Kemal Beydilli

Anahtar Kelimeler: Karadeniz, Avrupa, Mîrî Ticâret, Kapitülasyon, Osmanlı Devleti

KONUNUN TANIMI

Ahdnâmelerde yer almasına rağmen, Karadeniz’de serbestçe ticâret yapabilmeyi öngören maddelerin, aynı şekildeki Akdeniz ile ilgili olanların tamamen aksine, kullandırılmayan ve kullanılamayan bir hak olarak saklı kalmış olması dikkat çekicidir ve dikkat çekici olduğu kadar üzerinde de fazla çalışılmamış bir konudur[1].

Mısır-Girid ve Mora üzerinden geçtiğini farz ettiği bir hat ile Akdeniz’i İkiye bölen ve bu “hatt-ı mefruz”un doğusundaki sahillerin tamamının kendi toprakları ile sanlmış olması gerçeğinden hareketle, bu sahayı kendisine mahsus bir “içdeniz” gibi gören Osmanlı Devleti[2], burada ticâret yapma hakkını çeşitli dönemlerde ve genelde zaman zaman ticârî kayguların ötesindeki politik sâîklerin etkisiyle Avrupa devletlerine bahş etmiş bulunuyordu, ki bunlara Osmanlı terminolojisinde Ahdnâme veya Frenkçe tâbiri ile Kapitülasyon denilmekte olduğu hep malûmdur[3]. Bu meirûz hattın doğusunu Avrupa ticâretine açık tutan Osmanlı Devleti, yine tüm sahilleriyle hakim ve sahibi bulunduğu Karadeniz’e yabancı gemilerin girmelerini ve ticâret yapmalarını kesin olarak yasaklamış ve bu yasaklamasını yüzyıllar boyu özenle sürdürmüştür.

Bununla beraber, Bâbıâlî’nin Karadeniz’de ticârete izin veren maddelerini, kullanılmasına izin vermiyeceğini bilmesine rağmen, hangi düşünceler doğrultusunda ahdnâmelere sokmuş olduğunu anlayabilmek pek mümkün değildir. Zannımızca bu soruya verilecek cevâbı, ahdnâmelerin tanzim tekniğinde ve şeklinde aramak icâb edecektir, ki bunun da izahını herhâlde Osmanlı Diplomatikası’na havale etmek daha doğru olacaktır.

Her ne ise, yüzyıllar boyu özen ve kıskançlıkla sürdürülen bu yasaklama, ancak özel şartların ve durumların istisnâî uygulamaları şeklinde aşılabilmiştir. Meselâ, 1612’de ilk ahdnâmesini alan Hollanda’ya Karadeniz limanlarında serbest ticâret hakkı verilmiş olmakla beraber, bu hak hiçbir zaman kullanılmadan kalmıştır. Bu tarihten 19. yüzyıla gelinceye kadar Karadeniz’e girebilen tek Hollanda gemisi Willom Adriaense adlı bir kaptanın “Postillion" isimli gemisi olmuştur, ki bu da o sıralarda Kalas’da bulunan Sadrazam Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşa ile görüşmek üzere Hollanda elçisi Justinus Colyer’in götürülmesi işinde kullanıldığı için sağlanmış bir geçiş izni idi. (Temmuz 1674)[4]. Ancak bu, kadîm ahdnâmele- rinde Karadeniz’e çıkma ve ticâret etme hakkı münderiç olan İngiltere (1601) ve Fransa (1740) gibi büyük devletler için de böyledir.

Karadeniz’in bu, yabancılara yasaklanmış, “kapalı Deniz” statüsü, Rusya’nın gösterdiği gelişme ile sarsılmaya başlamıştır. 1774 Küçük Kaynarca ve 1783 tarihinde Kırım’ın nihayet Rusya eline geçmesi, bu denizde zaman zaman varlığını hissettiren Avusturya bir tarafa bırakılacak[5] ve hattâ Lehistan’ın dahi bu yöndeki girişimleri[6] hatırlanacak olursa yeni ve güçlü bir ortağın, hattâ tek başına sahiblik iddiasında bulunacak olan bir ortağın belirdiğini gözler önüne sermekteydi. Bu gelişmelerin sonucu olarak kuzeyde Karadeniz sahillerine yerleşen Rusya’nın, 1783 tarihli Ticâret Antlaşması ile bir kalemde elde ettiği geniş hak ve imtiyazlarını[7] ve Karadeniz’deki mümtaz durumunu sarsmak amacıyla, bu denizi bütün devletlerin serbest ticâretine açmayı düşünen ilk Osmanlı devlet adamı herhâlde Sadnazam Halil Hamid Paşa olmuştur[8].

Karadeniz, Küçük Kaynarca’dan beri devam eden savaş ve krizleri yaşayarak, nihayet III. Selim devrine (1789-1807) kadar bu hâliyle gelmiştir. 1792 Yaş Antlaşması Rusya savaşını da sona erdirmiş ve başlayan barış dönemi Osmanlı Devleti’nin bir dizi reformlarla bünyesini yenilemeye ve kuvvetlendirmeye teşebbüs ettiği bir devir olmuştur, (Nizam-ı Cedîd). Bu devirde Bâbıâlî, Karadeniz’de henüz kendi nüfuzunda kalmış olan sahanın ticârî kontrolüne sıkı sıkıya sarılmış gibidir. Deniz taşımacılığını 1651 tarihli İngiliz Seyrüsefâin Kanunu (Navigation Act) uygulamalarını andıran bir dizi merkantil tedbirlerle geliştirmeyi amaçlayan Bâbıâlî’nin, başta Karadeniz’de olmak üzere, genelde imparatorluk sahillerinde yapılan tüm deniz nakliyâtını, kurmaya teşebbüs ettiği yerli ve mîrî ticâret filosuyla yürütebilmeyi düşlemekte olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir filonun oluşturulması amacıyla devlet adamları gemi işletmeciliğine teşvik edilmekte[9] ve gemi sayısı, yalnız yenilerinin yapımı yolu ile değil, dışarıdan satın almalarla da çoğaltılmaya bakılmaktaydı, ki 1792’de bu amaçla Hollanda’dan birkaç parça gemi alınmasına teşebbüs edilmiş ve bu konuda Hollanda elçisiyle de bir hayli yazışma ve görüşmeler yapılmıştır[10].

İspanya, Sicilyateyn, Hollanda, İsveç ve Prusya gibi küçük Avrupa devletlerinin Karadeniz ticâretine iştirak etmek istemeleri, III. Selim devrinde oluşan yeni ticârî zihniyyet ve reform sürecinde Bâbıâlî’nin dâimâ son ana kadar karşı koymaya çalıştığı bir mesele olurken, bu devletlerin Karadeniz’e “ahden” çıkmaya ruhsatlı olan büyük devletlerin Bayraklarını takarak ve bu devlet elçilerinden mensubiyyet belgeleri alarak, o devletlerin gemileriymiş gibi Karadeniz’e geçmeye kalkmalarından hâdis olan suiistimali de engellemeye çalışmıştır. Bâbıâlî, böyle bayrak değiştirerek, imtiyazlı devlet statüsüne - özellikle Osmanlı Devletine kabul ettirdiği ticâret antlaşması ile diğer devletlerden çok daha avantajlı bir duruma yükselen Rusya bandırası çekerek-kavuşmasına mâni olacak etkili bazı tedbirler ihdasına teşebbüs ettiğinde ise,bu konuda yapabilecek pek fazla birşey olmadığını da acı olarak görmüştür. Küçük devletlerin, öteden beri büyük devletlerin bandıraları ile seyr etmeye alıştıkları dikkate alındığında, bu yöndeki ticârî faaliyetin herhangi bir şekilde sekteye uğratılması hâlinde, bunun dâimâ kaçamak bir yolunu buldukları bilinmekte ve özellikle Rusya’nın ve diğer büyük devletlerin yardımını taleb ve müdahalelerini temin edeceklerinden de haklı olarak endişe edilmekteydi. Ayrıca, gemilerin hangi devlete ait olduklarının ölçüsü yalnızca taşıdıktan bayrak ve bunların kendi beyânları olduğundan, bunlara herhangi bir büyük devletin bandırası verilmesi hâlinde, gerçek kimliklerinin tesbiti mümkün olamıyacak, olsa bile bir faydası görülmeyecek, üstelik bu tesbit işi devamlı sürtüşmelere de yol açabilecektir. Böylece, faydadan ziyâde zararı mucib olacak bu tür kısıtlayıcı uygulamalarda ısrârcı olmaktansa, genel olarak bu tür küçük devletlere de bazı şart ve menfaatler karşılığında, kendi bayraklanyla Karadeniz’de seyrüsefâine ruhsat verilmesi uygun görülmeye başlanmıştır. Buna göre gemilerin Karadeniz’den getirecekleri hamûleleri içinde, 1) Tersâne için gerekli demir ve âlet ve levâzımâtın râyic bedelleri ile satın alınması, 2) zahire ve erzak türü olan gıda maddelerine İstanbul’un iâşesi için ihtiyaç duyulacak olur ise, yine râyici ile satın alınmasına ve 3) gemilerin geçişlerinde yoklanmaları, yasak mal taşımamaları gibi hususlara rıza göstermeleri hâlinde Karadeniz’e geçiş ruhsatlarının verilmesi kararlaştırılmıştır. (Aralık 1802). Bu yeni usûl ile küçük devletlerin eski uygulamada görülen “hileli" ve dolambaçlı yollara - yani Karadeniz’e ahden me’zûn bir devletin bandırasını kullanma - sapılması’nın önünün alınacağı ve başta Rusya olmak üzere diğer büyük devletlerin araya sokularak devletin müşkil durumlarda bırakılmasına da bir son verileceği umulmaktaydı. Bununla beraber, bu şartlara yanaşmayacak olanların ve eski alışkanlıkları üzre Karadeniz’e çıkmayı tercih edeceklerin, “hangi tarafı murâd eyler ise derhâl ânâ tâbi olmaları"[11] karşısında ise, “izn-i sefine” verilmesi[12] hususunda gösterilen zorluklar ve bu gibi devlet tüccâr gemilerinin işlerinin sekteye uğratılması, ağırdan alınması dışındaki çaresizliklerden başka, hukûken yapılabilecek pek fazla birşey yoktur. Ancak, bu şartların kabul edilmesi hâlinde bile, bu devletlere “ahden” Karadeniz’e geçme ve ticâret etme hakkının verilmediği ve böylece herhangi bu doğrultudaki bir hak iddiasının da doğmıyacağı izâh edilmekte ve bunun ancak bir “ruhsat” ve bir müsâ’ade" olduğu, kendi bayrakları ile girecekleri Karadeniz’de yalnızca Rus iskeleleri ile ticâret yapmak durumunda oldukları özellikle belirtilmekteydi[13].

Böylece 1803 başından 1805 yılı içine kadar gelen bir zaman içinde, ama buna rağmen uzun uğraş ve görüşmeler külfeti sonucunda Ispanya’dan başlıyarak Sicilyateyn, Hollanda en son İsveç ve Prusya ve hattâ Dobrovnik[14] ve Cezâir-i Seb’a Cumhuru’na Karadeniz’e kendi bandıralarıyla açılma ruhsat ve müsâadesi, kimine mezkûr şartlar dahilinde kimine "bilâ şart” itâ kılınmıştır[15]. Bu arada İngiltere ve Fransa’nın da durumları açıklık kazanmış bulunmaktaydı. İngiltere’ye Karadeniz ticâreti ruhsatının, Napoleon’un Mısır’a saldırmasıyla başlayan müşterek savaştan sonra verileceği vaad edilmiş idi[16]. Fransa’ya karşı sürdürülen bu savaş, Mısır’ın geri alınması ve Paris’te barış görüşmelerinin başlamasıyla sonuçlanmıştır. Fransa’nın barış için Karadeniz’in Fransız ticâret gemilerine açılmasını vaz geçilmez bir şart olarak ileri sürmesi üzerine, bir an evvel barış akdini arzulayan Bâbıâlî, bizzat III. Selim’in emri ile[17] meseleye bir çözüm getirmiş ve Fransa ticâret gemilerine Karadeniz’e girme ve ticâret etme hakkı tanınmıştır[18]. Hattâ, bu hak Akdeniz sahil ve limanlarında kâdimden beri kullanılageldikleri tüm uygulamaları, Konsolos ikamesi dahil olmak üzere bir kalemde bu yeni denize de teşmil edilmiş oluyordu. (25.VI.1802)[19]. Karadeniz’de ticâret hakkının Fransa’ya tanınması üzerine, aynı hakka, üstelik Mısır’da Faransa’ya karşı savaşmış bir müttefik sıfatıyla harb zamanından beri tâlib olan İngiltere’nin bu konudaki ısrârlarını sükût ile geçiştirmek artık mümkün olamazdı.Zaten, bu devlete, “mukaddema (yani 1601’de) i'tâ kılınan Ahdnâmede Karadeniz ticâretine ruhsat maddesi meşrut olup, lâkın icrâ olunmıyarak alâ-hâlıhı kaldığından"[20], “Fransalu'ya ne veçhile müsâ'ade olunacak ise İngılterelü hakkında dahi ol vechle icrâ kılınması”[21], son defa söz konusu olduğunda, bu hakkın İngiltereye’de tanınmasına karar verilmiştir[22].

Bu yeni uygulama süreci, 1806’da Rusya ile savaşın başlamasına kadar kısa bir zaman için devam etmiştir. Savaşın başlamasıyla beraber Bâbıâlî, İngiltere, Fransa ve Avusturya’nın bu karardan - genelde harb hâlinde Bâbıâlî’nin Karadeniz’e çıkışı kapatmasındaki meşruiyyeti teslim etmiş olarak-şikâyetçi olmalarına pek aldırış etmemiştir. Bir Rus savaşı, yabancı tüccar gemilerinin Karadeniz’e çıkışının yasaklanmasını, düşmanın ticâretinin inkıtaya uğratılmasını ve “bir çeşit tazyik altında tutulmasını" gerekli kılmaktaydı[23]. 1787-88 Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşlarında Karadeniz ticâri trafiğinin durdurulması, o tarihlerde bu denizde yalnızca o sırada savaşılan iki düşman devletin iştirâkçi olmaları hasebiyle, diğer devletlerin “ahden” itirâz edebilecekleri bir konu henüz olmamıştır. Ancak, meselâ 1806-1812 savaşında aynı şekilde Karadeniz’in kapatılması söz konusu olduğunda, 1802 senesinden beri bu deniz ticâretine hak kazanan Ingiltere ve Fransa'nın itirazlarına yol açılabilmiştir[24]. Bu denizin harb esnasında dost devletlere de kapalı tutulması,dolayısıyla ticâri faaliyetlerinin engellenmesi, Bâbıâlî İçin de zahire nakli icâbettiğinde bir mahzûr hâline dönüşebilmekteydi. Yalnız İstanbul iaşesi için değil, Karadeniz sahillerinden cepheler dahil olmak üzere ihtiyaç duyulan her yere, meselâ, Bergos’dan İstanbul ve tsakçı’ya veya Samsun’dan Soğucak ve Anapa’ya zahire nakli söz konusu olabilmekteydi. 1787-88 savaşları esnasında, meselâ I. Abdülhamid devrinin (1774-1789) son senesinde, müste’men gemileri kiralayarak bu gibi ihtiyaç darlıklarının ve sıkıntılarının giderilmesine çalışılmış ve gereken nakliyâtın yapılmasına cevâz verildiği gibi bu gibi gemilerin sözleşme senedlerinin “sigorta tarıkı üzre" tanzim edildiği de görülmektedir[25]. III. Selim’in ilk harb senesinde de aynı şekilde birkaç Fransız gemisi kiralanmış, “sigorta" ettirilerek mal ve zahire nakliyâtında kullanılmıştır, ki o sıralarda Avrupa’daki gelişmeler muvacehesinde, Fransız karşıtı güçlerden İngiltere başta olmak üzere, Hollanda, İsveç ve Prusya, bu işin Fransa’ya verilmesine itiraz etmişler ve taşınacak malların Rusların eline geçmesi ihtimallerine işaretle ve böylece düşmanın, “külfetsizce Devlet-i Aliyye arazisi mahsulâtından zahire kazanacağı” gibi benzeri hususları dile getirerek, zihinleri karıştırmaya çalışmışlar, hattâ, Reis Efendi’yi “mütehayyir” bıraktıklarına göre, bunda da başarılı olmuşlardır[26].

III. Selim, “bana kalsa Karadeniz’e bir gemi gefdiğini tecviz eylemem, Cümleye mesdûd olması ensebdır”[27] demekle beraber, yerli taşımacılığın kifayetsizliği karşısında yabancı tüccâr gemilerinin-ki bunlar arasında yabancı devlet bandıralarıyla çalışan reâyâ gemileri de yer almaktaydı-devreye sokulması kaçınılmazdı. Karadeniz’e yabancı tüccâr gemisi çıkartılmamasından ötürü oluşabilecek zahire kıtlığı ayrı bir tedirginlik konusu olabilmekteydi. “Karadeniz’e sefine imrânnı men' etti” dedikodularıyla halkın bu gibi darlıkların faturasını hükümdânn tedbirsiz icrââtına hamledebilecekleri[28], küçük devletlere Karadeniz ruhsatlarının “mürûriyye resmine rabt” edilmeyerek zahire ve ihtiyaç maddesi teslimi şartına icbâren verilmeye çalışılmasında önemli bir etken teşkil etmiştir. Zirâ, aksi takdirde bu sefer de, “para almak için kıtlığa sebebiyyet vermekle” suçlandırılmaktan çekinilmekteydi[29].

1812 Bükreş Antlaşması ile başlayan barış döneminde, küçük devletlerin Karadeniz ticâreti taleblerini, ellerindeki bu harb öncesi ruhsatlara dayandırarak yenilediklerinde hayal kırıklığına uğramış olmalıdırlar. Zirâ, Bâbıâlî bu tür ruhsatlan “mülga hükmünde” kabul etmekte olduğunu ilân ve taraflara ifade etmiştir. 1815 senesine kadar küçük devletlerin bu yöndeki ısrârh talebleri sürüncemede bırakılmış ve nihayet, özellikle Rusya’nın müdahalelerine dayanamama reddelerine gelindiğinde, ancak müsbet cevaplar verilmeye başlanmıştır. Yine Karadeniz’den getirecekleri hamûlelerin İstanbul iâşesi ve Tersâne ihtiyacı için söz konusu olduğunda, râyiç bedelleri ile satın alınması şartını - ama bu sefer istisnâsız tüm bu tür devletlere şâmil olmak üzere-kabulen Karadeniz’e çıkmak üzere tekrar yeni ruhsatlar verilmesi işlemine girişilmiştir, bu durum - ilgili devletlere ait bölümlerde ayrıntılı bir şekilde görüleceği üzere-çeşitli engellemeler ve mümkün mertebe sürüncemede bırakmalarla 1821 senesinde kadar devam etmiştir.

MÎRÎ TİCÂRET TEŞEBBÜSÜ

1821 senesinden itibaren bütün şiddetiyle ortaya çıkan Rum isyanının etkisiyle, Karadeniz yeni bir harb hâli uygulamasına sahne olmuş ve bu denize geçiş ve çıkışların ve buradan Akdeniz istikametine yapılan mal taşımacılığının daha sıkı bir şekilde kontrol altında tutulması bir zarûret hâline gelmiştir. Bu meyânda bazı önemli tedbirlere tevessül edildiği görülmektedir. Bunların başında, Tersâne’de “Kurşunlu Mahzen” olarak bilinen mahalde bir “oda” açılması ve buraya memurlar yerleştirerek, gelen- geçen tüm gemilerin sıkı bir şekilde gözetlenmesi gelmektedir. Bu memurlar vasıtasıyla, yabancı tüccar gemileri yoklanmakta, taşıdıkları malların mikdarları, cinsi, çıkış-varış limanları, içlerinde firâri reâyâ bulunup bulunmadığı, kaçak mal taşımamaları kontrol edilmekte ve bu gemilerin “Gümrük Yoklama Defteleri" kayıtlarından, eskiden beri hangi devletin himayesinde oldukları tesbit edilmekteydi. Böylece, kendi bandıraları ile Karadeniz’de seyre me’zun olmayan küçük devlet gemilerinin, hangi devletin bayrağını taşımaya ruhsatı olduğunu belirlemekte ve bunların son anda işlerine geldikleri gibi, istedikleri bir devletin bandırasını çekmiş olarak ticâret yapmaya kalkılmalarını engellemeye, hiç olmazsa yalnızca tek bir bandıra kullanmaya sevk edilmelerine başlandı[30].

Bir müddet sonra yalnızca Karadeniz ticâretini denetlemek ve yabancı devletlerin gemi trafiğine çeşitli engellerle sekteler vurmak değil, genelde tüm sahillerdeki gemi taşımacılığına yeni bir anlam ve düzen getirmeyi amaçlayan bir uygulamanın, daha çok düşünce aşamasında kalacak bile olsa, olgunlaşmaya başladığı görülmektedir. Elemanları eğitilmiş, giderleri rahatça karşılanabilen, kuvvetli bir harb filosunun “fidanlığının ticâret-ı bahriyye” olduğu[31] gerçeğinden - çok geç kalınmış olsa bile-hareketle, donanma efradının, “deryada mümârese kesin ve fenn-i deryada ıktıbâs-ı mehâret etmeleri” amacıyla, bunların, yeniden inşâ yoluyla oluşturulacak ve satın alınacak gemilerle genişletilerek meydana getirilecek bir ticâret filosunda “münâvebeten ” hizmet vermeleri ve “ticârete sevk” edilmeleri hususuna, Bahriye’de yapılacak genel ıslâhatı mütezammın 1804 tarihli Kanûnnâmesi’nin bir “fıkra” sında yer verilmiş ve işaret edilmiş bulunuyordu[32]. Bu ticâretten beklenen kâr (“nema”) ise, Kapan-ı Dakik’de câri olan uçurdum ka’idesi üzre” efrad (“Mellâh"), sermaye ve gemi kalemlerine tahsisen üç kısma taksim edilecekti[33].

1804 Kanunnâmesi ile işaret olunan bu husus, yukarıda zikrolunan, ricalin gemi işletmeciliğine teşviki gibi, devlet eliyle özel teşebbüs yaratma ve destekleme teşebbüsleri veya âkim kalan dışarıdan bazı gemiler satın alınması yoluyla miri filonun takviyyesi tasavvurları dışında, pek fazla bir tatbikat eseri bırakmamış idi. 1821 senesine gelindiğinde, özellikle Rum isyanının deniz ticâretini engelleyici, hattâ deniz güvenliğini büyük ölçüde tehlikeye sokucu gelişmeleri, ama galiba özellikle yabancı gemilerin malzeme ve zahire teslimi ile asillere yardım eden tutumları ve bu yüzden Karadeniz’e çıkışların ve oradan mal ihracının yasaklanması[34] ve dolayısıyla taşımacılık alanında ortaya çıkan darlık[35], 1804 Kanûnnâmesi’nin işaret ettiği bu hususun tekrar güncellik kazanmasında önemli bir etken olmuş olmalıdır. Zirâ, “Rum Fetreti" içinde böyle bir teşebbüse tevessül edilmesi, ihtimali söz konusu edilebilecek diğer etkenlerin payına pek büyük bir ağırlık bırakmamaktadır.

Nihayet 1823 (H. 1239) senesi baharında, bir müddettir mîrî ticâret filosu telâkkisiyle sürdürülen ilk uygulamalar, neticede işi, ortaya çıkan aksaklıkların tesbitine kadar vardırmış ve bunların giderilmesine teşebbüs ile, uygulamaya işlerlik ve verimlilik kazandırılmasının çarelerinin aranmasına başlanmıştır, önce, bu anlamda ticâret işlerinde kullanılan mîrî kaptanların elleri altında yeterli bir sermayenin bulunmamasından ötürü bazı mahzûrların oluştuğu gözlenmiştir. Ayrıca, bunların gittikleri yerlerde hamûle tedariki için uzun zaman beklemek mecburiyetinde kalmaları ve bu durumun “kumanya” vesâir masrafların artmasına yol açtığı, neticede geri döndüklerinde yapılan seferin muhasebesi çıkarıldığında, işletme giderlerinin yüksekliği yüzünden meydana gelen kârın umulanın çok altında olduğu tesbit edilmiştir. îlk uygulamalardan sonra belirlenen bu gerçekler karşısında, bu gemilerin Tersâne Hazinesi’nden yeterli sermaye tahsisi ve gittikleri limanlarda hamûle tedariki ve tahmili vs. gibi işler için “mîrî sefine” olmaları gerekçesiyle öncelik verilmesinin elzem olduğu kanaatine varılmış ve bu yönde ve sefâyin-i mîriyyenin ımtiyâzât ve serbestliklerine dâ’ir” bazı hususlar tesbit ile 1804 tarihli Kanûnnâme’ye ilâve ve dere olunmak üzere bir “zeyl” hazırlanmıştır. Böylece, ticâret gemilerinde çalışan efrâdın “tâ’ife hisseleri” kendilerinde kalmış olarak, hem bahrî bilgi ve tecrübelerini arttı-racakları, hem de Tersâne Hazinesi’ne daha yüksek bir kâr sağlayabilecekleri düşünülmekteydi. Otuz madde ile gayet ayrıntılı bir şekilde kaleme alman bu “Nizâmnâme”[36], mîrî ticaret gemilerinin Ak ve Karadeniz iskelelerine vardıklarında diğer ticâret gemilerinden imtiyâz ve serbestlikleri cihetiyle mazhar olacaktan farklı muamele ve bununla ilgili diğer hususlar için şunlan öngörmekteydi:

1) Devletin elindeki mîrî ticâret gemileri çok az sayıdadır, (“akall-i katil”). Bu yüzden, bundan sonra Tersâne’de mîrî ticâret gemileri inşâsına bakılacaktır. Bunlara, bahrî bilgileri tam, ticârî işlerden anlar ve işe yarar “süvariler” tayin ve donanmadan da “münâvebelen gedüklü ve Rüesâ” tahsis olunacaktır. Her gemi için Tersâne Hazinesi’nden lâyıkıyla “sermaye akçası” ve Tersâne Anbarlan’ndan da sefer esnasındaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere “kumanya” verilecek ve bunların karşılığı olarak süvâri ve reislerden “Sened” alınacaktır.

2) Gemiler ticâret edip geri döndüklerinde, “Uçurdum ka’idesi” üzre hesaplan, özel olarak bu iş için tayin edilen bir “Nâzır” marifetiyle görülecektir. Verilmiş olan sermaye ve kumanya bedelleri ve oluşan diğer zorunlu masraflar bu hesaptan düşülecek, sermaye ve gemi hissesinden hâsıl olan faide ve kâr “Ticaret Akçası” nâmıyla Tersâne Hazinesi’ne teslim edi-lecek ve bu meblağ “Zimmet ve Sergi Defterleri" ne kayd olunup, karşılığında “Sened-ı Mîrî” verilecektir.

3) Ticârete tahsis olunan mîrî gemilere, Tersâne-i Âmîre tarafından müsta'id bir Kaptan ve birer yelkenci, (kitâbet hizmetleri için) birer Hoca ve gemilerin ihtiyaçlarına cevap verecek sayıda Tayfa, Tayfabaşı ve “Sudagabo”[37] konulacak ve gönüllüler hizmet süresi olan bir yılın hitâmında, diğerleri ile mübâdele olunmak üzre Donanmaya iâde edileceklerdir.

4) Mîrî Kaptanlar, bu Gedüklülerden başka, “Kalyoncu, Gemici ve işe yarar fenn-ı deryada mâhır ve istihdama şâyân ” olarak “Taşra” larda tedâriik ettiklerini kefalete rabten tescîl ile istihdâma selâhiyâttâr olacaklardır. Gedüklülerin mahlûlleri vuku unda, bunlar başka yerlere tahsis olunmıyarak ve yerlerine yenileri alınmak üzere kullanılacaktır.

5) Mîrî gemilere münâsib veçhile Sermaye tahsis edilerek, ticâret yapmaya sevk olunacaklarından, bu tür gemiler Osmanlı iskelelerinden yabancı devlet limanlarına veyahud başka ülkelerden Osmanlı limanlarına, hülâsa, bir yerden diğer bir yere mal taşıdıklarında gerekli Gümrük resimleri, taşıdıkları çeşitli mallar içinde esas mîrî sermayesiyle mahlûl olanlardan % 3 hesabıyla ve ehl-i İslam tüccânnın ve yahud reâyânın taşınan malları için ise mevcud tarifelerinin 1/4’i mikdarında tenzilât yapılarak ve yalnız sattıkları veya satın aldıkları yerlerde bir defa olmak üzere edâ edeceklerdir. Bu işleme dâir “Edâ Tezkiresi” alındıktan sonra, bu Tezkireler iskelede gümrükçülere ibrâz ile, “mükerreren ve ziyâde Gümrük İzinnamesi ve Harc-ı Gümrük ve Masdariyye ve Reftiyye nâmıyla ve tekâKf-i sâ’ire-i örfıyye ile akça taleb” edilmeyecektir. Herhangi bir şekilde fazla ödeme tahakkuk edecek olursa, bu iâde olunacaktır.

6) Mîrî ticâret gemilerinden biri, herhangi bir iskeleye varacak olduğunda, diğer tüccâr gemilerinden evvel, öncelikle yüklerini boşaltacak ve yine herhangi Bir yerden mal yüklemeleri hâlinde de kendilerine öncelik tanınacaktır. Bütün ilgililer bu gibi hususlarda kendilerine yardımla ve himaye ile mükellef olacaklar, mîrî gemilerin yükleme işi bitmeden, diğer gemilere yüklemede bulunulmayacaktır.

7) Mîrî gemilerin boş durmasına, diğer gemilerden daha fazla istih-dam edilmelerine, dolayısıyla tam kapasitede faaliyet göstermelerine, İstanbul’daki “me’mûr”u (Acenta) vasıtasıyla dikkat olunacak, hattâ bu me’mur mîrî gemilerin yabancı devlet limanlarından mal taşımacılığının da te’minine çalışacaktır.

8) Mîrî ticâret gemileri İstanbul Limanı’na girdiklerinde, Akdeniz ve Karadeniz iskelelerine vardıklarında ve bu deniz boğazlarından geçtiklerinde, hamûlelerinin gümrüklerini ödedikten sonra, herhangi başka bir gümrük görevlisi ve diğer zabitân tarafından “avâ’id ve murûnyye” nâmı ve başkaca isimler altında herhangi bir şey taleb edilmeyecektir.

9) Taşıdıkları malların içinde yasaklanmış mal olup-olmadığı veya var ise hamûle ve yolcularının yoklanması icâb ettiğinde, bu iş yalnızca “Nazır”ın onayı ve marifetiyle yapılacak, gemi süvârisi olan kaptan, hamûlesi- nin mikdannı ve hangi limanlardan alınıp, götürüldüğünü gösterir bir “defteri” kendisine teslim edecek, her türlü sorgulama ve denetlemeden, bekleme ve gecikme ve dolayısıyla böylece oluşacak zarardan âzâde ve korunmuş olacaktır.

10) Mîrî ticâret gemileri, “mühtmmât-ı harbıyye ve cebehâne ve memnu‘âttan olan” eşya ve mallar dışında herşeyi taşıyabileceklerdir.

11) “Geçid ta'bır olunan” transit mal taşımacılığı yaptıklarında, yani Rusya’dan Avrupa’ya ve Avrupa’dan Rusya’ya mal taşıdıklarında, nakl edecekleri emte’a ve mahsûlât için Gümrük Resmi mütâlebesi ve nalkolunan eşyanın İstanbul’da ihtiyaca binâen satın alınması gibi hususlarla tazyik ve tevfik ettirilmeyeceklerdir.

12) Karadeniz ve Akdeniz Boğazları’na giriş ve çıkışlarında Mîrî gemiler, “Selâmet Akfası” için Boğaz Nazırları’na ve “Gümrük Tezkiresi” içün Gümrükçülere ve “İzin tezkiresi” içün Liman Nazırı’na onar kuruştan fazla birşey vermeyecekler ve ”avâ’id”itâ etmeyeceklerdir.

13) Mîrî ticâret gemileri müste’men tüccârdan kiraladıkları gemilere Frenk malı yükleyecek olduklarında, bu gemiler Gümrük Eminleri tarafından kontrole tâbi tutulmaksızın ve herhangi bir engellede bulunulmadan mallarını başka bir gemiye aktarabileceklerdir[38].

14) Mîrî ticâret gemileri Rusya iskelelerinden, Taygan ve Hocabay taraflarından İstanbul’a getirecekleri zahireyi, İstanbul limanında şâir yabancı gemilere satmak ve devretmelerine “Fermân-ı Âlî” ile “Ruhsat ” verilecektir.

15) Mîrî ticâret gemilerinin Rusya limanlarından satın aldıkları çeşitli hubûbat, zahire ve erzâk serbestçe İstanbul limanından Akdeniz’e geçirildikten sonra, Rusya ve diğer başka bir devlet tüccâr ve rüesâsının, Mısır, Bcrüşşam ve sâir Osman lı topraklarında zahire satın olarak ihrâc etmeleri söz konusu olduğunda, bu ticâret mahsûsen ve müstakilen mîrî ticâret gemilerinin inhisânnda olacak ve müste’men gemilerinin yerli malı ihraç etmek üzere taşımalarına müsaade edilmeyecektir.

16) Müste’men tüccân Pirinç, Kahve ve Zeytinyağ gibi mahsulâtın satın alınmasına ve gemilerine de şâmil olacak ve mîrî ticâret gemilerinin de imtiyâz ve serbestiyyetlerine diğer tüccâr gemilerinden daha fazla riâyet edilecektir.

17) Mîrî ticâret gemileri Avrupa limanlarına vardıklarında oluşabilecek anlaşmazlıklara, Sened işlerine bakmak ve bunların tesviyyesi, yabancı tüccâr ile vâki olacak ihtilâflarda herhangi bir haksızlık söz konusu olduğunda, bunların çözümlenme işlerinde Şehbenderlikler yardımcı olacaktır. Nakledilen eşya ve mahsulâttan fazla rusûm taleb edilecek olduğunda Şehbenderliklerdeki tarifeler incelenerek, en fazla müsaadeye mazhar olan tarifelere tatbiken işlerinin görülmesi ve bu doğrultuda davranılması için Şehbenderlere tenbihâtta bulunulacaktır.

18) Mîrî ticâret gemilerinin hâiz olduklan serbestiyyet cihetiyle içlerindeki efradın, “bizler Beğlik askerleriz” diyerek, bulundukları iskelelerde hilâf-ı nzâ, haksız ve yakışıksız hareketlerde bulunmamaları hususuna ve yasak mal addolunan emtianın gemilere sokulmamasına gemi kaptanları tarafından tam anlamıyla dikkat ve ihtimâm gösterilecektir. Efrâdın vardıkları limanlarda gerekmedikçe karaya çıkmaları yasaklanacak ve bunlar devamlı rabt ü zabt altında tutulacaklardır.

19) Mîrî gemilere tayin olunacak kaptanların güvenilir olmasına Kapudan Paşa dikkat edecek ve Tersâne Eminleri ile müzâkere ederek karara varacaktır. Gemi efradının bir yerde uygunsuz hareketleri ve gemide yasaklanmış mal bulunduğu tahkik ve istihbâr olunacak olursa, gemi kaptanı azl ve te’dip ile işden atılacak ve bir daha Tersâne hizmetinde İstihdâm olunmayacaktır.

20) Mîrî ticâret gemileri ticârî faaliyette bulunmaları sonucunda oluşacak meblağın içinden Kumanya ve masraflar düşürüldükten sonra kalan mıkdar ikiye taksim edilecektir. Bunun bir kısmı gemilere diğer bir ise Kaptan ve Gedüklü ve Mellâhlara, şâir tüccâr gemilerinde yapıldığı gibi tevzi edilecektir. Ticâret yapmak üzere konulan sermaye de üç hisse olarak itibâr edildiğinden, bunların bir hissesi gemiye, bir hissesi sermayeye ve bir hissesi de gemi müstahdemlerine tevzi olunması lâzım geleceğine binâen, gemilerin sefere çıkmadıkları anlarda da, Gedüklülerin muayyen olan tayinât ve mevâcibleri aksatılmadan aynen ödenecektir.

21) Bu ticârete tahsis olunacak mîrî gemilerin kumanya ve diğer ihtiyaç malzemelerinin temin ve tanzimi ve iktizasına göre Tersâne Hâzinesi tarafından sermaye tahsisi ve Tersâne’ye arzularıyla bağlanacak diğer tüccâr gemilerinin mütefferrik işlerinin giderek çoğalacağı cihetiyle, bu işlerin, yakın ilgisinden ötürü gerçek nezâreti olan Tersâne-i Amîre Ümenâ- sı’nca yürütülmesi ve gerekli teferrüâtını mülâhaza ile bir münâsibinin in- tihâb ve tayin edilecektir. Tayin edilecek olan şahıs, ticâret erbâbına ve işlerine kolaylık sağlamak ve Liman nizâmı usülûnü tatbik ve inceliklerini kavrayabilmek için, Liman Odası’ndakilerle birlikde uyum içinde işleri yürütecek ve gerekli hususları Tersâne Umenâsı’na ifâde ve gerekeni isti- zân edecektir. Bu hususa memur olan şahıs güvenilir, dirayetli ve ticârî mevzûâttân anlar olmalıdır. Şu anda ise Tersâne-Amîre’de kimin bu işe uygun olabileceğine karar verilememiştir. Liman memurları bir müddetten beri bu işlere alışkanlık kesbettiklerinden, bu ticâret üsûlunun dahi orga-nizasyonu (“destigâhlanması”) için, Tersâne-i Amîre tarafından mu’temed bir-iki nefer kâtip tayini ile tez elden teçhizine bakılan altı aded mîrî ticâret gemisinin hazırlanması hususunun, bulunduğu mevki’in uygunluğu ve ticârî işlerdeki vukufu cihetiyle, şimdilik Liman Nazırı ve memurları marifetiyle yürütülmesi ve bundan sonra ileride nasıl bir hâl alması gerekeceğine Tersâne-i Amîre Emini ile müzâkere edilerek îcâb ve iktizasına bakılacaktır.

22) Tersâne’de yaptırılacak veya Tersâne’ye bağlı olmak üzere bazı zengin kimselerce yaptırılacak ticâret gemileri 8.000 kileden küçük olmayacaktır[39]. Bunların harb zamanında donanmaya hizmet verebilmeleri de söz konusu olabileceğinden, sağlam, “hey’et-i hendese” üzre inşâ olunmak ve teknik çizim ve plânlan için Tersâne-i Âmîre’ce mühendislik hizmeti verilmelidir.

23) Bütün bunlar dışında, ticari işlerin geliştirilmesine medâr olacak ve menfaat hâsıl edici hususlar zuhûr ettikçe, buniar arz ve ifâde ile tatbiki için mîrî ticâret gemilerinin süvari ve reislerine, Kapudan Paşa’ya veya onun seferde bulunması hâlinde Tersâne Umenâsı taraflarından, “Senedâl-ı Bahriyye” olmak üzere gerekli emirler verilecektir.

24) Kapdan ve Tayfaların hepsi Müslümanlardan olmak üzere, Ticâret ve gemi sahiplerinden bu imtiyaz ve serbestliğe tâlîb ve miri ticâret gemileri gibi ticâret amacıyla Tersâne-i Amîre’ye dahil olmaya arzulu olanlar, sefer esnasında Donanma-yı Hümâyûn’da hizmet görmeleri şartını kabul ederler. Buniar, bu özelliklerinden ötürü şâir tüccârdan farklı ve imtiyâzlı olup, isim ve şöhretleri ve gemilerinin cesâmetlerinin beyânıyla, Bâbıâlî’ye bir takrir etmeleri hâlinde, kendilerine Kapudan Paşa veya onun olmaması hâlinde Tersâne Umenâsı tarafından imtiyâzâtı hâvi birer "Emr-i Şerif” verilecektir.

25) Yukarıda sözü geçen “Senedât-ı Bahriyye" suretiyle verilecek emirlerden başka, mîrî gemiler diğer devletlerin limanlarına gittiklerinde, her sefer için birer “İzn-i Sefine” emri isdâr ettirmek ve İstanbul’a döndüklerinde, yabancı devlet gemilerine hamûle devr ve nakl etmeye me’zûniyyetleri için aynı bir “Fermân-ı Âli” sudûru gerekecektir. Ancak, bu emirler “Nazır” tarafından Kapudan Paşa’ya veya onun bulunmadığı zaman Tersâne Umenâsı’nın takrirleriyle inhâ ve Zahire Nazırı ve Gümrük taraflarından istilam ve zorluklara gark edilmeden isdâr olunacaktır.

26) Mîrî ticâret gemilerinin kıç tarafına Beğlik Sancak ve orta direğine Flandra çekilecektir. Tersâne-i Amîre’ye kesb-i merbutiyyet eden diğer tüccâr gemilerinin de baş taraflarında nişan olarak başka bir işaret taşımayacaklar, yalnızca Tersâne-i Âmîre Beğliği oldukları alâmeti olmak üzere, gemilerin başlarına Çıpa nişan tahtası vaz ve yine kendi tüccâr sancakları ile direklerine flandra çekeceklerdir.

28) Mîrî gemilerdeki tayfaların hepsi Müslümanlardan seçilecek ve işlerinde bir nefer “gavur” bulunmayacaktır.

29) Zikrolunan imtiyâzât ile seyre me’zun olan tüccâr gemileri, mîrî fıyâtı belirlenmiş olarak, Kapan’ı tahsis edilen mahallerden başka, diğer iskelelerden de, tahmil eyledikleri zahireyi, yukarıda beyân olunduğu üzre istedikleri şekilde satabileceklerdir.

30) Başka yerlerden zahire ve başkaca hamûle bulunmadığı durumlarda, Kapan Naibi tarafından verilen izin tezkiresi ve belirlenen fiyatı ile Kapan’a mahsûs iskelelerden zahire tahmil edilebilecek ve bu zahire Kapan nizâmı ve kararlaştırılan fiyatı ile yalnızca Kapan iskelesinden ihraç ve Ekmekçi esnafına kadîmî üzre tevzi olunacak ve mezkûr zahire başka bir yere ihraç edilemiyecektir.

31) Bu yeni Nizâm bundan böyle esas tutulmak üzere Divân-ı Hümâyûn Kalemi’ne kayd ve ilân edilmesi amacıyla da çıkacak olan emimâmeler, memleketteki tüm Gümrükler kuyudâtma ve şer‘î mahkeme sicillerine kayd ve tescil ve Baş Muhasebe ve Tersâne Zimmet Defterieri’ne ve şâir iktizâ eden mahallere ayn ayrı ilmühaberleri itâ olunacaktır[40].

“Nizâmnâme”nin birinci maddesi, 1804 Kanûnnâme’sinde işâret edilen “Fıkra"nm genel anlamda bir tekrarı gibi olup, yirmi sene sonra dahi hâlâ mîrî ticâret gemisi sayısının çok az olduğu gerçeğini dile getirmekte ve bu tür gemilerin yeniden yapım veya satın alınması yoluyla arttırılmasını öngörmekte olduğu görülmektedir, ki bu da bu hususda 1804’den beri pek fazla bir yol katedilmemiş olduğunun itirafından başka bir şey değildir. “Nizâmnâme”, genelde 1651 İngiliz Seyrüsefain Kanunu benzeri tedbirler getirmekte ve Kabotaj hakkını mahfuz tutmak istemektedir. Kurulacak ticâret filosunu devlet himayesi ve imtiyâzıyla yabancı gemi işletmeciliğine karşı korumayı hedeflemiştir. İşletmenin Liman hizmetlerinden kayırma ile ve öncelikle istifade etmesi, tam kapasite hâlinde çalışmasının temini amacıyla taşıma ve iş hacminin diğerleri aleyhine olacak uygulamalarla arttırılmasının sağlanması, özel vergi indirim ve muafiyetine mazhar olması, transit taşımacılığında yabancı tüccârdan daha rahat ve seri çalışması ve İstanbul ve Tersane ihtiyacı için hamulelerine müdâhaleye - şâir küçük Avrupa devlederi gibi-marûz bırakılmaması, idhal edilecek mal taşımacılığında tercih edilmesi ve öncelik verilmesi, yurt içi limanlarında yapılan iç taşımacılığın münhasıran kendisine tahsisi, ihraç malı yerli mahsûlün vc malların da kezâ münhasıran mîrî ticâret gemilerince taşıttınlması, Acenta hizmetlerinin temini ile yabancı devlederin limanlarından mal taşıyabilmelerinin sağlanması ve ticârî mevzûâtta buralarda, Şehbenderlerin Hizmetinden istifade edebilmeleri ve genelde bütün bu tür işlerde bürokratik engellerin kaldınlması ve azaltılması gibi hususlar önemle öngörülmüş olanlar arasındadırlar. Mîrî ticâret gemilerinde yalnızca Müslümanların istihdâm edileceği noktası ise, belki meselenin ne kadar bilinçli bir şekilde ele alınmak istendiğinin de bir nişânesidir. Mîrî ticâret gemilerinin ön başlarında özel işarederi olmak üzere konulması düşünülen Çıpa resminin günümüzde “Devlet Deniz Yolları” işletmesinin de özel işareti olarak hâlâ yaşamakta olduğunu belirtmeye ise her hâlde gerek yoktur.

İSPANYA VE SİCİLYATEYN VE RUS MÜDAHALESİ

Ispanya’nın Karadeniz ticâretine iştirak etmek, dolayısıyla gemilerini kendi bandırasıyla bu denize sokmak arzusu, Rusya tarafından da hara- rede desteklenmekteydi[41].1802 senesi başından beri müteaddid takrirler ile Bâbıâlî’yi sıkıştıran İspanya elçisine nihayet 24.10,1802 tarihinde bir görüşme günü verilebilmiş ve İspanyol elçisi Reisülküttap Mahmud Râif Efendi ile Bebek Kasn’nda bir araya gelebilmiştir. Elçinin daha önce verdiği pckçok takrirlerde Karadeniz ticâretine olan talebine, bu denizdeki Rus limanlarından alıp götüreceği, “hınta ve halat, kereste gibi eşya’nın ve genelde gelişecek olan ticâretin hem Osmanlı Devleti’nin hem de Ispanya’nın menfaatine olacağını gerekçe olarak göstermiş bulunuyordu[42]. Bu, iki devlet arasındaki mevcut dostluğu[43] takviyye edeceği gibi, “Hindistan emti'ası ve Riyal ta’bir olunan Karakuruş”un da İstanbul’a gelmesine bâdî olacaktı. Konuya, Karadeniz’in Baltık Denizi ile mukayesesini yaparak giren Râif Efendi, bu iki denizden ticâret trafiğinin en küçük olanının Karadeniz olduğunu belirttikten sonra, Baltık’ın aksine Karadeniz’e girişin herkese açık olmadığını ve bazı devletlere Karadeniz ticâreti için ruhsat verilmesinin “maslahat-ı mahsûsa”larından ötürü olduğunu, hattâ İngiltere’nin bile Ahdnâmelerinde münderiç olmasına rağmen, Karadeniz’e girme imti-yazına ancak henüz kavuştuğunu, ve bu tür devletlerin dahi bu konudaki ruhsatlarının birbirlerinden farklı şartlar içerdiklerini, dolayısıyla, “Devlet-i Aliyye Karadeniz ’e açdığı kapuyu her bir devlete başka bir suret ile küşâd etmiş ” olduğunu, bu konuda verilen izinlerin birbirlerine örnek teşkil edemeyeceklerinden, Ispanya’nın matlûbu olan ruhsatın da müstakil şartlara rabt edilmesinin icâb edeceği ve bu durumda Ispanya’nın Karadeniz ticâretine nâiliyyetinin Osmanlı Devleti’ne getireceği müşahhas faidelerin neler olacağının tasrîh edilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Baltık Deniz’ine gidip-gelen gemilerin yalnızca “Fener Resmi” ödediklerini belirten İspanyol elçisi, Karadeniz’e çıkışı da böyle bir “resm"e bağlı görmek istemektedir. Bu ticâretin genelde “Hind emti'a ve eşyası” ve hususuyla “Karakuruş” gelmesine yol açacağı ve izni müteakib ticâret hacminin ve gelen gemi sayısının artacağını vurgulayan elçiye, bu konuda somut şeyler söylemesi, bu “emti'a-i Hindiyye” ve “Karakuruş"dan neler kasdedildiği, Ispanyol gemileri Rusya’dan “hınta vesâir eşya” nakledeceklerine göre, bu ticâretten oluşacak menfaatin, “Osmanlı Devleti’nden ziyâde tüccara ait olacağı" gibi mütalaalarla mukabele edilmiştir, özellikle elçinin sözünü ettiği, belki de her iki devletin geçmişteki parlak devirlerinden çağrışımlar yapacağını umduğu ve böylece zihinleri çelmeye çalıştığı, “Hind emti’ası” ve “Karakuruş” lâfları, Râif Efendi’nin şahsında temsil edilen devlet adamlarının devrin gerçeklerinden, elçinin yakıştırmaya kalkıştığı kadar habersiz olmadıklarını da sergilemekte ve onlara, biraz da “Levanten kurnazlığı” yaptığını gözlediğimiz elçinin kendi sözleriyle müşkil durumda bırakılması imkânını vermekteydi. Nitekim, elçinin efsânevî “Hind” lâfını ederek göz boyamaya çalıştığı “emti‘a"nın, gerçekten “Kırmızı" ve “Çivit” boyalar olduğu ve bunların ucuz fiyatlarla teslim edilebileceği anlaşılmıştır. Ancak, bu maddelerin “boya nev’inden”, “bulunup-bulunmaması müsâvî” addolunacak şeyler olduğu ve Ispanya’nın Karadeniz’den sevk edeceği “zehâir ve Kereste” gibi mallarla mukayese edilemiyeceği mukabeleten ifade edilerek, “Kara kuruş"dan nasıl bir fayda umulduğunun da anlaşılamamış olduğuna özellikle dikkat çekilmiştir. Zor durumda kaldığı açıkça görülen elçinin bu sefer, gerekli açıklamadan çok, taleb edilen ruhsatın iki devlet arasındaki dostluğa binâen ve “bılâ-şart” verilmesinin niyâzını dile getirmeye başlamışsa da, kendisine, vermiş olduğu takrirlerde, bu “ticâretin tarafeyne faideli olacağı” hususu gerekçe olarak gösterildiği, dolayısıyla bu toplantının bu tür faidelerin neler olacağının tartışılması amacıyla yapılmasına karar verildiği, eğer, Karadeniz’e çıkış iznini, “dostluğa istinaden bilâ-şart’ taleb etmekteyse, bunu ayrıca ve o şekilde takrir etmesi gerektiği ve böylece, “Ispanya elçisi şu vecile Bahr-i Siyah ticâretine bilâ-semere ruhsat istid’a ediyor’ diye, bilinerek ona göre davranılacağı ifade edilmiştir.Dolayısıyla, elçinin, “menfeat” diye ortaya attığı sözler, Râif Efendi’nin ta’biriyle, “mübhem bir şey olup, böyle mübhem ifâde ile bir kimseye, Hind’de ticâret çoktur, gidin çok menfaat sağlarsınız’ demekten hiç farkı yoktur. Ticâretin iki tarafın tüccârlan vasıtasıyla sürdürülerek artacağım vurgulayan Reis Efendi, Osmanlı tebeası olan tüccârların “Felemenk” diyanna gidip, ticâret yapmakta olduklarına dikkati çekerek[44] İspanya gemileri gelmeseler bile, gerekli malların icâb ederse Is-panya’dan da alınıp getirilebileceği, devletlerarası ticâretin, bâhusûs iki devlet arasındaki ticâretin Karadeniz’e çıkma şartına bağlı olmadığı ve dolayısıyla bu hususun arada mevcud ahidnâmelerdeki mütekabiliyyet esâsından kaynaklanması gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Nihayet “Karakuruş’ hakkında somut birşeyler söylemek zorunda bırakıldığını hisseden elçi, “rayiç değerinin biraz altında’ olmak üzere, senelik bir mıkdar “Karakuruş’un İstanbul’a getirebileceği beyânında bulunmuştur, önce, bu hususu ancak Karadeniz ticâretine izin verilmesinden sonra devletine yazabileceğini ileri sürmüşse de, neticede bu iki konunun birbiriyle olan irtibatını ka-bul etmiş ve Karadeniz ticâretine mukabil olmak üzere’ Karakuruş taahhüdüne girilmeği ve “Karakuruş maddesinin reddi hâlinde Karadeniz ticâretine de müsâade edilmemesi’ hususunda bir ön mutabakata varılmıştır. Bu ilkenin belirlenmesinden sonra teslim edilecek meblağın tesbiti söz konusu olmuştur, ki bu konuda Reis Efendi’nin düşündüğü ve teklif ettiği mikdar “senevi yirmi yük”dür. Bu para, gelip-giden İspanyol tüccârlan tarafından te’min ile rayicinden ucuzca teslim edilecek ve karşılığında, “cânib-i mîrîden Akça’ alacaklardı. Bu durumda, bu ucuz döviz ile bunun râyic değeri arasındaki farkın da devletin bu işden beklediği kân, yanî “menfeati’ olacağı anlaşılmaktadır.

Varılan bu ön mutabakatın ise, mutavassıt olan Prusya elçisi dışında şâir devlet elçilerinden saklı tutulmasına karar verilmiştir[45]. Durum ve “Ispanyaluya Karadeniz ticâretine verilecek ruhsat mukabilinde râyicinden bir mıkdar noksan ile senevi yirmi yük Karakuruş vermesi’ hakkında varılan ön mutabakat ve elçinin bir-iki gün içinde - Prusya elçisi ile de görüşerek-kat’î cevâbını tercümanı vasıtasıyla bildireceği hususu, III. Selim’in tensibine arz edil-miştir[46].

İspanya elçisinden cevap beklenirken, devreye Rus elçisi Tamara’nın girdiği görülmektedir. İspanya dışında Sicilyateyn ve Hollanda’nın da Karadeniz ticâretine dâir olan taleblerini desteklediği anlaşılan Rusya, Baştercümanı Fonton, Reis Efendi ile yaptığı görüşmelerde, Ispanya’dan Karadeniz ticâreti için senede “yirmi bin yük Karakuruş’ taleb edilmesine dikkati çekerek, - demek ki konu gizli kalmamıştır - İspanyolların şâir Avrupa milletleri gibi “kâr ü kesbe hâhişger olmayup, tenbel bir millet olduklarını’’ ifâde ile, bunların Karadeniz ticâretine “germiyyetle meyi” edemeyeceklerinin açık ve bu yüzden senede belki bir gemisinin dahi gelmesinin şüpheli olduğunu, dolayısıyla kararlaştırılan şart ile ruhsat verilecek olursa, gemi trafiği ve ticâret hacmi azlığından ötürü, “senevi yirmi yük Kara kuruş’ vermelerinin kat’iyyen mümkün olamıyacağını söylemiştir. Fonton, Karadeniz ticâreti amacı ile gelecek her gemide, ne kadar “Karakuruş’ var ise o kadarını, “râyic-i vaki üzre Darbhâne-i Amîre’ye teslim’ eylemesinin meşrût olmasını teklif etmekte ve daha fazla şartlar tahmiline karşı olduklarını bildir-mekteydi. Fonton, bu üç devletten, Ispanya’ya, tüccarının getireceği “Karakuruş’ karşılığı; Hollanda’ya ise, Osmanlı tebeası tüccarlarının Hollanda’da yerli tüccarlarla aynı hak ve imtiyazât doğrultusunda ticâret yapabilmek kaydıyla ve Sicilyateyn’e ise, bu devletin Osmanlı Devleti’nin müttefiki[47] ve “Fransa Seferi’nde rahnedâr” olması hesabiyle “bılâ-mukabele” Karadeniz’e girip-çıkma ve ticâret yapma izni verilmesini, imparatoru adına recâ etmekteydi[48].

Rusya’nın bu istekleri doğrultusunda ruhsatı mütezammın bir kıt’a takrir kaleme alınarak, hükümdânn onayına sunulmuş[49] ve mesele üzerinde yapılan müzakereler neticesinde, Sicilyateyn’in, “hem devlet-i Aliyye’nin hem de Rusya’nın müttefiki ve mültezimi olması hesabiyle’, “Karadeniz ticâretinin imtiyâzı başka hiç bir devlete verilmiyerek, yalnızca Sicilyateyn’e verilmesi; Rusya’nın bununla tatmin olmayarak her üç devlete de böyle bir hakkın verilmesinde ısrâr etmesi hâlinde meselenin tekrar görüşülerek, icâbina bakılmasına karar verilmiştir. Ancak, Rusya’nın İstanbul elçisi olan Tamara merkeze çağrılmış olduğundan, yerine Siciyateyn’deki Rus elçisinin atanması ve İstanbul’a gelmek üzere olması hasebiyle, Karadeniz ticâretini ta’cil ederek, hemen her gün tercümanım gönderip, gitmeden önce bu işi bitirmeye azimli görünmekteydi[50]. Rusya’nın bu konudaki tazyikle-rinin netice verdiği, üç devlet için öngördüğü tarzda birer “Takrir-i Âlî” tanzîm edilerek elçilere verilmiş olduğundan anlaşılmaktadır. 24.12.1802 tarihli olarak tanzîm edilen ve İspanya elçisine verilen “Takrir-i Âlî” sürelinde, İspanyol gemilerinin bundan böyle Karadeniz’deki Rus limanlarına gidip-gelmelerine “ruhsat ü cevaz” verildiği zikredilmekteydi. Ancak, bu ticâret karşılığında İstanbul’a getirmeleri öngörülmüş olan “Karakuruş ”un, daha önce İspanyol elçisi ile yapılan görüşmelerde “senevi yirmi bin yük" olarak tesbiı edilen mtkdarından artık söz edilmemektedir. Dolayısıyla, Rusya’nın müdahalesi doğrultusunda bu husus müphemce, ne kadar ve nasıl getirileceği belirsiz ve bağlayıcı bir kaydı kalmamış olarak, şu şekilde, formüle edilmiştir: ...İspanya sefinelerinin bahr-ı mezkûrda kâ’in Rusya limanlarına âmed-şüdlcrıne ruhsat ü cevaz verüp, ancak haşmetlü Ispanya kralı dahi bi’l-mukabele memâlik-ı mahrûseye Karakuruş götürmek üzere kendü tüccarlarına sipariş etmek ve götürecekleri Karakuruş lar ahar tarafa verilmeyüp, Darbhâne-ı Amire’ye râyİc-i vaki üzere tebdil ettirmeğe lâ'ife-ı tüccarı ibram ü ilzam... ” edecekti[51].

Aynı tarihte (24.12.1802) Sicilyateyn elçisine verilen “Takrir-i Âli” de yine Rus elçisinin müdahalesi doğrultusunda kaleme alınmıştır. Bunda, önce Osmanlı tüccârının bir müddetten beri Avrupa ticâretine karşı olan arzu ve faaliyetlerinin günden güne artmakta olduğu dile getirilmekte ve ticâretin göstermekte olduğu bu gelişmenin iki tarafa da faydalar getireceği zikredilmekteydi. Osmanlı reâyâsının Sicilyateyn limanlarında, “mazhar-ı imtiyaz ve müsâade olmaları” kadîm ahdnâme şartlan muktezasından olduğu hususunun vurgulanmasından sonra da, Osmanlı tüccânnın ticâri faaliyetinin engellenmeden sürdürüldüğü müddetçe Sicilyateyn’in de “ziyâde mazhar-ı müsâadâta nâ’il olmaları şartıyla”, bundan böyle Sicilyateyn tüccâr gemilerinin Karadeniz’de Rus limanlarına gidip-gelmelerine “ruhsat ü cevaz” verildiği belirtilmekteydi[52]. Bir ay sonra (Şubat 1803), Siciyateyn elçisi bir takrir takdim ederek, tesbit edilen şartla verilen “Takrir-ı Ali”nin kralı tarafından kabul olunduğunu ve “şart-ı meşrûha Sicilyateyn memâlikinde kemâl-i dikkat ile mer'î ve mu teber tutulacağını tasdik” etmiş olduğunu ve kralının memnuniyyetini dile getirmiştir[53].

1806-1812 Rus harbi sebebiyle Karadeniz Boğazı bütün devletlere kapatılmış ve barıştan sonra Karadeniz’e ticâret amacı ile çıkmak isteyen devletler içinde, yalnızca “ahden me’zûn” olanlara ruhsat verilip, harbden önce “Tahrîr-ı Âli” 1er ile “ruhsat-ı seniyye” verilenlere, bundan böyle “bilâ- şart ü menfaat” ruhsat verilmeyeceği hususu, bu konuda müracaatta bulunan küçük devlet elçilerine bildirilmiştir. Harbden önce verilmiş bulunan ruhsatların “mülga hükmünde” addolunmakta olduğu, Sicilyateyn tarafından duyulduğunda, kral eski ruhsatın geçerliliğinin temini için elçisini görevlendirmiştir[54]. Elçinin bu konudaki baş vurusuna verilen cevapta, Karadeniz ticâretine “ahden me’zûn" olan devletler dışında kalan diğer küçük devletlerden hiçbirine, şimdiye kadar herhangi bir ruhsat yenilenmesi yapılmamış olduğu, bu meselenin ise müzâkere edilmeye muhtaç bir konu olması cihetiyle, İstanbul’a atanan ve muvasalatı beklenmekte olan yeni elçinin -ki o andaki elçinin oğludur- gelmesinden sonra, tekrar ele alınıp görüşülmesinin doğru olacağı bildirilmiştir[55].Yeni elçi İstanbul’a geldikten sonra bir takrir takdimi ile meseleyi hemen gündeme getirmekte vakit kaybetmemiştir. Meâlinde, kralın - artık tüm Avrupa’nın Napoleon’un tecâvüzü ve Fransa’nın istilâsından kurtarılmış olması neticesi olarak - hükümet merkezi olan Napoli’ye avdet ettiğine ve iki devlet arasındaki dostluğun ve ticâretin canlandırılması ve geliştirilmesini arzulamakta olduğuna yer verilmiş olup, ayrıca Osmanlı memleketlerine gidip-gelen diğer devletlerin gemileri haklarında câri olan muamelâtın Sicilyateyn gemileri için dahi aynıyla tatbik edilmesinin “Ahdnâme şûrûtu müktezâsı” olarak beklenmekte olduğu tasrîh edilmiştir. Buna rağmen bu hakdan sarf-ı nazar ederek, Sicilyateyn gemilerinin Karadeniz ticâretine me’zûniyyetlerini hâvî 1803 tarihli “Takrîr-i Âli” mucebince isdâr olunan ruhsatın ibkasını talep etmekte ve mezkûr takririn bir nüshasını da melfûfen takdîm etmekteydi. Yeni elçinin bu başvurusu incelendiğinde, kendisine, aynı konuda müracatta bulunan İsveç ve Ispanya’ya verilen cevaplar gibi bir karşılık verilmiştir. Yâni, bu ruhsatın harbden önce itâ olunduğu, şimdi harb süresince kapalı tutulan Karadeniz Boğazı’ndan geçme izninin aynı ruhsata isti- nâden kullanılamıyacağı ve ancak “ahden me ’zûn ” olan devletlerin bu hakdan istifade edebilecekleri, diğer devletlerin ise, “bazı şart ü menfaat karşılığında” bu hakka nâil olabilecekleri bildirilmiştir. Sicilyateyn elçisi tekrar tercümanını yollayarak, Karadeniz ticâretine eskisi gibi “bılâ-şart” izin verilmesini taleb ve bu hususda ısrar etmiş ise de, aynı cevaplar serdiyle yüzgeri edilmiştir. Bir ay kadar sonraki vaki müracaatinde ise, “bilâ-şart” müsâade buyurulmadığına göre, Bâbıâlî’nin bu konudaki şartlarının neler olduğunu sormuştur. Bâbıâlî’nin düşündüğü şartlar ise, 1805’de İsveç’e kabul ettirdiği hususlar olduğu anlaşılmıştır[56]. Yânî, Karadeniz’den dönen gemiler, İstanbul’da lüzûmu söz konusu olduğunda râyic bedeli üzerinden hamûlelerinin satın alınmasına nza göstereceklerdi. İki gün sonra tekrar gelen tercüman bu durumun elçisine bildirildiğini beyân ile, Sicilyateyn gemilerinin bu tür bir şarta bağlanmasının gemi kaptanları ve müstecîrleri olan tüccârların onayını gerektiren ve pek çok anlaşmazlıkların doğmasına yol açacak bir uygulama olacağı, Bâbıâlî’nin de “başını ağırtacak” gelişmelere sebebiyyet vereceği ifâde edilmiştir. İstanbul’da zahirenin ne zaman ihtiyaç duyulacağının evvelden bilinememesi yüzünden tüccârların iş plânlarının ve bağlantılarının, böyle bir şartın yerine getirilmesi hâlinde aksayacağı, Avrupa’daki mal fıyatlarının İstanbul’daki rayicinden dahi yüksek olması hâlinde zararlarının daha da artacağı, bu durumda kâr amacı ile gemi isticâr ve sermaye koyan tüccârların ticâret yapmalarındaki anlamın kaybolacağı, bu hususun kiralanan gemilerin kaptanlan arasında münâza çıkmasına da bâdî olacağı gibi mahzûrların serdiyle, böyle bir şartın ekonomik zihniyette bir tedbir olmadığının izâhına çalışılmıştır. Hülâsa, bu gibi mahzûrlan ihtiyâr etmektense, gelecek gemilerden Karadeniz’e geçmeleri karşılığı olarak uygun bir “vergi” ihdâs edilmesinin çok daha iyi olacağı ifâde edilmiştir. Bu teklif mütalaa edildikte, ilke olarak herhangi bir sakınca görülmemiş olduğundan, Sicilyateyn gemilerine nasıl bir “resm” uygulanması icâb edeceğinin tahkikine geçilmiştir. Bu konu hakkında düşüncelerinin ne olduğu Sicilyateyn elçisine de sorulmuştur. Elçinin düşüncelerini aksettiren tercüman, önce, elçisinin bu konuyu “bilâ- şart” ve ”meccânen” gerçekleştirmeye me’zun olduğunu hatırlatmış, sonra da Karadeniz ticâreti için gidip-gelecek gemilerin ancak senede otuz parça kadar olabileceğini ve “cesametlerinin altıbın Kileden sekızbin Kileye kadar mütehammil” olduklarını, beher gemiden, “cesamet ve tehammüllüne göre bir mıkdar resm” tahsili icâb etse, bunun ne mıkdarlarda olacağı “Gümrük” tarafından “tahminen” hesap olunarak belirlenebileceğini ifade etmiş, ancak bu tesbitin çeşitli itirâz ve uyuşmazlıklara yol açabileceğine dâir olan endişelerini de dile getirmiştir. Bu tür gelişmelere meydan vermemek için teklif edilen çare, bütün Sicilyateyn gemilerinin “cesamet ve tahammüllerini eşit fazr ederek”, her birinden “müsavat üzre cüz-i’’ bir mıkdâr “resm” alınması idi. Bu yönde bir uzlaşma sağlanması hâlinde Sicilyateyn’in taleb edilen şartı kabul edebileceği de ayrıca imâ edilmiştir. Ancak, bu konuda ve bu şekilde bir uzlaşmaya varılmayacak olursa, o zaman Sicilyateyn’in “ahden me ’zûn ” olan bir devletin bayrağın tâlib ve onu hâmil olarak “bâd-hevâ” gidip geleceğinin açık olduğu hususu da belirtilmeden edilmemiştir. Bu yüzden, gemilerin tonajının, meselâ sekizbin veya altıbin Kile olarak farz edilmesi, “veyahud noksan veya ziyâde” her ne ise bir karara varılıp, beher kileden Gümrük tarafına “mürüriyye” namıyla 20 Para’dan 4.000 veya 10 Para’dan 2.000 Kuruş verilmesinin Hazine’ye bir gelir kaynağı oluşturacağı tavzih edilmiştir.

1805’de İsveç’in Karadeniz’den Rusya zahiresiyle avdet ettiklerinde İstanbul’da ihtiyâç duyulanların satın alınması şartını mütezammın mutabakata sonradan itiraz ederek, kendi hakkında da diğer devletlere yapılan muameleyi, yâni “bılâ-şart” ve “mütekabılıyyet” üsûlü üzre Karadeniz’e çıkışa ruhsat verilmesini taleb ettiğini hatırlayan Bâbıâli ise, Sicilyateyn için “mürûriyye” resmine rabten verilecek ruhsatın Danimarka, İspanya gibi diğer devletlere de verilmesinin “usûl ittihâz” edilmesi gerekeceğini düşünmekte, ancak bu gemilere yalnızca “Rusya iskelelerinden Rusyalu zahiresi almak üzre mukayyed olarak ruhsat verilecek olduğundan”,bundan herhangi bir "mazarrât melhuz” olmayacağı fikrindeydi ve elçi ile müzâkere edilip, bir mıkdar resme rabten devletlere ruhsat verilmesini Padişah’ın tensibine sunmaktaydı. II. Mahmud, bunların, akden ruhsat verilmediği takdirde ahden me’zun olan bir devletin bayrağı ile ticâret edeceklerinden bahsettiklerine işâret ettikten sonra, resme rabt edilmeleri hâlinde de “bu sefer resm vermemek için aynı yola sapmazlar mı” suâlini haklı olarak ortaya atmaktaydı. Fakat, kendisinin esas kaygusunun İstanbul’da zahire kıtlığı meydana gelecek olsa, “bunlardan Akça alınıp, ruhsat veriliyor”, diye halkın “dedikodu” ederek, infial duyabileceği noktasında yoğunlaşmaktaydı[57]. Bu yüzden, “İstanbul’da luzûmu olduğu vakit satın alınması” şartını “en faideli gibi” görmekteydi. Eğer, bu şartın icrâsı mümkün olmazsa, o zaman bir resme rabtını münâsib addederek, verilecek mürüriyye resminin ve buna esas olacak, gemilerin tonajlarının nasıl tesbit edileceği hususlarının etraflıca tahkikini emretmekteydi[58]. Bununla beraber bu meselenin kesin bir çözüme kavuşturulamamış olarak, sürüncemede kaldığı anlaşılmaktadır.

1821 Yunan ayaklanmasının patlak vermesi, bu isyanın ilk aşamasının Memleketeyn’de karışıklıklara yol açtıkdan sonra, Mora’da devam etmesi, Rusya-Memleketeyn-Ege Adaları-Mora, dolayısıyla Karadeniz ve Akdeniz bağlantılı gemi taşımacılığı trafiğini bu açıdan da ilgilendirmekteydi.Bu anlamda, Boğaz trafiğinin, özellikle Rum asilerine yardımcı olabileceği kaygusuyla, Karadeniz çıkışlı malların daha sıkı bir sûrette kontrolden geçirilmesi ayn bir önem kazanmaktaydı. Alınan tedbirlerin başında, küçük devletlerin birden fazla bandıra kullanmalarının önlenmesi gelmekteydi. Bunun için tatbika konulan ve büyük devletlerin de itirazlarına yol açmaması gerektiği düşünülen uygulama, küçük devletlerin yalnızca tek bir devletin bayrağını taşımaya izinli olması, dolayısıyla, "kadîmi" hangi devletin himayesinde bulunmuş ise, o devletin bayrağı ile seyretmesi ve başka bir devletin bandırasına tâlib olup, “şimdi o devletin himayesine girdim” demesinin önüne geçilmesiydi[59]. Bu kararın uygulanması amacıyla, "Kurşunlu Mahzen ’de bir kontrol merkezi kurulmuştur. Buraya memûrlar yerleştirilmiş ve bunlar vasıtasıyla gelecek gemilerin durumlarının incelenmesine başlanmıştır. Bunlar, gelip-giden bütün gemilerin durumlarını inceleyerek Gümrük ve Yaklama Defterleri’ne kaydedecekler, bu defterlerdeki kayıtlardan hareketle, gemilerin eskiden beri hangi devletin himayesinde bulunmuş ise, yine o devletin bayrağını takmış olarak seyretmesi ve başka bir devletin himayesine girdiğini iddia ile, bu yeni devletin bayrağını taşı-yarak eski bandırasını terk etmesine izin vermiyecekler, gemilerde firâri reâyâ ve yasaklanmış mal olup olmadığını tahkik edecekler, gemilerin ha- mûlesi, tüccar ve sahiplerinin kimler olduğunu ve kaptanlarını tesbit edecekler idi. Bu memurlara, kendilerine havale edilen işin önem ve ciddiyeti, mahsûsen isdâr edilen “Beyaz üzerine Buyuruldular" ile tebliğ ve tenbîh olunmuştur[60]. Bu sistem işlemeye başladığında, ilk uygulama dört-beş parça Sicilyateyn ve yedi kıt’a İspanya tüccar gemisinin Karadeniz’e çıkmak üzere gelmesiyle yapılmıştır. Bu gemiler me’zûn oldukları devlet elçi-sinden[61] bandıra alamadıklarından, limanda beklemeye ve birikmeye başlamıştır. Bunlar, daha önceleri yaptıkları gibi başkaca bandıralara talib olarak, “hile’ye sapamıyacaklarını anladıklarından, elçileri vasıtasıyla Bâbı- âlî’ye başvurmaktan başka çareleri olmadığını görmüşlerdir. Sicilyateyn ve Ispanya elçileri ayn ayrı tanzim ettikleri takrirlerini ve limanda bekleyen 15 aded Sicilya gemisinin kaptanları ise müştereken hazırlayıp, imzâladıkları arzuhâllerini Bâbıâlî’ye takdîm etmişlerdir[62]. Bunlar, Bâbıâlî’nin karar verdiği ve bu son uygulamadan habersiz olduklarını ileri sürmekte ve daha fazla mağduriyetlerine yol açılmaması için bu seferlik geçişlerine izin verilmesini rica etmekteydiler[63]. Sicilyateyn Maslahatgüzarının takriri üzerine, “Ahdnâme-i Hümâyûn kaydı ve me’âl-i istid’âya nazaran muklezâsı” Divân-ı Hümâyûn Kalemi’nden sorulmuş ve ticâret ahidlerinde bu husûsa “mesâğ” verilmediği, daha önceleri verilen “Ruhsat”ın yalnızca bir “müsâade” olması cihetiyle yeniden izin verilmesinin hâlin şartlarına uygun düşmeyeceği, cevâbı yazılmıştır. Böyle bir geçiş hakkını tanımak, ancak "şurût-ı mukayyıde-i sabıkaları” üzre olabilirdi, ki bu ifâdeden de anlaşılan, götürecekleri hamûlelerinden Tersâne (demir, alet ve malzeme) ve İstanbul (zahire) için lâzım olanların râyici ile satın alınması, gemilerde kaçak mal ve reâyâ bulunmaması gibi şartlarla ve “mutlaka müsâde kabilinden olarak” ruhsat verilmesidir. Aksi takdirde gemilerin geriye gönderilmeleri icâb edecek ve “ahden istihkakları olmayan Karadeniz ticâretine ba'de-zin müsâ'ade buyurulmayocaktı”. II. Mahmud, “Karadeniz ticâretine düvel-i Nasara gemilerinin me’zûn olmalarındaki mazarrâtın aşikâr olduğunu” belirttikten sonra, bunların ahden me’zun olan devletin bayrağını takmış olarak Karadeniz’e çıkabilme imkânının hâlâ söz konusu edilmekte olduğuna dikkati çekerek, bu konuda kendi başına karar ve “kal’i emir” veremiyeceğini ifâde ile, mes’elenin “hüsn ü kubhu” etraflıca müzâkere ve ona göre bir sonuca varılmasını ve alınacak kararın kendisine bildirilmesini istemiştir[64]. Bu ise, mes’elenin ne kadar önemle ele alındığının bir delili olsa gerektir.

Konunun görüşülmesi için toplanan Meclis’de devletin, Karadeniz ticâretini kontrol ve bu denize çıkışı denetleme hususlarında karşılaştığı zorlukları da gözler önüne sermektedir. Önce, yabancı gemilerin Karadeniz ticâretine me’zûniyyetleri ve bu amaçla İstanbul’a “kesret üzre” gelip, çeşitli bayrakları hamilen limanda birikmelerinin mahzûrlu olduğu vurgulanmıştır. Karadeniz ticâretine me’zûn olmayan gemilerin ise me’zûn olan devletlerin bayrağını çekerek, bu denize girip-çıkmaları gerçeği ise altı çizilerek belirtilmiştir. Ayrıca, me’zûn olan devletlerin tarifelerini yenilediklerinde, Rusya’nın bunların hepsinden daha fazla avantaja sahib olduğu ve bayrağı en fazla tercih edilen bir devlet haline geldiği, bu yüzden küçük devletlerin Rus bandırası ile Karadeniz’e üstelik daha avantajlı olarak çıkma imkânına sahib olmalarının söz konusu olduğu, hattâ bu durumdan istifade etmek isteyen İngiltere, Fransa, Avusturya ve İsveç’in dahi kendi bayraklarından vaz geçerek, Rus bandırasını kullanmaya başladıkları ve bu yüzden gelip-geçen gemilerin pek çoğunda ve limanda hep Rus bayrağının görünür olduğu, dolayısıyla Rusya’nın ticârî menfeati ve ticâret hacminin arttığı, Osmanlı Gümrük gelirlerinin ise azalmasına sebebiyyet verdiği dile getirilmiştir[65]. Bütün bu zorlukları belki büyük ölçüde ortadan kaldıracak bir karar olarak, Bâbıâlî’nin Aralık 1823’de küçük devletlere, “menâfi‘-i mütekabiliyyeyi müstelzîm şurüt" ve “kendi bandıraları ile" Karadeniz ticâretine ruhsat verileceğine dâir yaptığı “resmî va‘d-i âli’nin icrasından vazgeçmesinin sebebini anlamak zordur veya ancak, oyalama, “savuşdurma", sürüncemede bırakmalara dayalı genel politikasının, kendi mîrî ticâ-retine yol açmayı gözleyen özlemi ve Rum isyanının gösterdiği gelişme içinde belki anlaşılır bir tarafı mevcuddur. Oysa, Rusya küçük devletlerin kendi bandıraları ile veyahûd eskiden olduğu gibi me’zûn devlet bandıralarından birini takmış olarak Karadeniz’e çıkmaları hakkında ruhsat verilmesini İngiliz elçisini tavsiten de istid’â etmiş ve bu “va'd-ı âli'den ötürü duyulan memnûniyeti dile getirmişti. Rusya, küçük devletlerin kendi bandıralarıyla Karadeniz’e giriş müsaadesinin verilmesi hâlinde, kendisinin de artık bu devletlere bandıra vermekten vaz geçeceğini bildirmiştir. “Menfeat-i mahsûsadan sarf-ı nazar ile menâfi-i mü}terekeyi iltizâm eden" bu davranışının ise, bir iyi niyet gösterisi olduğunu ileri sürmekteydi. Böyle bir icrââtın, Bâbıâlî’nin içinde bulunduğu ve şikâyetlerine konu teşkil eden, küçük devletlerle yoğun bir şekilde sürdürmekte olduğu “muhâverât oe mükâlemât"ın yol açdığı işgale de bir son vereceğine dikkatleri çekmiştir[66]. Bütün bunlar ise, Karadeniz ticâretinin engellenmesi ve kısıtlanmasından Rusya’nın duymakta olduğu tedirginliğin boyutlarını da ortaya koymaktaydı.

Görüşmenin yapıldığı sırada Rus elçisi Strogonof İstanbul’da bulunmamaktaydı. Sicilyateyn ve Ispanya gemilerinin bandıra almaları bu yüzden mümkün olmamış olmakla beraber, meselâ, İngiltere elçisi limanda bekleyen ve yeni uygulamadan habersiz olarak gelmiş olduklarını ileri süren gemilere, usûlsüz dahi olsa birer İngiliz bandırası verilerek, bu defalık Karadeniz’e çıkmalarına izin verilmesini “mahremâne iltimas” etmekte; Fransız elçisi ise Sardunya ve İstanbul’da konsolosluğu olmayan Ceneviz gibi bazı küçük devletlerin Karadeniz’e gidip-gelmelerine me’zûn oldukları iddiâsında bulunabilmekteydi. Nitekim, İngiltere’nin müdahalesi üzerine üç İspanyol gemisine kendi bayrakları ile çıkış izni verilmiştir. Limanda arda kalan Ispanyol, Sicilyateyn, Sardunya Ceneviz vesair küçük devlet gemilerinin “sızıldılarına aldırış edilmeden” Akdeniz’e geri Yollarımaları zor bir iş olmamakla beraber, Rus elçisinin avdetiyle, bunların geçiş iznini Rus bandırasını ihrâz ile taleb edebilecekleri ve bunun da devletin itibârını zedeleyici bir hareket olarak telâkki edilmekte olması tereddüdlere yol açmaktaydı. Kezâ, “Kurşunlu Mahzen"de icrâ edilen kontrol sayesinde gemi trafiğinin dökümü yapılabilmekteyse de, Rusya ile yapılan ticâret antlaşmasının “vüs’atı ve Rusya bayraklarının şurit-ı serbestıyyet ibaresi ve Rusya bandırası olan sefinenin yoklanmaması hakkındakı sarahate binâen”, Rus bandırasıyla tekrar gelecek olan bir tür küçük devlet gemilerinin kontrolü pek mümkün görülemiyordu. Ayrıca, “Frenkler başlan sıkışdıkça aralarında muvaza'aten satış yaparak”, gemilerini Rus tâbiyetinde olan birisine satmış gibi görünebilecekleri ve bu durumda Rus elçisinin de hemen devreye girip, “filân devlet tebeasının idi, lâkın şimdi Rusya tebeasından filân tâcir satın aldı” diyerek, geçiş iznini sağlayabileceği ve en öenmlisi, nihayet çâresiz kaldığında elçinin “ibtidâ dostâne” diyerek ağır müdahalelere tevessül edebileceği - tecrübeyle sâbit olmak üzere-, bu tereddüdlerin sebeblerini teşkil etmekte ve ayrıca devletin bu konudaki çaresizliğini gözler önüne sermekteydi. Hülâsa, ruhsat verilmesinin de kendine göre iyi ve kötü, faydalı ve mah- zûrlu tarafları vardır. Özellikle, bu sıralarda verilecek ruhsatların, bunların Karadeniz’den alacakları zahire ve diğer maddeleri Akdeniz’deki Rum âsilerine satabilecekleri; yasak mal taşıdıklarından ötürü, kontrol sonucu Akdeniz’e geri Yollarıacak olsalar, bu sefer, “ıcrâ-yı nefsânıyyet ile eşkıyaya” ge-mileriyle yardım edebilecekleri gibi ihtimaller de akla gelenler arasındaydı. Neticede, “Devlet-i Alıyye’nın mesâlih-ı dahıliyyesiyle meşgûlıyyeti” yüzünden veyahûd, II. Mahmud’un Hattı’ndaki ifâde ile, re'âyâ ga’ilesiyle iştigali vesile olunarak” bu konunun sürüncemede bırakılmasına ve Rusya elçisi geldikten sonra, “ol vakt iktizâsına” bakılmasına karar verilmekten gayrı yapılacak bir şeyin olmadığı görülmüştür[67].

Ancak, Sicilyateyn Maslahatgüzârı Şövalye Ramona’nın işin peşini bırakmaya hiç de niyetli olmadığı, peş-peşine takdim ettiği takrirlerle Bâbıâlî’yi kesin bir tavır almaya zorladığı görülmektedir. Özellikle, Rusya ile yapılan Akkerman Muahedesi’nin (7 Ekim 1826), VII. maddesinde yer alan, “Karadeniz'e çıkma imtiyazına henüz nâ’ıl olmayan düvel sefinelerinin Karadeniz’e giriş ve çıkışları zamanında emsallerine tatbıken ruhsat verilmesine dâir Rusya tarafından vaki olacak mesâî-i cemile’ye BâbıâK razı olacaktır" şartının kabulü üzerine, Sicilyateyn Maslahatgüzarının talebinin reddi hâlinde, Rus elçisinin devreye sokularak, böyle bir iznin sağlanmasına çalışacağı kuvvetle muhtemeldi. Rus elçisine müdahale fırsatı vermeden, daha önceki tarihlerde olduğu gibi, Karadeniz ticâretine me’zûn olan diğer küçük devletler emsalinde Sicilyateyn gemilerinin de bazı şart ve kayıtlar dahilinde Karadeniz’e seyrlerine ruhsat verilmesinin uygun olacağı düşünülmekte ve hattâ Maslahatgüzâr’a verilmek üzere, “izn’ü ruhsatı ve menâfi‘-i mütekabile zımnında ba‘zı şerait ve takayyüdâtı mütezammın bir kıt'a Takrîr-ı Resmi müsveddesi” dahi kaleme alınarak, II. Mahmud’un onayına sunulmuştur[68]. Hazırlanan Takrîr’in Resmî müsveddesi, konuyu 1802 ruhsatından itibaren kısaca özetledikten sonra, Sicilyateyn’in Karadeniz ticâretine iştirakinin “müsâadelen me’zûniyyet” anlamını taşıyacağını özellikle vurgulamakta ve gelip-geçecek gemilerin “yoklanması” dışında İstanbul’da hamûlelerine ihtiyaç duyulduğunda, câri râyicleri üzre satın alınması “şart ü kaydı" getirilmekteydi[69]. Ancak, bunun da, herhalde Akkermanla ortaya çıkan yeni durumlardan ötürü Maslahatgüzâr’a verilmemiş veya verilmiş olsa da kabûl edilmemiş olduğu, bu konudaki taleblerle görüşmelerin uzayıp gittiğinden anlaşılmaktadır. Nitekim, 1826 güz ve 1827 senesinin ilk aylan boyunca sürdürülen müzâkerelerde Akkerman Muahedesi’nin yarattığı yeni şartların nazar-ı dikkate alındığı görülmektedir. İspanya, Danimarka ve Sicilyateyn tüccâr gemilerinin Karadeniz’e me’zûniyyetleri karşılığında taleb edilen, ancak karşı tarafça kabul edilmeyen, hamulelerin İstanbul’da ihtiyacı hâlinde râyic bedelleriyle satın alınması hususu, artık bir tarafa bırakılmış ve gemilerden “Kileliğine” göre Tersâne Hazinesi’ne tahsis edilmek üzere “üç nev resm-i mürûriyye” alınması hakkında Rus elçisi ile uzun muhabere ve münâkaşa Harda bulunulmuştur. Nihâyetinde varılan mutabakat üzere, Reis Efendi bu üç devlet elçileriyle “senedleşüp”, üç aya kadar devletleri tarafından tasdik haberi geldiğinde de “resmi takrirlerin mübadelesiyle tasdik ve itmâm-ı mukavele” olunmasına karar verilmiştir[70]. Dört madde hâlinde tertîb edilen bu “Sened" ahkâmına göre: 1) Bâbıâlî, “sahih” Sicilyateyn tüccâr gemilerinin Sicilyateyn bayrağı ile kendi memleketlerinin ve sair devletlerin mahsûlâtını yüklenmiş olarak, Akdeniz’den Karadeniz’e, aynı şekilde Rus mahsûlatını ve mallarını hamilen Karadeniz’den Akdeniz’e geçmelerine “Ruhsat’’ itâ edecektir. Bundan böyle İstanbul’a gelen bütün gemiler Gümrük ve Liman memûrlan marifetiyle yoklanıp, içlerinde yasaklanmış mal ve kaçak reâyâ bulunmaması yönünden kontrol edildikten sonra, gerekli “izn-i sefine” emri, nizâmât-ı mülkiyye-ı Saltanat-ı Seniyye’ye dokunmayacak tas'ibât-ı beyhûdeden ârî veçhile ısdar ü i'ta kılınacaktır”.

2) Sicilyateyn tüccânnın bu ticâret sebebiyle nâ’il olacağı menfeat ve faydaya mukabileten, Bâbıâlî dahi, “bir nev’i menfeât-i mütekabile istihsâline istıhkak-ı âlîsi derkâr olduğuna binâen”, bu şekilde gidip-gelecek Sicilyateyn gemilerinin, tahammüllerine tatbikan münâsib bir mıkdarda “Ruhsatiyye” alınmasına hak kazanacaktır. Buna mesned olmak üzere gemiler üç kısım itibariyle tasnif edilecektir: “Kısm-ı evvel” 16.000, “Kısm-ı sânı” 11.000 ve “Kısm-ı sâlis” 6.000 Kile hamûleyi mütehammil olanlar. Bu gemilerden bin kileden altıbin kileye kadar yük taşıyanlar “6.000 Kilelik”, altıbin ve altıbin kileyi aşanlar “11.000 Kilelik” ve onbirbin kileyi aşanlar “16.000 Kilelik” olarak addolunacaktı. Bu gemilerden Karadeniz’e giriş ve Akdeniz’e gitmek üzere çıkışlarında hamuleli olanların “kısm-ı evvelinden” 400 kuruş, ikinci kısım gemilerinden 300 Kuruş, üçüncü kısımdakilerden ise 200 Kuruş “ruhsatiyye” Tersâne-i Amire Hazînesi” adına tahsil edilecekti. Bu üç grup gemilerin içlerinde, ikibin kile zahire veyahûd ikibin kile zahire mıkdan şâir hamûle bulunur ise, bunlar hamûleli itibâr olunacak ve bunlardan kısmına göre, o kısmın ödemek zorunda olduğu kadar ruhsatiyye alınacaktı. İkibin kileden noksan hamûle ile yüklü olanlar ise boş addolunmak üzere ruhsatiyyesinin yansını, yâni birinci kısım gemileri için 200 ikinci kısım gemileri için 150 ve üçüncü kısımdakiler için 100 Kuruş ödeyecekler, belirlenen bu mıkdarlar dışında az veya çok herhangi bir şey taleb edilmeyecektir. 3) İlk iki maddenin uygulanması hâline (Yoklama usûlü ve Ruhsatiyye itâsı) tekrar atıfta bulunarak gemilerin Karadeniz’deki Rus limanlarından hamûleleriyle İstanbul limanına geldiklerinde, gemilerin su almalan gibi bir durumun ortaya çıkması ve hamûlelerin “nem-nâk ü telef” olma tehlikesi belirdiğinde, bu hamûlenin başka bir gemiye nakli için Sicilyateyn Sefareti tarafından inha ile Gümrük ve Liman memûrlan- na havale olunacaktır. İstidâ olunan devr işi, nizâma aykın bir nesne bulunmadığının belirlenmesinden sonra, verilecek “Tuğralı Emr-i Ali” ile icrâ olunacaktır. 4) İki devlet arasında akdedilmiş “uhûd ü şurüt” mucibince Sicilyateyn tebeasının İstanbul ve Akdeniz’de “ne veçhile himâyet ve siyânet olunur ise”, Karadeniz’deki Osmanlı “mevki'lerinde" de aynı şekilde sakınıp-korunacak, gemilerin kazaya uğramaları ve bakıma muhtaç olmaları hâlinde, bakım ve onanmlarına imkân tanınacak ve ihtiyaç duyulan şeylerin satın alınmasına izin verilecektir. Bu tür hususların mütekabiliyyeti, dolayısıyla, Sicilyateyn limanlarına gelecek olan Osmanlı tüccânnın da bu gibi haklardan ve hizmetlerden istifadesi ve “en mu'teber devlet tüccar sefinelerinin nâ’il oldukları imtiyâzât ve mu'afiyyetin kamilen icrası” taahhüd olunmaktaydı[71].

Taraflara bırakılan üç aylık tasdik süresi 1827 senesi Ocak ayı sonunda dolduğunda, önce Danimarka, sonra İspanya ve en nihayet Sicilyateyn’in tasdik haberleri gelmiş ve elçiler, resmî takrirlerin mübadelesini” taleb etmeye başlamışlardır. Ancak, Karadeniz ticâreti bütün bu gelişmelere rağmen, bir taraftan hâlâ müste’men gemilerine “mesdûd gibi” tutulmak istenmekte, diğer tarafdan ise Akkerman antlaşmasına atıfda bulunulmuş olduğundan, küçük devletlere verilmesi söz konusu olan resmî takrirlerin icrâsında, “abes ve tezebzüb sureti” görülmekte ve tekrar “savundurulma usûlü” tutularak, elçilerin çeşitli ve boş cevâplarla oyalandınlmasına çalışılmaktaydı[72]. Bu üç devlet elçileri ise, Bâbıâlî’yi sözünü tutması için sıkıştırmaya devam etmişlerdir. Bâbıâlî, elçilerin tazyikini, “bu hususun esâsı Karadeniz me’zûniyyeti demek olup, lâkın Karadeniz’e hiçbir devletin tüccâr sefinesi gönderilmediğini bilmektesiniz, bu yüzden bu maddenin tasdiki abes olacaktır. Biraz zaman geçsin. Aramızdaki Sened bakıydır. Ne zaman olsa öyle icrâ olunur” yollu cevâplarla “savundurulmak” istenmişse de, başarılı olamamıştır. İlgili devletlerin haklı itirâzlan ise sürmektedir. Bunlar, Karadeniz’in Kapalı tutulduğuna bildiklerini ve resmî takrirlerin tasdik edilmesi hâlinde de, hemen Karadeniz’e çıkmayı düşünmediklerini, devlet diğerlerine ne zaman izin verir ise, kendilerinin de aynı anda bu izni kullanmaya başlayacaklarını, ancak arada senedleşilmek söz konusu olduğundan, bu hususun gerçekleşmesini te’min ve devletlerine de yazmak mecburiyyetinde olduklarını dile getirmişler ve Bâbıâlî’den fikrini değiştirerek, Karadeniz’e çıkış izni verilmesinden vaz geçmiş ise, bunu açıkça ve kesin olarak kendilerine bildirmesini taleb eder olmuşlardır[73].

Avusturya ve Sardunya da tercümanları vasıtasıyla bu konu hakkında Bâbıâlî’ye başvurarak, resmî takrirlerin mübâdelesi ve Rusya’nın müdâhalesine vesile teşkil etmeyecek bir tutum içinde olunması lehinde girişimlerde bulunmuşlardır. Bâbıâlî, “Frenklerin bu kadar ısrarcı olacaklarını tahmin etmemiş" olup, bunun belki de Akkerman Antlaşması ile fazlasıyla tatmin edilmesine çalışılmış Rusya’nın, böylece üstelik artık bir de barb açmaya niyetli olmadığının anlaşılmasından doğduğuna hamletmekte, ancak yine de fazla “sızıldılara” ve dolayısıyla Rusya’nın işe karışmasına meydan vermemek için, “resmî takrirlerin mübadelesiyle işin önünün kesdirilmestnı ehven’ görmekteydi. Böylece, takrirlerin mübâdelesine karar verilmiştir[74]. Buna rağmen devam eden ve çaresizliklerden kaynaklanan tereddüd hâli ve dolayısıyla işin son ana kadar sürüncemede bırakılmasından fayda umulmasının artık genel politika hâline getirilmiş olması sebebiyle olacak ki, arada geçen zamana rağmen takrirlerin mübâdelesinin yapılmamış olduğu, Sicilyateyn Maslahatgüzân’nın 5 Mart 1827[75] ve 18 Mart 1827[76] tarihli mükerrer müracaatından da anlaşılmaktadır. Ancak, 19 Mayıs 1827 tarihinde başta Rusya olmak üzere, Sicilyateyn, Ispanya ve Danimarka temsilcilerinin aynı tarihli olmakla beraber münferiden takdim ettikleri resmî takrirlerle, meseleyi tekrar dile getirdiklerinde, artık Karadeniz ticâretine me’zûniyyetlerini recâ yollu istememekte, altı-yedi ay kadar önce imzâlan- mış bulunan Akkerman Muahedesi’nin (7 Ekim 1826) VII. maddesine istinaden, bunu artık resmen taleb etmekteydiler[77]. Rus elçisi takririnde, Rum isyanı boyunca Karadeniz ticâretinin engellenerek felce uğratılmasına üstü kapalı ifâdelerle atıfta bulunarak, bu deniz ticâretinin yasaklı ve kısıtlı olmasından Rusya için oluşan zararın tazmini anlamında Akkerman Mu'ahedesi’nin ticâretin teshilini mutazammın VII. maddesinin icrâsını taleb etmekteydi. Bu maddede, “Karadeniz ticâretine me’zun olmayan düvel-ı mütehabbe tüccar sefinelerinin emsaline kıyâsen bahr-ı mezkûre âmed-şüdlerine müsâ'ade buyurulmasına dâ’ir Rusya devletinin vâki' olacak mesâi-i cemilesi taraf-ı Devlet-i Aliyye’den kabul olunup, lâkın işbu sefineler vasıtasıyla Rusya’nın âmed ü reft-i ticâreti ducâr-ı mümâna’at olmıya” denilmekte olduğunu zikrederek, Bâbıâlî’nin Sicilyateyn, İspanya ve Danimarka devletlerinin Karadeniz ticâretine olan arzularına müsbet cevâp verilmesini imparatoru adına ve onun hakkında “efkâr-ı hasene-ı Şahaneyi ısbât ifân”, resmen taleb etmekteydi. Ayrıca, Akkerman Mu'ahedesi’nin akdinden evvel ve Rus elçisi Stronogofun İstanbul’daki ikameti esnasında vaki' tavassutu neticesinde olarak, Felemenk tüccar gemilerine “bılâ-şart serbestiyyet üzre Karadeniz ’e âmed-şüdde ruhsal i'ta buyurulmuş” olduğu da emsâl-i kıyas babında hatırlatılmaktaydı[78].

Rusya’nın “mesâî-ı cemilesini reci eden” Avrupa küçük devletlerine âit ticâret gemilerinin Karadeniz’e girip-çıkma ruhsatının Akkerman’a istinaden verilmesine dâir yapılan bu müşterek taleblere, aradan iki ay geçmiş olmakla beraber, hâlâ bir cevap verilmemiş olması, Rus elçisi Ribeaupierre’in 18 Temmuz 1827 tarihli yeni bir “Takrir-i Resmî” ile tekrar müracaâtta bulunmasına yol açmıştır[79]. Rus elçisi, öncelikle gecikmeden doğan şikâyetini, ”Rusya devleti gibi dost olan bir devletin uhûd u şurût üzre olan iltimasına ri'âyet olunmamış olmasını” dile getirdikten sonra, Bâbıâlî’nin Rusya’ya vermiş olduğu ve Akkennan Muahedesi’nin uygulanmasına mütedair bazı hususlara değinen daha önce verilmiş olan bir “Müzekkere’yi ele almaktaydı. Bâbıâlî, bu “Müzekkere”de[80], “Tuna adalarının tahdidi maddesi”, “Memleketeyn’in istırdâd-ı arazî ve Manastır maddeleri" gibi konulardaki Rus taleblerine birer kısa cümle ile mukabele etmekte ve genelde, özellikle Karadeniz ticâreti ile ilgili meselelerdeki şikâyetlere karşılık vermekteydi. Bunların başında küçük devletlerin Karadeniz’e ait seyir talebleri ile gemilerin “yoklan-ması” meselesinin geldiği anlaşılmaktadır. Bâbıâlî, “Yoklama” hususundaki itirazlara, Rusya ile mevcûd ticâret antlaşmasının, iki taraf tebeasının taraflardan kimin topraklarında iseler, onun kaide ve kanunlarına uymak zorunda olduklarını mütezammın XXIX. maddesini zikrederek cevap vermekte, ayrıca, “her iki devlet-ı müstakilenın kendü memleketinde, kendüye râcî’ hukuk-ı mahsûsası olduğu” noktasına dikkat çekmekteydi. Hangi devletin Karadeniz’de seyrüsefâine me’zun olacağı hususu, tarafların karşıt görüşler serdettikleri bir sorun idi. Rusya, genelde Karadeniz’i bütün devletlerin gemilerine açık olarak görmek isterken, Bâbıâlî devletlerin bu hak ihrazını iki kısma tefriken mütalaa etmekteydi: 1) “Harb ve sulh ile ahdleşmiş olduğu devletler” ve 2) “Yalnız akd-i mu’ahede-ı ticâret eylediği devletler”, Bâbıâlî’nin görüşüne göre, Karadeniz’e ahden me’zûniyyetleri olan birinci grupdaki devletler (İngiltere-Rusya-Fransa-Avusturya), “ruhsat isteyen” ikinci grup devletlerine “emsal” teşkil edemezlerdi. Akkerman’da söz konusu edilen emsâlden maksad, yine Bâbıâlî’ye göre, İsveç, Felemenk ve Sardunya olup, Felemenk’in dahi ihracıyla, yalnızca geriye kalan iki devlet içindir. Ancak, Rusya, Akkerman Mu’ahedesi’nin “ibârât-ı vazıhası”nın bunu doğrulamakta olduğu ve yalnızca geriye kalan iki devlet içindir. Ancak, Rusya, Akkerman Muahedesi’nin “ibârât-ı vazıhası’nın bunu doğrulamakta olduğu ve yalnızca birinci şıkdaki kıstasa binâen, yânî, “harb ve sulh ile ahdleşmiş olma’ vasfının, bu gruba giren her devlet için geçerli olamıyacağı fikrindeydi. Meselâ, Avusturya’nın Karadeniz me’zûniyyeti “Sulhnâme” ile değil, daha önceki ahdnâmelere istinâden[81], Nemçe tebaasının Memâlik-i Mahruse’de serbestiyyet üzre ticâretlerinden dolayı’, 24 Şubat 1784 tarihli müstakil “Sened’ i'tasıyla gerçekleşmiştir[82] Yine, İngiltere’nin ruhsatı da müstakil bir “Sened” ile olarak, 1809 tarihli Kal’a-i Sultaniyye Antlaş- ması’nın IV. maddesinde yalnızca tasdik kılınmıştır. Fransa’nın ise me’zûniyyeti, her ne kadar 1802 Paris “Sulhnâmesı’nde tasrîh’ olunmuş ise de, bu me’zûniyyet, iki devlet arasındaki “atik ahdnâmelerin tecdîd’ olunması ve bu ahıdnâmelerde ise, “düvel-i mutehabbe-ı sâ’ire tebeasının Memâlik-i Mahruse’de nâ’il oldukları menfeatlara Fransa tebeasının dahi nâ’iliyyetinın meşrut olması” yüzünden iktiza etmiştir. Bu görüşe göre, Karadeniz me’zûniyyeti-Bâbıâ- li’nin müdafaa ettiği,dolay ısıyla Karadeniz’e geçmeye hak ihrâz eden devlet sayısını kısıtlayan tezinin aksine-illâki ve direkt olarak müstakil bir “Sened’, “Sulhnâme” veya Ahdnâme”ye istinâd etmiş olması şart değildir. Dolayısıyla, antlaşma metinlerinde bir devletin, diğer emsâl devletlerin ihrâz etmiş oldukları hakların aynısından istifâde edeceği hususunun genel olarak yer almış olması yeterlidir. Meseleyi bu mantık ile ele alınca, “Karadeniz’e me’zûntyyetlerine dâir düvel-i selâse’nın (yânî, Sicilyateyn-lspanya-Danimarka) “istıd'aları” bu açıdan geçerlidir. Zirâ, bu devletlerin ahdnâmeleri, en fazla müsâadeye mazhar olma sıfatıyla emsâl devletlerin haklarına mümâsildir. Bunun istisnâsı yalnızca, “Devlet-i Aliyye ile mu‘amelât-ı kadîmesı olmayıp, müceddeden ahd-ı mu ahede etmiş olan ” Sardunya olabilirdi. Bu mantık ve gerekçelerle Rusya, Bâbıâlî’nin Karadeniz me’zûniyyetiyle ilgili olarak devletleri iki gruba ayırmasını reddetmekteydi. Ayrıca, “Akkerman Mu’âhedesi’nde olan mutlak ve umûmî emsâllık hâlinin ” her devlet için söz konusu olduğuna da dikkat çekilmekte ve bu hususun mu’âhedede “bilâ tahsis emsâline kıyâsen’ şeklinde mukayyed olduğunun da altı çizilmekteydi. Bu durumda Karadeniz me’zuniyyetinin yalnızca sözü edilen “Müzekkere”de beyân olunan birinci grup devletlere hasredilmiş sayılmasının anlamı yoktur. Elçi, bu “Takrîr-ı Resmi”nın, “cenâb-ı hazret-ı tâcîdârîye arz u takdim olunup, Rusya imparatoru cenâblan tarafına keyfıyyetın ış'âriçün kat'î ve resmî olarak cevâb i‘tâ buyurulmasının” beklendiğini ifâde ile acele olarak bir karara varılmasını taleb etmekteydi[83].

HOLLANDA (Felemenk)

Aralık 1802 tarihinde kararlaştırıldığına değindiğimiz küçük devletlerin, bazı şartlara ve menfeatlere bağlı olarak ve ruhsata tâbi olmak kaydıyla Karadeniz ticâretinden istifade etmelerine dâir alınan karar, özellikle Hollanda elçisinin itirâzına ve bu konuda görüşme talebinde bulunmasına yol açmıştır. Elçinin, Reisülküttap Mahmud Râif Efendi ile yaptığı görüşmenin mazbatası incelendiğinde, ikisi arasında ilgi çekici bir görüşmenin geçtiği anlaşılır[84]. Bu görüşme ilgi çekici olduğu kadar, kadîm ahdnâmelerdeki maddelerin yüzyıllar sonraki tefsiri ve geçerlilikleri dereceleri bakımından oluşan yeni durumlarını anlatması, hattâ hem Osmanlı Diplomasisi ve hem de Osmanlı Diplomatikası’na ışık tutması bakımından da çok öğreticidir. Elçinin görüşmeye tâlib olması üzerine Râif Efendi önce, meselenin mahiyetini tahkik ve hangi konuda görüşülmek istendiğini ”istimzaç” etmiştir. Neticede meselenin iki noktada düğümlenmiş olduğu anlaşılmıştır: 1) 1680/H. 1091 tarihli Hollanda ahidnâmesinde Karadeniz ticâretine izin verilmiş olduğu ve Felemenk gemilerinin Karadeniz’e çıkıp, dolaşıp ticaret yapma izni münderiç olduğu hâlde, şimdi verilen bu Karadeniz ruhsatnâmesi, yalnızca Karadeniz’e “mürur ile Rusya limanlarına âmed ü şüd eylemek” izninden ibâret olduğu, dolayısıyla kadîm ahidnâmede Hollanda’ya bahşedilen hakların kısıtlandığı; 2) aynı ahidnâmede, “İngiltere ve Fransaluya tecviz olunan müsâ'adât Felemenklüye dahi tecviz oluna” denilmekteyse de, bu maddeyle bahşedilen imtiyâz dahi aynen uygulanmaktadır. Dolayısıyla, Hollanda devleti bu iki konuda tatmin edilmeyi beklemekte olup, Ruhsatnâme’nin kabûlünde mütereddiddir ve hattâ bunu kabulden istinkâf etmeyi de düşünmektedir[85].

Mahmud Râif Efendi, 9 Mart 1802 tarihinde Hollanda elçisi Van De- dem’i konağında kabul etmiştir. Hollanda elçisi, söze önce Fransız elçisi olarak İstanbul’da bulunan General Birun’un kendisine söylediklerini aktararak başlamıştır. Buna Göre, General Birun, Fransa ile Hollanda arasındaki yakınlık ve ittifâkdan bahs ile, Hollanda ahidnâmeleri mucebince müstahak oldukları taleblerini Fransa’nın da desteklemekte olduğunu ifâde etmiştir. Hattâ, General, bu hususu Sadnazam Yusuf Ziya Paşa ile vâki görüşmesinde de dile getirmiş ve gerekenin yapılacağına dâir olumlu bir de cevâb almış. Van Dedem, devamla Osmanlı Devleti ile Felemenk arasında yapılan ahidnâmede, Karadeniz ticâretine ruhsat verildiğini, hattâ, ‘cenk gemilerinin” bile geçmesine açıkça izin verildiğini beyân ile, Karadeniz ticâreti talebi ile ilgili olarak takdim ettikleri takrirde, Bâbıâlî tarafından verilen cevapta, “Felemenk Cumhuru ’nun ber-müceb-ı Ahdnâme Karadeniz ticâretine fi’l-asl derkâr olan istihkakı ve imtiyazı” dere olunmayıp, yalnızca, “Karadeniz Boğazı ’ndan miirûr ve Rusya limanlarına gidip ticâret eylemek” şartına yer verilmiştir. Bu ise, ahidnâme ile kendilerine verilen hakkı tam ola-rak aksettirmemektedir ve dolayısıyla, “ahd-ı sabık üzre mâlik olmuş oldukları imtiyâz ve istihkakın ref‘ü ılga” kılınmasından başka bir şey değildir. Felemenk’e verilen bu Karadeniz’e çıkma ruhsatı karşılığında ise, Bâbıâlî’nin, Hollanda’da son zamanlarda çokça faaliyet göstermekte olan ve genelde Osmanlı reâyâsından oluşan tüccârların ticârî işlerinde gereken yardımları göstermeleri amacıyla Konsolosluklar açmak istediği anlaşılmaktadır[86]. Elçi, Bâbıâlî’nin konsolosluk ikamesine dâir ahidnâmede herhangi bir açıklık mevcûd olmamasına rağmen, Felemenk’in Bâbıâlî’nin bu arzusuna karşı herhangi bir zorluk çıkartmayı düşünmediğini dile getirmiştir.

Mahmud Râif Efendi, önce ileri sürülen hususların bizzât ahidnâme- nin kendisine müracâat edilerek ve bir inceleme yapılarak ele alınmasının doğru olacağını söylediğinde, tedârikli geldiği anlaşılan elçi, yanında getirmiş olduğu, kendisinde mahfûz bulunan “mümzâ” ahidname sürerini ortaya çıkartmıştır. Yapılan incelemede ise H. 1091/1680[87] tarihli ahidnâmede, Felemenk gemilerine, sevâhil-i Memâlik-i Mahrûse’ye âmed ü şüd eylemek ve Bahr-ı Siyâh’da vâki' Ten (Don) ve Azak ve Kefe ve sâ'ir sevâhilde alış-veriş etmek’[88]. şartının yer aldığı, ancak Karadeniz’de Konsolos ikamesi ve hele cenk gemisi girmesi gibi herhangi bir şartın mevcud olmadığı görülmüştür. Bu ahîdnâmenin yenilendiği 1680 tarihinden bu yana geçen 123 sene zarfında tek bir Hollanda gemisinin dahi Karadeniz’e geçmemiş olduğunu belirten Râif Efendi, bu tesbitini “Aklâmda mahfuz olan defâtir ve kuyudata’ istinâden yapmaktaydı. Râif Efendi’nin bu münâsebetle söyledikleri ilginç ve Bâbıâlî’nin kadîm ahıdnâmelere dayanarak bir takım haklar ileri süren devletlere de bir cevap teşkil edecek mahiyettedir. Reis Efendi görüşlerini şöyle dile getirmekteydi: 123 (Hicrî sene hesabıyla 126) sene önce akd edilmiş (aslında 1612’deki ilk muahede esas olduğuna göre 191 sene önce akd edilmiş denilmiş olması daha doğru olurdu) bir ahidnâmede yer alan bir hususun icrâsını, hem de bunca zamandır sözünü etmemiş olarak, şimdi taleb etmek, devletlerarası câri olan kaidelere istinâd ettirilecek bir- şey değildir. Ayrıca, 1612 tarihli ilk Felemenk ahidnâmesine örnek teşkil eden Ingiliz ahidnâmesi de 1601 tarihli olduğuna göre, Felemenk’e verilenden daha eski tarihlidir. Karadeniz ile ilgili madde yalnız Felemenk ahidnâmesinde değil,ömeği olan İngiliz ahidnâmesinde de aynen mevcuttur. Böyle olmakla beraber, İngiltere bile bu hakkı kadîm ahidnâmesine istinâden taleb etmemektedir. Karadeniz ticâreti vaadi bu devlete, Fransa’nın Mısır’ı istilâsı sonucu meydana gelen Osmanlı-İngiliz ittifakı (5.1.1799) vesilesiyle yerine getirilmiş ve kezâ hem İngiltere ve hem de Fransa’yla Paris’de yapılan banş uyarınca Karadeniz ticâretine dâir ruhsat verilmiştir.(ı8o2). Dolayısıyla Hollanda’nın örnek ülkeleri olan Fransa ve İngiltere dahi bu haklarını kadîm ahidnâmelerine dayandıramamışlardır. Nitekim, Felemenk dahil bu iki büyük devlete verilen Ruhsatnâmelerde, "ahd-i kadîmden bahsolunmayıp’, Karadeniz’e çıkış “müceddeden ve müstakilin’ verilen bir izin niteliğinde telâkki ettirilmiştir. Bu sözlerin mantıkî sonucu ise şudur: Eğer, eski ahidnâmelerdeki kullanılmayan haklarla yetinmek lâzım gelseydi, bunu herşeyden önce İngiltere kabul eder ve Karadeniz’de gemi seyrinin yeni bir Ruhsatnamece rabtına razı olmazdı.

Elçinin, ahidnâmede Osmanlı topraklarında konsolos ikamesinin genel anlamda olduğunu, dolayısıyla Hollanda’nın her yerde konsolosluk açabilmesi gerektiğini iddia etmesi üzerine, Mahmud Râif Efendi kendisine cevaben, Bâbıâlî’nin bütün devletlerle yaptığı ahidnâmelerinde hep, Osmanlı topraklarında konsolos ikamesi hususuna yer verildiğini, ancak ahidnâmelerde böyle bir şart var diye, bir devletin “tüccarı olmayan mahallerde de konsolosluk açmak” istemesine şimdiye kadar hiç şâhid olmadığını ifâde etmiştir. Bu fikrine kuvvet kazandırmak için yine İngiltere ve Fransa’yı örnek olarak gösteren Reis Efendi, böyle bir şartın bu iki devlet ahidnâmelerinde de mevcud olduğunu, bu devletlerin Karadeniz’de konsolosluklar açmalarının ise ancak, bu deniz ticâretinin uzun müzâkereler ve tesbit edilen bir takım özel şartlardan sonra kendilerine açıldığını vurgulamıştır. Dolayısıyla, “kadim ahidnâmelerde yer alan genel şartlar ile ruhsal venlmış olmak lâzım gelse, bu iki büyük devletin Karadeniz’de konsolos ikameleri bilâ istizan tanzim olunur ve uzun müzâkerelere ve bu kadar tekellüfâla ihtiyaç göstermeden hallolunurdu”. Râif Efendi’nin bu izâhlarına mukabele eden Hollanda elçisi ise, ahidnâmedeki şartın zamanla geçerliliğini kaybedip, değişemiyeceğini ileri sürmekle yetinmiştir. Sözü tekrar Karadeniz ticâretine getiren elçi, beş-on sene kadar önce Karadeniz ticâreti izni için Bâbıâlî nezdinde giriştikleri müracaatın, o vakitler, “ileride müsâ’ade olunacağı va'di” ile cevaplandırılmış olduğunu ifâde ettiğinde, Râif Efendi’nin sağlam mantıklı cevaplarıyla oldukça güç durumda kalmıştır, “gamanın geçmiş olması ile ahidnâme hükmü değişmez”, denildiğine göre, değişmezliği ve yürürlükte olduğu iddia edilen bir husus için acaba neden ruhsat taleb edilmiştir. Bir devlet me’zûn olduğu maddeye tekrar izin ister mi?” Buna karşılık elçinin verdiği cevap da makûl ve ilgi çekicidir. Van Dedem, ahidnâmenin 1612 senesinden beri pekçok defalar “aynen tasdik” edilerek, yenilenmiş olduğunu hatırlatarak, geçerliliğini yitiren veya ta’dîl edilen maddelerin ya iptalinin veya değiştirilmesinin söz konusu olması gerektiğini, oysaki bunların hiçbirinin yapılmadığım ve ahidnâmenin dâimâ aynen onaylandığını ifâde etmiştir, ki kendisine verilen mukabil cevap, Osmanlı Diplomatikası için de önemlidir: “Ahdnâmeler tasdik olunurken içindekiler atlanmaz ve çıkartılmaz, aynen tekrarlanır. Ancak, ilâve edilen bir şey var ise, o ilâve edilerek, öylece yazılır. Ahıdnâmelerde yeri vardır ve sonradan tasdik olunmuştur diyerek, bir devlet câri olmayan iddiâya teşebbüs edemez ”

Kadîm ahidnâmelerin yüzyıllar sonra nasıl yorumlanmakta olduğuna dâir önemli ve ilgimizi çekmeye değer bulduğumuz bu görüşme, gündeminin ikinci anakonusunun ele alınmasıyla devam etmiştir. Bu da zikredildiği gibi 1612 tarihli ahidnâmede yer alıp da her yenilenen nüshade de mevcudiyyetini korumuş olan, bu ahidnâmeye örnek teşkil eden İngiltere ve Fransa’nın İstifade etmekte oldukları miisâdaât ve imtiyâzâttân Feiemenk’in de aynen müstefid olması hususudur. Sırf bu maddeye istinâden de, İngiltere ve Fransa’ya tanınan Karadeniz ticâreti ile ilgili hakkın, Hollanda için dahi geçerli olacağı iddiası bir an için tekrarlanmakla beraber, bu ikinci madde ile bazı devletlerin istifade ettikleri bazı vergi kalemlerindeki muafıyyetlerin hedefteridiği, meselâ Fransa’ya tanınan Masdariyye muafiyyetinin[89]. Hollanda için de geçerli olmasının istendiği görülmektedir. Râif Efendi, bu hususa dâir verdiği cevapta, önce ahidnâmede böyle bir maddenin mevcudiyetini kabûi eder. Bu maddenin Karadeniz ile ilgili hukukunun ise az önce tartışılarak belirlenmiş olduğunu vurgular. Daha sonra da, ahidnâmede, “İngiltere ve Fransa’ya verilen hakların aynısının Felemenk’e de verileceği" ifadelerini ele alır ve bu cümlenin yalnızca Felemenk ile ahidnâmenin akdolunduğu 1612 tarihine gelinceye kadar Fransa ve İngiltere’ye verilmiş ve tanınmış olan hak ve imtiyazları anlatmak istediğini ve dolayısıyla da 1612 tarihinden sonra bu iki devletin elde ettikleri bir takım hakların da kendiliğinden Felemenk için de geçerli olacağı şeklinde anlaşılmaması gerektiğini belirler. Râif Efendi’ye göre, aksi halde ahidnâmedeki ifâde, 1612’den sonralarına işaret edecek bir şekilde ve “âtide verilecek ve tecviz olunacak müsâade ve imtiyâz dahi Felemenklü’ye tecviz oluna” şeklinde sarihçe formüle edilmiş olurdu. Fransa’ya tanınan Masdariyye muafıyyeti de bu mantık çerçevesinde, 1612 ahidnâmesi sonrası edinilen haklardan olduğundan, Hollanda için geçerli değildir. Hülâsa Mahmud Râif Efendi’nin gayet veciz bir şekilde formüle ettiği şu ana prensip ile bu konu tam bir uyum içindedir: “Mâzinin hükmü müstakbele carî değildir"

Görüşme sona erdiğinde Hollanda elçisi de, ahidnâmede yer alan, ancak asırlardır hiç bir devlet için serbest kullanma hakkı doğmayan Karadeniz ticâreti maddesini hayata kavuşturma iddiâsından vaz geçmiş gibi görünerek, bu denize çıkış ile ilgili Bâbıâlî’nin Aralık 1802 tarihli ruhsatnâmesi’ndeki hakkın kullanılmasıyla yetinmeyi tercih etmiştir. Yine Reis Efendi’nin ifâdesiyle Felemenk’e Karadeniz’e çıkış izni aslında yalnızca Osmanlı Devleti’nin de oralarda konsolosluklar ikame etmesi karşılığı ve başkaca herhangi bir maddî külfete sokulmamış olarak verilmiştir. Oysa, Ispanya’ya, Karakuruş getirmesi, diğerlerine ise, İstanbul ve Tersane ihtiyacının karşılanması amacıyla hamulelerinden istifade edilmesi gibi şartlar tahmili söz konusu olmaktadır. Bu da, yine Râif Efendi’nin ifâdesiyle, birçok barış antlaşmalarının (1699 Karlofça, 1718 Pasarofça, 1791 ziştovi) yapılmasında hayırlı tavassutu bilinen Felemenk’e verilen özel değerin ayn ayn bir nişanesinden başka bir şey değildi.

1802 senesinin Aralık ayından itibaren verilmeye başlanan ruhsatlar, 1806-Osmanlı-Rus savaşının patlamasıyla askıya alınmış ve “mülga" hükmüne sokulmuşlardı. Ancak, Karadeniz’e çıkma başvurulan devam etmiş olmalıdır, ki Bâbıâlî bu durumu 13 Nisan 1809 tarihli bir takrir ile ilgili taraflara tekrar ilân etmek ve Karadeniz’in bütün yabancı devlet gemilerinin geçişlerine kapalı olduğunu bildirmek mecburiyyetinde kalmıştır. Savaşı sona erdiren 1812 Bükreş Antlaşması’ndan sonra aynı konu tekrar gündeme gelmeye başlar. Banş, Karadeniz’e çıkışı savaş gerekçesi ile yasaklama haline bir son verdirdiğinden, devletler ellerindeki ruhsatnâmelerin tekrar yürürlüğe sokulması için Bâbıâlî’ye mürâcaât etmeye ve araya, Karadeniz’deki limanlarını bütün devletlere açık tutmaya çalışan Rusya’yı daha sık ve etkili bir şekilde sokmaya başlarlar. Bâbıâlî ise, eski tutumunu sürdürmeye ve Karadeniz’e çıkışı, dolayısıyla Rus limanlarının ticârî canlılığa kavuşturulmalarını engellemeye çalışmaktaydı, ki en nihayet Rusya’nın tazyikleriyle vermek zorunda kaldıkları ruhsatlar ile de, zaten ancak Karadeniz’e çıkışı ve yalnızca Rus limanlarına gidip-gelmeyi öngörmekte, fakat Osmanlı kıyılarındaki limanların bu hakdan istifâdesini saklı tutmaktaydı. Rusya’nın araya girmeleri neticesinde meselâ, 1814 senesinde bir Hollanda gemisine çıkartılan güçlükler Rus elçisinin protestoları ile bertaraf edilmiş ve Bâbıâlî, Bükreş Antlaşması’nm ilgili hükümlerine aykırı davranmakla suçlanmıştır[90]. Hollanda elçisinin ise, Karadeniz’e geçiş izni talebini hâlâ 1091/1680 tarihli Ahidnâme’nin malûm maddesine istinâd ederek tekrarladığını görmekteyiz. Ancak, bu sefer bu maddeyi takviyye etmek üzere, 1803’de verilen ve o zamanlar beğenilmeyen Ruhsatnâme’ye de atıfta bulunulmakta olduğu da gözlenmektedir. Hollanda’nın 1814’deki bu talebini ele alan Bâbıâlî’nin bu isteğe temelden farklı bir şekilde ve tamamen değişik bir zihniyyet ile yaklaşmakta olduğunu görmekteyiz. Konu ile ilgili ve Padişah’a arz edilmek üzere hazırlanan takrirde, “Widerlanda tüccarının ticâret amacıyla Karadeniz’e duhulleri emsali mevcud değilse de, ahden Karadeniz ticâretine me’zûniyyetleri açık olduğundan, ahidnâme mucebince sözü edilen geminin Karadeniz’e geçmesine ızn ü ruhsatı hâvi emr-i şerif verilmesi" doğrultusunda bir karar alınması tavsiyye edilmektedir. Bu yeni telâkki, II. Mahmud’un bu takrir üzerine düşürdüğü Hattı ile kesinlik kazanmıştır. II. Mahmud, hem ahden vâki olan me’zûniyyetleri hem de bir gemi yüzünden Rus elçisinin gücendirilmesinin önlenmesi için, “ber-muceb-ı ahd- nâme” geminin Karadeniz’e geçmesine “Ruhsatı hâvi emir" verilmesini onaylamıştır[91]. Ancak, buna rağmen, bunu devamlı bir hak değil de, anın zaruretine cevap veren bir uygulama olarak görmek daha doğru olacaktır. Zira, mes’ele daha ilerideki tarihlerde de güncelliğini koruyacak ve tekrar gündeme gelecektir. Ancak, bu gibi münferid örneklemelerle dahi olsa, bu durumda Karadeniz’in, Rusya’nın ağır tazyiki karşısında içinde bulundurulmak istenen statüsü dahilinde, daha fazla ticâreti kısıtlı bir hâlde tutulamıyacağının da artık anlaşılmakta olduğu ortaya çıkmaktadır. Yine de arada, böyle verilmeye zorlanan ruhsatlarda, Karadeniz’e duhûlu yalnızca Rus limanlarıyla ticâret yapma noktasında sınırlı tutmaya özen gösterilmekte olduğu görülmektedir.

İSVEÇ VE GEÇEN GEMİLERDEN MAL TALEBİ

1736 (H. 1149) Ahdnâmesi’nin XVI. maddesi İsveç’e Karadeniz’e çıkma ve ticâret yapma hakkı vermemekte ve yalnızca, “Devlet-i Aliyyemle dostluk üzere olan sâ’ir müste’men tâ’ijesinin haklarında mürâ'at olunan hususlar Isveçlü ve ana tâbi olanların haklarında dahi mer'î ve mü'teber tutula”[92] denilmekle beraber, Karadeniz’e ticâret gemilerinin sokulmasının talebi bu genel ifâdelere istinâden söz konusu edilmekteydi. İsveç’in bu talebi 1805’de İstanbul limanına gelen iki-üç parça ticâret gemisi için Karadeniz’e çıkış izni İstemesiyle gündeme geldi. İsveç Maslahatgüzân Valon tarafından Bâbıâlî’ye takdim edilen 27.VIII.1805 tarihli bir takrir ile sözü edilen gemilerin Karadeniz’e çıkışları için ruhsat ricâsında bulunulmuştur[93]. Bu taleb ise, aynca Rusya’nın araya girmesiyle takviyye edilmekteydi[94]. Rus-ya’nın müdâhil olması vâki talebin reddi hâlinde, bu gemilerin Rus bandırasıyla aynı izne tâlib olacakları ve dolayısıyla geçişlerine müsâade olunması mecburiyyetinin doğacağı anlamını zimnen taşımakta olduğundan, bu gibi hâllerde aracı devletlerin müdâhalesini sakıncalı bulan Bâbıâlî, başka kanallardan zorlanmış olarak ve mecburen bu müsâadeyi vermektense, kendiliğinden bu yoldaki taleblere olumlu bir cevap vermeği “ehven-i şerr” kabilinden addetmekteydi[95]. İsveç’in, Rusya ile sürdürülen son sa-vaşta (1787-1792), Osmanlı Devleti ile ittifak yapmış ve Rusya ile savaşmış olması gibi, son devir Osmanlı zihniyyetine ânz olan sübjektif saplantılar ve devletler arası ilişkilerde yalnızca çıkarların söz konusu olabileceğine dâir eskiden mevcûd olan gerçekçi telâkkilerin, devlet idâresinde esâs ölçü olma özelliğini kaybetmiş olması[96], bu doğrultudaki İsveç arzularına daha hissi bir tarzda yaklaşılmasına yol açmaktaydı. Ayrıca, Bâbıâlî Baltık’dan hareketle Akdeniz’e girip, uzun deniz Yolları katettikden sonra Karadeniz’e çıkacak bir ticâret trafiğinin, İsveç için yoğunluk ve ticarî câzibesinin pek fazla ve kalıcı olamıyacağını da düşünmekteydi. Ticâret hacmi önemsiz derecede küçük ve gelip-giden gemileri “nedret üzre" olan[97] İsveç’in, bu kadar uzun bir mesafe katederek yapacağı ticâretin senelik “bir veya iki gemilik hacme ulaşamıyacağı, hattâ bu ticâretin zamanla giderek kendiliğinden söneceği" tahmin edilmekteydi[98]. Dolayısıyla, “vaktiyle görülen hizmetlerine nazaran’ İsveç Kralı’nı “kırmamak" ve “başkasının tavassutuna meydan vermemek" için diğer devletlere tanınmış olan imtiyâzın İsveç’e de tanınması hususu, III. Selim’in tensibine sunulmuştur[99]. İstanbul limanında gittikçe trafiği artan yabancı gemisi yoğunluğundan, özellikle bunların, “İstanbul halkına mahsûs olan erzak-ı mütenevvi ’anın nedred ve kıtlığına sebeb olmalarından ” ötürü rahatsızlık duyan ve bu ticârî faaliyetin üstelik devlete pek de bir faide getirmediğinden de emin olarak, “dahilî ticâretin Memâlik-i Mahrûse’de mütemekkin tüccâra münhasır olması " gerektiği gibi merkantil bir zihniyyete zâhib olan ve “ticâret-i dâhiliyyenın rabıtasızlığına” dikkati çeken III. Selim, daha evvel Karadeniz’e çıkış müsâadesi almış bulunan İspanya, Sicilyateyn ve Hollanda gibi devletlere işâretle, “henüz şu mürur eyleyen sefâyine bir hadd ve bir rabıta verilse der iken, bir dahi haricde devlet kalmış” infialini dile getirmek-teydi[100]. Bununla beraber, serdolunan gerekçeler muvacehesinde İstanbul limanında beklemekte olan İsveç gemilerinin Karadeniz’e çıkmalarına ve “Rus limanlarına” ticâret amacıyla gidip-gelmelerine herhangi bir şart ileri sürülmeksizin (“bilâ-şart”) “ruhsatı hâvi bir Takrîr-i Alî” verilerek, müsâade edilmiştir[101]. Buna göre, Bâbıâlî, iki devlet arasındaki dostluğa istinâden ve Rusya’nın bu konudaki tavassutuna değinmeksizin, “fi‘ mâ-ba'd İsveç tüccar sefinelerinin Karadeniz’de Rusya limanlarına âmed-şüdlarına ruhsat” vermekteydi. (4.10.1805)

Bir müddet sonra patlayan Osmanlı-Rus savaşı (1806-1812), genelde bir Rus savaşının normal uygulaması olarak Karadeniz’e çıkılmasını yasaklamış olup, Karadeniz ticâreti gerek ahdnâme ile me’zun olan büyük devletlere, gerekse böyle birşeye ”müsâ'deten ruhsat” verilen diğer küçük devletlere yasaklanmıştır. 1812 Bükreş Barışı neticesinde Karadeniz tekrar ticâri gemilere açıldığında, ahden me’zun olan devletlerin ticâret gemileri eskiden olduğu gibi Karadeniz’e çıkmaya başlamışlarsa da, küçük devletler için durum farklı bir uygulama arzettiğinden, kendilerine geçiş izni ellerindeki ruhsatlara rağmen verilmemekteydi, ki bu genel uygulamaya daha önce de değinmiş bulunmaktayız. Bu anlamda, meselâ, İspanya, 1802 senesi sonunda Karadeniz’e geçiş izni karşılığı olarak kabullendiğini gördüğümüz şartlan, şimdiki duruma uygun düşmediğini ileri sürerek, geçiş şartlarının değiştirilmesini taleb etmekte, Babıâlî ise buna karşı direnmekteydi. İspanyol elçisi adına görüşmeleri sürdüren tercüman, "Karakuruş’un tedârikinde karşılaşılan zorlukları serd ile, bunun taleb edilmesinden vaz geçilmesini rica ettiğinde, başkaca bazı yeni şartlarla karşılaşmıştır. Buna göre, İspanyol gemileri Rus limanlarından aldıkları zahirenin bir “növbetini râyic-i vakt” ile İstanbul’da anbara teslim edecekler ve bir “növbetini” de mürûr etmek veyahûd her seferinde hamûlenin yansını yine o andaki râyic ile İstanbul’da ilgililerin talebi üzerine satmak zorunda kalacaklardı.İspanya elçisi, bu yeni teklifi devleti tarafına yazıp, cevâp beklerken, iki-üç hafta kadar sonra İsveç elçisi de tercümanı vasıtasıyla Karadeniz’e çıkış konusunu gündeme getirmiştir.(1815). Bu durumda İsveç’in de 1805’de elde eniği “Ruhsat” doğrultusunda Karadeniz’e çıkış hakkını tutmak istediği anlaşılmaktadır. Oysa, İsveç’in, Osmanlı Devleti ile olan ticareti “kalil” olduğundan[102] bu hakkı kullanma fırsatı hiç çıkmamıştır[103]. Ancak, (1815) de gelen üç parça geminin Karadeniz’e çıkışları söz konusu olmaktaydı, ki böyle bir ruhsatın artık eskiden olduğu gibi “bılâ-şart” verilemiyeceğinden ve bir takım çıkarlar doğrultusunda elde edilebileceğinden söz edilmekteydi.

İsveç elçisi Şövalye Panin, tercümanı vasıtasıyla takdim ettiği takririnde 1805 senesinde verilen “Ruhsat”a işaret etmekteydi. Panin, bu ruhsatın “müddet hükmü tayin olunmaksızın bir kere i'tâ olunduktan sonra vakt-ı seferden gayrı bir vakitde def’ü ta'lik olunamıyacağını”, “mer‘î olan usûle” istinâden ileri sürmekteydi. Elçi, aynı konuyu 1815 senesinin 9 ve 26 Şubat ve 9 Nisan ve 9 Ekim tarihlerinde verdiği takrirlerle de gündemde tutmuş ve çıkış iznini vermek hususunda gösterilen imtinadan ötürü şikâyetini de dile getirmiştir. Elçi, 1805 tarihli “Takrir-ı Âli ’nin yalnızca o zaman söz konusu edilen gemiler için değil, gelecek diğer bütün gemiler için de verilmiş bir “Ruhsat” olduğunu tekrar hatırlatmakta ve hükümetinin kendisini, “Bahr-ı Siyah’da mürur ve ubûra mütedâ’ir hususların kat’i veçhile tanzimine” vazifeli kıldığını ifâde etmiştir[104]. Bâbıâlî ise, 1805’de verilen “Ruhsat”ın “ahden ve şartan” verilmiş olmadığını ileri sürmekte ve bunun “müsâ‘adeten” bahşedilmiş bir izin olduğunu ısrârla tasrîh etmekte ve yeniden geçiş izni verilmesinin bazı menfaat karşılığında olabileceğini beyân ile, “dostluk ve menfaatin iki taraflı olması lâzım ge leceğını" vurgulamaktaydı.

İsveç elçisinin üst-üste vermiş olduğu takrirler, dolayısıyla mes’ele, toplanan bir “Encumen-ı Şûra” da ele alınmıştır. (Mart 1815) Şûrâ üyelerinden bir kısmı İsveç’in coğrâfî uzaklığını gözönüne alarak, Karadeniz ticâreti için verilecek izni ticâret hacmi ve trafiğinin çok az olması sebebiyle mahzûrlu görmemekteydiler. Bir kısım üyeler, buna rağmen İsveç’in böyle bir hakkı kendisi kullanmasa bile, “re'âyâ gemilerine İsveç bayrağı taktırarak, bu hakdan istifade edebileceği ve böylece reayanın “ifsâd” edilmesinin söz konusu olabileceğinden kaygu duymaktaydılar, ki aynı şeyin “ahden me’zûn” olan büyük devletlerin bayraklarını hamilen de yapılabileceği gözden kaçırılmamaktaydı. Yabancı gemilerin geçiş izni talebi ile limanda birikmeleri ise, genelde bunların ihtiyâç duydukları gıda maddelerini İstanbul’dan te’min etmekte oldukları ve böylece şehirde dâima hassas bir konu teşkil eden iaşe sorununda zorluklar oluşmasına sebeb oldukları, gıda maddelerinin fiyatlarının artmasına, yokluk ve pahalılıklara yol açtıkları hususuna da dikkat çekilmekteydi. Bu fikri paylaşanlar için ise en iyi tedbir, gemilere geçiş izini vermiyerek, bunların İstanbul limanına gelmelerinin önlenmesiydi! Ancak bu tür görüşlerin herhangi ciddi bir ekonomik zihniyyeti hâiz ol-duklarını söylemek pek mümkün değildir. İsveç’in “kadîm” ve dost bir devlet ve müttefik olması, pekçoklarının fikirlerini, taleblerinin kabûlü doğrultusunda çelmeye yetmekteydi. Aynca, İsveç emsâl olduğunda, diğer küçük devletlerin de sıraya gireceklerinden korku tutmaktaydı. Rusya’nın da bunları destekleyeceği ve 1802’de İspanya ve diğerleri için giriştiği ağır müdâhaleleri tekrarlayabileceğinden de haklı olarak endişe edilmekteydi. Bu durumda, izin vermemekte direnmenin de pek bir faydası olmayacaktı.

Üyelerden bazdan ise, gemilerin taşıyacakları zahirenin yansını “râyîc-i vaki” ile İstanbul’da satmalan şartına nza göstermeleri hâlinde bir “menfeat” oluşabileceğini zikretmişlerdir. İsveç’e 1805’de verilen ruhsatın “bılâ-şart” olduğu, fakat Ispanya’ya aynı ruhsatın “Riyal” getirilmesi şartına bağlanmış olduğu, bunların birbirlerine örnek olamıyacaklan tabiî ise de, “bir devlet hakkında icra olunan müsâadenin diğer devletler hakkında dahi ifâ olunması cümle ahdnâmelerde meşrut olduğundan”, bu hususun halli için Rusya’ya başvurulduğunda, durumun güçleşeceği ileri sürülmüş, neticede bir “menfaat” karşılığı Karadeniz’e çıkış ruhsatının verilebileceğinin elçiye duyurulması ve önce bu teklife nasıl bir tepki göstereceğinin ölçülmesine karar verilmiştir[105]. İsveç elçisi, kendisine bindirilen bu teklifi devletine yazmış ve cevabını beklemekle beraber, o vakte kadar limanda duran üç parça İsveç gemisine Karadeniz’e çıkış izni verilmesi hususunda tekrar ısrârla müracaatta bulunmaya devam etmiştir. Kendisine verilen cevaplarda, menfeatların iki taraf için de dengeli olması gerektiği, dolayısıyla ruhsatın eskiden olduğu gibi, “bilâ-şart” verilmesinin mümkün olamıyacağı bildirilmiş ve elçiden gemi kaptanlarıyla görüşerek, getirecekleri zahirenin yansını İstanbul’da satmalan şartına nza göstermeleri gerektiği ifâde edilmiştir. Kaptanların, gemi ve malların sahibi olmadıktan, alım-satım ve taşıma sözleşme ve programlarının daha önceden tesbit edilmiş olduğundan ötürü bu talebin yerine getirilemiyeceği, ayrıca gemileri kîralıyan ve mal nakli yapan iş sahihlerinin Ceneviz tâcirleri olduğu, bunların ise İstanbul’daki yabancı tüccârlarla haberleşip, onların vasıtasıyla Hocabey’e sermaye gönderip, zahire satın almak amacıyla Rus tüccârlanyla pazarlık yaptıkları ve hattâ bu bağlantıları için peşin dahi ödemiş oldukları, neticede bu üç gemiyi kiraladıkları, ayrıca tüccârların Ceneviz’deki İsveç konso-losundan İsveç gemilerinin Karadeniz ticâretine ruhsatlu olup olmadıklarını tahkik ettikleri, Konsolosun on sene önce (1805) bir “Takrîr-i Resmî" ile böyle bir ruhsatın verilmiş olduğunu ve bu ana kadar iptâlinin de söz konusu olmadığını resmen beyân ettiği, dolayısıyla kaptanların da bu durumda ileri sürülen şartlan kabûl edemiyecekleri ve bunun kendi ihtiyârlarında olmadığı, İsveç elçisi tarafından tercümanı vasıtasıyla bildirilmiştir. Tercümanın bu konuda yaptığı diğer açıklamalara göre, gemilerin geriye Yollanması hem İsveç devleti için aşağılayıcı bir hareket olacak, hem de zarara uğrayan tüccârların İsveç aleyhine tazminât talebinde bulunmalarına sebeb olacaktır. Hattâ, Marsilya’da daha birkaç parça İsveç gemisi dahi mevcûd olup, bu havadis üzerine onların da iş bulmalan imkânsızlaşacaktır. Bu gemilere durumun açıklığa kavuşmasına kadar Marsilya’da beklemeleri için yazılmıştır. Elçi, böyle bir gelişmeyi tahmin etmiş olsaydı, bu üç parça geminin de beklemesi için yazardı. Bu durumda, limanda bekleyen üç parça geminin de beklemesi için yazardı. Bu durumda, limanda bekleyen üç parça gemiye ruhsat verilmesi tekrar taleb ve reca olunmaktaydı. Tercümana cevâben söylenenler, biraz da Osmanlı devlet adamlarının Avrupa’da câri olan ticârî mevzuattaki zafiyetlerini ortaya koyacak mahiyettedir. Zirâ, tercümana, “Ceneviz tüccar malının geçmesine ruhsat taleb edilmesi ba’ts-i ta'accübdür”. Zirâ, devletin mu’amelesi Ceneviz ile değil İsveç iledir”, denilmiştir! Neticede, taraflar görüşlerinde ısrâr etmektedirler. Her lâfına bin cevâp alan tercüman ise, “cevap tedârükünden izhâr-ı acz ile” pes edip geri dönmüştür[106].

Kısa bir müddet sonra tekrar toplanan “Encümen-ı Şûra”, mes’eleyi ve İsveç elçisinin ve tercümanının söylediklerini görüşmek üzere yeniden biraraya gelmiştir. Karadeniz’e geçiş için genelde küçük devletlerin taleblerinin reddi ve bir menfaat karşılığında tekrar “Ruhsat”a bağlanmaları, ancak tamamen yüzgeci edilmeleri hâlinde de Rusya’ya yanaşarak, Rus bandırasını taşıyarak meramlarına erişebilecekleri hakkında, daha önce sözkonusu edilen aynı görüş ve endişelerin serdiyle uzun tartışmalarda bulunulmuştur. 1802’de Rusya’nın müdâhalesiyle “ahden me’zûn olmayan” İspanya ve diğer küçük devletlere Karadeniz’e girme izninin verildiğini hatırlatanlar, tekrar aynı müdâhale ile izin vermek mecburiyyetinde kalmadan, bir takım makûl menfaatler karşılığında “Ruhsat” verilmesini tavsiyye etmekteydiler. Böylece berraklaşmaya başlayan tercihler iki noktada yoğunluk ka-zanıyordu: 1) Şu anda gelmiş ve limanda beklemekte olan gemilere ruhsat verilmiyerek, geriye yollanmaları, 2) daha sonra gelecek gemilerin de ancak, “bir şart ile meşrut” olarak Karadeniz’e çıkış izninin verilebileceğinin elçiye bildirilmesi ve şimdilik beklemekte olan üç gemiye, yalnızca bu seferlik çıkış için ruhsat verilmesi. Neticede, üç geminin de iâdesi uygun görülmemiştir. Bunların daha önceki bir ruhsata istinâden gelmiş oldukları gerçeğinden hareketle, yalnızca bu üç gemiye izin verilmesine ve bundan böyle gelecekler için ise bazı şartlar muvacehesinde izin verileceğinin İsveç elçisine resmen bildirilmesine karar verildi. Bu iş için düşünülen şart üç çeşit olarak hatıra gelmekteydi: 1) Karadeniz’e gidip-gelen gemiler her iki seferden birinde taşıdıktan zahireyi Anbar ve Kapan’a teslim edecek, 2) her seferde zahirenin bir mıkdannı teslim edecek, 3)her seferde taşıdığı zahireyi İstanbul’da lüzûmu sözkonusu olduğunda teslim edecektir. Şûrâ üyeleri bu üç şık üzerinde de uzunca tartışmışlardır. Bazdan 3. Şıkka, yânî taşıdığı zahireye İstanbul’da ihtiyâç olduğunda, İstanbul râyici ile satın alınması hususunu, diğer iki şıkdan daha makûl ve faydalı görmekteydiler. Zira, 2. Şık, yânî “bir defa götürdüğü zahireyi Istanbul’dra teslim etmek ve scnra bir sefer dahi kendü içün edüp, götürmek”, “külfellü” olarak kabul edilmekteydi. Ayrıca, bu usûlde İstanbul’da ihtiyâç olmasa bile hamûlenİn satın alınması mecburiyyeti doğmaktaydı. 2. Şık ise, yânî her seferinde bir mikdarının teslimi, yine getirilen zahirenin mecburen alınması gibi bir durumu da ihtimal dahiline sokuyordu, ki bu da gelen zahirenin râyic fiyatıyla kabûlü demek olabileceğinden, “İstanbul’da rayici 6,5 kuruş iken, beher Kilesi 9 kuruşa zahire almak” gibi emr-i vâkiler karşısında kalınmasına yol açabilecekti. Tüccârların, zahire dışında “tel, demir, halat, yelkenbezi” gibi Tersâne’ye luzûmlu maddeleri de taşıdıklarından, bu şartlı iznin yalnızca zahireye değil de tüm “hamûleye” inhisâr ettirilmesi gerektiğine dâir serdedilen görüşlerin makûliyyeti karşısında, “hamûle” ta'birinin özellikle kullanılması uygun görülmüştür. Kezâ, gemilerin “yasak mal” taşımamaları için “yoklanması” hususuna da karar verilmiştir. Neticede “Encümen-ı Şûrâ”, limanda bekleyen üç parça İsveç gemisinin yalnızca bu defaya mahsûs olmak üzere, “bilâ-şart” Karadeniz’e çıkış izni verilmesine ve ancak bundan sonra gelecek gemilerin “hamûlelerinin keyfiyyeti bilinmek için yoklanıp” yasaklanmış mal taşımadıklarının tesbiti hâlinde Karadeniz’e çıkışına “Ruhsat” verilmesi ve hamûlesini oluşturan malın İstanbul’da ihtiyacı sözkonusu olması hâlinde rayiciyle satın alınması şartlarıyla gerekli ruhsatın verilebileceğinin İsveç elçisine bildirilmesine kadar vermiştir. Bu görüşmeler devam ederken, Rus elçisinin müdâhalesini içeren, “firengîü’l-ibâre” bir mektubu Reis Efendi’ye takdim edilmiş bulunuyordu[107]. Ancak, konuya bu şekildeki bir karar ile çözüm getirilmiş olduğundan bahisle, Rus elçisinin müdâ- hil mektubunun dikkate alınmaması ve kendisine, “bu madde mektubunuzdan mukaddem bitmiş olduğundan, mektubunuzun tercümesine hacet kalmadı”, yollu bir cevap verilmesi uygun görülmüş ve gelecek olan gemilerin kararlaştırılan şartla Karadeniz’e girmeye ve Rusya iskelelerine ticâreten gidip- gelmeye me’zûn olmaları ile Rus elçisine müdâhale imkânı vermemek için mektubunun, mes’elenin artık çözüme kavuştuğu gerekçesiyle iâdesi hususları, tensibine sunulan II. Mahmud’un hattı ile de kesinlik kazanmıştır[108].

Bu yeni uygulama doğrultusunda Karadeniz’e çıkmak üzere gelen İsveç gemileri için “izn-ί sefine” emri verilmesi Bâbıâlî’ye inhâ olundukça, gelen gemilerin “yoklanıp”, eğer, zahire ile yüklü iseler, “Zahire Nâzırı” ve demir, halat gibi eşya ile yüklü iseler, “Tersane Emini” ve erzâk cinsinden yükleri var ise, “Gümrük Emini” tarafına havale olunarak, ihtiyâç hâlinde rayiciyle satın alınmasına devam edilmiştir. Zamanla uygulamada görülen aksaklıklara da çözümler getirilmeye çalışılmıştır. Meselâ, bazen gemiler Buğday yüklü olarak gelip-giderek İstanbul’a lüzumu olan mıkdan ”Zahire Nâzırı” tarafından taleb edilerek, “Anbâr-ı Âmire” ye alınmak istendiğinde, bunların sâ’ir müste’men ve Müslüman tüccârların ellerindeki zahirenin râyic fıyâtından daha düşük fıyât ile alınmak istenmesi, fıyât tesbiti husûslarında anlaşmazlıklara düşülmesine ve tartışmaların doğmasına sebebiyyet vermekteydi. Bazı zahire memûrlarının ise kendi çıkarları doğrultusunda sû-i istimâlleri gözlenmekteydi, ki bütün bunlar İsveç elçisinin de şikâyetlerine yol açmaktaydı. Uygulamadaki bu gibi aksaklıklar ve memûrların görevlerini zaman zaman kötüye kullanmalarından doğan şikâyetler yalnızca İsveç Elçisi’nin müdâhalesini davet eden bir olay değildi. Nitekim, İngiltere’nin araya girmesi üzerine Sardunya ile yapılan Ticâret Mu’ahadesi’nde Karadeniz’e çıkış izni verilmişse de, muahededeki bu husus, verilen bir “Takrîr-i Resmî" ile ve getirip götürecekleri malların lüzûmu hâlinde İstanbul’da “câri râyîc" üzre satın alınması şartı ile tasrih edilmiştir[109]. Ancak uygulamada İsveç’in şikâyetlerine yol açan hususlar aynen bu sefer de Sardunya tarafından tekrarlandığından, bu tür aksaklıklara ve oluşan şikâyetlere bir son vermek üzere, zahire ile gelen gemilerin “Zahire Nezâreti” havalesinden vaz geçilmiştir. Yeni uygulamada, “Zahire Nâzırı” tarafından devamlı hizmet vermek üzere limana bir memûr ikame edilmiş ve bu memûr zahire ile yüklü bir gemi gelecek olursa, bunu, “Zahire Nâzırına. ihbâr edecek ve Nâzır’da, “Anbar-ı Amire’ye, zahirenin lüzûmu olup olmadığını sorduktan sonra, gemi sahipleri ile irtibâta geçerek, rızaları ile mallarınm satın alınması ve fıyât tesbiti hususunda görüşecekti. Erzâk, demir ve “alât” gibi hamuleler için ise eski uygulama, yânî, Tersane ve Gümrük Emînleri’ne bâ-buyruldu havale ve isti’lâm olunmak üzere tanzim” usûlüne devam edilecekti. Böylece, ihtiyâç söz konusu olmaması hâlinde, gemilerin hamûle beyânı ile oyalandırılmalarma bir son verilmiş oluyordu[110].

İşveç Elçisi, bu uygulamanın bir “Sened” şeklinde tanzim ile kendisine iletilmesini taleb etmiş ise de, olumlu bir cevâp alamamıştır. Nihâyet, o da, Sardunya’ya yapılan uygulamanın İsveç için de tatbikine razı olmakla iktifaya mecbûr kalmıştır. Ancak, buna rağmen kendisine, eski şartlara halel gelmemek üzere ve şikâyeti mûcib zorluklar çıkartıImaması arzusuna uygun olarak, bundan böyle Sardunya gibi İsveç’in de zahire yüklü gemileri geldikde, “Zahire Nâzırı” Yun limanda vazifeli memurunun kendisine haber vermesiyle, makamına celb edeceği gemi sahiplerinin nzalarını te’minen, zahirenin satın alınması ve zorluklara ve kötü uygulamalara sebebiyyet verilmemesi hususları, II. Mahmud’un da tensibiyle “tahriren” ifâde edilmesine karar verilmiştir[111]. Bu gelişmeye rağmen, varılan kararın elçiye resmen tebliğinde gecikildiği, elçinin 14.12.1824 tarihli başvurusundan anlaşılmaktadır. Bu takririnde elçinin, belki de kendisine tebliğinde gecikilen kararın, bir an evvel çıkmasını te’minen, “mürur ü ubûr ve ticârete dâ’ır hususların 1149 (1736) Ahdnâmesı'nin XVI. maddesine istinâden bılâ-şart tanzimi” gerektiğini dile getirmekte olduğu görülmektedir[112].Yine cevap alamaması üzerine elçi, bu sefer 20 Ocak 1825 tarihiyle tekrar Bâbıâlî’ye başvurmuştur[113]. Nihâyet, 1825 senesi Şubat ayı başında, geçişlerde gemilerin hamulelerinin İstanbul’daki ihtiyâca göre daha kolaylıkla ve şikâyetlere yol açmayacak bir usûl ile satın alınmasını öngören bir “Müzekkere” tanzim edilerek, “Bılâ-târîh” teslim edilmiştir[114].

PRUSYA

Karadeniz’e çıkış ve ticâret ruhsatlarının verilmekte olduğunu gören Prusya da elçisi vasıtasıyla pekçok başvurularda bulunmuştur. Bu tür bir imtiyazın kendisine de verilmesi için uzun zaman uğraşan Prusya, nihayet 15.7.1806 tarihli bir “Ruhsat-ı senıyyeyi hâvi Takrîr-i Âlî” ile emeline ulaşmıştır. Prusya’ya verilen bu “Takrîr-i Âlî” daha önceleri Sicilyateyn’e verilenden pek farklı değildir ve “mütekabiliyyet” hususu yegâne şartını teşkil etmektedir. Dolayısıyla, “Prusya taraflarında ticâret edecek Osmanlı tüccarlarının o tarafda, ziyâde mazhâr-ı müsâade olan milel-i sâ’irenin mütemetti' olageldikten” bütün muâiîiyet ve imtiyâzlardan mükemmelen istifâde etmeleri, yapacakları ticârî faaliyetin sürdürülmesini ve geliştirilmesini te’min edecek kolaylaştırıcı tedbirlerin alınması karşılığında, “Prusya tüccâr sefinelerinin Karadeniz’de Rusya limanlarına âmed-şüdlarına” izin verilmekteydi[115].Verilen bu ruhsata rağmen, Prusya’nın ticârî faaliyeti hemen hemen hiç olmamıştır ve Prusya Elçisi’nin, Karadeniz ticâretine tekrar talib olduğu 1830 senesine gelinceye kadar, yine elçinin kendi ifâdesine göre, Prusya gemilerinin Karadeniz’e gidip-gelmeleri “müyesser” olmamıştır. Buna sebeb olarak, Ruhsat’ın verildiği 1806’dan beri Avrupa’da Rusya ve Fransa arasındaki mücâdeleyi, dolayısıyla zımnen Prusya’nın Fransa istilâsına uğradığı, o felâketli ve uzun savaş yıllarını ve “Magrib Ocaklan”nın da Akdeniz’de seyirlerini engelleyici tutumlarını gösteren elçi, şimdi tekrar Karadeniz’e serbestçe çıkma müsâadesi istemektedir[116] ki 1829 Edime Antlaşması’ndan sonra bu talebin reddi zaten mümkün olamazdı[117].

SARDUNYA

Sardunya ile Osmanlı Devleti arasında bir ticâret antlaşması mevcûd olmadığından, Sardunya ticâret gemileri Akdeniz’deki Osmanlı sularında Fransız bayrağı ile seyretmekteydiler[118]. 1820’de İngiliz Elçisi Robert Listen, Sardunya’nın bir ticâret antlaşması yapmasını sağlamak amacıyla, Bâbıâlî nezdinde müdâhil olur[119]. İngiliz Elçisi, Sardunya’nın coğrafi konumunu ve durumunu izâh ettiği bir takrir ile, bu ülkenin “merci-ı ticâret” olduğundan Osmanlı tüccârlarının gemileriyle bu ülke limanlarında ticâri faaliyetlerini sürdürdükleri ve Bâbıâlî’nin tayin etmiş olduğu Şehbenderler’in Sardunya tarafından tereddütsüzce kabûl edildiğini ifâde etmiştir. Kendisine 6. VII. 1820 tarihinde verilen cevâpta, Sardunya temsilcisinin İstanbul’a gelmesi hâlinde, konunun ele alınıp, “müzâkere ve sûret-i tanzimine’’ bakılabileceği belirtilmiştir[120]. Akdeniz limanlarında dolaşıp, İstanbul limanına kadar gelebilen Sardunya’nın bu talebiyle Karadeniz’e çıkmak hedefini güttüğü hâliyle tahmin edilmekteydi. “Hayli ticâret sefâyinine mâlik olan” bu devletin, “Rusyalu ve sâ’ır Karadeniz’e me’zûn olanlardan birinin bayrağıyla” bu denize çıkmaları vâki olmakla beraber, bir müddetten beri sürdürülen yeni “Liman nizâmı ve yoklama tetkıkatı cihetleriyle her devletin sefâyininin kendü bayrağı ile yürümesine dikkat olunmakta olduğundan ”, Sardunya gemileri de kendi bayrakları ile Karadeniz’e çıkmanın çarelerini aramak zorunda kalmıştır. Ancak, bunun yanında yeni olarak yürürlüğe giren (1823), “Süfün-ı Mîrîyye ve Ehl-i Islâm Sefâyini Ticâret Nizâmı”, bu yöndeki taleblerine zarûret katmaktaydı. Mîrî ticâretin hedefteridiğine değindiğimiz bu yeni teşebbüsün yürütülmek istenen önemli bir uygulamasına göre, Karadeniz’den getirilecek mallar “ehl-i İslâm” ticâret gemileri tarafından taşınacak ve bu mallar İstanbul limanında “sâ’ır müste’men” gemilerine satılarak, devredilecek idi. Dolayısıyla, me’zûn olmayan devletlerin Karadeniz’e çıkmaları gerekmeden, bu deniz ticâretine bu surette ve dolaylı olarak iştirâklan sözkonusu edilmek istenmekteydi. Böylece, küçük devletlerin, özelde ise Sardunya’nın bu deniz ticâretine Me’zuniyyetleri İçin “ruhsat istihsâli tekeffülünden vazgeçecekleri” umulmaktaydı[121].

Kendi ticâret gemileri “akall-i kalil’ olan Rusya’nın, Rum isyanından evvel, Rus reâyâsına bol mıkdarda bandıra vererek ticâret ettirmekte olduğundan, bu isyandan sonra bu tür faaliyetten istifade edebilme kapılarının kapatılmış olması, gemi yeterliliği gerçekten yüksek olduğu anlaşılan Sardunya’nın ortaya çıkartılmasında etken olmuştur. Nitekim, Rusya, Sardunya gemilerinin Karadeniz’e geçiş ve seyirleri için 300 adet “Sened-i Bahri’ denilen, “Dukala Kâğıdı’ (— “Sefine Senedi’, "Seyir İzni’, (“izn-i sefine’) tahsîl etmiş bulunmakta olduğunu, İngiliz Elçisi Bâbıâlî’ye ihbâr etmekteydi. Rusya’ya meydan vermemek için, Sardunya gemilerine geçiş ruhsatı itâsını ve bu geçişin de bir mürûriyye Resmi’ye bağlanmasını ve bu suretle, “Sardunya sefinelerinin Rusyalu’dan kurtarılmasını’ tavsiyye etmekteydi[122]. Fransız bandırası alarak da Karadeniz’e geçmekte olan Sardunya gemileri, yeni yoklama nizâmı uygulaması üzerine, emsâli diğer devletler gibi kendi bandıraları ile geçme veya böyle bir hakkı belirli bir menfaat karşılığında edinmemişler ise, geriye dönme zorunda bırakıldıklarında, Fransız bayrağı açmış olarak gelen Sardunya gemileri, liman yoklayıcılan tarafından durdurularak, taşımakta oldukları bandıralarına rağmen, “sahih Sardunyalu’ olduklarından ötürü geçiş izni verilmemiştir. Bu uygulama kısa zamanda limanda 100 parça Sardunya gemisinin birikmesine yol açmıştır[123]. Gemi Kaptanlarının başvurularına olumlu cevaplar verilmediğinden, bunların birçoğu geri dönmek mecbûriyyetinde kalmış, bir kısmı ise bir yolunu bulup, Karadeniz’e açılabilmek için “ayak sürtmekte’ idiler. Nitekim, bekleyen yedi adet “sahih Sardunya’ teknesi, bandıralarını değiştirerek Rus bandırası takmış olarak, Rusya’dan “Dukala’ almışlar ve liman memûrlarına ibrâz ile “izn-i sefine’ talebinde bulunmuşlardır. “Dukala’ alan bu yedi geminin kaptanlarını, gidiş-geliş limanlarını ve hamûlelerini tesbit eden liman kayıtlarından, bandıra uygulanmasındaki sû-i istimâlin boyutlarını takib etmek mümkündür. Bu yedi kaptandan: 1) “San Pavle” adlı geminin kaptanı olan “Can Nikola Biga”, 16.VI. 1822 tarihinde Nis’den boş olarak ve Fransız bandırasıyla hareket etmiş ve Karadeniz’e geçmek üzere İstanbul’a gelmiştir. Fransız Elçisi’nin “izn-i sefine" talebiyle müracaat etmesi üzerine, geminin Sardunyalu olduğunun tesbiti hesabıyla, ruhsat verilmemiştir. Bunun üzerine adı geçen kaptan, bu sefer ismini “Agustino Biga” olarak değiştirmiş ve “Rus Dukalası” almış olarak, liman memurlarının karşısına çıkmıştır. 2) “Dominiko Sebastiye” adını taşıyan bir diğer kaptan ise bir Avusturya gemisini idâre etmekteydi. Ancak, bu gemi birkaç sene evvel “Graviye” adında bir Fransız tarafından satın alınmış ve bir müddet Fransız bandırasıyla seyretmiştir. Kaptan, geminin bundan önceki seferinde Hocabey’e gittiğinde, orada ikamet eden “Karlo Şikar” adlı bir Rus tüccâ- n tarafından satın alınmış olduğunu ileri sürerek, bu yüzden Rus bandı-rası takmış olarak İstanbul’a gelmiş olduğunu beyân ile Rusya “Dukala” sı ibraz etmiştir. 3) “Cuzepa Bava” adını taşıyan bir başka Kaptan ise, “Liman nizâmından mukaddem" Sardunya’dan şarap yüklü olarak ve Fransız bandırasını hamilen İstanbul’a gelmiş ve Taygan’a doğru yola çıkmıştı. Gemisini orada ikamet eden Rusyalı “Baldisare Draskoviç” adlı bir tüccâ- ra satmış olduğunu ileri sürmekte idi. 28.7.1822’de yüklü olarak ve Rus bandırası ile İstanbul’a gelmiş ve geçiş için “Dukala" ibrâz etmiştir. 4) “Colano Polo” adlı kaptan, 28.7.1822’de Cenova’dan boş ve Fransız bandırasıyla hareketle İstanbul’a gelmiş, 22.8’de Karadeniz’e çıkış için Fransız Elçisi tarafından takrir ettirerek “izn-ί sefine" almışsa da, limandan ayrılmamış, hattâ gemisinin ismini değiştirmiş olarak, bu sefer de Rus bandırası almış olarak müracaat ile “Dukala ” ibrâz etmiş olduğu görüşülmüştür. 5) “Covanni Viyanki” adlı kaptan, 27.9.1822’de Sardunya’dan çeşitli mallarla yüklü olarak ve Rus bandırasıyla yola çıkmış olup, 29.9’da Karadeniz’e çıkmak için izin istemiştir. Ancak, Sardunya gemisi olması hasebiyle olumlu bir cevap alamamıştır. Bir müddet sonra, başvurusunu Rus “Dukaları ibrâz etmiş olarak yenilemiştir. 6) “Dominiko Miralo” adlı kaptan, 22.9.1822’de Sardunya’dan boş olarak ve Rus bandırasıyla ayrılmış ve İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’dan tütün yüklemiş olarak 26.9’da Karadeniz’e çıkış izni takrir ettirmiş ise de, Sardunya gemisi olarak kayıtlı olduğundan alıkonulmuştur. Ancak, bu da bir müddet sonra “Dukala" ibrâz etmiştir. 7) “Petro Maroviç” adlı kaptan, 15.6.1823’de boş olarak ve Fransız bandırasıyla Akdeniz’e gidip, 31.9.1823’de Rus bandırasıyla İstanbul’a dönmüştür. “Dukala" ibrazıyla Karadeniz’e geçiş izni istediğinde, Sardunya gemisi olduğu için reddedilmiştir. Ancak, bu gemilerin de diğerleri gibi geçişlerinin önlenemiyeceği ve “Frenkler’in hilelerine nihayet olmadığından" birer miivâza'a tankı ile", “Rusyalu bir tüccar tarafından satın alınmış", “Rus bandırası takmış", Rus Dukalası almış” ve hattâ bu tür işleri durduğu yerde “Limanda beklerken” yapmış olarak Karadeniz’e açılacakları kesindir.

Ticâret filosu küçük ve yetersiz olan Rusya’nın, Karadeniz ticâretini küçük devlet gemilerinin katkısıyla geliştirmesinin sekteye uğratılması ve İstanbul limanını yabancı gemi trafiği yoğunluğunun oluşturacağı mahzurlardan korunması amacıyla hareket eden, ama nihâyet, Karadeniz ticâretinin yalnızca mîrî gemilere tahsis edilmiş olması hedefinin de bir aracı olan yeni “Liman Nizâmı” uygulaması, neticede şu şartlar altında başarılı olabilme şansını taşımamaktaydı. Kısa süreli uygulamadan bile -ki o da o sırada Rum isyanının harb hâli uygulamalarına imkân vermesi ve Rus Elçisi Stronogofun da İstanbul’u terk etmiş olmasından[124] istifâde ile yapılmaktaydı-özellikle “Moskov ahdinin vus’atı cihetiyle" kendisinden beklenileni vermesinin mümkün ve bu uygulamanın küçük devletleri, “Moskov bandırası ile âmed-şüddan” kurtarmasının da sözkonusu olamıyacağı anlaşılmıştır. Bu durumda, limanda bekleşen ve gelmekte olan Sardunya gemilerinin oluşturduğu problemin çözümü için şu üç hususdan birinin tercih edilmesi Liman Dairesi’nce teklif edilmekteydi: i) Gemilerin Rus bandıra ve “Dukala" senedlerine itibâr edilmeyerek, aslen Sardunya kayıtlı olmaları gerekçesiyle, toptan Akdeniz’e geri döndürülmeleri, 2) Sardunya gemileri olduğu bilinmezmiş gibi tecâhülden gelinip, göz yumarak, bunların Rus bandıra ve Dukala larını geçerli saymak ve Karadeniz’e çıkışlarına izin vermek. Ancak, aynı yol diğer Avrupa küçük devletlerine, “alel-husûs Amerikalu” gemilerine de açılacağından, bunlara da müsâade etmek gerekecektir. Bu durumda Liman Nizâmı uygulamasının da hiçbir anlamı kalmayacağından, terkî lâzım gelecektir. 3) Sardunya gemileri, yeni Liman Nizâmı uygulamasından önce, Karadeniz’e çıkma taleblerinde bulunduklarında, İsveç’e daha evvel mâlûm şartlar karşılığında verilen ruhsata tâlib ve aynı şartlan kabûle hazır olduklan hâlde, yeni Liman uygulaması yüzünden, bunlar Rus bandırası ile Karadeniz ticâretine iştirakleri yollarını hem de hiç karşılık ödemeden bulmuşlardır. Bu durumda İsveç’e kabul ettirilen şartlarla, yânî gemilerin hamûlelerinin yoklanması, İstanbul’da ihtiyacı duyulan malların râyici ile satın alınması gibi şartlarla Karadeniz’e gidip- gelmeye ruhsat itası “ehven” ve münâsibtir. Ancak, Rusya bayrağının serbes- tiyyeti’ ve “Rus bandırası küşadı” ile oluşan ticârî menfeatin zedelenmesi gerekçesiyle, Rusya’nın, İstanbul’a elçisinin döndüğü andan itibâren, bu tür düzenlemelere itirâz edebileceği ve bu yüzden geçerli ve istikbâlda semeresi görülebilecek bir usûlün yerleştirilebileceğinden de haklı olarak şüphe duyulmaktaydı[125]. Liman Dairesi’nin bu teklifleri incelendiğinde, Sardunya’nın, eskiden olduğu gibi yalnız Fransız bayrağıyla, İspanya, Sicilyateyn ve Danimarka’nın ise kendi bayraklarıyla Karadeniz’e çıkmalarına, ”İsveçlü çurûtu üzre” ruhsat ve müsâade edilmesine karar verilmiştir[126].

“Isveçlü çurûtu” üzre verilen bu ruhsatın ise aslında, uygulamada ortaya çıkan sıkıntılar dikkate alınmış olarak, “İsveçlüden bir nev hafif olmak üzere”[127] tatbik edilmeye başlandığı ve neticede bizzât İsveç tüccârlarının dahi, “Sardunya usûlüne göre mu’ameleye tâbi tutulmayı” taleb eder oldukları görülmüştür[128]. Karadeniz’den dönen gemilerin hamûleleri, İstanbul iâşesi ve Tersâne için ihtiyaç duyulan gerekli maddeler içerdiğinde, bu Zahire Nâzırı ve Tersâne Emini tarafından “râyîc-i vakt” üzere satın alınırken, fiyat tesbiti hususundaki anlaşmazlıklar ve memûrların kötü uygulamalarına dâir İsveç Elçisi’nin vâki şikâyetleri üzerine, bazı düzenlemelere gidilmiş ve Sardunya tüccârı-dolayısıyla onunla beraber ruhsat alan diğerleri-için yeni hâliyle tatbik edilmeye başlanmıştır. “Sardunya usûlü” denilmeye başlanan bu yeni uygulamaya göre, önce, hamûlelerin cinsi Liman Nizâmı uyannca yoklanmakta olduğundan zaten tesbit edilmiş olan gemilerin, “izn-i sefine” talebi için Zahire Nâzırı ve Tersâne Emîni’ne takrirlerle başvurup, bunların ise Esnaf Kethüdalan vasıtasıyla şehrin (ve Tersâne’nin) ihtiyaclarını belirleyip, tekrar hamûle sorgusu ile gerektiğinde talebde bilinmeleri veya ihtiyaç göstermemeleri ve bu işlemlerden sonra geçiş izni verilmesi, uygulamasının yol açtığı zaman kaybının önüne geçilmiştir. Bu anlamda Liman’a, gelen gemilerdeki hamûlenin luzûmu ve satın alınması gerektiğine ihbâr etmekle vazifelendirilen bir memûr tayin edilmiş ve işlerin bürokrasiye boğulmadan tanzimi cihetine gidilmiştir. Yalnızca, şehirde ihtiyaç söz konusu olduğundan gelen geminin hamûlesinin satın alınması, aksi hâlde, gemilerin herbirini ihtiyaç tesbiti noktasından ayrı ayn tahki- ken bekletilmesine, dolayısıyla, “lâzım olur-olmaz bî-hûde oraya-buraya i'lâm” vermelerle zaman kaybetmelerine gerek kalmamıştır. Fiyat tesbiti yüzünden çıkan anlaşmazlıklar ve sû-i istimâllerin önlenmesi için hamûle sahipleri, dolayısıyla, Kaptanlar ile malların değerleri görüşülerek ve câri fiyatlar “zarar ve himayeden ârî veçhile” tesbit edilecekti. “İzn-i sefine” emirlerinin çıkartılması için ise, yalnızca Tersâne ve Gümrük Eminleri taraflarına başvurulacak ve geçiş izinleri kolaylıkla “ısdar ve ı'tâ” olunacaktır[129].

Bu arada Sardunya ile yapılan Ticâret Antlaşması, 26 Ekim 1823’de mübâdele edilmiştir[130]. Dört ay mehil ile tasdike sunulan antlaşma, onbeş maddeden oluşmakta ve Sardunya gemilerine kendi bayraklarıyla seyretme imkânını vermekteydi. Ancak, Karadeniz’e çıkış ve ticâret hakkına antlaşma metninde yer verilmemiştir. Bu hak, miistakilen ve müsâade kabilinden tanzim edilen, yukarıda söz konusu olan Ruhsat ile bahşedilmiştir. Sardunya Elçisi’nin, yapılan antlaşmanın mübâdele sürelerinin dolmasını beklemeden, limandaki gemilerin muattal tutulmayarak Karadeniz’e açılma izninin verilmesi ve böylece de “Rusya’nın menâfi'-i ticârete mebnî memnuniyetini mûcîb olmak” bâbında yaptığı recâsına da olumlu cevap veril-miş[131], hattâ bu son gelişmeler, arada mutavassıt olan İngiliz Elçisi’ne de resmen bildirilmiştir[132].

DANİMARKA

Sardunya gibi Danimarka da 1820’de Karadeniz’de kendi bayrağı ile seyr edebilmek için faaliyet göstermeye başlamıştır. İstanbul’daki Danimarka Maslahatgüzân Baron Kazimir de Hirsch, 24 Kasım 1820 tarihli bir takririnde bu meseleyi resmen gündeme getirmiştir. Dost ve “ziyâde müsâ‘adeye mazhar” olan diğer devletlerin me’zûn oldukları gibi, Karadeniz ticâretinden serbestçe istifâde etmenin mukabili olarak, Osmanlı tüccâr gemilerinin de Sunt ve Belt Boğazlan’ndan serbestçe geçerek, dost devletlere uygulanmakta olan “bi’l-cümle müsâ'adât ve imtiyâzâta mazhar” olacakları te’mîn edilmekteydi. Bu amaçla, Rus Çarı I. Alexander’in de müzâhereti- nin sağlanmış olduğu —her ihtimâle karşı— belirtilen bu takrirde, İstanbul’daki Rus Elçisi Baron de Strogonofun da aynı amaçla hükümdân tarafından vazifelendirildiği beyân edilmekteydi[133]. Rus Elçisi ise, zikredildiği gibi Danimarka lehindeki tavassutunu 10 Kasım 1820’de müstakil bir takrir ile gerçekleştirilmiş bulunuyordu[134]. Strogonof, Çar’ın bu hususdaki recâsını dile getirmekle takviyye ettiği bu takririnde yapılan müracaatın, Danimarka ile Rusya arasındaki, Napoleon Fransasi’na karşı verilmiş olan müşterek mücâdeleden kaynaklanan ittifaka ve iki devlet arasındaki müttefik hukukundan menşe’ bulan dayanışmaya istinâd ettirilmekte olduğu görülmektedir[135].

Baron de Hirsch’in 24 Kasım tarihli başvurusuna, 5 Mart 1821’de cevap verilmiştir[136]. Bâbıâlî, Hirsch’in takririnde ileri sürdüğü iki ana görüşüne şu suretle mukabele etmekteydi: 1) Osmanlı topraklarında, “ziyâde müsâ'adeye mazhar" olan devletlerin nail oldukları imtiyâz ve menfeatlerden Danimarka’nın da aynen istifâde etmesi, iki devlet arasındaki arasındaki Mu'ahehede’de münderiç olmakla beraber, bu Danimarka’nın Karadeniz ticâretine de “ahden ve şartan” istihkakları olduğu anlamına asla gelmez. Böyle bir hak ikiyüz seneden fazla bir zamandan beri devletin dostu olan büyük devletler arasındaki mün’akid ahidnâmelerde yer almakla beraber, Karadeniz’e gidip-gelme ve ticâret etme bunlara dahi yasaklanmıştır ve bu hak onlara ancak, “menâfi‘-i ticâret tahsili veyahûd ba'zı mu‘- amelât-ı politika hasebiyle” ama ”mutlaka müsâ'ade suretiyle” verilmiştir. 2) Karadeniz me’zûniyyetine mukabil olmak üzere, Osmanlı tüccarlarının Dani-marka’da serbestçe ticâret etmeleri ve Sunt ve Belt Boğazlarından (Baltık Denizi’ne) geçebilmeleri hususu ileri sürülemez. Zirâ, bu zaten, iki devlet arasındaki ahidnâmenin şartları muktezasındandır ve Danimarka gemilerinin Osmanlı Devleti’nin Akdeniz limanlarında dolaşmaları, Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’a kadar gelebilmelerinin karşılığıdır. Dolayısıyla, söz konusu edilen mütekabiliyyet, “ziyade müsâ'adeye mazhar”, olan iki devlet için de karşılıklı olarak geçerli olmasından başka bir şey değildir. Bu açıklamadan sonra Danimarka’nın talebinin cevaplandırılmasına geçilmiştir. Bu bir red cevabıdır ve gerekçesi şu şekilde derç edilmiştir: Karadeniz ticâretine ecnebi gemilerin çok sayıda iştirak etmelerinin bazı mah- zûrlan vardır. —Bâbıâli’nin çok sayıdaki gemi birikmesinin İstanbul iâşe- sinde darlıklara yol açabileceğine dâir olan kaygularını bilmekteyiz—[137]. Takrirde bu konuda iki nokta tebârüz ettirilmiştir, ki bunun özellikle İkincisi, o sıralarda tekrar gündemde olduğuna işâret ettiğimiz Mîrî Ticâret in ihyası ve Ehl-i İslâm Tüccarı bir bir takım ticâri ve gemi işletmeciliği imtiyâz ve muafiyyetleriyle korunması politikasını açıkça vurgulamakta olduğundan ayrıca ilgi çekicidir: 1) Devlet memûrlarının bütün dikkat ve uyanık davranmalarına rağmen memnu ‘attan olan ba‘zı mahsûlât”ın yurt dışına “kaçırılması” önlenememektedir. 2) “Osmanlı tebeasının Karadeniz ticâretiyle temettu'ları giderek taklil” olmaktadır. Kaçak mal daha sıkı bir kontrol neticesinde asgarî hâdde indirilebilir ve Danimarka’nın dostluğuna “riâyet” ve Rus Çarı’nın bu Konudaki tavassutuna "hürmet” edilebilinirdi. Ancak, Karadeniz ticâretine iştirak, diğer pek çok küçük devletlerin de son senelerde hedefi hâline gelmiştir ve bunlara müsâade edilmesi hâlinde yerli tüccar aleyhine oluşacak zararı telâfi etmek mümkün olamıyacaktır. Danimarka’ya böyle bir hakkın verilmesi ise, diğerlerine de aynı hakkın tanınmasını gerektireceğinden, “şimdilik” talebine müsbet cevap verilmesinin imkân dahilinde olmadığı üzülerek bildirilmekteydi[138].
Bu neticeye rağmen Danimarka, red cevabındaki “şimdilik” kaydından da hareketle, işin peşini bırakmamıştır. Ancak, 1821 Rum ayaklanmasının Karadeniz ticâretine sekte vuran gelişmeleri ve Osmanlı-Rus ilişkilerini bozacak boyutlar göstermesi, Danimarka’nın arzusunu sürüncemede bırakmıştır. İsyan seneleri içinde İngiltere’yi de devreye sokmakta fayda gören Danimarka, bu devletin müzâheretini te’minen Verona görüşmeleri esnâsında (20 Ekim-14 Aralık 1822) bir vaad almayı başarmıştır. İngiltere Elçisi Stranfort da bu konuda “mufassal” bir takrir ile Bâbıâlî nezdinde müdâhaleye girişmiştir[139]. İngiliz Elçisi, aynı konuyu 30.8.1823 tarihinde yapılan bir “Mükâleme” de de dile getirmiştir[140]. Bâbıâlî’nin, mes’eleyi görüşmek üzere Danimarka’nın yetkili kişilerini İstanbul’a göndermesine müsâade etmesiyle, Maslahatgüzâr de Hirsch’e, Sefaret Müsteşarı sıfatıyla gönderilen Friedrich Henry August Klauswitsch murahhas olarak tefrik edilmiştir[141]. 15 Ekim 1824 tarihli takririnde de Hirsch, Bâbıâlî’nin Aralık 1823’de küçük devletlerin belirli şartlar dahilinde Karadeniz ticâretine kendi bayrakları ile iştirâk edebileceklerine dâir vârid olan “Va‘d-i Âlî” muvacehesinde, Danimarka ile görüşmelere başlanılması hâlâ taleb etmekte olduğuna[142] ve Rus Elçisi’nin de, bu konuda müdâhil ve aynı “Va‘d-i” dile getirdiğine göre, mes’elenin yine son hâdde varıncaya kadar sürüncemede bırakılma yoluyla askıya alındığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, diğer devletler yanında Danimarka’nın da “İsveç usûlü” ile kendi bayrağını taşıyarak Karadeniz’e çıkmasına dâir verildiğine değindiğimiz[143] son kararın da uygulanmadığını anlamaktayız. Ancak Rus Elçisi’nin, 17 şubat 1825 tarihli son takririnde, Bâbıâlî’nin ağır şartlar taleb etmesini ve konunun bir an evvel olumlu bir şekilde sona erdirilmesini tavsiye etmekle yetinmediği, hattâ, Rusya’nın “...menâji'-i mütekabileyı müsted'î olan husûsâtm müsamaha ve muvâza'aya derkâr olan hukukunu hıfzedeceğini beyân eylemem lâzım gelmişdir’ yollu ifâdeleriyle, konuya üstü kapah olsa dahi açıkça tehdid kokan bir boyut dahi katmış bulunmaktaydı[144]. Yapılan görüşmelerde ileri sürülen ve Rus Elçisi’nin ağırca olmamasına çalıştığı şartların ise, ekonomik mantığı olmadığı hep ileri sürülmüş bir uygulama olan ve dolayısıyla da şikâyet konusu hâline gelen, “İsveç usûlü’ yerine, Karadeniz’e gidip-gelen gemilerden belirli bir “Geçiş Resmi’ alınması hakkında olduğu görülmektedir. Danimarka murahhasları, kendilerine verilen talimat uyarınca, Karadeniz’e gidip-gelecek her gemi için yüzer Kuruşdan 200 Kuruş ödemeyi kabul etmektedirler. Murahhaslar, uzayıp giden görüşmeleri olumlu bir sonuca bağlayabilmek amacıyla, nihayet bu konuda, kendilerine verilen salâhiyyeti de aşmış olarak, gidiş-geliş resmi için en son yüzelli- şerden 300 Kuruş teklif etmekte ve daha fazla ödemelerinin söz konusu olamıyacağını kesin olarak ifâde etmekteydiler[145]. Uzayıp giden görüşmelere ve genelde Karadeniz mes’elesine Rus savaşının mağlûbâne bitirilmesi ile kesin bir çözüm getirileceğine ise değineceğiz.

SONUÇ

Konu ile ilgili arşiv malzemelerinin incelenmesi neticesinde, Karadeniz’in kapalılığı ve bu denizde ticâret yapabilme serbestiyyetinin uzun seneler gündemi işgal etmiş olduğu görülmektedir. Genel prensipleriyle ifâde edecek olursak, Osmanlı Devleti Karadeniz’i, bu denizde yer tutmaya başlayan Rusya’ya rağmen, diğer devletlere kapatma; Rusya ise ticarî filosunun yetersizliğiyle doğru orantılı olarak, buradaki ticâretine bir yoğunluk kazandırabilmek gayesiyle, bu denizin diğer devletlerin ticâret gemilerine de açık tutulmasının te’minine çalışmaktaydı. Başlangıçta Karadeniz’de ticâret yapabilme hakkını bahsetmiş olduğu devletlere dahi (İngiltere-Fransa-Hollanda), bu hakkın kullanılmasına izin vermeyen Bâbıâlî’nin; diğer Avrupa küçük devletlerinin de talihliliği karşısında, sonunda Karadeniz’e girebilme girişimlerine, ahidnâmelerinde böyle bir hakkın mevcûd olmamasını gerekçe göstererek yasaklamaya kalkışmasındaki tezâd ilgi çekicidir. Ahidnâmelerde “mündenc” olmadığı gerekçesiyle küçük devletlere Karadeniz’e çıkışı esirgeyen Bâbıâlî karşısında, giderek ağırlaşan bir Rus müdâhalesi, konuya ayrıca hukukî bir tartışma boyutu da getirmekteydi. Karadeniz’e çıkış hakkı, iki taraf için de aslında müşterek ve tek bir noktaya dayandırılmak istenmiştir: Ahidnâme. Ahidnâmeye direk olarak intikal etme ve bir maddesinde yer almış olma, ahidnâmede “münderic” olma, Bâbıâlî’nin esas görmek istediği bir husus olurken, Rusya için de ahidnâmeye dolaylı olarak istinâd etmiş olmak yeterliydi. Dolayısıyla, küçük devletleri, ahidnâmelerinde münderic değildir, diye, Karadeniz’e çıkış hakkından mahrûm etmek söz konusu ediliyorsa, bu, böyle bir hakkı kadîm ahidnâmelerinden ötürü değil de, bir harb sonunda akdedilmiş banş antlaşmalarına istinâden “müstakil sened” lerle elde eden dört büyük devlet için de (İngiltere, Fransa 1802; Avusturya 1736/1784; Rusya 1774/1784) geçerli olmalıydı. Ahidnâmelere direk intikal veya dolaylı istinâd ayırımında-ki bu iki görüş arasında, devletlerarası hukuk açısından önemli ve birbirini nakzettirecek derecelerde bir fark olduğu görüşünü müdafaa edebilmek pek kolay değildir. Aynı sıkıntıları hissetirmekte olduğunu tesbit edebildiğimiz Bâbıâlî’nin de, bu görüşü, genelde bu konuda takib etmek istediği siyâsetin, ancak politik bir itirâz noktası olarak kullandığını ve Hollanda örneğinde değindiğimiz gibi, Karadeniz’e çıkış ruhsatını bazen “ber muceb-i aArfnâme” itirâfıyla “ahden me’zûn” olmaları hukukuna istinâd ettirmekte bir be’is görmediğini bilmekteyiz. Dolayısıyla, “ahden me’zûn” ile “akden me’zûn” olma arasındaki manevra sahasını kendisine saklı tutmaya özen göstermekteydi. İncelemeye çalıştığımız devrin bütün zafıyyeti ve başta esas ilgili taraf olan Rusya olmak üzere, “me 'zûn olan ” devletlerin “bandıra ’ hakkına sahib olarak, küçük devletlerin Karadeniz ticâretine iştiraklerini te’min edebilecek durumda olmaları gözönüne alınacak olursa; Bâbıâlî’nin, bu manevra sahasını çeşitli yollarla engebeli ve geçilmesi güç bir arazî hâline getirebilmiş ve hattâ burasını, araya giren uzun savaş (1787/ 88-1791/92, 1806-1812, 1828/29) ve Rum İsyanı gibi savaş hâli tedbirlerinin abndığı durumlar (1821-1828) vesilesiyle, tüm devletlere tamamen kapalı tutabilmiş olmasındaki mücâdelesini takdirle karşılamamak mümkün değildir.

İncelediğimiz devirde Karadeniz’in Bâbıâlî için iki hususdan ötürü önem kazanmaya devam etmekte olduğunu görmekteyiz: 1) Bu deniz ticâretinin giderek Rusya’nın eline geçeceği, “Karadeniz’in tekmil mahsûllerini kendilerine hasredecekleri” ve “İstanbul zahiresi Rus gemileriyle gözümüzün önünde başka yerlere götürülüyor", diyen İstanbul halkının daha Halil Hamid Paşa zamanında (1782-1785) yaptığı “dedikodu”lardan, dolayısıyla başkentte iâşe darlığının patlamalara sebebiyyet verebileceğinden çekinme[146]. 2) Karadeniz ticâretinin diğer ve küçük devletlerin iştirâkıyle yoğunluk kazanmasının, giderek Rusya’nın ticârî zenginliğine yol açacağı ve böylece kuvvetleneceği endişesi. 1821’den itibaren, Rum İsyanı’nın gelişmesi ile Karade-niz’den ihrâc edilen mahsulât ve malların Akdeniz’e sevkedilirken, âsîlerin ellerine geçtiğinin veya bunlara satıldığının, teslim edildiğinin tesbiti, bu denizin yasaklanmasına üçüncü ve tâlî bir boyut kattığı ise kesindir[147]. Böyle bir kritik anda “Mîrî Ticâret" filosu ihdâsıyla İlgili bir “Nizâmnâme”nin kaleme alınması ve tatbikine çalışılmasının, konunun ayn bir ilginç gelişmesini sergilemekte olduğuna da şüphe yoktur. Rum isyanı sebebiyle İstanbul gemi trafiğinde azalma görüldüğü, tanzim ettiğimiz “Liste” den de anlaşılmaktadır. Bu da mîrî filo oluşturulması bâbında Nuri Efendi’nin vaktiyle serdettiği gerekçenin, yânî harb sebebiyle İstanbul limanına gelen gemi sayısındaki azalma ve taşıma hacmindeki düşüş, dolayısıyla bu gelişmenin sebeb olduğu darlıkların “müste’men" gemilerine ihtiyaç duyulmasına yol açtığı[148] ve bu tür gemilere mahkûm olunmasından kurtuiunmasının zarûreti, hâlâ mîrî filo düşüncesindeki ana tahrik noktasını teşkil etmekteydi.

Harb ve benzeri durumlarda Karadeniz’in deniz trafiğine kapatılmasının ekonomik bir abluka olarak telâkki edilmesi, hem Rusya hem de Osmanlı Devleti için sıkıntılar doğuran bir uygulama olmaktaydı. İstanbul şehri ve Tersâne’nin ihtiyacı olan bazı mallara duyulan ihtiyaç yanında, bu gibi krizlerde ticârette görülen durgunluk, İstanbul Gümrük hâsılatının düşmesine yol açabilecek boyutlara varabilmekteydi. Nitekim, 1827’nin son aylan, bizzât Gümrük Emîni’nin ifâdesiyle, böyle sıkıntıların yaşandığı bir dönem olmuştur. “Karadeniz ’e müstemen gemileriyle külliyetli miktarda hamr ve arak tahmil ve imrâr” olunurken, şimdi, “Karadeniz Boğazı ’nın mesdû- diyeti cihetiyle” bu tür sevkiyyâtın yapılamamış olması, “Zecriyye rusümu ve Gümrük varidatında ziyâde" azalmalara sebebiyyet vermiştir, ki bu yüzden ileride, “eshâm-ı mürettebe taksıtleri'nin ödenmesinde zorluklarla kapılacağından korkulmaktaydı[149].

Harb esnasında bu gibi ihtiyaç maddelerinin kendi limanlarından alınarak İstanbul’a sevk veya ihtiyacına binâen teslim edilmelerini, Rusyada menetmekte ve müste’men gemilerinin Rus limanlarından mal yüklemelerini yasaklamaktaydı. Ancak, “Rusya’nın yarar mahsulâtı yalnızca zahireye mütehassıs ve bu kadar ahâlî ve müte'ayyınâtın servet ü sâmânlan yalnızca zahire ticâretiyle hâsıl olduğundan”, bu yasaklamaların uzun sürmesi hâlinde, geniş arâzî sahibi olan aristokrasisinin oluşturduğu bu kesimin, “sızıldılarına” yol açacağı ifâde edildiğine göre[150], Rus Çarı I. Alexander’i Napoleon ile olan ittifakına rağmen İngiltere’ye uygulanan Abluka’dan vaz geçmek zorunda bırakan ekonomik sır keşfedilmiş dernektir[151]. Hububât nakli, Karadeniz’e çıkmak isteyen bütün gemilerin başlıca hedefi olmakla beraber[152], Rusya’nın, Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’i kapatmasında gözettiği "bir nev' tazyik” icrâ etmek[153] olgusunu mukabeleten devreye sokması yüzünden, “Frenkler dahi bu denize gitmek istemez” olmuşlardır. Rusya’nın zahire yasağına mukabil, İstanbul’dan da Rus limanlarına eşya naklettirilmemesi münâsib görülmekte, Karadeniz’e hamuleli veya hamûlesiz müste’men gemileri ihracına engel olunması bu, her iki tarafı da zor durumda bırakan karşılıklı ablukanın doğal bir neticesi olmaktaydı[154]. Tanzim ettiğimiz, İstanbul Limanı gemi trafiğini gösterir Liste’de bu durumların izlerini açıkça görmek mümkündür. Mîri ticâret filosu oluşturulmasına dâir Nizâmnâme‘nin hazırlandığı Nisan 1823 ve müteakib senelerdeki gemi trafiğindeki durgunluk -ki bu anlaşıldığı kadarıyla Nizâmnâme’nin başlıca oluşma sebebiydi-çarpıcıdır. Bu durum aynı senelerdeki gemi trafiği oldukça yüksel olduğu anlaşılan “hattâ bazen limanda yüz parça gemisinin biriktiği bildirilen—[155] Sardunya’nın, Karadeniz’e ticâret için tâlib olmasına müsbet cevap verilmesi ve bir ticâret Antlaşması yapılmış olmasındaki gerekliliği de izah etmektedir. 1818 Nisan’ından 1821 senesi Nisan’ına kadar İstanbul Limanı’ndaki gemi trafiği yoğunluğu, Rus bandırası takmış olarak Kara ve Akdeniz’e gidip-gelen gemi bolluğu diğer devlet bayraklarını silecek kadar olduğu “Lute'nin incelenmesinden anlaşılmaktadır. Bu durum, İngiltere, Fransa, Avusturya da dahil diğer küçük devletlerin de Rus bandırasının avantajından istifâde etmek amacıyla Rus bandırasıyla ticâreti tercih eder oldukları ve bu yüzden “Limanda hep Rus bayraklarının görünür olduğu” ve Rus bayrağından geçilmez olduğuna dâir dile getiren endişe ve şikâyetleri[156] teyid eder mahiyettedir.

Akkerman’da alınan karar ve 1828-29 harbi neticesinde Edime Barışı ile Karadeniz’in tekmil devletlerin ticâret gemilerine açılması, etkilerini 1830’un ilk beş-altı ayında hâlâ gösterememiş olması “Lirte’den de takib edilmektedir. Gerçekten, bazı devletlerin, Akkerman ve Edime Antlaşmalarına istinâden, meydana gelen hukukî değişiklikler muvacehesinde taleblerini, bu sene yazında da tekrarlamakta olduğu görülmektedir[157]. Ancak yeni hukukî durum, bu gibi talepler üzerinde uzun uzadıya bir görüşme ve tartışmayı zâyid kılmaktadır. Nitekim, İstanbul’daki İsveç Maslahatgüzarı 20.6.1828 tarihiyle verdiği takririnde, Karadeniz’e çıkmala- nnın bir seneden fazla bir zamandan beri engellenmekte olduğunu hâlâ dile getirmekte ve bu tutumu, Akkerman Antlaşması’na istinâden “Avrupa’ya karşı alenen proteste etmek” mecburiyyetinde kalacağını esefle ifâde etmekteydi[158]. Edime Antlaşması ile geçişlerin serbestçe olması, özellikle küçük devletlerin tatmin etmemiş olmalı, ki bu sefer bunların mürûnyye resmi’nden avfları için başvurmakta olduklarını görmekteyiz. Yine İsveç maslahatgüzânnca yapılan başvuru üzerine, II. Mahmud önce “senevi mürûnyye hâsılatının” yekûnunun çıkartılmasını istemiştir. Yapılan inceleme neticesinde, İsveç, Danimarka, Sicilya ve ispanya devletlerinden Danimarka’nın hiçbir gemisinin geçmediği, geriye kalan üç devletin ise cem’an 19 gemisinin geçtiği ve bunlardan 6650 Kuruş mürûriyye tahsil edildiği belirlenmiştir. II. Mahmud, “...mürûnyye denilerek alınmış olan Akşa’nm topu bir şey demek değıl.. ”, hattını düşürmüş olmakla yetinmiştir, ki bu cüz’î trafik ve ödemeye rağmen “avf istizanında” bulunulmasının ekonomik ahlâkını- anlamak zordur[159].

Neticeyi, eğer II. Mustafa’nın 1703’de Rus Çarı Petro’ya yazdığı “Marne’sinde yer alan ifâdelerini hatırlayarak bağlayacak olursak, Karadeniz’e “yabana bir kayığın dahi”[160] çıkmasına tahammülü olmayan Osmanlı Devleti’nin, bu deniz üzerindeki mutlak hakkından giderek feragat ve nihayet burasını Edime Antlaşması ile bütün devletlere açık bir deniz hâline gelmesine nza göstermek mecburiyyetinde kaldığı görülür. Ancak, bunun 130 senelik uzun bir direnişin, bir dizi kanlı ve uzun savaşların ve ağır mağlûbiyyetlerin neticesinde vazgeçilmek mecbûriyyeti hâsıl olan bir hak olduğunun unutulmaması lâzımdır.

İSTANBUL LİMANI GEMİ TRAFİĞİ

Dipnotlar

  1. Bu sebebten ötürü takdim etmekte olduğumuz çalışmamızı, münhasıran konu ile ilgili çok sayıda arşiv belgelerine dayandırarak kaleme almak zorunluluğu hâsıl olmuştur. Karadeniz ticâreti ve bu kapalılığına değinen bazı çalışmalar için bkz: X1I1-XV. Yüzyıllarda, özellikle İtalyan ticâret devletleri (Ceneviz, venedik) tarafından sürdürülen Karadeniz ticâreti ve bu yörenin Osmanlı hakimiyyetine girmesi üzerine oluşan değişiklikler hakkında, makale ünvânı yanıltıcı olmakla beraber, Halil İnalcık, “The Question of the Closing of the Black Sea Under the Ottoman", Symposium on the Black Sea. Birmingham, 18-20 Mart 1978. Arkheion Pontus, 35, Atina 1979, s. 74-110; Ali İhsan Bağış, “Rusların Karadeniz'de Tayılması Kadısında Ingiltere’nin Ticari Endişeleri", Türkiye’nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi (1071-1921). Yay. O. Okyar-H. İnalçık. Ankara 1980, s. 211-214. Ayrıca en son olarak, Şerafettin Turan, “Karadeniz Ticâretinde Anadolu Şehirlerinin Yeri", Birinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirilen. 13-17 Ekim 1986. Samsun 1988, s. 147-158. Karadeniz seyrüsefâni ve dolayısıyla Boğazlarla ilgili baştan sona ve tüm gelişmeler için değerini hâlâ korumakta olan temel çalışma olarak, Cemal Tükin, Osmanlı İmparatorluğu Devnnde Boğazlar Meselesi. İstanbul 1947.
  2. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi (TSMA), E-9637: “Nızâm-ı Bahriyye'yı şâmil Fransa Maslahatgüzârı'na venlen Takrir-i Âlî süreli". 1218 (1802-1803); Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet Hariciyye (CH), Nr. 5877: Kapudân-ı Derya Vezir Gazi Hasan Paşa’ya Hüküm, Evâsıt-ı Safer 1194 (Şubat 1780).
  3. H. İnalçık, İmtıyâzât", Encyclopaedia of İslam, Leiden-Londra 1971, s. 1179-1189; A.İ. Bağış, Osmanlı Ticâretinde Gayr-ı Müslımler, Kapitülasyonlar·Berattı Tüccarlar, Avrupa ve Hayriye Tüccarları. 1750-1839. Ankara 1983,5. 1-16
  4. AH.De Groot. The Ottoman Empire and the Dutch Republic. A. History of the Earliest Diplomatic Relations 1610-1630. Leiden-Istanbul 1978. s. 122 ve n. 53.
  5. Avusturya, 1699 Karlofça Antlaşması île Osmanlı topraklarında serbestçe ticâret yapma hakkını elde etmişse de, uygulaması herhangi bir gelişme göstermemiştir. Bu husus, 1718 Pasarolça ile te’yid ve 1736 Belgrad Antlaşmasıyla nihayet tam bir tatbik imkânına kavuşmuştur. Karadeniz’e çıkma ve kendi bayrağı ile ticâret yapma müsâadesi ise, ancak 24.2.1784 tarihinde verilen “müstakil bir Sened’ ile gerçekleşmiştir. Bkz. C. Tükin, aynı eser, s. 58; H. İnalçık, “İmtiyâzât”, s. 1185-1186.
  6. Lehistan’ın da Karadeniz ticâreti ile ilgilenmekte olduğu anlaşılmaktadır. III. Se- lim’in tahta çıkışıyla gelişen Osmanlı-Prusya, Osmanlı-lsveç ve Lehistan ile de ittifaka gidilmesi hakkındaki görüşmelere uzun müddet devam edilmiştir. (Bu konuda ve “Son Osmanlı- Lehistan Münâsebetleri “1764-1795" ünvânlı bir çalışma tarafımızdan sürdürülmektedir).Bu görüşmeler sırasında, Lehistan’ın, Osmanlı Devleti ile girişilecek bir ittifâkdan istifâde ile, hattâ böyle bir ittifak bahanesiyle, Turla (Dinyester) Nehri sahillerindeki bölgelerinde yetişen hububâtın, bu nehir yolu ile Akkerman’dan Karadeniz’e çıkartılmasını, Akkerman’da bu amaçla ambarlar inşâsını ve konsolos ikamesini düşündüğü ve teklif ettiği, bu talebini kâh Karlofça gibi “doksan senedir metruk kalan’ bir antlaşmaya istinâd ettirmek istediği, kâh bu iddiâdan sarf-ı nazar ile, bunu iki devlet arasındaki dostluk ve dayanışmanın bir zarureti olarak ileri sürdüğü görülmektedir. (Bkz. BOA, Hatt-ı Hümâyûn (HH), Nr. 14978, 14978-B, 14453, 73θ°; CH Nr. 623) Bâbıâlî, ittifak yapılacak beklentisiyle, önceleri 6.000 Kile buğdayın “mîrî fiyat" ile teslimi karşılığında böyle bir imtiyâza razı olur gibi olmuş, hattâ, Ekim 1790’daki askeri sıkışıklıklar içinde “Osmanlı bandırasıyla Karadeniz ruhsalı verilmesini’ de onaylamıştır. (Buna amir III. Selim’in Hattı için bkz. BOA. HH. Nr. 14506). Ancak, buna rağmen, gerek bu hususdaki uygulama, gerekse iki devlet arasındaki mutasevver ittifak teşebbüsleri, özellikle böyle bir ittifâkı-diğer sebebler yanında-kendi genişleme politikası hesaplarına aykırı bulan Prusya’nın da muhâlefeti yüzünden akim kalmıştır (Bkz. Kemal Beydilli, 1790 Osmanlı-Prusya İttifakı. Meydana Gelifi-Tahlılı-Talbıkı, İstanbul 1984, s. 113, n. 134)·
  7. Ticâret Antlaşması'nm mübâdele tarihi: 20 Şevval 1197/9 Eylül 1783’dür. Bkz. C. Tüken, aynı eser, s. 57.
  8. Kemal Beydilli, ‘Ignatius Mouradgea D’Ohsson (Muradcan Tosunyan). Ailesi hakkında kayıtlar- “Nizâm-ı Cedîd’e dâir Lâyihası ve Osmanlı İmparatorluğundaki siyâsî hayatı". Tarih Dergisi, Sayı, XXXIV, İstanbul 1984, s. 271-272.
  9. Halil Nuri, Târih, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi. Türkçe Yazma. Nr. 5996, Varak, 101 a-101 b. Nitekim, Ebu Bekir Ratıp Efendi’nin bir gemi satın alarak işletmeye başladığı elimizdeki bir belgeden anlaşılmaktadır. 8.000 Kilelik olan bu gemi Kostandi adında bir ‘Reis" tarafından seyrettirilmekteydi. Bu gemiye Yafa’dan râyic fiyatı ile zahire yüklenmekte ve satılmak üzere İstanbul’a getirilmekteydi. Bu amaçla Yafa Zahire Mübaşiri olan Hacegân’dan Seyyid Mehmed Rüşdî Efendi ile Yafa Gümrükçüsü’ne hitaben bir kıt’a Emri Âlî ısdâr edilerek, geminin Yafa’da bekletilmeden, zahire tedarik ve tahmil işlerinin sü’ratle yapılması te’min edilmiştir. BOA. Cevdet Dahiliye (CD). Nr. 1999: “Ratıp Efendi kullarının takriridir". Kâlıb-ı esrâr-ı hazret-ı fehryâri" Mustafa Nuri Efendi’nin, “bir kıt'a Koter sefinesini ma'-lakım’ 150 bin Kuruşa Tersâne-i Amire’ye iştirası ile ilgili 23.8.1831 tarihli belge, devlet ricali eliyle yürütülen gemi işletmeciliğinin bir başka örneği olsa gerektir. BOA. Cevdet Saray (CS), Nr. 6893.
  10. BOA, HH, Nr. 14609, Nr. 14590, Nr. 14636.
  11. III. Selim’in Hattı ile dile getirdiği şikâyet. Bkz. BOA. HH, Nr.15458.
  12. “Izn-ı sefineler, düvel-ı sâ'ıre iskelelerine azimet edenlere beher seferinde ve sefer-ı diğere câri ve uf ayı mütecaviz olmamak'' kaydıyla verilmektedir. Bkz. BOA. Reâyâ İzn-i Sefine Defteri (RİSD). Nr. 2, s. 2; RİSD. Nr. 6, s. 1, 2, 3. 6-7; RİSD, Nr. 8, s. 82.
  13. Bu devletlerin durumlarının tek tek ele alındıktan ilgili bölümlere bkz
  14. Akdeniz’de sürdürülen savaşların da etkisiyle bozulan ekonomik durumunu ileri sürerek, telâfisi babında Karadeniz ticâretine müsâade edilmesi talebeden Dubrovnik Konsolosu’nun, Ruhsat itası ricasıyla yaptığı müracaat için bkz. TSMA, E. 4460. Konsolos’un kendilerine verilen kadim ahdnâmede, Karadeniz’e çıkma hakkının tanınmamış olmasını, ahdnâmenin Orhan zamanında bahşedilmiş olmasına bağladığı, dolayısıyla bu hususu Karadeniz’in o tarihlerde, "Arnuz silk-ı saltanat-ı senıyyede münselîk olmadığından iktizâ ettiğine' işaretle, izah etmek istemesi ilgi çekicidir. Fransa’ya karşı, İngiltere ve Rusya tarafından sürüdürülen mücâdelenin Akdeniz’de de tesirini göstermesi üzerine, bu devletlerden birinin bayrağı ile dolaşmayı sakıncalı gören Dubrovnik'in, bu sebebten Osmanlı bandırasıyla do-laşmasına müsâade edilmesi için başvurduğunda da, bu dileğine olumlu bir cevap verilmiştir. BOA. RİSD, Nr. 3, s.1. Tarihi: Selh Ş. 1221/13.10.1806.
  15. İlgili bölümlere bkz.
  16. BOA.HH. Nr. 15158: Sadrazam Paşa'nın takriri.
  17. Paris’de bulunan Amedi Galib Efendi’ye yazılmak üzere III. Selim’in Hatt-ı Hümâ- yânu: ‘Karadeniz ticâretine ruhsat uenlüp, bir sâ'at akdem mâddeyı kal eylemesini yazarız’. Bkz. BOA.HH. Hr. 5715; kezâ, Amedi Efendi’ye bu yönde ’Derkenar": HH. Nr. 5118-E. Bu konuda Talleyrand ile yapılan görüşmenin mufassal Mazbata'sı için bkz. WW. Nr. 5842-A. Aynı konu hakkında genel olarak bkz. l.H.Uzunçarşıh, 'Amedi Galib Efendi’nın Murahhaslığı oe Pans'ten Gönderdiği Şifreli Mektuplar’, Belleten, I/2, Ankara 1937, s. 357-448; i. Soysal, Fransız ihtilâli oe Türk-Fransız Diploması Münâsebetten (1789-1802). Ankara 1964, s. 332-337.
  18. BOA.HH, Nr. 5842-A, HH. Nr.58ı8-E, HH. Nr.5619, HH. Nr. 5715; t.H. Uzunçar- şılı, aynı makale; 1. Soysal, aynı yer.
  19. BOA.HH. Nr. 5619.
  20. BOA.HH, Nr. 15158. 1601 (H. 1010) Ahdnâmesi için bkz. M.S. Kütükoğlu, Osmanlı-Ingiliz İktisâdi Münâsebetten I. (1580-1838). Ankara 1974, s. 23.
  21. BOA. HH, Nr. 4963: Sadrıazam Paşa Takriri.
  22. Bu yönde III. Selim’in Hattı: "Şimdiden müsâade olunsun", bkz. BOA.HH, Nr. 15158.
  23. BOA.HH, Nr. 43468: Kaymakam Paşa takriri.
  24. BOA. HH, Nr. 15458.
  25. BOA. HH, Nr. 8526, 1789 tarihli Kaymakam Paşa takriri.
  26. BOA. HH, Nr. 8526.
  27. BOA.HH, Nr. 15458: Sadrazam Paşa Takriri bâlâsındaki Hatt-ı Hümâyûn sûreti. 1806. Aynı şekilde II. Mahmud'un Hatt-ı Hümâyun neşri için bkz. Câbi Tarihi, Süleymaniyye Kütb. Esat Efendi Kit. No. 2152, v. 406 a.
  28. BOA.HH, Nr. 25601: II. Mahmud’un Beyaz Üzerine Hattı, 1809.
  29. BOA, HH, Nr. 47604: Sadrazam Paşa takriri bâlâsında II. Mahmud'un Hattı. “Astâne-i sa'âdelımde zahire kıllet üzre olduğu vaki bunlardan akfa olup ruhsal veriyorlar deyu, âhâd-ı nâs kîlükâl etmez mi.. “. Bu şekilde Beylikci İzzet Bey’in idâmına varan suçlamalar için bkz. Câbi Tarihi, V. 403a.
  30. Bu uygulama için bkz.s.29.
  31. Cevdet Paşa, Tezâkir, (40-Tetimme), Yay. C. Baysun, Ankara 1986, s. 221.
  32. Bkz. Ali İhsan Gençer, Bahriyede Yapılan Islahat Hareketleri ve Bahriye Nezâretinin Kuruluşu (1780-1867). İstanbul 1985, s. 61 vd; Yavuz Cezar, Osmanlı Mâliyesinde Bunalım ve Değişim Dönemi. (XVIII. yydan Tanzimat'a Mali Tarih). İstanbul 1986, s. 213 vd.
  33. Kanunnâme metnindeki bu “Fıkra’ için bkz. BOA. Maliyyeden Müdevver (Ma.Mud), Nr. 8886, s. 325 ve A.î.Gençer, aynı eser, s. 82. Ancak, yapılacak ticari işlerden bir “nemâ hâsıl olması ”, efradın eğitimi ve bu gibi hususlar yanında esas olmakla beraber, devletin bu işlerden, “herhangi bir kâr gayesi gütmemekte’ olduğunu ve “sadece, donanma personelinin denize olan alışkanlıklarını arttırmalarına, derya fenninde daha ziyade maharet kazanmalarına gayret etmekle ” olmasını serdedebilmek herhalde isabetli bir yorum olamaz. Bkz. A.l.Gençer, aynı eser, s. 83. Zirâ, “Tersâne Hazınesı’ne menâfı'-ı kesire’ te’mininin girişilen ticari faaliyetin doğal bir hedefi olduğuna dâir kayıtlar açıktır. Bkz. s. 9, 11 vd.
  34. “...asıl dikkat olunacak mâdde Akdeniz’e zahire ve eşyâ-yı sâ’irenin ımrâr olunmamasıdır", ΒΟΑ.ΗΗ,Νν. 4783: II. Mahmud’un Hattı. Keza, BOA.HH, Nr. 40783: “Asıl olan oe dikkat edilmesi gereken husus, Akdeniz ’e zahire oe eşyâ-yı sâ’irenin (ikmamasıdır... ”
  35. Karadeniz’den gelen zahire ve malların Rum isyancılarına yarayabileceği, bunların gemilere tecâvüz ettikleri, hamulelerini zorla ele geçirdikleri, İstanbul’dan geçip giden üç- dört parça Avusturya gemisinin hamuleleriyle bunların eline geçip, kayboldukları ve bu gibi bkz. BOA.HH. Nr. 40783. Öte yandan Rum isyanının yarattığı durumun bir harb hâline mümasil etkiler oluşturduğu ve miri ticâret gemileri ihdası için vaktiyle Vaka'nüvis Nuri Efendi’nin kayd ettiği gerekçenin, yânı, “temadi-1 esfâr hasebiyle’ giderek, sefâın-ı tüccara dahi killed ânz’ olup, zahire ve çeşitli malların nakli için “müste’men sefinelerine muhtar olunması’ gerçeği (Nuri, Tânh, v. 101-a). bu sefer de geçerli bir neden olsa gerektir.
  36. Burada ayrıntılı olarak ele aldığımız ve şimdiye kadar yayımlanmamış bulunan bu "Nizâmnâme’ metni için bkz. BOA. Ma. Müd. Nr. 8886, s. 363-365 ve HH, Nr. 4530.
  37. Miri Kalyonlarda kullanılan topçu neferâtı.
  38. “Müste’men sefinelerinin birbirlerinden hamûle devn memnu' olduğu mısıllü mîrî luârel sefinelerinin dahi birbirlerine aktarma etmeleri eğerfi memnu’ olup, lâkın yedlenne ımlıyâzâtı hâvi evâmî- r-ı alıyye verilen mîrî ticâret sefineleri Rusya iskelelerinden Tagyan ve Hocabey taraflarından Dersa'â- det’e götürdükleri zehâın Halif-ı Kbnstantınıyye’de düvel-i sâ’ıre sefinelerine fürûht ve devr etmelerine bâ-fermân-ı âli ruhsat verilmesi husûsu nizâmları muktezâsından olduğu... ' BOA.RISD, Nr. 8, s. 1.
  39. Oysa, Karadeniz’e gidip-gelen reâyâ gemileri, herhalde yabancı tüccâr gemilerinden aynlabilinmesi ve yabancı devlet bandırasım hamilen ticârete kalkışmamalarının kontrolü amacıyla tonajları tahdid edilmek istenmiş ve 5.000 Kileden fazla büyük olmamalarına dikkat edilmiştir. Bkz. BOA.HH, Nr. 36455.
  40. BOA.Ma. Müd. Nr. 8886, s. 363-365 ve HH, Nr. 4530. Ma.Müd. Nr.8886’daki nüshadan ilmühaberlerinin 22 Muharrem 1239 (28 Eylül ı823)’de verildiği, Nizâmnâme hin ise 5 Şaban 1238 (17 Nisan ı823)'de tanzim edildiği mukayyed olup, HH. Nr. 4530’dan fazla olarak sonunda şu satırlar ilâve edilmiştir: “Vezir-i mükerrem sa'adellu, mekremetlü Kapudân Paşa hazretleri taraflarından takdim olunan işbu Nizâmnâme, atabe-ı felek-mertebe-ı cıhândâriye le- de’l-arz lertîb ve tasvib olunduğu üzre tanzim ve ıcrâolunup, bu hususa bi'l-ittifâk dâ'ımâ ikdam ü dikkat olunması mazmumunda hatt-ı hümâyûn-ı şevket-makrûn-ı şâhâne şeref-efzâ‘yi sahİfe-ı sudur olup, mantuk-ı münifi üzre nizâm-ı mezkûr Divân-ı Hümâyûn kaleminde Tersâne-ı Amire Kanunnâmesine tezyil ile iktizâ eden mahallere İlm ü haberi i'tâ olunmuş olduğunu Müf’ır kalem-ı mezbûrdan vurûd eden Um ü haber bâlâsına mucibince Başmuhasebeye kayd ile lâzım gelen mahallere iktizâsına gore Um ü haberleri verilmek Fermân buyurulmağın, mucebınce fakat resm-ı Gümrük’e dâir mevâd ipin muhtasarîce zirde muharrer aklâma yedi kıl'a Um ü haberleri verilmiştir. Ma‘den Kalemine, Ha- remeyn-i Şerifeyn Muhasebesine, Haslar Kalemine, Haremeyn-ı Muhteremeyn Mukata'ası Kalemine, İstanbul ve Bursa Kalemine, Başmukala'a Kalemine, Anadolu Muhâsebesı Kalemine.
  41. BOA. HH, Nr. 52110: Takrir-i Alî müsveddesi.
  42. BOA. HH, Nr.52110.
  43. İspanya, Osmanlı İmparatorluğunda diğer Avrupa devletleri gibi ticari faaliyet gösterebilme hakkını ihraz için uzun bir süre uğraşmış ve nihayet 14 Eylül 1782’de ilk Ahdnâmesini almıştır, bkz. Cevdet Tarihi, II, 199. Dostluk ve Ticâret Antlaşması Metni, aynı eser, II, 338-343; W. Zinkeisen, Geschichte des osmanischen Reich in Europa, VI, Gotha, 1859, s. 365-366; K. Beydilli, Mouradgea D‘Ohsson, s. 256, 271.
  44. Bkz. s. 37.
  45. BOA.HH, Nr.5067: 25 C.1217/24.X. 1802 tarihli mükâleme mazbatası. Bu mazbata yarımdır. Devamı için bkz. HH. Nr. 5082
  46. ΒΟA.ΗΗ, Nr. 5088.
  47. Kasdedilen, 21 Ocak 1799 tarihli ittifak olup, Mısır’a karşı Fransız istilası sebebiyle Rusya (23.12.1798) ve İngiltere (5. ı.ı799) ile yapılan ittifaklar zincirinin sonuncusudur.
  48. ΒΟA.ΗΗ. Nr. 52110.
  49. Metinler için bkz. BOA. HH. Nr. 47458.
  50. BOA.HH, Nr. 5211: Selh-i Receb 1217/28.11.1802.
  51. BOA.HH, Nr. 47458 Hazırlanan Takrir-i Alî sûreti.
  52. BOA.HH. Nr.47458 ve müstakilen tanzim edilmiş Takrir-Î Alî sureti için bkz. BOA.HH. Nr. 51906-B
  53. BOA. HH, Nr. 47458.
  54. BOA. HH, Nr. 47604: Sadrazam Paşa takriri.
  55. BOA.HH, Nr. 47604.
  56. İlgili devletler kısmına bkz.
  57. BOA.HH, Nr. 47604: Takrir bâlâsındaki Hatt-ı Hümâyûn Ayrıca saltanatının ilk senelerindeki bu tür kaygular, Karadeniz’e sefine ımrârını men eyledi*., sebebi Padişahımız oldu...” türü dedikodulardan çekinilmekte olduğuna dâir bkz. BOA.HH. Nr. 25601: II. Mah-mud’un Beyaz üzerine Hatt-ı Hümâyûn’u.
  58. BOA.HH, Nr. 47604 ve Hatt-ı Hümâyûn sûreti. Sene, 1814.
  59. BOA. HH, Nr. 47446: Sadrazam Paşa takriri.
  60. BOA. HH, Nr. 47446, HH. Nr. 47443.
  61. Rus elçisi Strogonof olup, o sırada İstanbul'u terk etmiş bulunmaktaydı. Bkz. Cevdet Tarihi, XI, 189.
  62. BOA.HH, Nr.47458-E: Onbeş kaptan tarafından imzalanarak tanzim edilmiş İtalyanca arzuhal. BOA.HH, Nr. 47458-D: Bu arzuhalin Türkçe tercümesi.
  63. BOA. HH, 47458-E; 47458-D.
  64. BOA.HN, Nr. 47446 ve bâlâsındaki Hatt-ı Hümâyûn sûreti.
  65. BOA. HH, Nr. 47443.
  66. BOA. HH. Nr. 4848ı-A (8.12.1824), HH. Nr. 48481 (17.2.1825).
  67. BOA.HH, Nr. 47443 ve bâlâsındaki Hatt-ı Hümâyân sûreti.
  68. BOA. HH, Nr. 51906
  69. Müsvedde metin için bkz. BOA.HH, Nr. 51906-Ç.
  70. BOA. HH, Nr. 47444.
  71. BOA. HH , Nr. 47444: “Takrir-ı Resmi müsveddesi’metni
  72. BOA. HH, Nr. 47444 ..
  73. BOA. HH, Nr. 47444 .
  74. II. Mahmud’un bu doğrultudaki Hattı. Ocak sonu, 1827. BOA.HH. Nr. 47444.
  75. BOA. HH, Nr. 46245: Rus Elçisinin takriri. 19 Mayıs 1827.
  76. BOA. HH. Nr. 51906-A: Türkçe tercümesi; HH. Nr. 51906-C: Mühürlü Fransızca aslı.
  77. BOA. HH Nr. 46245.
  78. BOA. HH. Nr. 46245.
  79. BOA. HH, Nr. 46246-G.
  80. Metin için bkz. BOA. HH, Nr. 46246.
  81. Vesikada sehven Ziştovi (1791) zikredilmektedir.
  82. Vesikada bu tarih zikredilmekteyse de ticâret antlaşmasının mübâdele tarihi 20 Şevval 1197/9 Eylül 1783’dür. Bkz. C. Tükin, aynı eser, s. 57.
  83. BOA. HH. Nr. 46246-G.
  84. BOA.HH. Nr. 15151-A: 9. Mart 1803 tarihli Mükâleme Mazbatası. Reisülküttâb Konağında Felemenk Elçisi ile akd olunan bu görüşmenin arzı için bkz. HH. Nr. 15151.
  85. BOA. HH, Nr.15151-A. Reis Efendi’nin bu bilgi üzerine görüşmeye hazırlanmış ve 1680 Ahdnâmesi’nin Karadeniz ile ilgili maddesinin mahsûsen istihraç edilerek, kendisine verilmiştir. Müstahrec maddeyi hâvi pusula için bkz. HH. Nr. 40103-C. 1601 Ahdnâmesine istinaden açılan konsoloslukların sayı ve mahallerinin döküme de kuyûddan istihrâcen bir liste hâlinde kendisine verilmiştir. Bu liste için bkz. CH, Nr. 1393. Bu listede I. Ahmed devrinde 15 mahalde mevcud olan Hollanda konsolosluklarının, o sıralarda 12’ye düşmüş olduğu görülmektedir.
  86. Nitekim, 1804’de Amsterdam’da bir konsolosluk açılmış ve buraya Rum asıllı bir tüccar olan Petre Marcella tayin edilmiştir.
  87. En son tasdik tarihi olması hesabiyle atıflar 1612 tarihli ilk ahdnâmeye değil de, 1680 tarihli olana yapılmaktadır. 1680 tarihli ahdnâmenin mükerrer bir metni için bkz. BOA.CH, Nr. 546.
  88. “Tam madde: ’Nedirlande luccân ne sâ'ir ademim satın aldıkları meta't bey û prâ ifün Trabzon ve Kefe ne sâ’ir Karadeniz'de memâlik-ı mahrûsemızden olan iskelelere ıledup oe Karadan Ten Suyundan Azak'a ve Mot kov ve Rus mlâyetlenru alup-gıdup ve memâlik-ı mahrüsemıze ol mahalden melâ' gelurup bey ü prâ edup, ticâret ettiklerinde kimesne mâni' olmıya...' BOA.HH, Nr. 46103-C. Ayrıca, Greet, aynı eser, s. 245; Muahedâl Mecmuası, II, 106. Buna karşılık, BOA. Felemenk Ahdnâmesı Defteri, 22-1, s. I2’de, ’...ademim satmak istedikleri metâ‘ı.. “ şeklinde farklı bir ifâde olmak üzere göze çarpmaktadır.
  89. Masdariyye: Yabancı bir memleketten Osmanlı toprakları dahilindeki herhangi bir şehir veya iskeliye getirilen ve orada satılan emtiadan alınan resim. Bkz. M.S. Kütükoğlu, aynı eser, s. 62.
  90. BOA.HH, Nr. 46103-A.
  91. BOA. HH, Nr.46103.
  92. Muahetâl Mecmuası, I, 156.
  93. BOA.HH, Nr. 47539-B.
  94. BOA. HH, Nr. 47555.
  95. BOA. HH, Nr. 7773: Kaymakam Paşa takriri.
  96. Akdedilen muahedelere riâyet olunmadığını dile getiren bir yabancı elçinin, kendisine yönelttiği şikâyetler üzerine, Sokullu Mehmet Paşa’nm cevâben ifâde ettiği şu sözler, klâsik dönemlerde devletlerarası ilişkilerdeki temel unsurun ne derecelerde gerçekçi bir tarzda kavranmış olduğunun bir misâlidir: “Ahdnameler ölü doğmuş birer vücûdtur. Onlan hayata kavuşturacak olan şey, tarafların bunları yaşatmak ışın duyduktan arzu ve azımdır". Bu politik telâkki muvacehesinde, Osmanlı diplomasisinin gelişen Avrupa diplomatik usûl ve adâbı karşısında, giderek ne kadar sadedil bir görüşe zâhib olduğu, çeşitli örneklemeleri ile özellikle, 19. yüzyıl başlarında daha belirgin olmak üzere takib edilebilmektedir. Vaktiyle Sokul- lu’nun telâkki ettiği “gerçekfi politika” ışığı altında, II. Mahmud’un bir Hattı’ndan örnekleyeceğimiz şu tesbiti, birkaç yüzyıl boyunca bu sahada edinilen acı tecrübelerin de bir ifâdesi olsa gerektir: “Frenklenn mukaddema söylediklerinde durmayıp, kendulenne kangı suret uygun gelür ise, derhâl ol surete teşebbüs etmekde olduktan malumdur. “(BOA. HU Nr. 43468) Oysa, bu tes- bit Sokullu’nun vaktiyle söylediklerinde ifâdesini açıkça bulan ve devletlerarası ilişkide yalnızca çıkar ilintisini esas alan - ve bu yüzden de elçinin şikâyetlerine yol açmış bulunan - klâsik dönem Osmanh siyâsî telâkkisinin aynısı değil midir?
  97. BOA. HH, Nr. 47539-B.
  98. BOA.HH, Nr. 7773. Ancak Bâbıâlî Karadeniz’e ruhsat aldıktan sonra İsveç gemilerinin diğer devlet tüccân tarafından kiralanarak Rusya limanlarından mal taşımacılığında kullanıldıklarını gördüğünde, herhâlde yanıldığını anlamış olmalıdır. Bkz. s. 55.
  99. BOA. HH, Nr. 7773
  100. BOA. HH, Nr. 7773: Vesika bâlâsındaki III. Selim’in Hatt-ı Hümâyûnu.
  101. Sûreti için bkz. BOA. HH, Nr. 47458-C, HH. Nr. 47559 ve HH, Nr. 47539-D. Hepsi aynı metni hâvi olup, çeşitli vesilelerle kuyûddan istihraç olunan suretlerdir.
  102. BOA. HH, Nr. 47539-B.
  103. BOA. HH, Nr. 46246-C.
  104. BOA. HH, Nr. 47555.
  105. BOA. HH, Nr. 47539.
  106. BOA. HH, Nr. 47539.
  107. BOA.HH, Nr. 47539-C: Rus Elçisi İtalinski’nin 4 Mart 1815 tarihli Mektubunun tercemesi.
  108. BOA.HH, Nr. 47539, kezâ, HH, Nr. 51906-E: 23.R.1231/23.3.1816 tarihli, Limanda bekleyen üç parça geminin malûm şartlara rabten Karadeniz’e me’zuniyyet. “Ruhsat-ı seniyye’yi hâvi ‘Takrir-i Resmi" sureti için bkz. HH. Nr.47559-B. Kezâ, “Beyaz üzerine’ sûret için bkz. //// Nr. 47458-A. Kezâ, Beyaz üzenne müsvedde süreti' için bkz. HH. Nr. 38181-B ve HH. Nr. 38181-D. Bu son vesika “Kulak’ındz sözü edilen gemiler kaptanlarının isimleri yazılıdır. Bunlar: Kapudan David Friedrich Schön, Hans Enrico Sucher, Christian Enrico Sander.
  109. İlgili kısma bkz.
  110. Krş.s.56.
  111. BOA.HH, Nr.51906-E ve bâlâsındaki Hatt-ı Hümâyûn sûreti. tarihi: 31.11.1824.
  112. BOA. HH, Nr. 47551-E.
  113. BOA. HH, Nr. 47551-F
  114. "‘Müzekkere’' sûreti İçin bkz. BOA.HH, Nr. 51906-D: "Şerh verildı’ si, 7.2.1825 tarihlidir.
  115. BOA.HH, Nr. 47458 (28.R.1221/15.7.1806). Keza, BOA. Prusyalu'nun Ahkâm Deften, 73/2, s. 7; Prusya Maslahatgüzarının bu konuda verdiği takrir ve kendisine verilen Karadeniz’e çıkı; ruhsatının suretleri.
  116. BOA.HH, Prusyalu'nun Ahkâm Defteri, 73/2, s.ı: Prusya Elçisi’nin bu taleb doğrultusundaki takriri sûreti. (g.J. 1245/3.4.1830).
  117. BOA. HH, Nr. 47327: “...Rusyalu mu'âhedesmde Akdeniz ve karadenız Boğazlan Dev- iet-i Aliyye ile musâlih olan bı’l-cümle düvel-ı sâ’ire sefinelerine meftûh olması meşrut olduğundan mâ'adâ, me’zûniyyel-i sabıkası olanlarda işbu Prusyalu’dan gayn kalmamış idüğüne nazaran...” Vesika bâlâsında, II. Mahmud’un bu gerekçeyi tasdik eden Hattı yer almaktadır.
  118. Cevdet Tarihi, Χ11,87.
  119. Elçinin 19 Mayıs 1820 tarihli takriri için bkz. BOA.HH, Nr. 47397-A. Konunun Padişâh’a arzı: HH. Nr. 47397. Metin yayını için bkz. M. Aktepe," II Mahmud Devrinde Osmanlı-Sardunya Münâsebetleri’, Belgeler, CXI, 1981-86, Sayı, 15. Ankara 1986, s. 91-93. Vesika Nr. to ve 9.
  120. BOA.HH, Nr.47397-8. Metin için bkz. ayrıca, Aktepe, aynı yer.
  121. BOA. HH,Nr. 47401.
  122. ΒΟΛ.ΗΗ, Nr. 47401. Metin için bkz. Aktepe, aynı yayın, s. 93-96. Bu vesikanın 1236 (1820/21) olarak tarihlendirilmesi, metin içinde 'Verona (A) >jy) Meclısı’nAen bahsedildiğine göre (20 Ekim-14 Aralık 1822) arasında toplanan ve Ispanya’daki ayaklanmaların Fransız ordusu tarafından basdınlmasına kadar veren, Kuzey İtalya’da Verona şehrinde yapılan toplantı), 1822 olarak düşünülmesi icâb etmekle beraber, vesikada “miri ticâret Nizâmı’ndan da bahsedilmiş olmasından ötürü 1239/1823 tarihli olarak kabul edilmesi gerekmektedir.
  123. BOA.HH, Nr. 47394-A: Liman me’mûrlan tarafından yakdîm edilen takrir. Metin için bkz. Aktepe, aynı yayın, s. 99-102.
  124. Stronogof, evâil-i 1236 (1820) Rum isyanı esnasındaki gelişmeler karşısında İstanbul’u terk ile Rusya’ya dönmüştü. Bkz. Cevdet Tarihi, XI, 189.
  125. BOA. HH, Nr. 47394-A.
  126. BOA.HH, Nr. 47394 ve II. Mahmud’un Hattı. Tam metin için Bkz. Aktepe, aynı yayın, s. 96-99.
  127. BOA. HH, Nr. 47409.
  128. Bkz. s. 50.
  129. BOA. HH, Nr. 47409.
  130. Ticâret antlaşması metni için bkz. BOA.HH, Nr. 47409-A ve 47409-B. Tam metin yayını için bkz. Aktepe, aynı yayın, s. 109-110. Aynca, “İcmâl-ı Ahdnâme-ı Sardunya" için bkz. Cevdet Tarihi, XII, 236-238.
  131. BOA- HH, Nr. 47409.
  132. BOA. HH, Nr. 47409-C.
  133. BOA.HH, Nr. 47477 (24 Kasım 1820).
  134. BOA. HH, Nr. 47477-A.
  135. BOA. HH, Nr. 47477-A.
  136. BOA.HH, Nr. 47477-C: “Danimarka Maslahatgüzarına verilmek üzere cevâbı hâvi kaleme aldırılan Takrîr-ı Resmi müsveddesidir'’.
  137. Hattâ, Karadeniz’de Rusya'nın ortaya çıkmasının daha ilk anlarından itibaren, bu tür kayguların söz konusu olmaya başladığı bilinmektedir. Bkz. C. Tükin, aynı eser, s. 51, 53-54.
  138. BOA. HH, Nr. 47477-C. Hirsch’e teslim edilen, 5.3.1821 tarihli Takrir-i Resmî müsveddesi. Takririn ikinci satınnda yer alan, “...binikiyüzyirmi sene-ı İsevîsı Tefrin-ı sânısının onıkısı târihi.... ibaresi herhalde yanlışlıkla yazılmış olmalıdır. 1820 senesi 24 Ekim’i olarak tashih edilerek kullanılmalıdır. Böylece, Danimarka’ya verilen red cevabından, Karadeniz ticâretine iştirâkden kaçınılmasının asıl sebebinin, yerli tüccar ve ticâret gemilerinin kollanması ve korunması olduğu anlaşılmaktadır. Hirsch’e verilen bu Takrir-i Resmî, arada mutavassıt olan Rusya’ya da resmen bildirilmiştir. Bkz. BOA. HH, Nr. 47477-E: “Rusya elftsi’ne tebliğ ve mersûmun Boflercümanı Frankı’ye hıdmet-ı nyâsetten cevâb olark i’tâ olunmak üzere kaleme alınan nulk müsveddesidir’. Bu tebyiz edilmiş nüshâ olup, bunun tashihti müsveddesi için bkz. HH. Nr. 47477-D. Burada, Rusya’nın, “hatırının kemâliyle mer‘î“ olduğu zikr ile, “ancak ba'zı esbâba mebnî* kaydıyla, ’fimdilık’ müsâade edilmesinin mümkün olmadığı ifâde edilmiştir.
  139. BOA.HH. Nr. 47481-E.
  140. BOA. HH. Nr. 47475-B.
  141. BOA.HH, Nr. 47481-B: Danimarka devletinin vekâlet ile umûr-ı hariciyye nazın olan Heinrich Ernst Graf von Schimmelmann tarafından sadnazama yollanan 20 Mart 1823 tarihli mektub sureti.
  142. BOA. HH, Nr. 47475’B·
  143. bkz. s. 56.
  144. BOA. HH, Nr. 47481.
  145. BOA. HH, Nr. 47479-B·
  146. C. Tükin, aynı eser, s. 51, 53-54.
  147. BOA. HH, Nr. 40783.
  148. Halil Nuri, Târih, v. 101 aıoı b. Krş, s. 4 ve n.9
  149. BOA.HH, Nr. 40783.
  150. BOA. HH, Nr. 43463.
  151. Rusya’nın Karatopraklar bölgesinde yetişen hububatın, Petersburg veya Reval limanlarından ihrâc edebilmesi için 1500-2000 km. yol katedilmesi lâzım gelmesine karşı, bu mahsûlâtın Karadeniz’den ihracı için yalnızca 300-600 km. kadar bir mesafe katedilmesinin yeteceği, daha 1768-1774 Savaşı başında güncel olmuştur. Rus mahsulâtına Karadeniz’e çıkış ile ihrâc kapılan açma hedefi nokta-i nazanndan bu savaşı bir "Guerre commerciale’ olarak tanımlamadaki isâveti burada hatırlamamak mümkün değildir. Bkz. Valemin Gitermann, Geschichte Russlands, II, Frankfurt 1965, s. 268, 270.
  152. BOA.HH, Nr. 43463.
  153. BOA. HH, Nr. 43468. Bkz.s. 7
  154. BOA. HH, Nr. 43463.
  155. Bkz. s. 53.
  156. Bkz. s. 28.
  157. Bkz. s. 51.
  158. BOA. HH, Nr. 47552-I.
  159. BOA HH, Nr. 47553.
  160. C. Tükin, aynı eser, s. 33.

Şekil ve Tablolar