SALÂHİ R. SONYEL

Önsöz

Kimi Ermeni ‘bilim adamları’, I. Dünya Savaşı günlerinde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenileri etkileyen ve ‘XX. yüzyılın ilk soykırımı’ olduğunu iddia ettikleri olaylarla, II. Dünya Savaşı günlerinde, Avrupa'daki Musevilerin uğradığı felâket arasında ilişki olduğunu öne sürerek, özellikle Musevi kamuoyunu buna inandırmak için dirençle ve sistemli olarak davranışlarda bulunuyorlar. Sebatla gayret göstererek; sempatizanlarının ve kimi Musevilerin duygularını ustalıkla kamçılayarak; abartılmış, yan güdücü ve dahası, sahte ‘belgeler’ kullanarak; Musevi soykırımının gerçek kurbanlarından kimilerini ve Musevi genç kuşaklarından birkaç yazarı Ermeni görüşlerinden yana çekmeyi başarmış bulunuyorlar - örneğin, Yehuda Bauer[1], Leo Kuper[2] ve öteki birkaç yazar gibi.

İki olay arasında gerçekten benzerlik var mıdır? Bu soruyu yanıtlamadan önce leh ve aleyhteki iddiaları incelemek gereklidir.

Hitler ve Ermeniler

Ermenilerin asılsız iddialarına göre, Adolf Hitler, 22 Ağustos 1939'da yaptığı bir konuşmada şöyle demiş:

'Polonya dilini konuşan soya mensup erkek, kadın ve çocukları merhametsizce ve acımadan imha etmeleri için Ölüm Birlikleri’me buyruk verdim. Gereksindiğimiz önemli toprakları ancak bu biçimde elde edebiliriz. Esasen, imha edilen Ermenden bugün kim anımsar (hatırlar)?"

Amerika’lı araştırmacı Heath W. Lowry, Hitlerin yapmış olduğu konuşmada Ermenitere değindiği yolundaki iddiaların efsane olduğunu yetenekli biçimde kanıtlamış bulunuyor.[3] Gerçekte Hitler, söz konusu tarihde Obersalzberg’de iki konuşma yapmıştı. Bu konuşmalarında, silâhlı güçlerin üç bölümünün yüksek komutanlarına ve başkomutan (oberbefehlshaber) rütbesini taşıyan komutan generallere hitap ediyordu. Konuşmalarının metinleri, Silâhlı Güçler Yüksek Komutası şefi (oberkommandó der Wehrmacht)'ın dosyalarında bulunmuş ve Nuremberg yargıtayında kanıt olarak kullanılmıştı.[4] Yargıtaya kanıt olarak sunulan Obersalzberg söylevlerinin hiçbirinde Ermenilere değinilmemektedir. Basına sızdırılan ve yayımlanan, ama sahte olan üçüncü bir ‘belge’, Obersalzberg’de yapılan toplantının tutanaklarının orijinali bulunduktan sonra, yargıtaya kanıt olarak sunulmamıştı. Hitler'in Ermenilere ilşkin olarak yapmış olduğu söylenen atıf, Times gazetesinin 24 Kasım 1945 tarihli Cumartesi sayısında yayımlanan işte bu ‘belge’den kaynaklanmaktadır.

Lowry'ye bakılacak olursa, bu sahte ‘belge’ geniş yankılar yaratmış; dünya kamusu, Times gazetesi muhabirinin, Hitler’e atfedilen söz konusu alıntıyı Nuremberg yargıtayı tutanaklarından sağladığı yolunda, yaklaşık olarak elli yıldan beri aldatılmış ve halâ aldatılmaktadır. Bu sahte ‘belge'dcn yararlanan Ermeni sözcüleri, Hitlerin Musevileri plânlı biçimde ortadan kaldırırken, 1. Dünya Savaşı günlerinde Osmanlıların Ermenileri sözde ‘soykırıma’ tabi tutmalarına dünyanın herhangi bir tepki göstermemesinden esinlendiğini iddia edip durmaktadırlar; oysaki bu iddia büsbütün asılsızdır.[5]

Buna karşın, Ermeniler, propagandalarını sürdürüyor ve Hitler’in kendilerine ilişkin olarak yapmış olduğunu iddia ettikleri sözde konuşmayı geniş ölçüde kullanarak, geçmişteki Türk-Ermeni olaylarıyla II. Dünya Savaşı günlerinde Musevilerin uğramış oldukları kötülükler arasında bir ilişki olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar. Hitler’in, Ermenilcrin alınyazısına dünyanın ilgisiz kaldığını vurgulayarak bundan esinlenmiş olduğu yolundaki Ermeni iddiaları herhalde Musevileri çok üzmektedir.[6] Başta Amerika Kongresi üyelerinden Charles Pashayan Jr. adlı Ermeni olmak üzere, Kongre’nin seçilmiş üyelerinden 66’sı, 24 Eylül 1984’de yaptıkları konuşmalarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sekiz yıl önce vuku bulduğu iddia edilen ‘Ermeni soykırımındaki ‘sorumluluğunu’ kabullenmediği için Türkiye’yi kınamıştır. Bu konuşmalar sırasında, Hitler’in söz konusu iddialarına değinen iki senatör ve dört temsilci, Musevi kökenli idi.

Musevi Soykırımı’nı Amerika’da Anma Konseyi, Hitler’in söz konusu asılsız konuşmasından yararlanarak, Ermenilerin, XX. yüzyılın ‘ilk soykırımının’ kurbanları olarak, Musevi soykırımını anma programına katılmaya lâyik oldukları kararını almış; 24 Nisan 1984’de bu konuya değinen Amerika’lı temsilci Glenn Anderson şöyle demişti:

‘1980’de Kongrece geçirilen bir yasa ile kurulan, Musevi Soykırımı’nı Amerika'da Anma Konseyi, Ermeni soykırımının kendi müzelerine ve eğitim programlarına alınması kararını vermiştir.[7]

Son birkaç yıldan beri, Amerika’daki devlet eğitim encümenleri, Musevi soykırımını eğitim müfredat programlarına koymuşlardır. Bu programlarda, sözde Ermeni soykırımı, Musevi soykırımının halefi (öncüsü) olarak nitelendirilmekte, Hitler’in söz konusu asılsız söylevi, bu ‘soykırımlarını’ birbirine bağlayan bağ olarak gösterilmekte; bu konudaki davranışlar sürdürülmektedir.[8] Oysaki, Hitler’in söz konusu asılsız söylevinde bile Musevi halkına doğrudan doğruya veya dolaylı olarak herhangi bir atıfta bulunulmamış; Polonya’lılara değinilmiştir. Buna karşın, Dünya Kiliseleri Konseyi dahi Ermeni propagandasına kapılarak, 1984 yılına dair raporunda şunları yazmıştır :

'Hiller, kmmlarına (pogrom) başladığı zaman, dünya uluslarının, onun davranışlanna tolerans göstermiyeceğı ve yapılan kıtallere göz yummayıp bunlan affetmiyeceğı yolunda uyanlmıştı; ama bu uyanya şu karşılığı vermişti : Ermenilen bugün kim hatırlar?’.[9]

Ancak, Batı'lı Hıristiyan kaynaklarından sağlanan kanıtlara göre, Hitler, Musevileri imha etme fikrini, Ermenilerin Osmanlılarca sözde imha edilmiş olmalarından değil, Ingiliz tabiatçısı (natüralisti) Charles Darwin’in 1859da yayımlanan ‘Beşeriyetin Kökeni’ (The Origin of Species) ve 1871’de yayımlanan ‘İnsan Nesli’ (The Descent of Man) adlı yapıtlarından almıştır. Danvin, bu yapıtlarında, yaşayan mahlûkatın en iyilerinin yaşamaya lâyık olduğunu öne sürerek, ‘en lâyık olanlar hayatta kalır’ (the survival of the fittest) sözcüklerini ortaya atmıştır.

Antropoloji (insan bilim) uzmanı Sheila Patterson bu konuda şöyle der:

‘Geleme (tekâmül - evolusyon) nazanyesı, beyaz ırkın üstünlüğünü haklı gösteren daha önceki rasyonel (mantıkî) nazanyelenn yerini aldı. Beyaz ırk hayatta kalarak öteki ırklara oranla daha başarılı olduğuna göre, yalnız örgüt ve yetenek açısından değil, zihnî ve ahlâkî açılardan da tüm öteki sahalarda onlardan daha üstün olmalıdır'.

Bu tutum, Avrupa uluslarını, XIX. yüzyılda kendi sömürgelerini daha geniş ölçüde yaymaya şevketti ve Hitler’i, ‘üstün soy’ nazariyesini geliştirerek, ‘Musevileri ve yaşamaya lâyık görülmeyen öteki soyları’ ortadan kaldırmaya üsteledi.[10]

Yukarıda sözü edilen Hitler alıntısına ek olarak, ‘Andonyan belgeleri’ de sahtedir.[11] Bu sözde ‘belgeler’, Osmanlı İçişleri Bakanı Talât Bey’ce 15 Eylül 1915’de gönderilen ve Ermeni halkının imha edilmesini buyuran sözde gizli yönergeleri içermektedir. Oysaki, Türk dostu olmayan David Marshall Lang bile, bu hayalî buyruklara değinerek şöyle der:

‘Plânın özü gizlilikti. Birçok telgrafçılar, kod memurları ve yerel yönetim yetkilileri Ermeni olduğu için, yönergeleri ayrıntılarıyla kâğıt üzerine yazmamaya büyük dikkat gösterilmiştir’.[12]

Ama Lang, yapıtının daha sonraki sayfalarında, Talât Bey’in ‘15 Kasım 1915’de (?)’ Halep valisine gönderdiği telyazısında, '(Ermeni) kadın, çocuk ve sakatlarına acımadan, imha usulü ne denli feci olursa olsun, vicdan azabı duymadan, onların varlıklarına son vermediği için, valiyi azarladığını iddia ederek, daha önceki sözlerini nakzeder. Oysaki, Andonyan'ın sahnelediği bu sözde ‘buyruklar’, gerçekte yoktur.

1915 yılında çıkan Türk-Ermeni olayları

1915 yılında Ermenilere karşı gerçekten bir ‘soykırımı’ yapılmış mıdır? Bu soruyu yanıtlamadan önce ‘soykırımı’ sözcüğünü açımlamak gerekir. Bu sözcüğü ilk kullanan Raphael Lemkin’e göre, ‘soykırımı’, bir ulusu veya etnik bir grubu imha etmek anlamına gelir ve ulusal gruplan imha etmek amacıyla, onların yaşantılarının öz temellerini yıkmayı amaç edinen çeşitli davranışlann koordine edilmiş bir plânıdır.[13] Dolayısıyla, ‘soykırımı’ suçunun başlıca unsuru, imha etme niyetidir.

‘Soykırmı’ sözcüğü, ilk kez, 18 Ekim 1945’de Nuremberg yargıtayının, sanıkları, ‘kasti ve sistemli soykırımı suçuyla’ suçladığı bir belgede kullanılmıştın[14] Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, 11 Aralık 1946’da yaptığı ilk oturumda kabul ettiği Konvansiyonun 11. maddesi, ‘ulusal, etnik, sosyal veya dinsel bir grubu büsbütün veya kısmen imha etmek niyetinin soykırımı olduğunu’ saptamıştır.[15]

Bu denli bir suçun dört unsuru olmalıdır : 1. bu bir devlet suçudur ve egemen bir devletin talebinin yerine getirilmesine dayanır; 2. kurbanlar daima (ulusal, etnik, sosyal veya dinsel) bir gruptur; ama buna siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel grupların da girdiği anlaşılır; 3. grubun imhasına yol açar ve 4. grubu imha etmek için ortada bir maksat, önceden alınmış bir karar, bir niyet olmalıdır. Plânlı biçimde kasti olarak girişilen imha davranışları ‘soykırım’ sayılır.

Bu açımlamaların ışığı altında, Osmanlı Ermenilerinin ‘soykırımına’ tabi tutulduklarını iddia etmek haksızlıktır. Osmanlı yönetiminin, Ermeni halkını ‘bir tüm olarak veya kısmen imha etmek’ maksadına sahip olduğunu gösterecek kanıt yoktur. Türklerle Ermeniler, Rum, Musevi ve öteki etnik ve dini azınlıklarla, altıyüz yılı aşkın bir süre, Anadolu’da, nisbeten ortak bir düzen içinde birlikte yaşadılar. Ortak gelenek ve adetlere dayanan bu uzun süreli düzenli ilişkiler sırasında, Osmanlı Ermenileri ve Padişahın öteki gayri-Müslim uyrukları, özellikle kentlerde yaşayanlar, gönenç içinde hayat sürdüler. Birçok Ermeniler, İmparatorluğun kimi yüksek katlarında ve hükümet saflarında görev yaptılar. Ermeniler, ayrıca, Osmanlı kültürene o denli katkıda bulundular ki, yüzyıllar boyunca Padişahların özel güvenini sağlayarak millet-i sadıka niteliğini kazandılar. 1912 yılında, Balkan Savaşları sırasında, Osmanlı Dışişleri Bakanı, Gabriyel Noradungiyan adlı bir Ermeni’ydi.[16]

Ermenilerle Türkler arasındaki ilk ciddi olaylar 1880’lerin birinci döneminde başlar. O tarihte, Osmanlı ülkelerini ele geçirmeye çalışan emperyalist devletlerce kışkırtılan Ermeniler, gizli (tedhiş) örgütleri kurmaya ve kendi halklarına karşı bile terör davranışlarında bulunmaya başlıyorlardı. Onların bu tedhiş ve şiddet hareketleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun birçok cephelerde bir ölüm-kalım savaşı verdiği I. Dünya Savaşı’nda doruk noktasına varıyordu. Bu Ermeni tedhişinin sonucu olarak Türklerle Ermeniler birbirlerine giriyor; Anadolu’da bir sivil savaş başlıyor;[17] her iki yan mal ve canlarını yitiriyordu.

Ancak, Osmanlı katlarının, Ermenileri kasten ve önceden hazırladıkları bir plânla imha etmek maksadında olduklarını iddia etmek, tarihi gerçekleri tahrif etmektir. 1915’de vuku bulan şudur: mensuplarının çoğu yalnız devlete karşı açıkça isyan etmekle kalmayıp, ayni zamanda, ülkeyi işgal eden dış düşmanlarla işbirliği yapan ve Türk ordularının hatlarının gerilerinde sivil halka karşı bir tedhiş ve kırım kampanyası yürüten etnik bir gruba karşı kimi güvenlik önlemleri uygulanmıştır. Ermeni militanlan, daha önce plânlarını hazırlamış oldukları bir stratejiye göre davranıyorlardı.

1887’de Cenevre'de kurulan Ermeni Hınçak (Çan) örgütü, Türkiye’nin Doğu İlleri’ndeki Ermenileri kışkırtmayı amaç edinmiş; hazırladığı ilk programda Ermenilere şöyle seslenmişti:

‘Türkiye’deki Ermenilerin gelişmesini önleyen zincirlerin kırılması ve Ermenilerin, ne olursa olsun, bağımsızlıklarını yeniden sağlaması gerektiğine nihayet inanmış bulunuyoruz. Bu amacı sağlamada propaganda, tedhiş ve partizanların merhametsiz savaşı gibi her davranış makbuldür... ’.[18]

Hınçakların uzun süreli amacı, Ermenilere ulusal duygular aşılamak ve onları çete savaşı için silâhlandırıp hazırlamaktı. Dünyanın her yanından geldiği iddia edilen Ermeni delegelerince hazırlandığı söylenen programlarında, Anadolu, çeşitli isyan bölgelerine ayrılıyor ve isyanın nasıl başlatılacağı konusunda açık ve ayrıntılı bilgi veriliyordu.[19] Hınçaklar, tüm Osmanlı İmparatorluğu alevler içinde kalınca, Avrupa Devletleri’nin müdahale ederek küçük uluslara haklarını sağlayacaklarını ümit ediyor; o zaman Türkiye, Rusya ve İran Ermenilerini sosyalist bir devlet içinde birleştirmenin olanaklı olabileceğini sanıyorlardı.[20]

Bunu, Ermeni yazarlarından Louise Nalbandian da doğrular. Bu yazara bakılacak olursa, Hınçak Partisi’nin programı. Ermeni halkının duygularını düşmanlara karşı kamçılamak ve onların misilleme davranışlarından yararlanmak için ‘tedhiş ve kışkırtma’ esasına dayanıyordu. Nalbandian şöyle der:

'(Hınçak) partisi, Osmanlı rejiminin saygınlığını aşağılamak ve İmparatorluğun tümüyle dağılmasını sağlamak amacıyla Osmanlı yönetimine karşı tedhiş davranışlarında bulunmayı amaç edinmişti. Hınçaklar, o sıralarda hükümet hesabına çalışan en tehlikeli Ermeni ve Türklen, tüm ajan ve hafıyelen ortadan kaldırmayı diliyordu. Parti, tüm bu tedhiş hareketlerini sürdürmede kendisine yardımcı olmak üzere, kesinlikle tedhiş davranışlarında bulunacak özel bir şube kurmayı tasarlıyordu. Ana amacı yerine getirmek için gerekli genel isyanın en uygun vaktinin, Türkiye'nin bir savaşa girdiği zaman olduğu saplanmıştı’.[21]

Hınçaklar, Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk ve Ermenilere karşı yapılan birçok kırımlardan sorumludurlar.[22]

Öteyandan, 1890’da Tiflis’de kurulan ve Daşnaksutyun adıyla daha iyi bilinen Ermeni İhtilâl Federasyonu, programında, Osmanlı yönetimine karşı propaganda yaymak; ülkede sürekli bir ihtilâl havası yaratmak ve ‘Türkiye’nin Ermenileri kötü biçimde yönettiğini’ Avrupa Devletleri’nin dikkatine sunmak için harekete geçilmesini öneriyordu.[23] 1892 yılında yayımladığı bildiride, ‘Türkiye Ermenistanı’ndaki kardeşlerine' genel ihtilâl işaretinin verilebilmesi için, Ermenileri, umut, inanç ve kararla hazırlıklı olmaya çağırıyor;[24] ‘dayamlamayacak bir duruma’ ancak silâhlı bir ihtilâl ve şiddetle engel olunabiliceğini öne sürüyordu. Dolayısıyla, Daşnaksutyun, Osmanlı yönetimine karşı, hiç durmadan savaşmak, Osmanlı kuruluşlarını yıkarak yağma etmek, Osmanlı yetkililerini, ‘hainleri, tefecileri ve tür istismarcıları’ tedhişe tabi tutmak amacıyla çeteler kuruyordu.[25] Görülüyor ki, Kafkasya’da kurulan Daşnak Komitesi, bu amaçlarını sağlamada terörizmi ta başlangıçtan beri araç olarak kabul etmişti.[26] Örgütün üyeleri, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki birçok Türk ve Ermenileri katletmiştir.

Türkiye’de yaşayan ve Türklerle Ermenileri iyi bilen, İstanbul’daki Robert Kolleji’nin ilk başkanı, rahip Dr. Cyrus Hamlin, Birleşik Amerika’nın Lexington kentinden gönderdiği ve Boston Congregatıonalıst adlı gazetenin 23 Aralık 1893 tarihli sayısında yayımlanan mektubunda, bir Ermeni ihtilâl partisinin, Türk İmparatorluğu’nun kimi yerlerinde ‘misyonerlerin çalışmalarına ve tüm Hıristiyan nüfusa büyük ölçüde kötülük ve ezgi yaptığını’; bu örgütün gizli olduğunu; ‘sahtekârlık ve ustalıkla’ yönetildiğini kaydediyordu. Hamlin’in anlattığına göre, ihtilâlin çığırtkan savunucularından biri olan ‘oldukça zeki bir Ermeni’nin’, Rusya’nın Küçük Asya’ya girerek orasını ele geçirmesi için ortam hazırlamayı ümit ettiklerini Hamlin’e söylüyor; şu görüşleri öne sürüyordu:

'İmparatorluğun her yanında örgütlenmiş bulunan bu Hınçak çetelen, her fırsattan yararlanarak, Türk ve Kürtien öldürecek, köylennı ateşe verecek ve sonra dağlara kaçacaklar. Bunun üzerine gazaba gelecek olan Müslümanlar ayaklanarak, savunmadan yoksun bulunan Ermenilerin üzenne çullanacak; onlan o denli barbarca boğazlıyacak kı, Rusya , insanlık ve Hıristiyan uygarlığı adına ülkeye girerek devralacak.’

Hamlin, bu düzeni, o güne dek bilinen düzenlerin tümünden de kötü, ‘tüyler ürpertici ve şeytanî’ olarak yadsıyınca, Ermeni sakince şu yanıtı veriyordu: ‘Hiç kuşkusuz, size öyle görünüyor, ama biz Ermeniler özgürlüğe kavuşmak kararındayız’. Hamlin, bu düzenin, tüm uygar halkları ‘Ermeni’ adından tiksindireceğini boşuna vurguluyor; Ermeni şu karşılığı veriyordu ‘Herşeyi göze alacak kadar ümitsiziz; dolayısıyla bu işi yapacağız’. Hamlin, Ermeni ihtilâlcilerini ‘kurnaz, terbiyeden yoksun ve zalim’ kişiler olarak nitelendiriyor; onların Rus uyruğu olduklarını ve örgütlerinin ‘Rus altını ve hünerine dayandığını’ öne sürerek tüm misyonerleri ve Protestan Ermenileri bu örgütü yadsımaya çağıryordu.[27]

Dr. Cyrus Hamlin’in bu görüşlerini ciddi ve yansız öteki birçok yazarlar, yetkililer ve gezginler de doğrulamaktadır: örneğin, İngilizlerden, 1881’de Van’da konsolos yardımcısı bulunan Teğmen Emilius Clayton; ı8g3’de Erzurum’da konsolosluk yapan Windham Graves; 1896’da Doğu Anadolu’da konsolos yardımcısı olarak görev yapan C. H. Williams; Mark Sykes, v.s. Buna karşın, Ermeni militanlan, Anadolu’daki Ermeni nüfusunun, Osmanlı Imparatorluğu’nun sadık uyruğu olduğunu iddia eder ve Ermenilerin, I. Dünya Savaşı günlerinde, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Rusya ve bağlaşıkları safında yer almak amacıyla faal biçimde ihtilâl amaçlan güttükleri yolundaki demeçlere karşı çıkarlar. Oysaki, 30 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı’nın huzurana çıkan Ulusal Ermeni Delegasyonu başkanı Bogos Nubar, Ermenilerin, Bağlaşıkların savaş gayretlerine yapmış oldukları katkıları şöyle anlatıyordu:

‘...Maalesef pek az sayılan kışının bildiği gerçeği açıklamalıyım: savaşın başlangıcından ben, Ermeniler, her savaş kesiminde Bağlaşıklar safında çarpışmışlardır... Ermeniler, Türkiye’den yana geçmeyi öfkeyle reddettikten günden bu yana fiili (de facto) olarak savaşan bir yan olmuşlardır.

Gönüllülerimiz, Transız Tabancı Lejyonu (Legion Etrangère) mensubu olarak çarpışmış ve onur kazanmıştır. Doğu Lejyonu (Legion d'Orient )'nda 5.000’den çok Ermeni görev yapmış; Suriye ve Filistin’deki Fransız ordusunun yansından çoğunu oluşturmuş ve General Allenby hin kesin zafenne katkıda bulunmuştur.

Kafkasya’daki Rus ordularında görev yapan 150.000 Ermeni bir yana; Andranik, Nazar be kof ve ötekılenn komutasındaki 50.000 Ermeni gönüllüsü, Bağlaşıkların savı için dört yıl süre ile savaşmakla kalmamış, Rusya yıkıldıktan sonra, bırakışma imzalanıncaya dek, Kafkasya 'da Türklenn ilerlemesini durduran tek mukavemet gücünü oluşturmuştu. Böylece, Almanlarla Türklenn, kendi askerlerini başka savaş bölge lenne göndermelerini engellemekle, Mesopotamya (Irak)’laki Ingiliz askeri gücüne yardımcı olmuşlardır.

Ulusal Ermeni Delegasyonu, tüm bu noktalar dikkate alınarak , Ermeni ulusunun savaşan yanlardan bin olarak tanınmasını dile-miştir...[28]

Hınçak Partisi’nin organı olan Hintchak gazetesinin 1914 yılı Kasım sayısında yayımlanan bir yazıdan aktarılan şu alıntı oldukça açıklayıcı niteliktedir:

‘Çeyrek yüzyıldan ben Türkiye’deki Ermenilerin kurtuluşunu sağlamak için kanlı bir yol izleyen, birçok aksiliklere uğrayan ve haklarından yoksun bırakılan Ermeni ulusunu temsil eden Sosyal Demokrat Hınçak Komitesi, şimdi, Osmanlı istibdadını kan içinde boğmak amacıyla, ihtilâf ve ihtilâl borusunu çalarak ve gerçek sıyası olayların gücüyle harekete geçerek, Toros dağlarından ve Ermenistan hudutlarından savaş sahasına iniyor.

Ulusların varlığı tehlikede olan bu dev mücadelede, Hınçak Komite- si’yle tüm Ermeni ulusu, kendi tinsel ve edimsel (manevi ve maddi) güçlerini birleştirerek ve ihtilâl kılıcını sallayarak bu dünya savaşına girecektir.

Üçlü Bağlaşma ’nın, özellikle Rusya ’nın silâh yoldaşları olarak, Bağlaşıklarla işbirliği yapacak ve Ermenistan, Kilikya, Kafkasya ve Azerbeycan’da son zafen sağlamak amayla, ellerindeki tüm siyasi ve ihtilâlci araçlardan yararlanacak; tüm bu davranışlarında daima kendi yurtseverlik duygularıyla hareket edecek ve böylece, kendi kendilerine ve uygarlığa olan görevlerini yerine getireceklerdir... ’

Ermenilerin yer değiştirmeleri

Osmanlı yönetimi, Ermeni ayaklanmalarına karşı kendi güvenliğini korumak amacıyla önlemler almak zorunda kalıyor; savaşçı birliklerdeki Ermeni erlerini savaşa katılmayan birliklere; askeri harekât bölgesindeki Ermenileri ise, ülkeyi istilâ etmekte olan düşman güçleriyle işbirliği yapamayacakları ve savaş hatları gerisinde savunmadan yoksun sivil halka kötülük edemeyecekleri bölgelere nakletmek kararını alıyordu. Bu denli önlemler tüm Ermenileri kapsamıyordu. Örneğin, orduda bağlılıkla görev yapan Ermenilerin aileleri, rahipler, doktorlar, eczacılar ve birçok hükümet yetkilileri bu karardan muaf tutuluyordu.

Alınan önlemler, savaşan askeri birliklerin gerisinde güvenliği korumak sorunuyla karşılaşan herhangi bir ülkenin alması gereken önlemlerdi ve bunlar, Ermenilere karşı, sırf bir etnik, dini veya ırki gruba mensup oldukları için uygulanmış değildir. Bilâkis, devlete karşı açıkça isyan eden, sivil halkı kırıma tabi tutan, ülkeyi istilâ eden düşmana katılan, onunla işbirliği yapan veya onun savına sempati gösteren Ermenilere karşı alınmıştı.

Osmanlı Bakanlar Kurulu, Ermenilerin nasıl yer değiştirecekleri konusunda ayrıntılı ve kesin yönergeler yayımlamıştır. Bu yönergeler ve Ermenilerin nasıl taşınacaklarını açıklayan yönetmelikler (nizamlar), Osmanlı belgeleri arasında korunmaktadır ve kimi Türk tarihçilerince yayımlanmışlardır. Bu belgelerin hiçbirinde ‘kırım’ veya ‘soykırım’dan söz edilmemekte; bilâkis, onların hir birinde, Ermenilerin, gidecekleri yerlere güvenlik içinde götürülmeleri ve orada yeni barınaklar kurmalarına izin verilmesi için kesin buyruklar verildiği görülmektedir.[29]

İçişleri Bakanı Talât Bey’in yer değiştirmeler konuşanda yayımladığı ve 1920’lerde İngliz İstihbaratı’nca İstanbul’da ele geçirilen yönergelerin aşıılarını da içeren bu gizli belgelerin kimileri, oldukça açıklayıcı niteliktedir, çünkü, yer değiştiren Ermenilerin yaşantı ve mallarının güvence altına alınması için çıkarılan kesin ve ayrıntılı yönetmelikleri içermektedir.[30] Osmanlı arşivlerinde, Osmanlı yönetiminin, bu Önlemleri Ermenilere pek az ezgi verecek biçimde uygulamayı denediğini gösterecek birçok belgeler vardır. Bu yönergeleri yerine getirmede ihmalkârlık göstermekten sanık olarak yargılanan ve suçlu bulunan 10’u aşkın sivil ve askeri yetkili, ölüm cezasına çarptırılmış ve asılmıştır.

Savaş koşullarının yaratmış olduğu kısıtlamalara karşın, hükümet katlan, yer değiştiren Ermenileri, onlardan öç almaya çalışanlara ve eşkiyalara karşı korumak için elden geleni yapmıştır. Ancak, Türk ordusunun, hem istilâcı güçle, hem de Ermeni asileriyle uğraşmak zorunda kaldığı bölgedeki koşullar oldukça sertti; sonra, savaştan yararlanan eşkiyalar, asker kaçakları ve yerel kötü kişiler, çevrede başıboş dolaşıyor; her yanda bulaşıcı hastalıklar beliriyordu. Öte yandan, dost ve yakınları Ermeni asilerce öldürülenlerin birçoğu, onlardan öç almak duygusuyla yanıyordu.

Tüm bu gerçeklerin ışığı altında, 1915’de, Türklerle Ermeniler arasında çıkan olayları, ‘Ermenileri imha etmek amacıyla önceden kasten hazırlanmış bir soykırımı’ olarak nitelendirmek objektív açıdan olanaksızdır. Bu olaylar, savaş koşulları içinde vukubulan hareket ve karışı hareket (aksiyon ve reaksiyonj’tir ve her iki yan epeyi kayıp vermiştir. Ermenilerden 300.000 ile 500.000 arası kişi, Türk ve öteki Müslümanlardan da bir milyona yaklaşık kişi yaşantısını yitirmiştir. Bunlar, üzüntü yaratan olaylardır; hem de, aralarında birçok benzerlikler bulunan ve dıştan kışkırtılmadıkları sürece, yüzyıllar boyunca barış ve uyum (ahenk) içinde yaşamış olan Türlerle Ermeniler arasında olduğu için çok üzüntü vericidir.

Söz konusu önlemler uygulanırken vukubulun, ama önlenemeyen, aşırılıklara karşı tepki göstermek olağandır, fakat gerçek durumun ve tarihi olaylann ışığı altında, hiçbir kişi, bu olayları, ne denli üzüntü verici olursa olsun, saptanmış olan anlamda ‘soykırım’ olarak nitelendiremez. Dolayısıyla, Musevi soykırımıyla 1915 olayları arasında bir bağlantı olduğu iddiaları, olaylann evveliyeti ve objektiflik açılarından kabul edilemez. Bunlar, birbirinden büsbütün değişik olaylardır. Museviler, sırf Musevi oldukları için Naziler tarafından imha edilmiştir. Nuremberg duruşmaları sırasında da resmi ilk kaynaklardan sağlanan kimi kanıtlara dayanılarak verilmiş olan uluslararası kararla saptanmış olduğu gibi, Musevileri imha etmek için önceden huscle gelmiş bir niyet vardı.

Oysaki, 1915 olayları, Ermenilerin, daha önce de yaptıkları gibi, devlete karşı silâhlı olarak isyan etmeleri üzerine başlamış; Ermeni asileri, sivil halktan birçoğunu kırıma tabi tutmuş; ülkeyi istilâ eden düşmanlarla işbirliği yapmış; kendi devletlerine karşı savaş ilân etmiş ve düşmanlar hesabına casusluk ve sabotaj davranışlarında bulunmuş; bu hareketleriyle kendilerine karşı reaksiyona (tenkile) neden olmuşlardır. İngliz Devlet Arşivi (Public Record Office)’ine bu oldukça önemli noktayı doğrulayıcı birçok belgeler vardır.[31] Bunun sonucu olarak, Museviler gibi yalnız tek yan değil, Türk-Ermeni ilişkilerinde her iki yan da insanca ağır kayıp vermiştir.

İstanbul’un Bağlaşıklarca işgali günlerinde İngiliz İstihbaratı’nca ele geçirilen kimi Osmanlı belgelerini de koruyan İngiliz Devlet Arşivi’nde veya Osmanlı arşivlerinde, Osmanlı hükümetinin Ermenileri kasten imha etmek maksadında olduğunu gösteren herhangi bir belgeye raslanmamıştır; bilâkis, bunun tam aksini gösteren belgeler bulunmuştur. Sonra, Ermeni tezini savunan yapıtların yazarlarının hiçbirisi, konuya doğal olarak epeyi ışık serpecek bir durumda olan Osmanlı arşivlerinden yararlanmamıştır.

Ermeni - Nazi işbirliği

II. Dünya Savaşı günlerinde Türk yönetimi, Hitler’in zulmünden kaçan birçok Musevilere barınak verirken, Nazilerce işgal edilen ülkelerdeki Ermeni çevrelerini Musevi düşmanlığı sarıyordu. New York’taki Ermeni Enformasyon Servisi’nin Daşnakların Mazilerle işbirliği başlığı altında yayımladığı bir risaleye göre, o günlerde, Ermeniler arasındaki soyculuk sempatizanlığı oldukça tehlikeli boyutlara erişiyordu, Hairenik adlı Ermeni günlük gazetesinin 19, 20 ve 21 Ağustos 1936 tarihli sayılarından aktarılan şu alıntı, önyargı ve taassubun dahi hudutlarını aşar :

'En aşın ulusalcı ve soycu (ırkçı) olan Museviler, kendi soylarının varlığını sürdürmek amacıyla bir enternasyonalizm ve dünya yurttaşlığı havası yaratmak zorundadırlar... İngilizlerin, ülkeler işgal etmede savaş gemileri kullandıkları gibi, Musevıler de, bir silâh olarak, enternasyonalizmi veya komünizmi kullanırlar...Bu zehirli unsurlar, kronik bir hastalık gibi derinlemesine kok salınca, onları ortadan kaldırmak bazan güç oluyor. Bir halk, onları ortadan kaldırmak gereğini duyunca,...bu yoldaki çabalar ihtilâlcilik olarak nitelendirilir. Bir ameliyat sırasında hasıl olan kanama doğal bırşeydır... Bu koşullar içinde, diktatörlükler, görünürde bir kurtarıcı rolünü oynar’.[32]

1935 yılı Mayısı’nda, Bükreş’teki Ermeniler, o kentin Musevilerine; Selânik’teki Yunanlılar ise, aynı yılın Ağustos ayında, oradaki Musevilere saldırıyorlardı. II. Dünya Savaşı günlerinde, Hitler Almanya’sındaki Ermeni gönüllüleri, Nazi temerküz kamplarına gönderilecek olan Musevilerin ve yasa dışı ilân edilen öteki kişilerin tutuklanmalarına yardımcı oluyorlardı. Ermeniler, ayni zamanda, Faşist ve Musevi düşmanı bir yöntem izleyen aşağı (madun) soyların imhasını hedef güden Nazi ilkelerini destekleyen Almanca bir dergi yayımlıyorlardı’[33].

Bunu, Ermeni dostu İngiliz yazarı Christopher J. Walker de doğrular. Ona bakılacak olursa, o günlerde Alman işgali altındaki ülkelerde yaşayan ve aralarında tanınmış kimi kişiler de bulunan Daşnak Partisi üyeleri. Alman sempatizanlığı besliyorlardı. Bir Amerikan dergisi, Nazilerin, Daşnaklara özerk bir devlet kurmada yardımcı olacakları yolunda söz vererek onları gizli işlerde çalıştırdıklarını yazacak kadar ileri gitmiştir[34]. Yine Christopher Walker’e göre, Alman işgali altındaki ülkelerde yaşayan Daşnaklar, Nazilerle sıkı ve yakın ilişkiler kurmuşlardı. Almanlar, 30 Aralık 1941’de, Silâhlı Güçler Yüksek Komutası ( Wehrmacht)'nın bir kararıyla, ‘812. Ermeni taburu’ adı altında bir askeri örgüt kuruyor; onun komutasını Dro adlı Ermeni önderine veriyorlardı. Bu tabur, az sayıda sadık Ermeni erlerinden ve Nazilerin Doğu’daki askeri başarıları sonucunda ele geçirilen birçok Ermeni savaş tutsağından oluşuyordu. İlkin 8.000 erden oluşan ve daha sonra 20.000 ere yükselen bu tabur, Kırım ve Kuzey Kafkasya’da görev yapıyordu.

Bir yıl sonra, 15 Aralık 1942’de, bir Ulusal Ermeni Konseyi kuruluyor; Alman işgali altındaki bölgeler Bakanı Alfred Rosenberg’ce tanınıyordu. Konseyin başkanlığını Profesör Ardaşes Abegyan, asbaşkanlığını da Abraham Gülhandanyan yapıyor; Nzdeh ve Vahan Papazyan, üyeleri arasında bulunuyordu. O tarihten 1944 yılının sonuna dek. Arménien adlı bir dergi yayımlanıyor; derginin yazı işleri müdürlüğünü, Levon’un oğlu ve Berlin Radyosu’nda yayın yapan Viçen Şant yürütüyordu. Walker’in iddia ettiğine göre Ermeniler, sırf canlarını kurtarmak amacıyla, Ermenilerin de ‘Aryan’ (Cermen) soya mensup olduğunu kanıtlamaya çalışıyor; Dr. Paul Rohrbach’ın yardımıyla, görünürde bunda başarı sağlıyorlardı, çünkü Naziler, işgalleri altındaki ülkelerde yaşayan Ermenileri zulüm ve baskıya tabi tutmuyorlardı[35].

Sonuç

Bugün, Türkiye Cumhuriyeti, militan Ermeniler ve Ermeni sempatizanlarınca, ‘soykırımı’ suçuyla haksızca itham edilmektedir. I. Dünya Savaşı günlerinde yalnız Ermenilere değil, Anadolu’nun tüm halklarına ölüm, ıstırap ve tahribat getiren felâketi kimse yadsımıyor. Ancak, tek bir etnik grubun çekmiş olduğu ıstıraba değinmek doğru değildir, çünkü Ermenilerden çok, bir milyonu aşkın Türk ve öteki Müslümanlar, aynı koşullar içinde ve birçoğu da, orduları Osmanlı ülkelerini işgal eden Çarlık Rusya'ca kışkırtılan ve desteklenlen Ermeni ihtilâl gruplarının ellerinde telef olmuşlardır.

Ermeni ihtilâl örgütleri, meydana gelen karışıklıktan yararlanarak, nüfusunun üstün çoğunluğu Müslüman olan bir bölgede, şiddet yoluyla bir Ermeni devleti kurmak niyetindeydi[36]. Osmanlı hükümeti sorumluluk taşıyorsa, beş cephede dünya savaşı verirken, kendi Müslim ve gayri- Müslim sivil halkını, geniş ölçüde sivil savaş, eşkiyalık, açlık ve hastalıklara karşı koruyamamaktan ötürü sorumlu olabilir ve bu konudaki başarısızlığı ‘soykırımı’ olarak asla nitelendirilemez; nitelendirilirse, ‘soykırım’ sözcüğü tüm anlamını yitirmiş olur. 1915’de Osmanlı İmparatorluğu’nda çıkan olayları, Hitler’in II. Dünya Savaşı’nda Musevileri plânlı biçimde imha edişiyle kıyaslamak, tek ‘suçlan’ Musevi olarak doğmak olan milyonlarca Nazi kurbanlannın anısına hakarettir.

Ermenilerin önceden hazırlanan bir plân gereğince imha edildiklerini iddia eden Ermeni tarihçileri, iddialannı doğrulamak amacıyla, Osmanlı İçişleri Bakanı Talât Bey’e atfedilen kimi sahte telyazılannı ‘kanıt’ olarak öne sürmektedirler. Ancak, bu sahte ‘belgeler’, 1920 yılında öne sürülünce, bunlan İngilizler bile kanıt olarak kabullenmemişlerdi; oysaki, o sıralarda, eski Osmanlı yönetiminin 150’ye yaklaşık yetkilisini savaş suçlarından sanık olarak ileride yargılamak amacıyla tutuklayıp Malta’ya sürmüşlerdi. İngilizler, Osmanlı, İngiliz, Fransız ve Amerikan arşivlerinde iki yıl süren araştırmalar sonunda, kendi başsavcılarının da önerisi üzerine, tutukluları yargılamaktan vazgeçiyor; onlan özgür bırakıyorlardı. O tarihten bu yana hiçbir ciddi araştırmacı, Talât Paşa’ya atfedilen sahte telyazılarını mevsuk olarak kabullenmemiştir[37].

1919 yılı Şubatı’nda, Osmanlı hükümeti, Danimarka, İsviçre, Hollânda, İspanya ve İsveç denli yansız devletlerin yönetimlerine gönderdiği telyazılarında, onlan, Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslim ve gayri-Müslim yurttaşlarına karşı savaş suçu işlemişse bundan sorumlu olan kişileri saptamak amacıyla kurulacak olan bir soruşturma komisyonuna katılmak üzere temsilciler göndermeye çağınyordu. Ama Bağlaşık Devletler, özellikle İngiltere, ivedilikle işe karışarak böyle bir komisyonun kurulmasına engel oluyor, yansız devletlerin, Bağlaşık Devletlerin işlerine kanşmalanna izin verilmeyeceği özürünü öne sürüyorlardı.[38]

Oysaki bu denli davranışın altında herhalde gizli bir maksat vardı: Bağlaşık Devletler, bağımsız ve yansız bir komisyonun sözde ‘Ermeni kırımları’ konusunda geniş ölçüde soruşturma yaparak, yalnız Ermenilerin değil, Rum, Musevi, Müslüman v.s.’den oluşan Anadolu halklarının başına gelenlerden emperyalist ve sömürgeci Yüce Devletler’in sorumlu olduğu sonucuna varmasına engel olmak azmindeydiler. Bu Yüce Devletler, ‘Avrupa’nın hasta adamı’ lâkabını taktıktan Osmanlı Devleti henüz ölmeden, onu cesedini zaten kendi aralarında paylaşmış ve İmparatorluktaki etnik ve dini gruplan bol sözlerle aldatarak, İmparatorluğu bölmede bir araç olarak kullanmış; ama azınlıklara vermiş oldukları sözü yerine getirmemişlerdi.[39]

Dipnotlar

  1. Yehuda Bauer: Is the Holocaust explicable?’ (Musevi soykırımı izah edilebilir mi?), Remembering for the future - the impact of the Holocaust on the contemporary world (Gelecek için hatırlama - Musevi soykırımının bugünkü dünya üzerindeki etkisi). Oxford, Temmuz 1988, s. 1970; Bauer: A history of the Holocaust (Musevi soykırımının tarihi), Londra 1982, s.57-8; Bauer: ’Essay on the place of the Holocaust in history’ (Musevi soykırımının tarihteki yeri), Holocaust and Genocide Studies (Musevi soykırımı ve Genosit araştırmaları), cilt 11. no.2, 1987, s.213, 215 ve 217.
  2. Leo Kuper: The prevention of genocide (Soykırımını önleme), Londra 1985, s. 149; Kuper: Genocide and its political use in the twentieth century (Soykırımı ve XX. yüzyılda siyasi açıdan kullanılışı), Londra 1981, s. 105; ayr. bkz. Lucy S. Dawidowics: The Holocaust and the historian (Musevi soykırımı ve tarihçi), Cambridge (Mass.), 1986, s. 13.
  3. Heath VV. Lowry: ‘The U.S. Congress and Adolf Hitler on the Armenians' (Amerike Kongresi ve Adolf Hitler in Ermeniler hakkında söyledikleri). Political Communication and Persuasion, cilt 3, No. 2, 1985, s. 11 1-140.
  4. Nuremberg Yargıtayı tutanakları. TMWC, cilt II, New York. AMS Basımevi. 1961, s.285-6.
  5. Lowry, s. 119-20.
  6. Örneğin bkz. Terrence Des Pres: The survivor, An anatomy of life in the death camps (Hayatta kalan. Ölüm kamplarındaki yaşantının bir anatomisi), New York, 1976, s.52-3.
  7. Amerika Kongresi'nin Tutanakları, H 2970, 24.4.1984.
  8. Lowry, s. 124 vd.
  9. World Council of Churches, Commission of the Churches on International Affairs (Dünya Kiliseleri Konseyi-Uluslararası Olaylar Kilise Komisyonu): Armenia - the continuing tragedy (Ermenistan - sürüp giden felâket), Cenevre, 1984. s.28.
  10. Awake dergisi, cilt 63, N0.3, 8,2.1982.
  11. Aram Andonian: The memoirs of Aatm Bey (Nairn Bey'in anılan), Londra, 1920, s.64; ayr. bkz. Şinasi Orel ve Süreyya Yuca: Ermenilerce Talál Paşa’ya atfedilen telgrafların gerçek yüzü, Ankara 1983; Türkkaya Ataöv: The Andaman Documents' attributed la Talât Pasha are forgeries (Talât Paşa'ya atfedilen Andonyan Belgeleri’ sahtedir), Ankara, Nisan 1984.
  12. David Marshall Lang: The Armenians: a people tn exile (Ermeniler - sürgünde bir halk), Londra 1981, s.20.
  13. Raphael Lemkin: Axis rule in occupied Europe (İşgal altındaki Avrupa’da Mihver yönetimi), Carnegie Endowment for International Peace (Carnegie Uluslararası Banş Kuruluşu), Washington 1944, s.79.
  14. Procès des grands criminels de guerre, Tribunal militaire international de Nuremberg, t.i, 1947, s.46.
  15. Karar N0.260, A III, 9.12.1948.
  16. S. R. Sonyel: The Ottoman Armenians - of Great Pouter diplomacy (Osmanlı Ermenileri - Yüce Devletlerin diplomasisine kurban edilenler), Londra 1987, s.24 vd.; ayr. bkz. T. Çark: Turk Devleti hizmetinde Ermeniler, 1453-7953, İstanbul 1953; Mesrop K. Krikorian: /Arnemans in the ser5vice of Ottoman Empire, 1860-7908 (Osmanlı İmparatorluğu hizmetinde Ermeniler, 1860-1909), Londra 1977.
  17. Ayr. bkz. Justin McCarthy: Muslims and Minorities, the population of Ottoman Anatolia and the end of the Empire, (Müslümanlar ve Azınlıklar, Osmanlı Anadolusu’nun nüfusu ve İmparatorluğun sonu), New York, 1983, s.ı 18 vd.
  18. Pierre Moser: Arméniens ou est la réalité? Libraire-Edition Mallier, 1980. s.37.
  19. Enver Ziya Karai: Osmanlı Tarihi, cilt VIII, Ankara, 1947-62, s.13.
  20. Hintchak, cilt I, No.1, kasım 1887, No.11-12, Ekim-Kasım 1888: programlan ilk kez ayrıntılı olarak yayımlanmaktadır. Bu konuda en iyi kaynaklar, örgütün kurucusu Avedis Nazarbek'in yakın dostu Han Azad’ın şu anılandır: ‘Hai Heghapoghaganie Housheritz', Hairenik Amsakir, V. 1927, No.8, s.60-62. No.9, s.52-63; ayr. bkz. Nazarbek’in Through the storm (Fırtınanın arasından) başlığı altında. 1889 da Londra'da yayımlanan yapıtında öne sürdüğü görüşler.
  21. Louise Nalbandian: The Armenian Revolutionary Movement (Ermeni İhtilâl Akımı), California Üniversitesi, Berkeley, Los Angeles, 1963, s.110—11.
  22. Sonyel: Ottoman Armenians, s. 111 vd.
  23. Darakir H H. Dashnagzoulian, 1892; Mikael Varandian: Hat Heghapoghagan Badmou- tiun (Ermeni İhtilâl Federasyonu'nun tarihi), cilt I. Paris, 1932, s.80 vd.; ayr. bkz. K. S. Papasian: Patriotism Perverted (Sapık Yurtseverlik), Boston, 1934.
  24. Papasian, s, 14; Nalbandian s.168.
  25. William L. Langer Diplomacy of Imperialism (Emperyalizmin Diplomasisi), cilt I, New York, 1956, s. 155.
  26. Papasian s. 14-5.
  27. İngiliz Devlet Arşivi (Public Record Office), Turkey No.6 (1986). Command 8108, N0.214, s.38-9; Boston Congregationalism 23.12.1893. Sir Edwin Pears da buna benzer sözler işitmiştir: bkz. Forty years in Constantinople (İstanbul'da Kırk Yıl), New York, 1916.
  28. The Times, 30.1.1919
  29. Başbakanlık Arşivi, cilt 198, Bakanlar Kurulu Kararı No. 1331/163, Mayıs 1915.
  30. İngiliz Devlet Arşivi, Dışişleri Bakanlığı belgeleri FO 371/9158/E 5523: Nevile Henderson'dan Lancelot Oliphant’a yazı, İstanbul, 22.5.1923, ilişikte kimi Osmanlı belgeleri; ayr. bkz. S. R. Sonyel: Displacement of the Armenians - Documents (Ermenilerin yer değiştirmeleri - belgeler), Ankara 1978.
  31. İngiliz Devlet Arşivi, EO 371/1773/16941; ibid., beige no.1673; ibid., belge no.19793; FO 371/3410/129455; FO 371/6575/ E 5569; dosya No.2130 ve daha birçok belgeler.
  32. James G. Mandalian tarafından Who are the Dashnags? (Daşnaklar kimdir?) adlı ve 1944’de Hairenik Basımevince yayımlanan yapıtının 13 ve 14. sayfalarında sözü edilmektedir
  33. Türkkaya Ataöv: Hitler and the 'Armenian Question ’ (Hitler ve ‘Ermeni Sorunu'). Ankara 0)84, s. 91.
  34. Ayr. bkz. The Times, 19.7.194ı, s.5.
  35. Christopher J. Walker: Armenia the survival of a nation (Ermenistan: bir halkın kurtuluşu), Londra 1980, s.356-8.
  36. İngiliz Devlet Arşivi, FO 371/4239/164676: P. I. D. Geographical Section (Siyasi İstihbarat Dairesi’nin Coğrafya Bölümü), Dışişleri Bakanlığı'nda 24.12.1919'da alman memorandum.
  37. Ayr. bkz. Bilâl Şimşir: ‘The deportees of Malta and the Armenian Question’ (Malta sürgünleri ve Ermeni Sorunu), Armenians in the Ottoman Empire and Modem Turkey (Osmanlı imparatorluğu ve Modem Türkiye’de Ermeniler), İstanbul 1984, s. 26-41.
  38. İngiliz Devlet Arşivi, FO 371/4173/47293: Amiral Webb’den A.J. Balfour’a gizli telyazısı, İstanbul, 25.2.1919.
  39. Ayr. bkz. Elie Kedourie: England and the Middle East - the destruction of the Ottoman Empire, 1914-1921, (İngiltere ve Orta Doğu - Osmanlı imparaıorluğu'nun imhası, 1914- 1921), Londra. 1956; Laurence Evans: United Slates policy and the partition of Turkey (Birleşik Devletlerin politikası ve Türkiye’nin taksimi), Baltimore, 1965; Harry N.Howard: Partition of Turkey (Türkiye'nin bölünmesi), New York, 1966.