım sorarak kendisinin bir seneden fazla tevkif olunmayacaklarım bildiğini söylemiştir. Ancak "İşbu müddet merkumların Vidin'e mi yoksa Kütahya'ya mi vusullerinden hesab olunacağından malumat olmadığından burasını Kanin (Canning)den istifsar etmiş olduğunu" ifade etmiştir. Palmerston; "Bâb-1 Ali'den Avusturya kabinetosuna mukaddema ita olunub kendisinin dahi meşhûdu olmuj olan evrakta merkumlarm ikâmeleri Macaristan'ın iâde-i asayişine ta'ilk ile bir sene mt'iddete karar verilmiş ise de bu müddetin Vidin'e veyahut Kütahya'ya vusûllerinden hesab olunacağına dair sarahet olmadığından" konuya açıklık getirilmesini rica etmişti[141].

Mehmed Paşa bu soruyu merkeze intikal ettirmişti. İngiliz Dışişleri Bakanı nın konuyu gündeme getirmesinin sebebi bunların bir an önce tahliye edilmelerini sağlamak düşüncesinden kaynaklanıyordu. Nitekim daha sonra Büyükelçi Cannning de ayni yolda teşebbüslerde bulunmuştu. Bu hususta hükümetin görüşünü Mustafa Reşid Paşa şöyle açıklamıştır: "Mukaddema Avusturya devletiyle merkumların Kütahya'da muhafazalarına bir mehil tayin olunması lakırdısı geçmiş ve anlar bu mehilin beş seneden aşağı olmasına razr olmayarak devlet-¡ atiye bir seneyi tecâvüz etmesine muvâfakat edememiş olduğundan böyle vakit tahsisinden külliyen sarf-1 nazarbirle merkumların memâük-i mahrûsa-1 hazret-i şâhâneden defleri Macaristan'ın takarrur-u asayişine ve ol halde saltanat ı seniye bunlan sahvereceğini Avusturya devletine İhbâr ederek muvâfakâünı istihsâle sa'y etmesine ta'lîk olunmuş olduğu cihetle Lord Palmerston'un suâl ettiği müddet maddesinin hükmü olmayacağı derkâr olub vâkıa bu adamların bir ayak evvel memâlik-¡ m ah nisadan çıkıb gitmeleri devleti aliyece dahi fevâid-1’ m üstelzim olacağından bunun husülü buraca dahi emel olunacak mevaddan ise de Avusnuya Devleti'ni daha şimdilerde bu merkeze getirmek biraz müşkilce göründüğüne ve eğerçi devlet-i müşârünileyhânm mudaka İstihsâl-İ muvâfakatine mecbûriyet-i taahhüdiye mevcud değil ise de yine pek de hilâf-1 m arazisi olacak surete gidilmesi münâsib olmayacağına binâen bu husûsun iktizâsı"daha soma müzâkere edilecektir[142].

Böylece konunun ele alınması bir sure daha ertelendi. Fakat İngiltere başta olmak üzere Fransa ve Amerikan sefirlerinin meseleyi sürekli ortaya koydukları gorülüyordu. Canning, Mustafa Reşid Paşa ile görüştükten sonra gönderdiği yazıda Osmanlı Devleti'nin tereddüdünün üç noktadan kaynaklandığın, ifade etmekteydi: Birincisi; Kossuth'un serbest bırakılmasına Avusturya imparatorunun ne şekilde bakacağından dolayı duyulan telaş, İkincisi; Bosna eyâletiyle Hersek sancağımı hududuyla ilgili bazı maddelerin düzenlenmesi konusunda Avusturya ile devam etmekte olan görüşmeler konusunda duyulan endişe, üçüncüsü; Bulgaristan'da fitne ve fesat çıkarmak üzere Avusturya'nın bunu bir bahane kabul etmesi korkusu idi. İngiliz Büyükelçisi meseleyi İnsanî açıdan ele alıyor ve uluslararası ilişkilerin dostça olmasından yana olduğunu fakat kişisel haklara tecavüz edilemeyeceğini belirtiyordu. Dolayısıyla Osmanlı Devleti'ne hiç bir zararı olmamış ve tabiye ti altında bulunmamış olan birtakım ecnebileri lüzumsuz yere terbiye etmesinin insafa ve adalete aykırı düşeceğini söyleyerek şöyle devam ediyordu: "mültecilerin tahliye-¡ sebilleri maddesi yalnız Macaristan'ın iâde-i asayişine meşrût olmagla artık bu şart yerine geldikten sonra yine merkumların idaklar, tehir kılınması mugayir-i insaf ve namus bir keyfiyet olacağı derkârdır."Canning, ayrıca Bulgaristan ve Bosna-Hersek ile ilgili konularda Avusturya'nın haksiz bir icraatta bulunması halinde İngiltere ile bütün Avrupa'nın Osmanlı Devleti'ne yardımcı olacağını vaad ediyordu[143].

Fakat bu vaade rağmen Osmanlı Devleti, Avusturya ile yeni bir çekişmeye girmek istemediğinden bir taraftan büyükelçileri oyalamaya, diğer taraftan da Avusturya'nın rızasını elde etmeye çalışıyordu. Bu sırada Kütahya'daki mültecileri muhafaza etmekle görevlendirilen Miralay Süleyman Beyden, kış gelmeden evvel serbest bırakılmadıkları veyahut Bursa'ya nakil olunmadıkları takdirde mültecilerin firar etmek emelinde bulundukları yolunda haber geldi. Hükümet de bunlardan bir an önce kurtulmak istiyordu, ama diplomatik bakımdan bunun temini kolay değildi. Bundan dolayı 8 Eylül 1850 tarihinde Süleyman Beyden Bursa'ya nakil konusundaki görüşleri istendi. Ayrıca Avusturya Büyükelçiliği üçüncü tercümanı olan Bazuci (?) adil birinin Kütahya'ya gittiği ve Kossuth'a muhtemel bir suikast konusunda dikkatli olunması hatırlatıldı[144].

Süleyman Bey, hükümetin İsteği üzerine hazırladığı bir layihada mültecilerin nakli ile diğer konulardaki görüşlerini şöyle sıralıyordu[145]:

  1. Aldığımız tedbirler dolayısıyla mültecilerin firar etmeleri mümkün değildir. Ancak Bursa'da ecnebi konsolos ve tebaları olduğundan aralarında samimiyet kurarak bazı asilsiz haber ve söylentilerle problem çıkarabilirler.
  2. Bunların sayılan beş-on kişi olmayıp kadınlar hariç toplam 84'tür. Kütahya'da her bir aile ayrı odalarda oturmaktadır. Dolayısıyla her nereye giderlerse bu şekilde ayrı odalar isteyeceklerdir. Bursa'da Kütahya'daki gibi böyle toplu bir mahal olmadığından ya ayrı yerlerde oturacaklar ya da askerler hanlara çıkarılacaklardır. Her iki halde de muhafazaları güç ve sıkıntıları fazla olacaktır.
  3. Bundan dolayı Kütahya'dan dalla elverişli yer bulunamaz. Fakat Kütahya'nın soğuğu şiddetlice ve kışı dahi uzun olduğundan odalarında keçe olmayanlara keçe ve saire alınması gerekmektedir.
  4. Kütahya'da rayiç düşük olduğundan yiyecek, odun ve kömür bedelleri ona göre verilmektedir. Halbuki Bursa'nın rayici normal olduğundan şayet oraya göre verilirse dalla fazla rahat edeceklerdir. Böylece daima firar etmeyi düşünen bu insanların yanlarında görevliler dalla yüzlü olacaklar’ ve diyecek bir şeyleri kalmayacaktır.
  5. Mültecilerin ava çıkmalarına izin verilmemekle birlikte canlan istediği gibi gezmelerine müdahale olunmamak tadil.
  6. Neticede hükümet mültecilerin yine Kütahya'da kalmalarına, kışlık ihtiyaçlarının karşılanmasına ve Bursa rayicine göre para verilmesine karar verdi[146].

Mülteci reislerinin serbest bırakılması İŞİ bekletilirken haklarında bekletilmelerini gerektiren herhangi bir karar bulunmayanların bir an önce başka memleketlere gönderilmelerine devam olunmaktaydı. Nitekim daha önce 5umnı,'da bulunan 900 kadar mülteciden 400 kadarı Avrupa'ya gönderilmiş, 200 kadarı da çeşitli yerlere nakledilmişlerdi. Buradaki mültecilerden sorumlu olan Erkân-1Warb Kaimmakami Ahmed Faik Beyin 13 Şubat 1850 tarihli bir raporunda belirttiğine göre kalan 306 mülteciden 6'sı da memleketlerine gönderilmişlerdi. Gerideki 300 mülteciden 233 Lehli ve 8 Macar olmak üzere 241 kişi İngiltere'ye, diğer 59 Macar da Amerika'ya gitmek istemelerine rağmen bir türlü şevkleri gerçekleştirilememişti[147].

Şumnu'daki mültecilerin hepsinin sevki düşünülmüş ancak bunun için tahsis olunan 300 küsur bin kuruş, sayılarının fazla oluşu ve ayrıca kışlık elbise alınması gibi sebepler yüzünden yeterli olmamıştı. Bunlar bu suretle durdukça ayda yüzbin kuruşa yakın masrafları olmaktadır. Halbuki bu meblağın bir kaç aylığı birden harcanarak hepsinin İngiltere ve Amerika'ya gönderilmesi daha uygun olacaktır diye karar verildi. Bunun İçin söz konusu mültecilerin Liverpol'a gönderilmelerine, oradan da isteyenlerin, Amerika'ya gitmelerinin uygun düşeceğine karar veren hükümet meseleyi Canning’e açtı, ilginçtir ki, Canning, bunlardan yüz tanesinin İngiltere tarafından himaye edilebileceğini, sefaretten de 50-60 bin kuruş verilebileceğini lakin 300 adamın birden Liverpol'a gitmesi ile hepsinin orada yerleştirilmeleri veya Amerika'ya gönderilmelerinin masrafım İngiltere'nin çekmesinin uygun düşmeyeceğini, Amerika'ya kadar muhtaç olacakları masrafı Osmanlı Devleti'nin karşılaması gerektiğini söyledi. Bunu uygun bulmayan Bâbı Ali, bir orta yol olmak üzere Liverpol'a kadar gemi ücreti de dahil olmak üzere adam başına biner kuruş vermeye razı oldu. Ayrıca mültecilerin İstanbul'a getirilerek buradan Avrupa'ya sevk edilmeleri düşünüldü. Fakat bu sırada hâlâ yazlık elbise kullanmakta olan mültecileri hastalıklardan korunmak makşadıyla kendilerine birer kat kışlık elbise verilmesi kararlaştırıldı[148]. Öte yan­dan miralay ve kaimmakam rütbesinde olup Şumnu’da kalan 30 kişi orduda istihdâm olunmalarını istemişler ise de açık kadro olmadığından, yüzbin ku­ruş daha harcanarak bunların da ecnebi memleketlerine gönderilmeleri sağ­landı[149].

Şumnu'dan İstanbul'a getirilen bu mültecileri götürecek İngiliz gemisi henüz gelmemiş olduğundan 5-10 gün kadar Kuleli kışlasında kalmaları ge­rekti[150].

Serbest bırakılanlar arasında General Dembinsky de vardı. Bu şahıs Ruslara ait yerlerde doğmadığını söylemiş ise de Avusturya'nın ısrarı üzerine Kütahya'ya gönderilmişti. Fakat Avusturyalı olmadığı ortaya çıkarsa serbest bırakılacaktı. Müteaddid defalar sorulan sorulara Avusturya'nın cevap ver­memesi ve "bazı zararsız mülteciyânın hemen salıverilmesine muvafakat olu­nacağı" Avusturya sefaretinden bildirilince o da serbest bırakılmışa[151].

Osmanlı Devleti'nin diplomatik girişimleri neticesinde Avusturya, Kütahya'daki mülteciler konusunda biraz daha tavizkâr davranmaya başladı. 9 Şubat 1851 tarihinde Avusturya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Klaçel tara­fından verilen bir yazının ekinde iki liste düzenlenmiş olup Kütahya'da mut­lak surette kalmasını istedikleri sekiz ileri gelen Macar mültecisi ile bunların aile efrâdı yahut da adamı olan dokuz kişinin yani toplam 17 kişinin dışın­dakilerin serbest bırakılabileceği bildiriliyordu[152].

Bu arada İngiltere ile Fransa devletleri de mültecilerin hemen bırakıl­maları taraftarıydı. Bâb-ı Ali, bu konuda kendisini sürekli destekleyen iki bü­yük devleti kırmak istemiyor ama Bosna meselesi dolayısıyla da Avusturya'yı gücendirmeye yanaşmıyordu. Bundan dolayı bir orta yol bulmak üzere mül­tecileri bırakma süresinin biraz uzatılmasına ve Kossuth ile arkadaşlarının Eylül 1851 başında serbest bırakılacağının Avusturya'ya bildirilmesine karar verildi. Böylece bütün yaz mevsimi bitecek ve ihtilal zamanı sona ermiş olaçağından kış donemi de Avusturya lehine olarak kazanılmış olacaktır [153].

Kossuth ve arkadaşları şu şekilde İngiltere'ye gönderilecekti. Hazırlanan plan gereğince bunlar topluca Gemlik'e gelecekler ve bir vapura bindirilerek Çanakkale Boğazında, buradan geçecek İngiliz gemisine aktarılacaktı. Ayrıca İstanbul'da bulunan 70-80 kadar mülteci de ayni gemiyle gönderilecekti. İngiliz vapuruna verilecek navlun ve yiyecek masraflarım da Osmanlı Devleti karşılayacaktı[154]

Bu arada tepki gösteren Avusturya, mültecilerin tamamının Eylül başında serbest bırakılması kararının geri alınması İçin baskı yapmaya başladı. Hatta o sırada İstanbul büyükelçiliğine atanan diplomatın Viyana'dan hareketi protesto olmak üzere geciktirildi. Durum yeniden hassasiyet kazanmıştı, Avusturya, Osmanlı Devleti'ni kendisine verdiği sözde durmamakla suçlamaya başladı. Bâbı Ali, Avusturya'nın delil olarak ileri sürdüğü, eski Viyana Büyükelçisi Kastaki Beyin "tevâfuk-11 tarafeyn hâsıl olmadıkça merkûmların sebillerinin tahliye olunmayacağım havi ol vakit Viyanada verdiği takrir taraf-, devleti aliyeden kabul olunmadığı cihede şimdi anin hiç fair hükmü kalmayub asil şerâit-i lâzime 66 senesi şehr-i Cide’l-evvelisinin 23'ü tarihiyle miiverrehan bu tarafta sefarete ita olunan takriri resmide münderic olarak anin hülâsâ-1 meali mültecileri devlet-i aliye He'1-ebed mülkünde tutamayacağmdan Macaristan in asayişi takarrür edub de lüzûm-u hakiki kaimadığı"görüşündeydi[155]. Dolayısıyla Osmanlı Devleti kararını değiştirmeye gerek görmedi.

Nihayet mültecilerin ihracına başlandı, ilk olarak İngiltere'ye iki yüzü aşkın Leh ve Macar mülteci gönderildi. Bunların masrafları olan 486.487 kuruş hâzineden karşılandı[156]. Ağustos I851'e gelindiğinde hâlâ Kütahya'da 59 kişi bulunmaktaydı. Bunlara devlet yardımı olmak üzere 40 bin kuruş Gemlik'e gönderildi ve Kossuth marifetiyle aralarında taksim olunması emredildi. Mültecilere birer pasaport verildi ve İngiltere veya Amerikan vapurlarından istediklerine binme imkânı sağlandı. Avusturya'nın bütün protestolarına rağmen Kossuth ile arkadaşları serbest bırakıldı[157]. 28 Ekim 1851'de İngiltere'nin Southampton limanına varan Kossuth yaptığı konuşmada Osmanlı Devleti'nin gösterdiği misafirperverliği methetti[158].

Diğer taraftan Halep'teki mültecilerin bazıları da Avrupa'ya gitmek için izin istediler. Verilen müsaade ile önce 11 kişi Avrupa ülkelerine gitti. Daha sonra asıl adı Joj Kamti (?) olan İsmail Paşa da Avrupa'ya gidebilmek için 27 Eylül 1851 tarihli dilekçesi ile askerlikten istifa etti. Onunla birlikte yaverine, bir kolağasına, bir çavuşa ve iki sivile de 7 Kasım 1851'de Osmanlı Devleti'nden ayrılma izni verildi[159].

SONUÇ

Osmanlı Devleti'ni yaklaşık üç seneye yakın bir süre meşgul eden, hatta sonuçları arasında Kırım Savaşı'nın ortaya çıkması ile İngiltere ve Fransa'nın Türkiye tarafından yer alması da sayılabilecek olan mülteciler meselesi böylece neticelenmiş oldu. Bu konuda Bâb-ı Ali'nin gerek diplomatik çabaları, gerekse İnsanî maksatlarla yaptığı yardımların amacına ulaştığını söylemek mümkündür. Her ne kadar devrin şartları dikkate alındığında, hükümetin bütün maddî sıkmalara karşılık yine de bu mülteciler hakkında her türlü fe­dakârlığı yapması hazîneyi güç duruma sokan sebeplerden biri olarak ortaya çıkıyor ise de, devlet, günümüzde bile eşine az rastlanır bir sorumluluk duy­gusuyla hem diplomatik açıdan hem de insan hakları bakımından üzerine düşeni yerine getirmişti.

Mülteciler için harcanan paranın toplam miktarı hakkında elimizde çok sağlıklı bilgiler bulunmamaktadır. Genel olarak onların yiyecek, giyecek, ba­rınma, kışlık yakacak, kira, nakliyat gibi ücretlerinin tamamı devlet tarafın­dan karşılanmıştı. Ülkeye ilk girişlerinden itibaren maaş bağlanmış, Sultan Abdülmecid mağduriyetlerinin önlenmesi için her türlü fedakârlığın göste­rilmesini istemişti[160]. Yapılan harcamaların büyüklüğünü göstermek açısından sadece Şumnu'da 14 ayda yapılan harcamanın 1.435.271 kuruş olduğunu be­

lirtmek gerekir[161]. Kezâ Halep'te bulunan mülteciler için 12 Ağustos 1852 ta­rihine kadar toplam 637.302 kuruş harcanmıştı[162]. Şüphesiz mülteciler için katlanılan maddî fedakârlığın boyutlarını sağlıklı tesbit etmeye yönelik bir çalışmanın yapılması halinde oldukça büyük rakamlara varan meblağlarla karşılacaktık. Üstelik başta İngiltere olmak üzere Avrupalı devletlerin bu me­selede gereken maddî katkılarda bulunmak yerine çoğunlukla Osmanlı Devleti'ni alkışlamakla iktifa ettiklerini ila١’e etmeliyiz. Dolayısıyla ekonomi­sinin çok güç durumda olduğu bir dönemde Bâb-ı Ali’nin yaptığı bu fedakâr­lığı, aynı zamanda siyasî mülteci kavramının dünya kamuoyuna malolmasına yönelik örnek politikalardan biri olarak değerlendirmek hatalı olmaz.

1849 iltica hareketlerini Rusya ile Avusturya'nın kolayca hazmedemedik­lerine şüphe yoktur. Nitekim Kırım Savaşı'nın meydana gelmesinde birinci derecede olmasa bile ikinci, üçüncü derecelerde bu hadiselerin de etkisi ol­duğuna kuşku yoktur. Diğer taraftan yine bu savaş sırasında Osmanlı Devleti ile Batı Avrupa ülkeleri arasında kurulan ittifak ve dostluk da Rusya'nın Osmanlı Devleti ne yönelik emellerinin gerçekleştirilmesini önlemiş oldu.

Osmanlı Devleti, muhtelif tarihlerde meydana gelen bu tür ilticalara ku­cak açmakla Hıristiyanların milliyetçi baskılarından kaçan insanları çeşitlilik içinde bütünlük anlayışıyla ülkenin hizmetinde kullanmayı bilmişti. 1849 mültecilerinden Müslüman olanlar da devletin muhtelif kademelerinde hizmet etmek imkânına kavuşturulmuş oldular.

Dipnotlar

  1. Mülteciler meselesi hakkında Türkiye'de yapılan ilk onemli yayın Ahmed Refik. Türkiye'de Mülteciler Meselesi,Istanbul. 1926 adil ؛alışmadır. Eser, bugün Başbakanlık OsmanlI Arşivi (BOA)'nde bulunan Dosya Usûlü iradeler Tasnifi (DUİT)'nde yer alan belgelerin büyük bir kısmının aynen yahut da ozet olarak yayınlanmasından oluşmuştur. Biz ؛alışmamızda öncelikle arşiv belgelerinin orijinallerinden yararlanmayı tercih ettik. Mülteciler meselesi hakkmdaki diğer kıymetli ؛alışmalardan Yulug Tekin Kura t, "OsmanlI imparatorluğu ve 1849 Macar Mültecileri Meselesi". VI. Türk Tarih Kongresi (20-26 Ekim 1961), Ankara, 1967, s.451-459; Charles d'Eszlary, "L'emigration Hongroise de Louis Kossuth en Turquie entre 1849- 1850", VI. Türk Tarih Kongresi (20-26 Ekim 1961), Ankara. 1967, S.430450 ve Nejat Goyünç, "1849 Macar Mültecileri ve Bunların Kütahya ve Halep'te Yerleştirilmeleri ile ilgili Talimatlar", Türk-Macar Kültür Münasebetleri İşığı Altında 77. Rakoczi Ferenc v'e Macar Mültecileri Sempozyumu (31 Mayıs-3 Haziran 1976), İstanbul, 1976. s.173-178 zikredilebilir (Bu vesile ile Charles d'Eszlary'nin makalesinden yararlanmama yardımcı olan ve makalenin tümüyle ilgili olarak görüşlerinden son derece yararlandığım arkadaşım Dr. Kemal Çi؛ek'e teşekkür ederim)
  2. Stanley Lane Poole, Lord Stratford Canning'in Türkiye Anılan, Çev. Can Yücel, Ankara, 1988, s.100
  3. Ayrıntılı bilgi için bkz. Harry Hearder, Europe in the Nineteenth (1830-1880), London and New York, 1988, s.300 v.d
  4. Fahir Armaoğlu, Siyasi Tarih (1789-1960), Ankara, 1975, s.76
  5. Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ıve Çöküşleri, Çev. Birtane Karanakçı, Ankara
  6. aider. Ayni eser, S.315-314; Göyünç, Ayni makale, s.173
  7. Enver Ziya Karal, OsmanlI Tarihi, V.C., Ankara. 1988, S.214. C.dEszlary, Ayni makale, S.431: Hugh Seton-Watson, The Russian Empire(1801-l917). Oxford. 1988, S.314: Hearder, Ayn 1 eser,315.
  8. Kurat, Ayni makale, S.453
  9. 848'؛ihtilalleri ve sonrasındaki Rus politikası hakkında bkz. Watson. Ayni eser, S.311-315; Hearder, Ayni eser, S.316
  10. BOA, DUİT, No:75-l/2, lef 4 (Mehmed Fuad Efendi’nin 14 Ramazan 1265/3 Ağustos 1849 tarihli yazısı).
  11. DUİT, No:75٠l/14, lef 6
  12. Karal, Ayni eser, s.214; Göyünç, Ayni makale, 174. Yulug Tekin Kurat, Ayni makale, s.456’da Fuad Efendi'den "Bükreş Valisi" diye soz etmektedir ki, buna dair resmi belgelerde herhangi bir bilgiye rastlanmıyor. Esasen bölgenin statüsü dolayısıyla boyle bir tayin de mümkün degil
  13. DUİT, No: 75-1/4, lef 7. (Fuad Efendi'nin 22 Ramazan 1265/11 Agustos 1849 tarihli yazısı).
  14. " Stanford j. Shaw-Ezel Kural Shaw, OsmanlI imparatorluğu ie Modern Türkiye, Çev. Mehmet Harmancı, H.C.. İstanbul, 1983, S.175
  15. DUİT, No:75-l/5, lefl
  16. Poole, Ayni eser. S.1O1
  17. DUİT, No:75-l/3, lef 2
  18. DUIT, No:75-1/3, lef 4.
  19. DUİT, No:754/3, lef 1
  20. DVİT, No:75-l/3, lef 4
  21. DUİT, No:75-l/3, lef 1 (27 Ramazan 1265/16 Ağustosta 1849 tarihli Arz Tezkeresi)
  22. Shaw, Aynı eser, s. 175
  23. DUİT. No:75-1 /1, lef 2
  24. Poole, Ayni eser, S.1O1-1O2
  25. Aynı eser, s.103.
  26. II. Rakoczi Ferenc'in ilticası hakkında ayrıntılı bilgi İçin bkz. M.Tayyib Gokbilgin. "Rakoczi Ferenc II. ve OsmanlI Devleti Himayesinde Macar Mültecileri", Turk-Macar Kültür Münasebetleri İşığı Altında II. Rakoczi Ferenc ve Macar Mültecileri Sempozyumu (31 Mayıs-3 Haziran 1976), İstanbul. 1976, s.l-17
  27. DUİT, No:75-1/14, lef 4
  28. DUİT, No:75-l/9, lef 5; 75-1/3, lef 2
  29. DUİT, No:75-1/13, lef 2
  30. DUİT, No:75-l/3. lef 2
  31. DUİT, No:75٠l/5, lef 2
  32. DUİT, No:75-l/3, lef 1; 75-1/5, lef 1
  33. DUİT, No:75-1/14, lef 5
  34. DUİT, No:75-l/5, lef 4; Macar kaynaklarında Kossuth'un 17 Ağustos günü Osmanlı topraklarına girdiği ifade olunmaktadır. Bkz. C.d'Eszlary, Aynı makale, s.434 ve 436
  35. DUİT, No:75-l/ll, lef 7. Bu sırada Kossuth'un hanımı yanında olup daha sonra Osmanlı Devleti’nin çabaları ile Macaristan'da kalan üç çocuğu da Kütahya'ya getirilmişti. Bundan dolayı Kossuth minnettar kaldığını hükümete bildirmişti. DUİT, No:75-2/46, lef 1
  36. DUİT. No:75-l/7. lef 2
  37. DUIT, No:75-l/5, lefl.
  38. DUİT, No:75-l/7, lef 4
  39. DUİT, No:75-l/9, lef 6
  40. DUİT, No:75-l/ll, lef 3
  41. DUİT. No:75-1 /47, lef 2
  42. DUİT, No:75-1/30, lef 1. Mültecilere iyi daiTanılması hakkında Vidin Valisine yazılan bir yazı için bkz. DUİT, No:75-l/33, lef 2 . Vidin Valisi ile Defterdarının müştereken yazdıkları 21 Ekim 1849 tarihli cevabî yazıda zorla din değiştirildiği yahut da bazı mültecilerin tecavüze uğradıkları yolundaki suçlamalar şiddetle reddedilerek şöyle deniliyordu: "tebdil-i din ve mezheb etmek sırasında olan ihtiyâr-ı zâtileri cümlesinin malumu olub bu bâbda hiç birisi hakkında teklif tâki olmamış ve arzu-yu din-i mubin ile gelenler....tercüman vasıtasıyla keyfiyet-i İslâmiyet ve bir dahi memleketine gidemeyeceği gibi haller beyan olunarak ana dahi muvafakat eylediği halde ol veçhile telkîn-i din olunmuş ve müslüman olanlar cihetinden diğerleri hakkında doğrusu bir güne muameleJ baride vuku bulmayub bunların ve diğerlerinin her türlü riâyet-i had ve istikmâl-i huzur v۴ istirahat ve vikâye-i namusları hakkında cümle tarafından fevka'l-gâye itina ve müsâberet olunmakta DUİT, No:75-1/41, lef 5
  43. DUİT, No:75-l/34, lef 3
  44. DUİT, No:75-l/2, lef 6. Bu mektubun Fransızca aslı lef 3'tedir. Kaval, Aynı eser, s.216'da Osmanlı Devleti'nin mültecilere İslâm olmayı teklif ettiğini yazmaktadır ki, bu iddiayı destekleyecek hiç bir bilgiye rastlamadık. C.d'Eszlary, Aynı makale, s.439'da bilhassa 3.500 kadar askerin Avusturya'ya iade edilmesi üzerine diğerlerinin iade olunmamak için İslâmiyeti kabul ettiklerini yazmaktadır. Halbuki din değiştirme keyfiyeti bu iade hadisesinden önce meydana gelmişti
  45. DI7/T, No:75-l/5, lefl
  46. Bunların silahlan ve yanlarındaki hayvanlar şimdilik hükümet görevlilerince teslim alınmış, daha sonra Av٦ısturya Devletine ait olanlar iade olunmuştu. Aynı şekilde kişilere ait eşyalar da sahiplerine verilmişti. DUİT, No:75-1/40, lef 1. Bazı mültecilerin hayvanlan ise mağdur clmamalan için devlet tarafından satın alınmıştı. DUİT, No:75-2/17; 75-2/20; Bâb-ı Ali Eırak Odası Amedî Kalemi, 17/15
  47. DUİT, No:75-l/ll, lef 4
  48. DUİT, No:75-l/ll, lef 2 (v/idin Valisi Mehmed Ziya ile Defterdar Azmi tarafından merkeze gönderilen 9 Şevval 1265/28 Ağustos 1849 tarihli müşterek yazı).
  49. Aynı yer.
  50. DUİT, No:75-1/13. lef 2.
  51. DUİT, No:75-1/16. lef 2
  52. DUİT. No:75-l/47. lef 4
  53. DUİT. No:75-l/47, lef 3
  54. DUİT, No:75-l/24, lef 1. C.d'Eszlary. Aynı makale, s.434'te mültecilerin sayısını onbin cisarında olarak belirtmektedir. Ancak elimizde bu konuda sağlıklı bir makam meşrut değil
  55. DUİT. No:75-l/23, lef 7; 75-1/38, lef 1; 75-1/49, lef 1
  56. DUİT, No:75-1/16, lef 2. Osmaııh hükümeti muhafaza tedbirlerinin en ufak bir aksama göstermesi halinde ne denli büyük bir diplomatik sıkıntının baş göstereceğinin farkındaydı. Nitekim İşkodra'dan yedi Macarh mültecinin firarı devleti oldukça güç duruma sokmuştu. Av٦ısturya Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Prens Schwarzenberg 7 Eylül 1849 tarihinde meselenin neden kaynaklandığını sormuştu. Hükümet olayı şu şekilde açıkladı: Bunlar Yanya safisi ve As-usturya'nın Yanya konsolosu marifetiyle İşkodra'ya gönderilmişlerdi. Fakat oradaki İngiliz konsolosuyla As-usturya konsolosu arasında yanlarındaki İngiltere pasaportu yüzünden anlaşmazlık çıkmış, nihayet İstanbul'dan emir gelinceye kadar İşkodra'da tutulmaları kararlaştırılmıştı. İşte bu emir beklenirken firar olayı gerçekleşmişti. Hükümet mutasarrıfı gereken dikkati göstermemesinden dolayı tenkit etmiş, As-usturya'ya ise üzüntüsünü belirtmişti. DUİT, No:75-1/14, lef 1
  57. DUİT, No:75-l/24, lef 1.
  58. DUİT, No:75-1/16, lef 2.
  59. DUİT, No:75٠l/22, lef 2.
  60. DUİT, No:75٠l/23, lef 1.
  61. DUİT, No:75٠l/24, lefl.
  62. DUİT. No:75-1/30, lef 1
  63. DUİT, No:75-l/49-l
  64. DUİT. No:75-1/361, 75-1/23, 75-1/24.
  65. DUİT. No:75-l/24-l, 75-1/30-1
  66. DUİT. No:75-2/35-l; 75-2/36-1; 75-2/461. Bâb-ı Ali Evrak Odası, Amedi Kalemi. 16/46; 17/96.
  67. DUİT. No:75-l/35-l
  68. DUİT. No:75-l/24-l
  69. DUİT. No:75-1/41-1 (12 Zilhicce 1265/29 Ekim 1849 tarihli Arz Tezkeresi) ve diğer ekler. Avusturya da Macaristan'a girişi sakıncalı olabilecek kişileri kabul etmek istemiyordu. DUİT. No;75-l/35-3; DUİT. No:75-l/55-2. C.Eszlary, Aynı makale. s.439'da General Hauslab'ın 3.500 asker ve 20 subayı üç buharlı gemiyle birlikte 20 Ekim 1849 günü götürdüğü kayıtlıdır.
  70. DUİT, No:75-l/47, lef 11.
  71. DUİT, No:75-l/47-l ve 7. Meselâ Şumnu'dan Gelibolu’ya sevk edilen İtalyanları Eeyzullah firkateyni Cenova'ya 14 Haziran 1850 tarihinde götürmüştü. DUİT, No:75-1/30-1.
  72. İrade-Hariciye, 4244; DUİT. No:75-2/2-l, 2; 75-2/46-1; 75-2/54; 75-2/57. Ayrıca her mülteciye !•erilecek elbiseye birer gömlek ile don ilave edilmişti. DUİT, No:75-1/41-1.
  73. DUİT, No:75-1/47-2. Aynı yer lef 8’de Macar mülteci sayısı 445 ve toplam da 1712 olarak !'erilmiş ise de biz Sadarete sunulan rakamı kullanmayı tercih ettik
  74. DUİT, No:75-1/9, lef 5.
  75. DUİT, No:75-l/15
  76. DUİT, No:75-l/10, lef 1.
  77. DUİT, No:75-1/14, lefl
  78. Devlet-i Aliye ile Nemçe Devleti beyninde evâhir-i Cemâziyelahir sene 1152 tarihinde münakid Belgrad Muahedesinin 18. maddesi: "Tarafeyn ahalisinden mûfsid ve âsi ve bedhâh olanlar iki cânibden de kabul olunmayıp bir veçhile himâye olunmaya. Bu makule ehl٠i fesâd ve çeteci ve garetçi her kimin reâyâsı olur ise olsun her kangı toprakta bulunur ise mûstehâk oldukları cezaları tertîb oluna. Ve ihtifâ ederler ise haberleri ahnıb zabıtları agâh oluna ki haklanndan geleler ve zâbıt ve başı olanlar dahi bu misüllü eşkiyânın haklarından gelinmekte ihtimal ve tekâsûl ederler ise mes'ul ve muâteb olup azl ve hakkından geline. Ve ulufelu ve dirlikti kendi hallerinden olmayıp böyle şekavet edenlerin taaddîleri külliyet ile mündefi olmak için mudaka hırsızlık ile taayyüş eden haydut ve pribek (?) dedikleri kutta-i tarîk saklanmayub ve beslenmeyib gerek kendilerin ve gerek saklayanların haklarından geline ve bu makule fesâd âdet٠i müstemeresi olanlar sonradan salâh suretin gösterir ise dahi itimâd olunmayıp sınırlardan bâid yerlere iskan ettirile." DUİT, No:75-l/9, lef 2. Muâhedet Mecmuası, III/2.C., İstanbul, 1296, s.128-129.
  79. DUİT, No:75-l/9, lef 5
  80. Osmanlı Devleti ile Rusya beyninde Evâsıt-ı Ramazan 1188 tarihinde Kaynarca'da akd olunan ahidnamenin ikinci maddesi: "İki devietin reayasından bazıları ahar bir töhmet ve adem- i itaat veyahut hiyanet edip devleteynin birine ihtifâ veyahut iltica kasdında olur ise devlet-i aliyemde din-i İslâmî kabul ve Rusya Devletinde tanassur edenlerden mada asla bir bahane ile kabul ve himâyet olunmayıp der-akâb red veyahut hiç olmaz ise iltica eyledikleri düvelin memâlikinden tard olunalar ki bu misüllü yaramazların sebebi ile iki devlet beynine müverris bürûdet veyahut bâis-i bahs-ı âbes olur asla bir mâni saki olmaya Kezâlik tarafeyn reâyâsından olup gerek ehl-i İslâm ve gerek Hıristiyan zümresinden bir kimse bir türlü taksirat edip her ne mülâhaza ile bir deıletten ol bir devlete ilticâ ederler ise bu misüllü talep olundukça bilâ-tehîr red olunalar." DUİT, No:75-l/9, lef 2. Muâhedet Mecmuası, III/LC., İstanbul, 1296, s.255
  81. DUİT, No:75-l/9, lef 1 (13 Şeıval 1265/1 Eylül 1849 tarihli arz tezkeresi. Bu konudaki irade-i seniye 16 Şevval 1265/4 Eylül 1849 tarihini taşımaktadır). Ayrıca meclis üyeleri bu iki devletin yapacağı her türlü hareketi dikkate alarak bu karan verdiklerine dair bir de imza sirküleri hazırlamışlardı bkz. DUİT, No:75-1/18, lef 4. Meclis üyelerinden "harb vukuu rütbe-i tahkike gelmedikçe bu karardan dönülmeyeceğine ve gıyapta bu kararın hilâfına söz söylenemeyeceğine"dair de teminat alındı.. 28 Şevval 1265/16 Eylül 1849 tarihli Vükelâ Meclisi karannın tam metni için bkz. Ahmed Refik, Türkiye'de Mülteciler Meselesi, İstanbul, 1926, s.70
  82. Bu görüşler doğrultusunda Rusya'ya bir de cev٦vp yazıldı. DUİT, No:75٠l/9, lef 4
  83. Yöneticilerin Macar mültecileri ile ilgili konularda İngiltere ile Fransa büyükelçilerinin görüşlerine sıkça müracaat ettiklerini görüyoruz. Ancak sonraki yıllarda Fuad Paşa nın Fransız elçisine "bize suflörlük ediniz, fakat sahneyi ve rollerin icrasını bize bırakınız” demesine rağmen Ilber Ortaylı'nın belirttiği gibi; "Tanzimat döneminin devlet adamlarını, Britanya sefiri veya Fransa sefaretinden talimat alan yöneticiler olarak değerlendirenleyiz". Bkz. İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul, 1983, s.80.
  84. DUİT, No:75-1/20, lef 5.
  85. DUİT, No:75-1/18, lef 1 (25 Şev٦vl 1265 tarihli arz tezkeresi)
  86. Ayni yer
  87. DUİT, No:751/18. lef 2.
  88. Fuad Efendi'ye once name-eslik go evi verilmişken daha sonra fevkalede murahhas ünvanı verilmesinin daha munasip olacağı düşünülmüştü. A. Refik, Ayni eser, S.71
  89. DUİT, No:7&l/26. lef 2: 75-1/17; 751/40. lef 2. Fuad Efendi'nin yapacağı gorevin nitelikleri hakkında kendisine verilen yazı İçin bkz. DUİT, No:75-1/18, lef 3
  90. Kura t. Ayni makale. S.457.
  91. DUİT, No:75-1/20, lef 2
  92. DUİT, No:75-1/20, lef 3
  93. DUİT, No:75-1/20, lef 1
  94. Shaw, A.g.e., s.175. Diplomatik ilişkilerin kesilmesi üzerine taşrada Rusya ile Av٦ısturya konsolos, tüccar ve tebalanna nasıl davranılacağı konusunda tereddütler oluşmuştu. Böyle yerlerden biri de Trabzon idi. Vilayetten gelen soru üzerine Sadaret'ten gönderilen 7 Ekim 1849 tarihli emirde ilişkilerin kesilmesinin "yalnız mesâlih-i poliükiye hakkında olub yoksa umür٠u ticaret ke’l-ev٦’el rü’yet olunmakta ve o makûle maslahadar içün tercümanlar gelüb gitmekte olduğu misüllü taşralarda dahi devleteyn-i müşârünileyhimâ konsolos ve tüccar ve tebasının mesâlih-i vakıalarına kemâkân dikkat ve haklarında muâhedâta tatbîkan hareket" olunması emrediliyordu. DUİT, No:75-l/45, lef 2
  95. Mahmud Celâleddin Paşa. Mir'at-ı Hakikat, Haz. İsmet Miroğlu, İstanbul. 1983. s.32
  96. Savaş söylentileri Trabzon gibi bazı yerlerde heyecan uyandırmıştı. Buna dair Trabzon Valisi Mehmed Hayreddin Paşa’nın 29 Ekim 1849 tarihli yazısında şu ifadeler yer almaktadır: "Trabzon iskelesine âmed-şud eden v-apurlar ile mürûr u ubûr eden teba-ı devlet-i aliye ve saire tarafından Rusya üzerine kalkılacak ve ilan٠ı harb kılınacak gibi kelimât tefev٦٦ıhuna ibtidârları ahalinin mesmûuları oldukta ehl-i İslâm şöyle dursun reâyâ-yı devlet-i aliye bile devleteyn-i müşârunileyhimânın işbu tekliflerini tahsin etmeyerek anlar dahi teşebbüs olunan tedâbir-i hasenenin murad-ı seniye veçhile karin-i hûsn٠ü husûlünü kiliselerinde dua ve niyaz etmekte ve sâye-i saltanat-ı seniyede az v-akitte mazhâr oldukları adalet ve hakkaniyetin kadr u şükrünü bilerek hem mezheblerinin bu veçhile harekeden beğenmeyub anlar dahi takbih evlmekte..."DUİT, No:75٠l/45, lef 2. Yine patriklikten mazul Konstanüyo, Grigoryo ve Birmanınaman(?) adlı üç kişinin Osmanlı Devletinin mültecileri himayesinden dolayı müteşekkir olduklarına dair verdikleri arzuhal için bkz. DUİT, No:75-l/53, lef 2
  97. Nitekim diplomaük temsilcilerin bulunduğu bir yemek sohbetinde Lord Palmerston, Av٦ısturyahların Macarlara yönelik harekâünı alenen kınamış, birtakım bîçâre ve kadınlardan oluşan âcizlere türlü türlü zulümler yaptığını ifade etmişti. Böylece Palmerston tepkisini, yanında oturan Av٦ısturya elçisine zımnen işittirmek istemiş fakat o anlamazlıktan gelmişti. DUİT, No:75-l/6, lef 3 (Londra Büyükelçisinin 17 Ramazan 1265/6 Ağustos 1849 tarihli yazısı). Ote yandan Ingilizler arasından bazı grupların birleşerek, padişahın mültecileri himayesinin haurasına madalyalar başarmaya karar verdiklerini görüyoruz. DUİT, No:75-l/64, lef 4
  98. DUİT, No:75-l/37, lef 2 (Mehmed Paşa’nııı 14 Zilkade 1265/1 Ekim 1849 tarihli yazısı). v٠
  99. 99؛Aynı yer. Bu İngiliz donanması 14 parçadan oluşmaktaydı C.d'Eszlary, Aynı makule. s.441.
  100. DUİT. No:75-l/43, lef 3
  101. Büyükelçi yazısının bir bölümünde; "Devlet-i metbûamın evâmir-i kat'iyesi mucibince Bâb-ı Ali ile tecdîd-i münâsebât-ı diplomatikiye eylemek üzere iken mebhûsun-anh olan hadise-i gayr-i müterakibe hakkında haşmedu imparator hazretlerinin evâmirini alıncaya veyahut sefâin-i ecnebiyenin hakikaten Bahr-i Sefid'e muâvedetiyle münâsebât-ı resmiye eylemem imkânda olmadığını el-yevm ilan eylemek mecburiyet■¡ müteellimesinde bulunduğumdan..." demekteydi. DWT٠ No:75-2/9, lef 3
  102. DUİT. No:75-l/36, lef 6.
  103. Kanat, Aynı makale, s.459
  104. DUİT, No:75-1/50, lef 2
  105. DUİT. No:75-l/39, lef 2.
  106. Aynı yer.
  107. DUİT. No:75-l/46, lef 2.
  108. DUİT. No:75-1/50, lef 2; 75-1/54, lef 3; 75-1/57, lef 2
  109. DUIT. No:75-2/41. lef 2
  110. Rusya’nın ileri sudugu şartlar İçin bkz. DUİT, No:751/46, lef 4. Avusturya'nın istekleri İçin de bkz. DUİT, No:751/59, lef 4.
  111. DUİT, No:75-l/59t lef 5
  112. DUİT. NO:751/59, lef 1,3
  113. DUİT, No:751/63, lef 7; 751/60, lef 1
  114. DUIT, No:75-lZ59, lefl
  115. DUIT. N٥:75-2/45, lef 1
  116. Mültecilerin ikamet suresi konusunda Osmanlr Devleti ile Asvrsturya arasında görüşmeler yapılırken Bâb-1 Ali bir yıllık bir sureyi ongormu, fakat Avusturya be؛ yıllık mecburi ikamette direnmişti. Ingiltere ile Fransa ise alt! aylık bir süre belirlenmesinden yana olmakla birlikte OsmanlI Devleti'nin bir yıl diye zaman belirlenmesine de ses çıkarmamışlardt. DUIT, No:75-2/26. Palmerston, Bâbı Ali'den mümkün mertebe süreyi krsa nıtmasııu istemişti. DUIT. No:75-2z 36. Ancak bu hususta kesin bir anlaşma sağlanamayarak İş zamana bırakılmıştı.,
  117. DUİT, No:75-2/33, lef 2 (Avusturya Sefareti'ne ',erilen resmi yazının müsveddesi)..
  118. DUİT, No:75-2/33, lefl.
  119. DUIT, No:7&l/59, lefl.
  120. DUIT. No:75-2/33,34
  121. اDUİT, No:754/64, lef 3
  122. DUİT, NO:75-1/64, lef 1.
  123. DUİT, NO:75-1/45, Bâb-ı Ali Evrak Odası Amedi Kalemi 18/91. OsmanlI Devleti, her fırsatta mültecilere maddi yardımda bulunmaktan kaçınmıyordu. Nitekim Halep, Kütahya ve Malaya gideceklere de zaruri harcamalarım karalamak İçin ilk başta, yani 6 Ocak 1850 tarihli karar ile 150 bin kuru؛ atiye verilmişti. A.Refik. Ayni eser, s.152-153
  124. DUİT, No:7&l/35, lef 5
  125. DUİT, No:752/25, lef 1 (4 Cemaziyelevvel 1266/7 Mart 1851 tarihli irade).
  126. DUİT, No:75-2/27, lef 4. Buradaki cetvellerde verilen rakamları toplanır yanlış olduğundan biz kendi bulduğumuz sonuçlan kullanmayı tercih t tik
  127. DUİT, No:751/46, lef 1 (3 Muharrem 1266/19 Kasrm 1849 tarihli irade)
  128. DUİT, No:751/46, lef 1. Bu husustaki karar da 19 Kasrm 1849 tarihinde onaylanan bir irade üe Avusturya Büyükelçiliğine bildirildi. DUİT, NO:75-1/46, lef 7
  129. O sırada Bâb-1 Ali Tercüme Odasr hülefâsı serâmedamndan olan Ahmed Vefilt Efendi, gerçekte Memleketeyn meselesi ile ilgili işlerle uğraşmak üzere görevlendirildiği halde, kendisine 8 Ocak 1850 tarihinde verilen bir talimat gereğince, Şumnu'ya uğrayarak buradaki mültecilerin meselelerini hallettikten sonra Bükreş'e geçecekti. DUİT, No:751/63, lef 7. Fuad Efendi de Petersburg'tan Bükreş'e döndükten sonra 20-25 gün kadar burada kalarak Ahmed Vefik Efendi'ye bölgenin meselelerini anlattıktan sonra İstanbul’daki yeni memuriyetine dönecekti. DUİT, No:751/62, lef 2
  130. Kossuth ile iki saate yakın sohbet eden Ahmed Vefık Efendi, onu da "ibtidâ-yı emirde izhâr eylediği niyât-ı şedîdenin ekserisinden"v٦az geçirip Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında imzalanacak anlaşmanın gereğini yerine getirmeye razı etmişti. DUİT, No:75-2/13
  131. DUİT. No:75-2/14
  132. DUİT, No:75-1/60, lef 1. 75-2/14, 19 ve 39. Dolayısıyla Göyünç'ün Aynı makale, s. 178'de belirttiği gibi şu anda Kütahya'da Kossuth'un kaldığı ev■ diye müze yapılan bina gerçekte Kont Batthyany için kiralanan konakur. Kossuth kışla içerisinde bir büyük odada ikamet etmişti.
  133. DUİT, No:75-2zi4 ,
  134. DUİT, No:75-2/47
  135. Bunlann Macaristan'daki ؛؛!eri ve görevleri hakkında düzenlenen ve Avusturya Büyükelçiliği tarafından OsmanlI Hariciyesi'ne teslim olunan liste DUİT, No:7öl/46, lef 3'te yer almaktadır. Kossuth ve arkadaşlarına İhtiyâçlarının bir kısmını karşılayabilmeleri İçin bir miktar para da verilmişti. DUIT, No:75-2/19. Daha sonra bunlara üç seyis ve her nedense Ahmed adim alan bir müsluman ile eşi de eklenmişti. DUİT, No:7ö2/lö ve 19
  136. DUİT, No:75-2/51
  137. DUİT, No:75-2/3,7 ve 24.
  138. Bunlann isim listesi İçin bkz. DUİT, No:75-2/20, lef 3.
  139. DUİT, No:75d/65, lef 1 v.e ekleri.
  140. DUİT. No:75-2/43,48.
  141. D UİT, N٥:75-2/53. lef 2 (Mehmed Paşa nııı 17 Ramazan 1266/26Temmuz 1850 tarihli yazis).
  142. DUIT, No:75-2/53, lef 1 (13 Şev٦-al 1266/22 Ağustos 1850 tarihli arz tezkeresi)
  143. Ahmed Refik, Ayni eser. S.2O&21O.
  144. DUIT, No:75-2/59, lef 4. Süleyman Bey'in 16 Eylül 1850 tarihli cevabi yazışında belirtildiğine gore Bazuci. Kont Batthyany v٠e General Mesarou ziyaret ederek bundan sonra bir sû-i harekete bulunmamaları ؛artıyla kendilerinin affedileceğini söyleyerek boyle bir yazıyı büyükelçiliğe göndermelerini istemişti. Onlar ise bu Ilususa asla nza göstermemişler ve "biz ؛imdilik OsmanlI Devleti nin elindeyiz boyle liir müracaat uygun düşmez, aynca bununla görevli olduğunuzu gösteren bir belgeniz olmadıkça bu teklife hakkiniz yoktur" cevabini vermişlerdi. DUIT, No:752/59. lef 2. Bu arada zaman zaman AvusturyalI bazı kişilerin Kütahya'ya muhtelif bahanelerle geldiği görülmektedir ki. bunların casus olduklarına OsmanlI devlet adamları kesin gözüyle baluyorlardı. Ahmed Refik, Ayni esei', s. 198
  145. DUİT, No:752/59, lef 3
  146. DUİT. No:752/59. lef 1 (5 Zilhicce 1266/12 Ekim 1850 tarihli an tezkeresi. Bu konudaki irade 13 Ekim 1850 tarihini taşımaktadır)..
  147. DUİT, No:752/60, lef 2. Ahmed Faik Bey'in yazısının ekinde bu 300 mültecinin isim listesi yer almaktadır. Ayni numara, lef 3 ve 4.
  148. DUİT, No:75-2/60, lef 1 (15 Muharrem 1267/20 Kasım 1850 tarihli irade).
  149. DUİT, No:75-2/61, lef 1 (14 Muharrem 1267/19 Kasım 1850 tarihli irade).
  150. DUİT, No:75-2/64, lef 1 (26 Safer 1267/31 Aralık 1850 tarihli arz tezkeresi)..
  151. Ahmed Refik, Aynı eser, s. 198-199.
  152. İleri gelen sekiz kişi şunlardı: Louis Kossuth, Kaz mir Batthyany, Mavrice Perczel, Nicolas Percsel. Josephe Vysoki, Alexsadre d'Asboth, Adolphe Gyurman, Manuel Lülly. Ahmed Refik, Aynı eser, s. 202.
  153. 21 Nisan 1851 tarihli arz tezkresinde soz konusu edilen bu karar Kütahya'da duyulunca mülteciler tepki göstermişler, ortalık zorlukla yatrştınlabilmişti. Ahmed Refik , Ayni eser, S.213- 214.
  154. Ayni eser, s.210-213
  155. Ayni eser, s.226-227
  156. Ayni eser, S.231 (17 Şe'val 1267/15 Ağustos 1851).
  157. Aynı eser, s.234. Kütahya'dan ayrılacakları kesinleşen mülteciler burada yadigâr olmak üzere bir çeşme inşâ etmişlerdi. Aynı eser, s.208.
  158. Aynı eser, s.240. Yine Mültecilere yapılan yardımlardan dolayı Londra yakınlarındaki Islington ile Eisbury kasabaları halkı Sultan Abdülmecid'e gönderilmek üzere teşekkür yazılanın Sefir Kostaki Musurus'a sunmuşlardı, s.243.
  159. Aynı eser, s.240.
  160. C.d'Eszlary, Aynı makale, s.442
  161. A.Refık, Aynı eser, s. 197. Bu meblağın o devT؛n şartlarında taşıdığı önemi belirtmek için meselâ bu tarihlerde ülke için çok büyük önemi olan Darülfünun binasının yapımına harcanan paradan daha çok olduğunu belirtmekle yetinelim. Bu yıllardaki Osmanh bütçesinin durumu için bkz. Terfik Güran, Tanzimat Döneminde Osmanlı Mâliyesi: Bütçeler ve Hazine Hesapları (1841-1861), Ankara, 1989. (Belgeler, Sayı 17'den ayrıbasım)
  162. BOA, İrade-Meclis-i Vâlâ, 10324. Bu meblağa mümtaz Bey'in maaşı da dahildi. Yine 12 Eylül 1852'den 12 Aralık 1852'ye kadar Halep'de 50.119 kuruş harcanmıştı. BOA, İrade- Dahiliye, 17866.