Semavi Eyice

Anahtar Kelimeler: Uluğ İğdemir, Türk Tarih Kurumu, Belleten, Semavi Eyice

Batı’da ilim araştırmalarını ortaya koyan Akademilerin çeşitli yayınlarının çok uzun bir geçmişi vardır. Bunların yanı sıra çeşitli bilim dalları hakkında her memlekette pek çok dergi kurulmuş ve bunlar yıllarca çıkmış veya hâlâ çıkmaktadır. Bütün Türkoloji, Yakın Doğu, Orta Asya ve İslam Tarih ve Medeniyeti gibi bilim dalları ile uğraşanların çok yakından tanıdıkları “Journal Asiatique" bunlardan biridir. Fakat bizde ilmî ihtisas dergilerinin böyle bir uzun geçmişi olamamıştır. İstanbul’da uzun süre yayınlanan Gazette Medicale d'Orient, Osmanlı İmparatorluğunun başkendinde yaşayan yabancı veya azınlıklardan olan hekimlerin inhisarında kalmıştır. Batının ilimler Akademilerinin periodik yayınlarını gerek biçim gerek içindekiler ile çok benzeyen “İstanbul’da Rum Edebiyat Kurumu Dergisi” (Hellenikos Philologikos Syllogos) da 1861’den 1923’e kadar yayınını sürdürmüş ve içindeki yazılar bakımından yabancı ilim aleminde önemli bir yer kazanmış olmakla beraber hiç bir Türk yazarına sahifelerinde yer vermemiştir. İçinde, tarih, sanat, hatta eski eserlere dair yazı ve resimler bulunmakla beraber, çok uzun ömürlü olan Servet-i Fünun ise bir ilim dergisi değildi. Tarih ve eski eserlere dair ilmî araştırma ve yazılarının içinde yer aldığı ilk Türk dergisi, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası olmuştur. İlk sayısı 1910 yılı Nisan’ında çıkan bu “Tarih Dergisi” aynı adda kurulmuş Kurum’un yayın organı idi. Oldukça intizamla uzun yıllar çıkan bu derginin ciltleri gözden geçirildiğinde, ilk sayılarda kâğıt kalitesi ve baskının çok iyi olmasına karşılık git gide bu kalitenin korunamadığı, hatta derginin ilk sayılarındaki ölçüleri sürdürülmesine bile çalışılmadığı dikkati çeker. Derginin resimsiz oluşu yanı sıra, her ilim dergisinde bulunması gereken dipnotlara pek az yazıda rastlanır. Ayrıca yabancı dillerde hiç bir özet olmadığı gibi makalelerin bazıları bir hikâye edasındadır. Fakat bütün menfi taraflarına, karşılık, Türk tarih biliminin bu önemli organı, dünya tarihçi ve türkologlarının dikkatini çekmiş, Cumhuriyetten sonra adını Türk Tarih Encümeni Mecmuası'na çevirerek yayınını sürdürmüştür. Harf inkılabından sonra çok kısa bir canlanış gösteren dergi, yeni seri olarak ve birinci sayıdan başlıyarak 1929 yılı Haziran - Ağustosunda yeniden çıkmağa başlamış ise de 1931 yılında basılan 5. sayı ile bu seri sona ermiştir. Böylece ilk çıktığı 1910 yılından 1931 yılına kadar, arada bazı duraklamalar ile 101 sayı çıkmış bulunuyordu[1].

Türk tarih bilimi işte Cumhuriyetin onuncu yıldönümü sıralarında sesini duyuracak, Türk araştırıcılarının çalışmalarını dünyaya tanıtacak bir organdan yoksun bulunuyordu. Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih Kurumu’nun bir dergiye ihtiyacı büyüktü. Zaten kurumun tüzüğünde de bu belirtilmişti. Bu düşünce ile “Belleten” adı verilen ilim dergisinin ilk sayısı 1937 yılı 1 Ocak tarihinde 288 sahifelik, içinde metin dışı pek çok resimler ile belge faksimile’leri de olan kalın, çok temiz baskılı bir fasikül halinde yayınlanıyordu[2]. Bu sayının başındaki imzasız önsözde: “Türk Tarih Kurumu çalışmağa başladığı ilk günlerden itibaren kurum namına bir mecmua çıkarmağı ve bu mecmuada tarihe, Türk Tarihine ait hakikatleri ortaya koymağı, bu alanda yapılan çalışmaların sonuçlarını ilim ve tarih severlerin tetkik ve tenkit gözlerine arzetmeği düşünmüştür”, deniliyordu. Bu ana programın arkasında yer alan yedi sahifelik bir yazıda da dergiye verilen “Belleten” adının, “Güneş - Dil teorisi”ne göre etimolojisi açıklanmıştı. Kalın bir cilt teşkil eden bu fasikülde dikkati çeken bir özellik de, yazılardan bir çoğunun alman ve Fransız dillerinde özetlere sahip oluşu idi. Atatürk, kurduğu bu derginin ancak sekiz sayısını (aslında üçü çift olduğundan beş fasikül) görebildi, 1939 yılında basılan 9. sayı, O’nun hatırasına sunulan bir fasikül olarak çıkmıştı.

Bugün milletlerarası bir şöhrete sahip bir yayın organı olan Belleten ilim alemince tanınmış bir dergidir[3]. Büyük kütüphanelerde 42 kalın cildi ve 168 sayısı ile önemli bir yer tutmaktadır. Yerli araştırıcılar kadar yabancılar da bu dergide yazılarının basılmasını istemektedirler. Bugüne kadar yayınlanmış iki indeks (dizin) Belleten'in 35 cildi ve 140 sayısındaki yazıların zenginlik ve çeşitliliğini açıkça ortaya koymaktadır[4]. İlim alemindeki benzerleri arasında baskı kalitesi ve yazıların ilmi ölçülere uygunluğu bakımından ön plânda gelen bir yer almakta ve Türk tarih bilimlerinin başka memleketlerdekinden hiç de geri olmadığım göstermektedir. Ve bu “eser” in devamlılık ve kalitece üstünlüğünde en büyük payı olan kişi, şüphe yok ki bugün sekseninci yıldönümü kutlanan, Kurum Genel Müdürü Uluğ İğdemir’dir.

Belleten, Uluğ İğdemir’in elinde yaşamını sürdürmüş ve gelişmiştir. Hatta denilebilirki bu güzel dergi’nin tek sorumlusu, redaktörü o olmuştur. Belki bu durumu tenkid edenler ve Belleten'in tek kişinin değil bir yazı kurulunun idaresi altında basılmasını tercih edenler vardır. Fakat herkes şunu da bilmektedir ki, Belleten bu intizamlı ve kaliteli baskıyı ve en zor şartlar altında bile aksatılmadan yayın hayatını sürdürüşünü Uluğ İğdemir’in gayretine borçludur. Halbuki bir derginin basımında birden fazla kişinin söz sahibi olması, bizde pek olumlu netice vermemekte ve derginin ölümüne, en azından aksamasına yol açmaktadır. Bu satırların yazarı, 1947 yılında henüz bir Üniversite öğrencisi olduğu sıralarda, hazırlamış olduğu ilk ilmî yazısının Belleten'in bir sayısında yayınlatmak sevincini tatmıştı, ve 1948’de 49. sayı ile başlayan yazı hayatı sürüp gitmektedir. Otuz yılını tamamlayan bu yazı hayatında gördüğümüz kadarı ile Uluğ İğdemir, Belleten'in tek idarecisi olarak gelen yazıları toplarken, yeni yetişenlerin yazılarını bir ayırım yapmaksızın kabul etmekte ve böylece yeni kuşakların Türk ilim hayatındaki katkılarını desteklemektedir. Kurumdaki odasında masası arkasındaki raflarda Belleten'in şişkin yazı dosyaları sürekli olarak dolmakta ve bunlar Uluğ İğdemir tarafından zamanı geldikçe Belleten'in çıkacak bir sayısına girmek üzere basımevine verilmektedir. Bu yazılar Uluğ İğdemir’in sevgi ile bağlandığı, her şeyi ile uğraştığı Belleten’de büyük bir titizlik ve itina ile dizilmekte, sıralanmakta, yazarlarına iki, üç hatta bazen dört provaları gönderilerek en mükemmel biçimde yerli ve yabancı ilim alemine sunulmağa hazırlanmaktadır. Bir kişi kendini vererek bu işi benimsemiş olmasa acaba Belleten, adeta bu kadar “mekanik” bir düzen ile hazırlanıp çıkabilir miydi? Bu sorunun cevabının olumlu olabileceğini hiç de sanmıyoruz.

Türkiye’nin bugün en uzun ömürlü, ciddi ve ilini yayın organı, olan Belleten 42 yıldır kalitesinde bir bozulma olmaksızın hatta daha da olgunlaşarak yayınını sürdürürken[5], bunda ona ömrünün büyük bir parçasını veren Uluğ İğdemir’in payı çok büyüktür. Hatta bu dergide yazıları çıkan bütün yazarlar, ondan faydalanan bütün yerli ve yabancı tarihseverler şunu açıkça itiraf edebilir ki, Belleten, bugün bir kütüphanenin raflarını dolduran ciltleri ile, Uluğ İğdemir’in eseridir.

Dipnotlar

  1. Halil Edhem (Eldem), Fihrist-i Umumi, Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası namıyla nisan 1326 (1911) den itibaren on üç sene Türk Tarihi Encümeni Mecmuası namıyla 1924'den itibaren üç sene ki cem'an on altı sene intişar eden mecmuanın muhteviyatına şamildir", İstanbul 1928.
  2. Uluğ İğdemir, Atatürk ve Belleten, "Belleten”, III, sayı 10 (1939) 355-356, lev. 99.
  3. Uluğ İğdemir, Belleten yirmibeş yaşında, "Belleten" XXV, sayı 100 (1961) 535-537, fıransızcası, s. 539-541.
  4. Adnan Sadık Erzi, Belleten Dizini, I, Ankara 1971; Adnan Sadık Erzi, Belleten Dizini, II, Ankara 1972.
  5. Ayrıca bkz. Uluğ İğdemir, Cumhuriyetin 50. yılında Türk Tarih Kurumu (Türk Tarih Kurumu yayınlarından, XVI. seri — sa. 22) Ankara 1973, s. 39-40.