ISSN: 0041-4255
e-ISSN: 2791-6472

Zekeriya Kurşun

Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Anahtar Kelimeler: Basra Körfezi, Arap Aşireti, Acman Urbanı, 1820-1913, Osmanlı Devleti

1- Arap Yarımadası'ndaki Kabile ve Aşiretlerin Osmanlı Belgelerinde Tasviri

Osmanlı Devleti Arap Yarımadası'nı hâkimiyetine aldığı 1517 yılından itibaren karşılaştığı en önemli problem, genellikle göçebe olarak yaşayan bedevi Arap kabile ve aşiretlerini bir düzene sokmak olmuştur. Osmanlı Devleti'nin bölgeyi ele geçirdiği sıralarda zaten meskûn ahâli ve şehirlerin eskiden beri devam eden belli bir düzeni vardı.Bundan dolayı devlet bu düzeni, bir takım yenilikler ilave etmek suretiyle hemen hemen ayrıen muhafaza etmişti. Ancak başlangıçta bedevi hayatının özelliklerine bütünüyle vakıf olamayan Osmanlılar, uzun zaman bedevi Arap kabilelerini düzene sokmakla uğraşmıştır.

Devletin söz konusu bedevi Arap kabileleri (urban) hakkındaki bilgi kayrıaklan; bu seyyar kabilelerin sürekli yaşadıkları veya mevsimine göre konakladıkları yerlerin yakınlarında bulunan valilikler veya mutasarrıflıklar idi. Bu manada en çok istifade edilen yerler, Bağdat, Basra ve Şam vilâyetleri ile Mekke emirliğiydi. Ancak gerek Süveyş kanalının açılması ve gerekse Midhat Paşa'nın Ahsa seferi (1871) sonrasında, Necid Mutasarrıflığı'nın kurulmasıyla, devletin bu konuda bilgi kayrıakları çoğaldı. Buna paralel olarak özellikle Orta Arabistan'da bulunan bedevi kabile ve aşiretler üzerinde devletin doğrudan etkisi de artmış oldu.

Hâlâ tasnif çalışmaları devam etmekte olan Osmanlı Arşivi'nde yüzelli milyon belgenin olduğu tahmin edilmektedir. Bu güne kadar ancak bunların yüzde otuzuna yakını tasnif edilerek araştırmaya açılabilmiştir. Başka bir ifadeyle bu durumda, Osmanlı arşivinde Arap Yarımadası'ndaki kabile ve aşiretleri üzerinde araştırma yapan bir araştırmacı, bu bölge hakkında Osmanlı belgelerinde varolduğunu kabul ettiğimiz bilgi ve belgelerin sadece bir kısıntına ulaşabilecektir. Üstelik değişik merkezlerden gelen (Bağdat, Basra,Şam, Mekke, Medine, Necid v.s.) bu belgeler de arşivdeki çeşitli tasniflerin içinde dağınık olarak bulunduklarından; tabii olarak araştırmacının çok uzun vaktini alacaktır.

Öte yandan, araştırmalarımız sırasında ulaşabildiğimiz belgelerin yeterli bilgi verdikleri de söylenemez. Zira, söz konusu belgeler (takrir, layiha, tahrirat, vs.) genelde yazıldıkları tarihteki hadiseleri yansıtmaktadırlar[*]. Kabileler hakkında verdikleri bilgiler de o hadiselerdeki etkilerine nisbetle çoğalmakta veya azalmaktadır. Ayrıca, askere alınmadıkları ve düzenli vergi ödemediklerinden, devletin askerî ve malî teşkilatı için de kayrıak teşkil etmeyen bu kabileler ile ilgili kayıtlar diğerlerine nisbetle daha zayıftır. Bu yüzden daha ziyâde bedevi kabile ve aşiretlerin dolaştıkları yerlerin stratejik önemine göre, haklarındaki bilgilerin çoğaldığı veya azaldığı görülmektedir.

Bu manada, Osmanlı Devleti için bölgedeki en önemli alan şüphesiz hac yolu güzergahı idi. Devletin çok önem verdiği bu güzergahta bulunan kabile ve aşiretler hakkında oldukça fazla bilgiler bulunurken, diğer taraflardaki kabileler hakkındaki bilgiler ise daha sınırlıdır. Arap yarımadasında irili- ufaklı binlerce kabile bulunmaktadır. Bunların çoğunun birbirleriyle çeşitli şekillerde (akrabalık, ittifak v.s.) ilişkileri vardır. Osmanlı belgelerinde, nüfuz sahibi büyük kabileler hakkında pek çok bilgiler bulunmasına rağmen, bu nüfuzlu ailelere bağlı küçük kabileleri ilgilendiren belgelere ise çoğu kere tesadüfi olarak ulaşılmaktadır. Bu hususu şu örnekler ile açıklamak mümkündür. Hac yolu üzerinde bulunan ve sürekli yol emniyetini ihlal eden Harb Urbanı hakkında pek çok belge bulunduğu gibi, zaman zaman Necid'te hüküm süren Âl-i Suud ve Âl-i Şammar hakkında da etkili oldukları dönemlere göre, bir hayli belge bulunmaktadır. Ancak son iki gurubun himayesinde yaşayan irili ufaklı diğer kabileler ile ilgili bilgiler öncekilere nisbetle daha azdır. Esasında hemen hemen bütün Arap kabileleri hakkındaki diğer kayrıaklar da bu özelliği taşımaktadırlar. Diğer taraftan söz konusu kabilelerin yeni ve yakınçağlara ait mahallî kayrıakları ise genel olarak sözlü rivayetlere dayanmaktadır. Bu açıdan Osmanlı hâkimiyetindeki alanlarda yaşayan bedevî Arap kabilelerinin yegane yazdı ve resmî kayrıaklarının Osmanlı belgelerinin olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim bu araştırmamız da bu düşünceyi pratiğe aktarma gayretinden doğmuş ve bu güne kadar hakkında resmî belgelere dayalı bir araştırma yapılmayan bir aşiret, Osmanlı belgeleri ışığında incelenmiştir.

Araştırmamıza konu olan ve Orta Arabistan'da Ahsa ile Kuveyt arasında yaşayan Açman[1] aşireti de, hakkında az belge bulunan kabilelerden biridir. Bu ifade, Osmanlı arşivinde bizim kullandığımızdan başka belgelerin bulunmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Şu anda araştırmaya açık olan fonlarda aynı tarihlere tekabül eden fakat henüz açılmamış bulunan tasnifler de bulunmaktadır. Dolayısıyla, onların da araştırmaya açılması ile yeni belgelerin ortaya çıkabileceği şüphesizdir. Öte yandan kabile ve aşiretler hakkında hükümete sunulmuş pek çok layihalar da, genel ifadeler ve onlara karşı takip edilmesi tavsiye edilen politikaları yansıtmaktadır. Aşiret ve kabileleri ayrı ayrı değerlendiren belgelere ise nadiren rastlanmaktadır. Hatta bu durum diğer kayrıaklara da ayrıen yansımıştır. Mesela, bölge hakkında mufassal layihalar sunmuş olan Bağdat valisi Midhat Paşa bile, incelememize konu olan döneme ait hatıralarında, kendi valiliği sırasında Ahsa'ya bağlı 28 büyük bedevi Arap kabilesinin olduğunu söylemekte ancak bunların isimlerini vermemektedir[2].

2- Muhtelif Osmanlı Kayrıaklarında Açman Aşiretleri

Şüphesiz burada kastedilen bütün Osmanlı kayrıakları değildir. Ancak konumuz ile alakalı olarak ilk akla gelen bir takım eserlere başvurularak bazı bilgiler derlenmiştir.

Bunların başında özellikle 19. ve 20 yüzyıl Osmanlı Tarihi araştırmaları için en önemli kayrıaklardan birisi olan, resmi nitelikli Devlet Salnameleri ile vilayet merkezlerinde yayımlanan Vilâyet Salnameleri gelmektedir. Zira bu salnamelerde devletin idari yapısı hakkındaki bilgilerin yani sıra demografik yapısı hakkında da bir hayli malumat mevcuttur. Nitekim kuruluş aşamasında Necid Sancağı'nın bağlı olduğu Bağdat Vilayeti Salnamelerinde Acman aşiretleri aşağıdaki şekilde tasvir edilmektedir.

1299 yılına ait Bağdat Vilayeti Salnamesinde Necid livası dahilindeki aşiretler sayılırken Acman aşiretleri en başta zikredilmektedir[3]. Buna mukabil ertesi yıl basılan salnamede Acman aşireti söylenmekle kalınmamış bu aşiretin fırkaları da sayılmıştır. Buna göre Acman aşireti, Âl-i Mahfûz, Âl-i Hubeyş, Âl-i Süleyman, Âl-i Hitlan, Âl-i Magbet, Âl-i Dağın, Âl-i Şamil-, Âl-i Müflih, Âl-i Hadi, Âl-i Şevavle, Âl-i M asra', Âl-i Yahyat ve Âl-i Ziz olmak üzere on üç fırkadan oluşmaktadır[4].

II. Abdülhamid'in emri üzerine mahmel ile birlikte hicaz bölgesine gi- den ve döndüğünde (Rebiulevvel 1310/1892), Padişah'a Hicaz Seyahatnamesi adıyla mufassal bir kitap takdim eden Süleymen Şefik b. Ali Kemali de, eserinde Necid kabilelerinin tahmini nüfûslarını vermektedir. Ona göre de Acman kabilesi 1310/1892 yıllarında 6000 nüfustan müteşekkildir[5]. Aynı şekilde 1322/1904 tarihinden itibaren Kasim askeri harekatına iştirak etmiş olan Binbaşı Hüseyin Hüsnü, Necid Kıtasının Ah vahi Umumiyesi isimli kitabında. Ahsa dahilindeki aşiretlerinin başında Acman aşiretini zikretmektedir[6].

3- Osmanlı Belgelerinde Acman Aşiretleri Hakkında ilk Bilgiler

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Arap kabileleri bulundukları mekanlar ve sebep oldukları hadiseler nisbetinde Osmanlt belgelerinde yer almışlardır. Araştırmamıza konu olan Acman aşireti de, incelediğimiz belgeler arasında ilk olarak, Cemaziyelaher 1236/ Şubat 1820 tarihinde Mekke-i Mükerreme Muhafızı Ahmed Bey'in Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'ya yazdığı ve O'nun da İstanbul'a gönderdiği bir mektupta zikredilmektedir. Bu tarihte Necid ve Hicaz bölgesinin Mısır'a bağlı olduğu düşünülürse benzeri belgelerin Mısır arşivlerinde de bulunması gerekmektedir.

1236/1820 senesi Necid tarihinin en çalkantılı dönemlerine rastlamaktadır. Vehhabiliği şiar edinmiş Âl-i Suud'un burada tesis ettiği idare iki yıl kadar önce İbrahim Paşa'nın seferiyle sona erdirilmiş ve ailenin ileri gelenleri Kahire'ye götürülmüştü. İbrahim Paşa 1819 ortalarına kadar Necid ve civarında sürdürdüğü faaliyetleri sırasında bedevilerin ileri gelenlerinden birçoğunu devletin temsilcisi olarak tayin etmiştir. Bu arada Âl-i Suud ile müttefik olan Muhammed b. Mişari, Ali b. Şeyh ve oğlu Sa'd ile birlikte bir takım urban şeyhinin af dilekleri kabul edilerek serbest bırakılmışlardı[7]. 1819 yılının sonlarında, İbrahim Paşa tarafından affedilen Muhammed b. Mişari, vehhabilerin merkezi Dir'iyye'nin tahribi sırasında başsız kalarak sağa sola dağılan bir takım urbanı başına toplayarak emirliğini ilan etmişse de başarılı olamamıştır. Akabinde 1820'de Abdullah b. Suud'un oğlu İmam Mişari da aynı yolu deneyerek kendisini emir ilan etmiştir. Fakat her ikisi de Necid içlerine gönderilen Osmanlı Devleti'nin memurları vasıtasıyla kontrol altına alınmışlardır.

3 Cemaziyelevvel 1236 tarihli belge ise yukarıda zikredilen olaylara işaret etmekte ve Açman kabilesinin o sıradaki konumunu şu şekilde dile getirmektedir:

Faysal el-Düveyş[Mutayr Kabilesi Reisi] ve Muhammed b. Rabi'an'dan [Uteybe Kabilesi şeyhi] mektuplar getiren adamlarımız İbn Arifan ve arkadaşları tarafımıza gelmişlerdir. Hayli zamandır firarda olan Türki, [Suud ailesinden İmam Türki] Açman, Kahtan ve Arîz-i Sebi'î kabileleriyle ittifak edip bundan bir süre önce Dir'iyye'de yakalanarak bir konak mesafedeki Sudus'de hapsedilmiş olan Miş'[8]arfadlı müfsidi kurtarmak arzusuyla, ansızın Dir'iyye'ye gelmiştir. Burada Ibn Muammeri yakaladıktan sonra, Ibn Muammerin Riyad'da mukim oğlunu da yakalatarak hapsettirmiştir. Ayrıca Sudus'de Mişari'nin muhafazasında bulunan İbn Muammerin adamlarına da mektupla¡ yazdırılarak Mişari'nin serbest bırakılması istenmiştir. Mişari tam serbest bırakılacağı esnada, Dir'iyye yakınlarında bulunan adamlarımızdan Halil Ağa, Faysal el-Düveyş ve Muhammed b. Rebi'an gazvelerde bulunarak Sudus'e varmışlar ve Mişari'yi İbn Muammerin adamlarından alıp, zincirleyerek kendi muhafazaları altına alınışlardır. Bu arada oraya ulaşan Türkî'nin ve İbn Muamer'in adamları derhal geri dönerek durumu Türki'ye haber vermişlerdir. O da, çaresiz bir şekilde Mişari'yi kurtarmak sevdasından vazgeçmiş ve İbn Muammer ile oğullarını öldürtmüştür. Türkî, yanında bulunan Açman, Kah tan ve Ariz-i Sebi'î urbanıyla Riyad taraflarına gittiği de İbn Arifanin raporundan ve diğer şeyhlerin ifadelerinden anlaşılmıştır[9].

Yukarıdaki belge, Açman kabilesinin, daha sonraları bölgede önemli bir göç oluşturacak olan Suud ailesinden İmam Türkî ile ittifak içinde olduğunu göstermektedir. Bu tarihten sonraki belgelerde, gerek İmam Türkî ve gerek onun halefleri hakkında birçok bilgiler bulunmasına rağmen, maalesef Midhat Paşa nın Ahsa seferine kadar, bölgede önemli olaylara iştirak etmiş olan Açman aşiretleri hakkında şimdilik başka kayıtlara rastlanılmamaktadır.

İlk vehhabî hareketinin 1818 yılında İbrahim Paşa tarafından başarılmasından sonra, vehhabîlerin merkezi olan Dir'iyye de bir daha imar edilmeyecek suretde tahrip edilmişti. Daha sonra vehhabileri etrafında toplayarak yeniden mezhebin canlanmasını sağlayan İmam Türkî, kendisine merkez olarak Dir'iyye yerine bugün de Suudi Arabistan'ın başkenti olan Riyadı seçmiştir. Yukarıdaki belgeden anlaşıldığına göre, Riyad'ın vehhabiler tarafından merkez edinilmesinde Acınan, Kahtan ve Arîz-i Sebi'î kabileleri Suud ailesine yardımcı olmuşlardır.

4- Midhat Paşa'nın Ahsa Seferi[10] ve Açman Aşireti

1869 yılında Bağdat valiliğine atanan Midhat Paşa, kısa bir süre önce Osmanlı Devleti'nde uygulanmaya başlanan yeni vilâyet sisteminin burada da tatbiki için çalışmalar başlatmıştır. Bağdat ve civarında giriştiği imar ve inşa faaliyetleri yanısıra[11] Bağdat'ın etrafındaki bedevi aşiretlerin meydana getirdiği asayişsizliğin önlenmesi için de büyük gayretler sarfetmiştir[12]. Ancak, Midhat Paşa'nın esas arzusu Basra Körfezi ve Arap Yarımadası'nda yaygınlaşmaya başlayan İngiliz nüfuzunu önlemek idi. Arap Yarımadası'nın denetim altına alınmasının Bağdat'ın siyasi ve ekonomik yönden güçlendirilmesine bağlı olduğuna inanan Midhat Paşa, burada hızlı bir İslahat hareketine girişmişti. Akabinde de 1866'dan beri Kuveyt'te sürdürülen ve Basra'ya bağlanmak suretiyle, Osmanlı Devleti'nin oradaki nominal nüfuzunu gerçek hâkimiyete dönüştürme faaliyetlerini de hızlandırmıştır. Bu gayretinin temelinde, çeşitli sebeplerden dolayı uzun zamandan beri ihmal edilmiş olan Basra Körfezi'nde, Kuveyt'ten Maskat'a kadar, hatta bütün Arap Yarımadası'nda devletin doğrudan nüfuzunun kurulması isteği yatmaktaydı. Nitekim Midhat Paşa, Kuveyt meselesi[13] hakkında Babıâlî'ye gönderdiği bir layihasında, Kuveyt'in öneminden bahsederek, İngilizler'in Bahreyn üzerinde nüfuz kurduklarını, şimdi sıranın Bahreyn ile Kuveyt arasındaki Ahsa ve Katîf sahillerine geldiğini; bunu da Kuveyt'in işgaliyle neticelenebileceğini bildirmiştir. Bu yüzden orada tesis edilecek idarenin son derece önemli olduğunu söyleyen Midhat Paşa, böylece Ahsa'nın korunabileceği gibi, Bahreyn'in de elde edilebileceğini hatırlatmıştır[14]. Açman aşireti o sıralarda yukarıda adı geçen bölgelerde dağınık bir şekilde yaşamaktaydılar.

Midhat Paşa bu fikirleri doğrultusunda önce, Kuveyt'teki Âl-i Sabah ailesini celbederek onları Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetinde bulunmalarının önemine ikna etmiş ve Kuveyt şeyhini kaymakam olarak tayin etmiştir. Akabinde, Basra tersanesini de bir düzene sokan Paşa, artık Necid ve Ahsa'da devletin mutlak kontrolünün sağlanabileceğine kanaat getirmişti.

Aynı sıralarda, Babıâlî'nin de Arap Yarımadasındaki siyasetine yeniden göz atma ihtiyaci hissettiği anlaşılmaktadır. İngiltere'nin muhalefetine rağmen Kuveyt'teki idare binalarına ve gemilere Osmanlı sancağının çekilmiş olması, uzun zamandır Osmanlı Devleti'nin dış politikasında sürmekte olan zaafının yavaş yavaş değişmekte olduğunun bir işaret idi. Ayrıca Süveyş kanalının açılması da Osmanlıların önüne Arap Yarımadası'nda hâkimiyetlerini güçlendirmeleri konusunda yeni fırsatlar koymuştu. Bu hususu, Babıâlî'nin 1871’de Yemen vilâyetine gönderdiği bir yazıdan açıkça anlamaktayız. Söz konusu yazıda, Süveyş kanalının açılmasıyla Bahriye Nezareti'nin Basra Körfezi ve Kızıldeniz'e daha kolay ulaşabileceği, ayrıca Basra tersanesinin ıslahı ve Kızıldeniz'de liman ve üslerin kurulmasıyla, devletin Arap Yarımadası sahillerinde gücünü kolayca gösterebileceği belirtilmekteydi. Böylece bölgedeki Arap şeyhleri ve kabile reislerinin devlete olan bağları da kuvetlendirilmiş olacaktı [15].

Babıâlî ile Midhat Paşa’nın fikirleri arasındaki bu uyumluluk Ahsa seferinin fikri arka planını oluşturmuştu. Bundan sonra Midhat Paşa, Ahsa seferini başlatabilmek için uygun fırsatlar beklemeye başladı. Nitekim bu fırsat, Osmanlı Devleti tarafından daha önce babasının yerine Necid kaymakamı olarak tayin edilmiş[16] olan Abdullah b. Faysal ile kardeşi Suud arasında çıkan ihtilafın şiddetlenmesiyle ortaya çıkmış oldu.

5- Açman Aşireti - Suud b. Faysal İttifakı

Vehhabî emirlerinden Suud b. Faysal'ın, kardeşi Abdullah’a olan muhalefeti henüz babaları hayatta iken başlamıştı. Hatta Palgrave, 1864'te Riyad'ı ziyareti esnasında Abdullah'ın kardeşi Suud'u öldürmek için kendisinden zehir istediğini iddia etmektedir[17]. Babalan Faysal ise, öldüğünde yerine oğlu Abdullah'ın geçmesini tavsiye etmişti. Nitekim öyle oldu. Başlangıçta, taraftarlarıyla bu duruma muhalefet eden Suud, emirliği ele geçirmek için bir kısım faaliyetlerde bulundu. Ancak Osmanlı Devleti'nin Abdullah'ı babasının yerine Necid kaymakamı olarak tayin etmesi Suud'u zor durumda bıraktı. Suud, kardeşine nazaran bedeviler tarafından daha çok sevildiğinden davasından vazgeçmeyerek muhalefetini sürdürdü. Bir ara Ahsa ve Katîf ı zabtederek, buradan geçen İranlı hacı ve ziyaretçilerin geçişlerin de engellemeye kalkıştı [18]. Suud, kardeşine kaışı ittifaklar oluşturmak ve arka bulmak için o sıralarda Osmanlı Devleti ile problemleri olan Asir şeyhi Muhammed b. Ayid'e müracaat etmiş ancak ondan yüz bulamamıştır. Arkasından Necran'daki Âl-i Murra ve Âl-i Şamir aşiretlerine başvurarak onlardan bir kısım mal ve savaşçı yardımı alıp kardeşi Abdullah'ın üzerine gitmiş fakat yenilerek geri dönmüştür.

Daha sonra Bahreyn ve Katar şeyhliklerinden yardim alma teşebbüslerinde de bulunan Suud b. Faysal, buralardaki dahilî çekişmelerden ve İngiliz nüfüzundan istifadeyle hayli kuvvet ve itibar kazanmıştır. Mahallî bazı kayrıakların zikrettiğine göre: Suud b. Faysal, Bahreyn'den Âl-i Halife'ye mensub Ahmed b. Gatem[19] ve adamları ile hareket ederek[20] Ahsa'nın Uceyr limanına gelmiş ve burada Âl-i Murra ve el- Acman aşiretleriyle[21] birleşerek Ahsa üzerine yürümüştür.

Yukarıda balısi geçen iradiseler cei’eyan ederken Şubat 187O'de bölgenin durırmu hakkında Babıâlı'ye bir rapoi' takdim eden Midhat Paşa şu hususlara dikkatleri çekiyordu:

Esasında Necid'in bir parçası olan Bahreyn'e İngilizler bir müddetten beri müdahalelerini sürdürmektedirler, İngilizler uzun zamandır göz diktikleri Maskat İmamı Azzan i kandırarak orayı zabtedip tasarruflarına aldıktan sonra, bir süre önce de Bahreyn'e gelerek eski Bahreyn Şeyhi Muhammed b. Halife ve yeni şeyhî Muhammed h. Abdullah'a İngiliz tabiiyyetine geçmelerini teklif etmişler ancak olumlu cevap alamamışlardır. Bunun üzerine onlan tutuklayıp Bombay'a göndererek yerine İngiliz taraftan olan İsa [İsa b. Halife] admda birini tayin etmişlerdir. Necid emirliği yüzünden aralarında husûmetin başgstermesi ve neticede Abdullah in Necid Kaymakamı olarak tayin edilmesinden dolayı kardeşi Suud da Maskat taraflarına çekilerek İngilizlerin taraftan ve Aynı zamanda Abdullah'ın düşmanı olan Azzan ile birleşmiştir. Abdullah da /,1,naldan intikam almak gayesiyle harekete geçtiğinden, bu durum, oralarada ecnebi müdahalelerine imkân verir hale gelmiştir. Bir süre önce Osmanlı tabiiyetine geçmiş olan Kuveyt Kaymakamı ile yapılan muhaberede, bölgeyi tarassut ederek vilâyete bilgi vermesi istenmiştir. Ondan da gelen istihbarata göre, Abdullah kalabalık bir toplulukla Maskat taraflarına gittiği halde fazla ilerlemeye cesaret edemiyerek Ahsa'ya geri dönmüştür. Kardeşi Suud ve müttefıği Azzan, İngilizler'in desteğini alarak ona karşılık vermek için faaliyete geçmişler ve bu amaçla altı parça İngiliz gemisi Ahsa sahillerine göndermişlerdir[22].

Midhat Paşa aynı yazısında kısa bir süre önce Kuveyt'in idaresinin bir düzene sokulduğunu belirterek, şimdi de Necid Kaymakamı Abdullah'a düşmanlığını bir tarafa bırakması için Müntefik emirleri vasıtasıyla tavsiyelerde bulunulduğunu da eklemiştir. Ayrıca muhalifi olan kardeşi Suud'a da yine aynı aracılar ile haberler gönderilerek celbine teşebbüs edildiğini söyleyen Paşa, bunların zayıf tedbirler olduğunu, ve daha mükemmel tedbirler alınabilmesi konusunda da talimatlar beklediğini arzetmiştir[23].

Arîzasından da anlaşılacağı üzere Midhat Paşa, asker göndermeden Necid ve Ahsa'da işlerin düzene sokulabileceğine inanmıyordu. Bu yüzden aynı yılın sonbaharında Babıâli'den gerekli izni alana kadar da boş durmadı. Bölgenin durumunu keşfetmek üzere, Bağdat'taki ١dlâyet memurlarından bu işe ehliyetli birkaç kişiyi Astır Vapuruyla tüccar kılığı ve kimliği altında Ekim 1870 başlarında Katîf, Ahsa, Bahreyn ve Maskat taraflarına göndermiştir[24].

Suud, kardeşi Abdullah'tan daha tedbirli ve aynı zamanda anne tarafı bedevi olduğu için Necid kabilelerine daha sevimli geliyordu. Öte yandan vehhabîlik konusunda da kardeşi kadar katı olmadığı için vehhabî muhalifi kabileler tarafından da kolayca taraftar bulmaktaydı. Necid'deki kabileler üzerinde kazandığı bu nüfuzunu İngilizlerden aldığı maddî ve manevi destek sayesinde daha da güçlendirmişti. Yukarıda bahsi geçen keşif heyeti dönüşlerinde Suud'un kardeşinin üzerine gitmek üzere Katîf ahâlisi ve civardaki urban ve (burada kastledilenlerin Açman ve Mutayı aşiretleri olduğu daha sonraki yazışmalardan anlaşılacaktır) Bahreyn Şeyhi ile anlaştığına dair istihbarat edindiklerini bildirmişlerdi. Nitekim kısa bir süre sonra bu istihbarat doğrulanmıştı.

Midhat Paşa 21 Ocak I871'de İstanbul'a çektiği telgrafında, Abdullah'ın kardeşi ve düşmanı olan Suud'un Maskat taraflarından topladığı askerlerle ve İngilizlerin yardımıyla Basra Körfezindeki Katif ve Ahsa ve diğer bazı bölgeleri zabtettiğini bildirmiştir. Bu durumda Neci sahillerinde idare fiili olarak Suud'un eline geçmişti[25]. Nitekim Midhat Paşa da yukarıda belirtilen telgrafında, asker gönderilerek Necid bölgesi Suud'un elinden kurtarılmadığı takdirde daha önce yaşanan Yemen meselesinden daha vahim bir hale geleceğini söylüyordu [26].

Midhat Paşa, Katif taraflarına asker çıkartıp Abdullah'ın taraftarlarının desteklenmesi ve düşmanlarının da Ahsa Kıtası'ndan çıkarılması suretiyle oraların emniyet altına alınmasının yegane tedbir olduğuna inanmaktaydı. Paşa, bu tahriratında Alışa üzerine .düşündüğü askeri harekatın planlarım ve bunun İçin asker, mühimmat, vapur v.s. cinsinden nelere ihtiyaç duyduğunu da aktararak bu konuda ne kadar kararlı olduğunu göstermiştir[27].

Bu arada Suud'un da boş durmayıp, ittifakına Cebel-i Şammar emiri ibn Reşid'¡ aldıktan sonra, Abdullah'ı sığındığı Kasim bölgesinden de kaçırtmıştı. Ayrıca Irak taraflarında da bir kısım urban ve aşiretleri tarafına çekmek için faaliyetlerde bulunduğu 16 Mart I871'de Bağdat'tan gelen başka bir telgrafdan anlaşılmaktadır[28].

Midhat Paşa bir yandan Babıâlı ile bu konudaki yazışmaları sürdürürken, diğer yandan da Şubat ayı başlarında çöl içerilerinde perişan bir durumda olan Abdullah b. Faysal'a teşvikve destek babında bir mektup göndermiştir. Kısa bir süre sonra, Abdullah, kendisine ulaşan bu mektup sayesinde Aneze gibi bazı aşiretleri celbederek kuvvet toplamaya çalışmış ve Bağdat'a da bir adam göndererek resmen yardim talebinde bulunmuştu[29].

Midhat Paşa'nın Ahsa seferi hazırlıkları yaptığı haberlerinin yayılması İngiltere'yi telaşa düşürdüğü gibi, bölgedeki aşiretlerin arasındaki dengelere de tesir etmiştir. Nitekim Paşa seferin hemen başında, 6 Safer 1288/26 Nisan 1871 tarihinde Sadaret'e bilgi vermek için yazdığı tahriratında bu konuda şunları söylemektedir:

...Necid'in hal-i hazırı hakkında Abdullah b. Faysal dan ve Kuveyt kay- makamında alınan haberlere göre; önce Bağdat'tan askeri kuvvetlerin sev- kolunacagı, akabinde de askerin hareket ettiğinin haberleri aşiretle, ve urban arasında yayılması üzerine, bütün urban Abdullah b. Faysal'a bağlılıklarını bildirmişlerdir. Suud b. Faysal'ın yanında ise sadece Acman kabilesi kalmıştır. Suud da Bahreyn taraflarına kaçma hazırlıkları içindedir. Abdullah b. Faysal ise, yanında bulunan aşiret ve urban de, Riyad-Ahsa arasında Rahime denilen mevkide askerin gelmesini beklemektedir. Aynı şekilde Aneze urbada Kuveyt'in üst taraflarında bekledikleri anlaşılmıştır. Askerlerin ise Müntefikten kendilerine katılacak şahıslar de birlikte, Basra'dan hareket ederek Nisan sonlarına doğru Katif'a ulaşacakları tahmin edilmektedir.. [30].

Belgeden de anlaşılacağı üzere Ahsa seferinin başladığı sıralarda Suud b. Faysal’ın yanında kalan sadece Acman kabileleri olmuş ve bu durum seferin sonuna kadar sürmüştür.

Bütün hazırlıklarını tamamlayan Bağdat, Nafiz Paşa kumandasındaki askerî sevkiyatı başlatmış ve Mayıs'ın başlarında bütün kuvvetler, mevcutlarıyla birlikte nehir vapurlarıyla Basra'dan Fave'ye ulaşmıştı. Buradan, askerler normal vapurlar ile mühimmat ve erzak ise yelkenliler ile 17 Mayıs'ta hareket ettirilerek Kuveyt’e sevkedilmişlerdi. Burada büyük bir törenle karşılanan ordu Kuveyt'in doğusunda kurulan kampta bir gün kalmıştır. Ertesi gün Nafiz Paşa kumandasındaki ordu, Kuveyt Kaymakamı Abdullah el-Sabah'ın da gemilerinin iştirakiyle denizden hareket ederken; Kuveyt civarında orduyu desteklemek üzere toplanmış olan aşiret ve kabile kuşetleri de Katif üzerine gitmek İçin karadan hareket etmişlerdir[31]. Kuveyt'ten hareket edildiğinin dördüncü günü Re'su't-tennure denilen mevkiye ulaşan birlikler 26 Mayıs'ta karaya çıkmıştır.

Nafiz Paşa, sırayla Katif, Demmam ve civarını ele geçirerek burada bulunan Suud’un kuvvetlerini etkisiz hale getirmiş ve elde edilen kalelere yeterli sayıda asker ve muhafız bırakarak, 7 Haziran'da dalla önce ele geçirilen Katif a dönmüştür[32].

Aynı gün Nafiz Paşa, Bağdat vileyetine çektiği telgrafında şu bilgileri ve- riyordu:

Katif Kalesi savaşılarak, etrafında kaleleri olup İçinde toplar bulunan Demmam, Anek, Dareyn ve Tarüt kaleleri ise savaşılmadan alınmıştır. Bunların İçinde bulunan elli kadar demir ve tunç top ile haylica mühimmat ve cephane de ele geçirilmiştir. Ayrıca Katif'in etrafındaki kasaba ve köyler tamamiyle devlete itaatlerini bildirmeleri üzerine yedi sekiz aşiretin şeyh ve reisleri de ordugâha gelip itaatlerini arzetmişlerdir[33]. Bunların hepsine emân verildiğini belirten Paşa, şimdilik Katif ve çevresinde bir problemin olmadığını da ilave etmiştir.

Katif ta bir ta kim düzenlemeler yapan Nafiz Paşa son gelişmeleri ise 12 Haziran'da Bağdat'a çektiği telgrafıyla bildirmiştir. Buna göre Katif ve sahilleri tamamen emniyet altına alınmış ve ahaliye de güven verilmiştir. Nafiz Paşa yakında Ahsa tarafına gitmek üzere hazırlıklar yaptığım belirterek nakliyat için itaatlerini arzetmiş aşiret ve kabilelerden bin deve tedarik etmekte olduğunu ilave etmiştir[34].

Kendisine ulaşan bu bilgilerin ışığında Midhat Paşa, 21 Haziran'da Sadaret'e bir layiha takdim ederek o güne kadarki gelişmelerle ilgili değerlendirmelerini bildirmiştir. Paşa ayrıca, Katif ile yapılan muhaberelerin neticesinde harekatın arzu edildiği şekilde devam ettiğini ve halkın gönlünün kazanıldığını belirterek, Padişah'ın tebriklerinin de kumandana iletildiğini de ifade etmiştir. Necid Kıtası'nın en müstahkem mevkiinin ele geçirildiğini ve daha büyük ve geniş olmakla birlikte istihkamları zayıf olan Alışa Kıtasının da kolayca ele geçirebileceğini belirten Paşa, şimdilik Katif'tan oraya yapılacak sevkiyatın hazırlığının sürdüğünü de ilave etmiştir[35].

Tam bu sıralarda Abdullah b. Faysal da Mekke Emirliği ve Hicaz vilayetine tarihsiz birer mektup göndererek[36], Necid'deki son durumu bildirmiştir. Abdullah b. Faysal Hicaz Valiliğine yazdığı mektubunda şöyle demektedir:

... Bu tarafların durumundan sual edilirse, Necid diyarından çıkarak kuzeye doğru giderken, Suud'un zulmüne tahammül edemeyen Necid ahalisi geri dönmemizi talep etmiştir. Bunun üzerine geri dönülmüş ve şu anda da Necid ahalisi genel olarak itaat altına alınmıştır. Suud ile taraftarları olan Açman cemaatı üzerine Bağdat vilâyeti aracılığıyla on adet gemi ile asker gelmektedir.. [37]

Mekke emirine yazdığı mektupta da benzeri ifadeler kullanan Abdullah b. Faysal kardeşi Suud ve yanındaki aşiretler için şu bilgileri vermiştir:

... geleceğimi haber alan ahali Suud'un taraftarı ve müteallikatının hepsini Riyad'tan kovmuşlardır. Onlar da Benî Temim kabileleri merkezi olan Huta'ya gitmişlerse de oradan da kovulmuşlardır. Bu arada bir takım yağma ve gasb hareketlerine de girişmişlerse de tarafımdan engellenmişlerdir. Sııud'u bulmak üzere Cudeh tarafına adam gönderilmiştir. Başı iyice sıkışan ve Ahsa'nın sağ taraflarını mekan tutan Suud'un yanında Açman taifesinin dışında hiç kimse kalmamıştır. [38].

Abdullah b. Faysal’ın ifadelerinden, en büyük rakip olarak Açman aşiretlerini gördüğü anlaşılmaktadır. Öyle ki, Midhat Paşa'nın seferinin bile Açman aşiretleri üzerine yapıldığını düşünmektedir.

Midhat Paşa, Nafiz Paşa'nın, Katîf taraflarından gönderdiği telgrafa 22 Haziran tarihli telgrafa dayanarak 1 Temmuz'da Sadaret’e çektiği telgrafıyla son gelişmeleri bildirmiştir. Buna göre:

Suud ailesinden memnun olmayan Katîf ve civarındaki Es-Sebî‘, Ğırsan, Es-Samleh, el-Abidin, Es-Siyafe, el-Avarim, el-Ali, el-Muhenna, Şiru's- Sabiyyeh, el-Amayir, Ez‘a, İbn Hacir, el-Hamdam, Cebur, Benî Nehd, Reşayide gibi onaltı kabileye mensub Necid Urbanı Nafiz Paşa'nın ordugâhına gelerek devlete itaatlerini bildirmişlerdir. Geride kalan Mutayı' ve Açman aşiretlerinin de yakında gelip itaatlerini arzedeceklerine dair haberler alınmaktaydı[39].

Diğer taraftan Katîf tâki düzenlemelerini ve daha önce belirtilen sefer hazırlıklarını tamamlayan Nafiz Paşa, Haziran ayı sonlarına doğru Ahsa'ya gitmek üzere harekete geçmiştir. Yaklaşık on oniki günlük bir yolculuk neticesinde harekat! planlandığı biçimde tamamlayan Nafiz Paşa, başta Ahsa'nın merkezi Hufüf olmak üzere bütün Ahsa bölgesine hakim olmuştur. Suud adına Ahsa civarındaki kalelerde muhafızlık yapanların çoğu askeri birliklerin hareketini duyunca firar ettiklerinden önemli bir mukavemetle de karşılaşılmamıştır[40].

Nafiz Paşa 15 Temmuz'da Midhat Paşaya çektiği telgrafında, askerin Ahsa'ya hakim olduğunu ve cuma günü Hufûf camisinde hutbenin askeri müftü Seyyid Davud Efendi tarafından Padişah adına okunduğunu bildirmiştir[41].

Aynı sıralarda Hicaz valisi ve Mekke emirinin müştereken Babali'ye yazdıkları 23 Temmuz 1871 tarihli bir raporda son durumlar hakkında bilgi vererek, Suud b. Faysal ve Acman kabileleri arasındaki ittifaka dikkat çekmekteydiler. Söz konusu yazıda; Suud b. Faysal'ın Acman Kabileleri ile ittifak ederek Riyadi istila ettiğini ve Abdullah b. Faysalin da Kahtan taraflarına çekilerek Hicaz'dan yardim istediği de özellikle belirtilmişti. Abdullah b. Faysal'ın yardim İsteği üzerine bir fırka askeri harekete geçiren Hicaz vilayetinin bu davranışı Dahiliye Nezareti tarafından uygun bulunmamıştır. Nitekim, 30 Temmuz 1871 tarihinde, Dahiliye Nezaretinin Hicaz vilayetine gönderdiği yazıda, söz konusu askerlerin derhal geri çekilmesi istenmiştir[42].

Dahiliye Nezareti'nin bu tavn, esasında, Abdullah b. Faysal'm Bağdat vilayeti yerine Hicaz'dan yardim istemiş olmasından kayrıaklandığı anlaşılmaktadır. Zira bu tavrı ile Abdullah, adeta, Bağdat vilayetinin Necid ve Ahsa'daki uygulamalarından rahatsız olduğunu imâ etmişti.

6- Acman Muharebesi

Nafiz Paşa Ahsa'ya hakim olduktan sonra, burada bir takım askeri ve mülkî düzenlemeler yapmaya başladı. 1871 yılının sonbaharına kadar süren bu düzenlemeler sırasında en çok üzerinde durduğu husus kabile ve aşiretlerin devlete itaatlerini sağlamak olmuştur. Ancak, gerek Osmanlı belgelerinden ve gerekse Suud kayrıaklarından anlaşıldığına göre, Aynı yılın sonlarına doğru, Suud b. Faysal yanındaki kabileler ile Ahsa'ya saldırarak buranın idaresini yeniden ele geçirmeye çalışmıştır.

Suudi Arabistan kayrıaklar, Suud b. Faysal'ın bu girişimini el-Murra ve diğer bir kısım kabileler ile yaptığını söylemektedir[43]. Buna karşılık Osmanlı belgelerinde muharebenin detayları hakkında fazla bilgi bulunmamakla birlikte, Ahsa'ya yapılan bu saldırıya Acman Muharebesi ismi verilmektedir.

Alışa seferinin hemen arkasından bizzat Ahsa'ya giderek hareketin sonuçlarını yerinde gören Midhat Paşa, seferin sonuçları ile ilgili olarak İstanbul'a gönderdiği mufassal raporunda Acman Muharebesi hakkında şunları söylemekteydi:

..Nafiz Paşa ve yanındaki diğer subay ve emirlerin gayretleri ile Ahsa 'daki askerin rahat ve huzurları yerindedir. özellikle son günlerde Suud b. Faysal ile birlikte askerlere mukavemet eden yedi sekiz binden fazla Acman ve Murra urbanına karşı iğneli tüfekli iki tabur asker gönderilmiştir. Bunlar muharebe meydanında eşkıyanın beş-altı yüzünü katletmiş ve pek çoğu da yaralı olarak firar etmiştir. Buna mukabil askerler sadece iki şehid vermiş ve yedi sekiz kişi de yaralanmıştır. Acman ve Murra aşiretlerinden aşırı bizar olmuş ve pek çok hasara uğramış bölgenin yerleşik ali alisi de bu muvaffakiyetten oldukça memnun olmuşlardır[44].

Daha sonraki yıllarda yayınlanan hatıralarında ise Midhat Paşa Aynı olayı şöyle özetlemiştir:

…Bir aralık Suud (b. faysal ) ve taraftarları, yerli aşayir takımından yedi sekiz bin kadar haşarattan oluşan bir cemiyet ile Alışa üzerine gelmiş ise de, askeri fırkada bulunan Liva Hamdi Paşa kumandasıyla üzerlerine gönderilen iki tabur, asker, bunları defaten darb ve tenkil etmekle artık Suud takımının bir daha harekâta mecalleri kalmamıştır[45].

Suud b. Faysal'm Ahsa'ya yapmış olduğu saldırıda başlıca yardımcılarının Acman aşiretleri olduğunu başka belgelerden de anlamaktayız. Nitekim, Midhat Paşa, 24 Ocak 1872 tarihinde seraskerliğe yazdığı bir takririnde, Acman Muharebesi’nde yararlılık gösteren subay ve bir takım sivil kimselere nişan verilmesini istemiştir. Midhat Paşa'nın bu İsteği kabul edilerek yedisi asker ve dokuzu sivil olmak üzere on alt! kişiye nişan gönderilmiştir[46].

Bu konu ile alakalı bir başka bilgi, dolaylı da olsa Necid askeri kumandanı Nafiz Paşa'nın 21 Ocak 1872 tarihinde Ahsa'dan Midhat paşa'ya gönderdiği takririnde bulunmaktadır. Osmanlı askeri Ahsa'ya iyice yerleşip, burada bir mutasarrıflık teşkilinden sonra, isyan halindeki aşiretler de yavaş yavaş gelerek bağlılıklarını bildirmeye başlamışlardı. Bu durumda dayandıkları güçleri kaybeden ve Ahsa üzerinde ayrı ayrı nüfuz kurma ümitlerini yitiren Abdullah ve Suud kardeşler ittifak arayışları İçine girmişlerdir. Bu haberlerin yayılması üzerine bahsi geçen takriri gönderen Nafiz Paşa, takririn önemli bir bölümünü Acman aşiretine ayırmıştır.

Abdullah b. Faysal ile Si t d b. Faysal'ın aralarında ittifak hasıl olduğu ve mevcut kuvvetlerinin azaldığı şayiaları gün be gün halk arasında yayılmakta- dır. Acman ve el-Murra aşiretlerinden bir çok fırka müsabele bahanesiyle bu civarlarda toplanmaktadır. Acman aşireti meşayihlerinden olan Mansur b. Muneyhir de, Rakan in kurduğu dolap, hile ve fesadın aynını kurup vakit kazanmak niyyetinde olduğu görülmektedir. Bu konuda gerekli tedbir alin- makta ise de 2 Şevval 1288 tarihinde de arzettiğim gibi, buradaki askerin mevcudunun arttırılması gerekmektedir. Mansur b. Muneyhir, görünüşte Suudün yanında toplanmış olan isyankar aşiretleri dağıtmak bahanesiyle huraya gelerek eman taleb etmiştir, o bunu bir hile ve desise olarak yapmak istemiş ise de gerçekten kendisine verilen teminatlar ile hükümete ısındırılmış ve O da Suud'tan yüz çevirmiştir. Bunun üzerine kabilesinin itaatlerini de arzetmiş ve gereken yapıldıktan sonra müsabelesine izin verilmiştir.Müsabeleden sonra, Kuveyt ile Ahsa arasında bir yerde ikameleri de uygun görülerek oraya gönderilip ikamet ettirilmişlerdir. Kendisi ve ahalisinin yerleşik ahali gibi kasaba ve köylerde İskân ederek, ziraatla uğraşmalarının hayırlı olacağı, Afansur b. Muneyhir'e tavsiye edilmiştir, o da memnuniyetle bu görüşe katılmıştır. Ancak mevsimin kış olması ve kısa bir süre önceki perişan hallerinden dolayı şimdilik İskân edilmelerinin mümkün olmadığını belirterek; gelecek sene devletin uygun gördüğü bir yere yerleşeceklerine dair söz vermiştir.

Aynı şekilde, bunun akabinde, el-Afurra aşireti reisi ve Suud b. Faysal'ın her hususta müsteşarı ve her İşinde yardımcısı olan faysal b. Murzaf da eman taleb etmek üzere bu tarafa gelmiştir. Kendisine de gereken ilgi ve alaka gösterilmiş ve aşiretini celbetmek üzere dönmesine izin verilmiştir. Bu durumda faysal b. Murzaf'ın da Suud b. Faysali terketmesiyle Suud'un kuvvetleri iyice azalmıştır; yakında yalnız kalacağı bu gidişattan anlaşılmaktadır. Bu yüzden Suud fa. Faysal'a yumuşak bir uslüp ile bu tarafa gelmesi yazılmıştır. Ancak bilindiği gibi, hal-i bedeviyette bulunan ve henüz hükümet-i seniyyenin ne olduğun u bilmeyen mezkür aşiretlerin itaat dairesine girmelerine Ye söz vermelerine itimad edilmemelidir. Zira fırsat buldukça yine alıştıkları şekavetlerine devam edecekleri bilinmelidir[47].

Bağdat valisi Midhat Paşa, Necid kumandanından gelen bu yazıyı 28 Şubat 1872 tarihinda Sadaret'e takdim ederken şu ifadeleri kullanıyordu:

Necid kıtasında bulunan vahşi aşiret Ye kabilelerin en çok şekavet Ye ma- zarratlarıyla bilinen el-Mıırra ve Acman aşiretleridir.. Bu aşiretlerin reisleri gayet dessas ve hilekar adamlar olduklarından bunların sözlerine ve taahhüdlerine güvenilemez. Ancak geçenlerde gördükleri şiddetli tedibat üzerine kendilerine gösterilen mahalde istikrarları İçin zahiren de olsa söz vermişlerdir. Zaten şu sıralarda isyana mecalleri olmadığı anlaşılmaktadır. Kendilerine iyi muameleye devam edilirse gerçekten devlete itaat edecekleri tabiidir[48]..

Yukarıdaki belgelerden de anlaşılacağı gibi, gerek Necid Kumandanı Nafiz Paşa ve gerekse Midhat Paşa, devletin Ahsa’da hâkimiyetini tam olarak tesis edebilmek için özellikle Acman ve Murra aşiretlerinden emin olunması gerektiğine inanmaktaydılar.

Söz konusu belgelerde ise irer iki aşiretin reislerinin itile ve desiselerinden bahsedilmesi de tesadüfi olmasa gerektir. Anlaşılan Acman muharebeleri sırasında veya hemen sonrasında Acman aşireti şeyhlerinden olan Rakan, önce devlete itaat edeceğini bildirmiş, sonra da sözünde durmayıp Suud ile İşbirliği ederek isyan etmiştir. Olayın geçtiği tarihlerde bu konu ile alakalı olarak kaleme alınmış yukarıdakinden başka bir belgemiz olmamakla birlikte; geç tarihli belgelerden Rakan'ın İşlediği bu suçu karşılığında Niş'e sürüldüğü anlaşılmaktadır. (Bu konu ile ilgili gelişmeler aşağıda ele alınacaktır).

Midhat Paşa'nın ve Nafiz Paşa'nın yukarıdaki tahriratı, 28 Mart 1872 tarihinde Sadaret tarafından Padişaha sunularak "Necid kıtasındaki el-Murra ve Acman aşiretlerinin Ahsa ile Kuveyt arasında bir yere yerleştirilmeleri" konusunda izin istenmiştir. 29 Mart I872'de çıkan Pâdişâhın iradesiyle Midhat Paşa ve Nafiz Paşa'nın bölgenin nizam ve intizamı için uygun gördükleri tedbirleri almalarına müsaade edilmiş ve bu durum 2 Nisan 1872'de Midhat Paşa'ya şu ifadeler ile bildirilmiştir:

Necid kıtasında bulunan Acınan ve el-Murra aşiretleriyle Abdullh b. Suud'un hal-i hazırdaki durumları hakkındaki tahriratlarınız Padişah'a arzedilmiştir. Adı geçen aşiretlerin (Açman aşiretinin) Kuveyt ve Ahsa arasında iskân edilip devlete sürekli bağlılıklarının sağlanması ve Suud b. Faysal ile irtibatlarının kesilerek bölgenin asayişinin temin edilmesi; bunun için oradaki askerin arttırılması düşünceleri Padişah tarafından takdir ve kabul edilmiştir. Biran önce bu hususların icraya konulması da Padişahın işleklerindendir[49]'.

Nitekim gerek Midhat Paşa ve gerekse Nafiz Paşa, Padişah tarafından da takdir edilmiş olan tedbirleri almak için yoğun çaba sarfetmeye başlamışlardı. Bölgede mülkî idarenin tesisiyle birlikte bir takım imar ve inşa faaliyetlerine girişilmişti. Ancak, bu sıralarda aleyhinde bir takım dolaplar çevrilmesinden dolayı rahatsız olan Midhat Paşa, Bağdat valiliğinden istifa etmiş ve girişimleri yarım kalmıştır. Yerine Mayıs 1872'de Mehmed Rauf Paşa getirilmiştir[50]. Mehmed Rauf Paşa da, Nafiz Paşa'nın yerine, Necid kumandanı olarak Ferik Mehmed Paşa'yı tayin etmiştir. Bunun üzerine Haziran 1872'de Ahsa'ya ulaşan Mehmed Ferik Paşa, Nafiz Paşa ile devir teslim işlerine başlamıştır[51]. Bu devir teslim sırasında Necid ve Ahsa’da asayişin yerinde olduğunu gören ve esasında bölgenin durumuna vakıf olmayan yeni idareciler, aşiretlerin kontrolünü eskisine nisbetle daha gevşek tutmuşlardır. Hatta İstanbul'a yazdıkları tahriratlarında Suud b. Faysal'ın yalnız kalarak aç ve sussuz çöllerde dolaştığını bildirmişlerdi. Halbuki bu kanaatlerinin yanlış olduğunu kısa zaman sonra kendileri de fark edecekler ve yeni tedbir arayışlarına girişeceklerdi. Konumuzun haricinde olan bu hususun ayrıntılarına burada girilmeyecektir.

Mehmed Rauf Paşa, Necid meselesinin Abdullah b. Suud ve Suud b. Faysal'ın dışında halledilemeyeceği düşüncesiyle onlar ile ayrı ayrı haberleşmeye başlamıştır. Gayesi Necid mutasarrıflığını bunlardan birisine vererek meseleyi halletmek idi. Ancak, Babıâlî ayrı görüşte değildi. Zira bunlardan bölgeye kim hakim olursa olsun yine çekişmenin devam edeceğine inanıyordu. Bu da bölgede yapılan askeri harekatı anlamsız kılacaktı. Bunun için başka birisinin mutasarrıflığı öngörülmüştü. Bu arada bölgedeki askerin geri çekilmesine karar verildi. Neticede, Benî Halid aşiretinden Şeyh Bezi‘ b. Urey’ir 1874 başlarında Necid mutasarrıfı olarak tayin edildi.

Diğer taraftan bir süre önce kardeşi Suud adına görüşmeler yapmak üzere Bağdat’a gelmiş olan ve orada ikamete mecbur edilen Abdurrahman b. Faysal'ın serbest bırakılması[52] yeni problemlerin doğmasına sebep olmuştur. Zira Abdurrahman b. Faysal Bahreyn yoluyla Ahsa'ya gelerek, Açman, eA Murra ve Benî Hacir kabilelerinden topladığı binlerce kişi ile Ahsa'nın merkezi Hufûf u basarak, buradaki memur ve askerlerin yanı sıra, onları destekleyen halktan pek çok insanı da katletmiştir[53]. Bu olaylardan sonra yerli ahaliden birinin mutasarrıf olarak atanmasının mahzurları dikkate alınarak, Necid mutasarrıfları doğrudan Babıâlî tarafından tayin edilmeye başlanmıştır.

Bu arada Suud b. Faysal'ın ölümü ve 1874'ten itibaren devletin Ahsa ve civarında tam bir hâkimiyet tesis etmesi üzerine, artık bölgede büyük çaplı aşiret isyanlarının önü kesilmiştir. Bundan sonra gelen bilgilerin çoğu adi inzibat vakaları ve aşiretlerin birbirleri aleyhine yaptıkları yağma hareketlerinden oluşmaktadır. Mesela bu manada 26 Mart 1874 tarihine kadar Açman aşireti hakkında herhangi bir belgeye rastlanılmamaktadır.

Söz konusu tarihte Bağdat vilâyetinden gelen bir tahriratta bir adli takibattan bahsedilmektedir. Buna göre; Necid Sancağı Muberrez kazasındaki Sahüd kalesi civarında çadır kurmuş olan Suhül aşiretine ait onaltı deve çalınmıştır. Yapılan tahkikatta bu develerin Açman aşiretinden Abdullah b. Muhammed, Fahd b. Ubeyd ve Ferhan b. Raşid ile başlarında bulunan Ali tarafından çalındıkları anlaşılmıştır. 6 Zilkade 1290/26 Aralık 1873 tarihinde yakalanıp hapsedilen bu şahısların yapılan sorgulamalarında, reisleri olan Ali'nin kendisini takip eden askerlere silahla karşılık vermesi üzerine askerler tarafından öldürüldüğü anlaşılmıştır. Mahallî mahkeme bu şahısların üçer sene müddetle kürek cezasına çarptırılmasına karar vermiştir. 6 Temmuz 1874 tarihinde Dahiliye Nezaretinden Bağdat vilâyetine yazılan bir yazıda; develer sahiplerine iade edilmiş olduğu ve gasp sırasında da ortada ciddî bir cebir hadisesi olmadığı gerekçesiyle, bu ceza ağır bulunmuş ve cezaların hapis tarihinden başlamak üzere bir yıla indirilmesi istenmiştir[54].

7- Niş Vilâyetine Sürülen Açman Şeyhi Rakan'ın Affedilmesi

Açman aşireti şeyhlerinden olan Rakan'ın, Suud b. Faysal'ın Ahsa üzerine yaptığı saldırıda önemli rol oynadığı daha önce geçen belgelerden anlaşılmaktadır. Hatta oldukça akıllı ve kurnaz bir kişi olan Rakan'ın, Nafiz Paşa'ya karşı da bir takım hilelere başvurduğu, yine Nafiz Paşa'nın kendi tahriratlarındaki sözlerinden ortaya çıkmaktadır. Ancak, maalesef Açman muharebesi hakkında olduğu gibi şimdilik Rakan'in devlete karşı takındığı tavırları hakkında da fazla bilgi bulunmamaktadır.

II. Abdülhamid'in saltanat yıllarının başında Osmanlı-Rus Harbi'nin çıkması üzerine Muhammed Rakan'in Sadaret makamına yazdığı bir arzuhalinden, Açman Muharebesi'nden sonra akibetinin ne olduğu nisbeten açıklığa kavuşmaktadır. Anlaşılan Muhammed Rakan, devlete karşı geldiği gerekçesiyle Nafiz Paşa tarafından 1871 yılının sonlarında Ahsa civarında yakalanarak, Tuna vilâyetine bağlı Niş kazasına sürülmüştür. O sıralarda bu tür uygulamalar sık sık görülmekte idi. Özellikle Bağdat, Basra ve Hicaz yöresinde karışıklıklar çıkaran, başka bir ifadeyle siyasi suç işleyenler, oradan hayli uzak olan Rumeli'ye sürülmekteydi. Nitekim Rakan'ın sürüldüğü sıralarda benzeri suçtan dolayı Hazail aşiretleri şeyhi Mutlak da Vidin'e sürülmüştü. Yaşadıkları yerlerde nüfuz sahibi olmayan siyasi suçlular ise üçüncü ordunun emrine gönderilerek bir süre askerlik ile cezalandırılıyorlardı.[55]

Muhammed Rakan 24 Mayıs 1877 tarihinde bin kuruş kıymeti olan bir varaka-i nakdiyye[56] (Damgalı Kağıt)'ye yazmış olduğu arzuhalinde, elkabdan sonra şöyle demektedir:

Çakerleri Bağdat dahilindeki Necid sancağında bulunan Hasse [Hasa/Ahsa] kasabasındaki Açman aşiretindenim. Geçmişte işlemiş olduğum bir suçtan dolayı Niş'de kalebendlik[57] cezası çekmekteyim. Çakerleri kabile meşayihinden olmayıp fukara takımından olmam hasebiyle hükümete karşı elimizden herhangi bir aksi hareket gelmiyeceği de açıktır. Özellikle bu yaşımızda ömrümüzü gurbet diyarında harcıyarak, ne kendimize ve ne de ailemize bakmağa gücümüz olmadığından, onların idareleri ve hayatlarını sürdürmeleri konusunda dünyayı kendimize zindan eyledik. Bu arada, geçen yıl Sırbistan ile meydana gelen muharebelerde[58] gücümüzün eriştiği nisbette, din, devlet ve millet uğrunda canımızı ortaya koyarak hizmet ettik. Hatta iki arkadaşımız da bu muharebelerde şehit olmuşlardır. Bu kere tekrar ilanından dolayı herkesin iftihar etmiş olduğu cihada iştirak etmeye müsaade edilmesini velinimetimizden arz ediyoruz. Böylece düşman karşısında şehadet rütbesi kazanarak temiz alınla Cenab-ı Hakkın makbul olan kullarıyla müsahib olmak arzumuzdur. Dünyanın meşguliyetinden feragatla bu isteğimizi yerine getirebilmek için yüksek müsaadelerinizi almak maksadıyla halimizi arzetmeye cesaret edildi.. Muhammed Rakan, 12 Mayıs 1293 [59].

Muhammed Rakan'ın yukarıdaki arzuhalinde işlemiş olduğu suç hakkında bilgi bulunmamakta, ancak yedi yıl önce Niş'e sürüldüğü anlaşılmaktadır ki, bu da Midhat Paşa'nın Ahsa harekatı tarihine tekabül etmektedir. Muhammed Rakan’ın kendisinden bahsederken halkı arasında fazla nüfuzlu olmadığını dile getirmesi dikkat çekicidir. Zira bu ifadelerden, kendisinin Niş'de tutulmasının esas sebebinin hükümete karşı isyan çıkarma ihtimaline dayandığı da anlaşılmaktadır. Bu yüzden adeta kendisinin bu imkâna sahip olmadığını beyan ederek böyle bir endişeyi ortadan kaldırmayı düşünmüştür.

Ayrı şekilde, söz konusu arzuhalden, Muhammed Rakan'ın 187Ö-77 yıllarında meydana gelen ve Niş civarına da sirayet eden Osmanlı - Sırp, Karadağ muharebesine iştirak ederek yararlılık gösterdiği anlaşılmaktadır. Zaten buna istinaden, henüz yeni başlamış olan Osmanlı-Rus muharebesine iştirak edebilmek için serbest bırakılmayı istemekteydi.

Sadaret, Muhammed Rakan'm arzuhalini 26 Haziran 1877 tarihinde Padişah'a şu ifadeler ile takdim etmiştir:

Necid dahilinde Acman kabilesi şeyhî olup, bir suçtan dolayı yedi sene evvel Niş'e sürülmüş olan ve Sırp muharebesine iştirak ederek şecaat gösteren Muhammed Rakan, şu anki muharebeye [Osmanlı-Rus Muharebesi] de iştirak edebilmek İçin affedilerek serbest bırakılmasını talep) etmektedir... [60].

Sadaret, yazışında, Acman şeyhine yaşından ötürü merhamet edilmesi gerektiğini ve ayrıca, Basra vilâyetinden yaptırılan tahkikattan da serbest bı- rakılmasında bir beis olmadığının anlaşıldığını belirterek Pâdişâhın iradesini istemiştir. Bu arada Rakan'in Necid'ten sürülmesinin Bağdat vilayetinin talebine binaen yapıldığını da dikkate alan Sadaret, serbest bırakılması hususunda Bağdat vilayetinin de fikirini almayı ihmal etmemişti. Bağdat vilayeti de tıpkı Basra vilayeti gibi affedilmesinde bir mahsur olmadığını bildirmişti[61].

Yapılan bu soruşturmalar ve Sadaretin girişimleri neticesinde Muhammed Rakan, Padişah'ın 27 Haziran 1877 tarihli iradesi ile affedilmiştir. Bu karar üzerine Sadaret tekrar Basra vilâyetine yazarak Muhammed Rakan'm Necid’e dönmesinde bir mahsur olup olmadığını sormuştur. Basra'dan 2 Temmuz 1877 tarihinde gönderilen cevapta, Necid meşayihinden olup Niş'de sürgünde bulunan Muhammed Rakan 'in memleketine geri dönmesinde hiçbir mahsur olmadığı belirtilmiştir[62]. Bunun üzerine, Sadaret'ten Rakan'ın salıverilmesi için ilgili yerlere gerekli emirler verilmiştir. Nitekim, 3 Temmuz 1877 tarihinde, Dahiliye Nezareti, Sadaret'e yazdığı tezkiresinde, Muhammed Rakan'ın serbest bırakıldığını bildirmektedir[63]. Dahiliye Nezareti, bir gün sonra Basra valiliğine de çektiği telgrafında, yukarıdaki hadiseler özetlenerek Padişah'ın iradesi ile Muhammed Rakan'ın artık serbest bırakıldığını bildirmiştir[64]. Muhammed Rakan’ın serbest kalmasından sonra savaşa iştirak edip etmediği veya hemen Necide dönüp dönmediği konusunda mâlesef elimizde şimdilik bilgi bulunmamaktadır. Ancak, Ahsa'ya dönüşünden sonra kendisinin anlattığı veya ona atfedilen kahramanlıkları ile ilgili bir takım abartılı hikâyeler dilden dile dolaşmaya başlamıştır.

8- Açman Aşireti Şeyhlerine Ödenen Maaşlar

Yaşadıkları yerlerde yol kesme ve yağmacılıkla geçinen aşiretlerin zararlarını engellemek için Osmanlı Devleti'nin takip ettiği politikaların en önemlisi, onlara nüfuzları ölçüsünde maaşlar tahsis etmekti[65]. Osmanlı Devleti, özellikle Hicaz civarında ve hac yolu üzerindeki aşiret ve kabilelere çok eskiden beri bu tür ödemeler yapmaktaydı. Aynı şekilde Necid Sancağı'nın teşkilinden itibaren, buradaki aşiretlere de, "istikrar-i asayiş ve yolların emniyet altına alınması" düşüncesiyle çeşitli miktarlarda maaşlar ödenmeye başlanmıştır. Düzenli olarak kayıtları tutulan bu maaş cetvelleri ışığında Açman aşiretlerine ödenen maaşlar burada ortaya konacaktır. Bu konuda Necid mutasarrıflığı ile Babıâlî arasında yapılan muhtelif yazışmalar bulunmaktadır[66]. Bunların hepsini tek tek ele almak yerine, Necid Kumandanlığı vekaletinde bulunan Mirliva Sami Paşa'nın Necid muhasebesi kayıtlarına istinaden Altıncı Ordu kumandanlığına gönderdiği bir liste esas alınacaktır.

12 Nisan 1909 tarihinde Altıncı Ordu kumandanlığı eski kayıtları ihtiva eden bu listeyi İstanbul'a gönderirken şu değerlendirmelerde bulunmuştur:

Necid bölgesinin el-Ahsa kıtasında, herbiri müteaddit fırkalardan oluşan belli başlı bedevi aşiretleri, Açman, el-Murra, Beni Hâcir, Benî Menasır ile Katîf civarındaki Beni Halid aşiretleri ve başı belli olmayan birçok küçük fırkalardan oluşmaktadır. Açman aşiretine mensub muhtelif fırkalarının ileri gelen reislerine eskiden beri buranın belediyesinden üçyüzden altıyüz kuruşa kadar maaş ödenmektedir. Aynı şekilde el-Murra'nın da şeyhlerine üçeryüz kuruş maaş tahsis edilmiştir. Söz konusu maaş sahipleri ile ikinci ve ücüncü derecedeki reisleri her yıl hurmanın çıktığı Haziran, Temmuz başlarından Ekim ayının sonlarına kadar peyder pey birer ay Hufüf un civarına inmektedirler. Buradaki ikametleri sırasında, maaş sahiplerinin birikmiş olan maaşları ile ikinci dereceden şeyhlere maktuan verilen ve derecelerine göre on riyalden elli riyale kadar olan iksa hakları ödenmektedir[67].

İşte yukarıdaki esaslar çerçevesinde hâzineden ödenen maaşların listesi aşağıda verilmiştir:

  1. Acman Aşireti meşayihinden olan Hizam (?) b. Hisleyn'e 1875 tarihinde 400 kuruş maaş tahsis edilmiş ve Kasım 1900 tarihine kadar kendisine ödenmiştir. Vefatından sonra Muhanımed b. Kilab'a intikal etmiş ve Aralık tarihinden Aralık 1901'e kadar da ona ödenmiştir.
  2. 1875 yılında Leyi b. Nehar'a 300 kuruş maaş tahsis edilmiş ve Şubat 1899 yılına kadar kendisine ödenmiştir. Vefatından sonra oğlu Abdullah b. Leyl'e ödenmeye başlanan maaş, daha sonra Mart 1900'den itibaren kardeşi Nehar b. Leyl'e tahsis edilmiştir.
  3. Acman meşayihlarından bir diğeri olan Mansur b. Muneyhir'e 1875 yılında 300 kuruş maaş tahsis edilmiş ve Mayıs 1903 tarihine kadar kendisine ödenmiştir.
  4. 1875 tarihinde ibn Hacrufe (?) tahsis edilen 300 kuruş maaş Mart yılından itibaren oğlu Felah'a intikal etmiş ve Nisan 1903 tarihine kadar kendisine ödenmiştir.
  5. 1875 yılında tahsis edilen 150 kuruş maaşın asıl sahibi belirtilmemektedir. Maaş sahibinin vefatından sonra aynı meblağ Kasını 1899'dan itibaren oğlu Zahra intikal etmiştir. Ancak, sonradan bu maaş Necid İdare Meclisi'nin 5 Ekim 1902 tarih ve 149 numaralı kararıyla 250 kuruşa çıkartılmıştır.

Yukarıdaki maaşlar doğrudan hâzineden veya belediye varidatından ödenmekteydi. Ancak, bunun dışında deve rüsûmundan maaş tahsis edilen bir takım Açman şeyhleri de bulunmaktaydı. Bunlar da aşağıda gösterilmiştir:

1875 tarihinde Rakan Felaha deve rüsumundan verilmek üzere 400 kuruş maaş tahsis edilmiştir. Mart 1897 başlarına kadar kendisine ödenmiş olan maaş bu tarihten itibaren bir yıl boyunca oğlu Felah’a ödenmiştir. Bu konu ile alakalı olarak Necid Sancağı ile Maliye ve Dahiliye nezaretleri arasında hayli yazışmalar yapılmıştır. Basra vilâyetinin müracaatı üzerine[68] 1Nisan 1897 talihinde Dahiliye Nezaretinden Maliye Nezareti'ne yazılan bir yazıda " Necid sancağında Acman kabileleri şeyhu'l-meşayihi olan Rakan'ın vefat etmesiyle münhal kalan 400 kuruş maaşının oğlu Felah'a tahsis edilmesi" istemektedir[69]. Maliye Nezareti, 3 Mayıs 1897 tarihinde verdiği cevabında, söz konusu maaşın zaten dahiliye tahsisatından verilmekte olduğu ve hazine ile alakasının bulunmadığım belirtmiştir[70]. Nitekim bu maaş, Şubat 190l'e kadar Falah'a; ondan sonra oğlu Halid'e akabinde de onun oğlu Muhammed b. Hisleyn'e tahsis edilmiştir[71].

Tabii ki Necid meşayihine odenen maaşlar bundan ibaret değildir. Ancak diğer aşiret ve kabileler konumuz dışında olduğu için onlara ödenen maaşlar burada zikredilmemiştir. Bu maaşların zaman zaman çeşitli sebeplerden dolayı kesintiye uğradıkları veya vaktinde ödenmedikleri de olmuştur. Bu durum aşiretler arasında SU-İ tesir meydana getirmekteydi. Özellikle II. Abdülhamid'in bu konuda hassas davrandığı bilinmektedir. Nitekim aşiretlerden vaki olan herhangi bir şikayeti gidermek İçin derhal emirler verdiği pek çok belgeden anlaşılmaktadır. Mesela bu durum Maliye Nezareti'nin o güne kadar ihtisab rüsûmu ve deve zekatından gelir kaydedilmeden doğrudan ödenen maaşların, bundan böyle gelir kaydedilerek ödenmeye devam edilmesi İçin Sadaret'ten izin istediği 8 Kasım 1892 tarihli bir arizada açıkça görülmektedir:

"Nacid havalisinde bulunan el-Mıırra ve Acman aşiretleri meşayihine Bağdat re Basra vilâyetlerince ihtisab rüsûmi bedelinden otuzbin ve deve ze- katindan on iki bin kuruş ki, yıllık toplam kırkikibin kuruş verilegelmektedir. Bu konuda yapılan yazışmalar üzerine Basra vilâyeti makamından gönderilen tahrirat ve teferruatlarından anlaşıldığına göre; söz konusu aşiret şeyhlerine mahallince verilmekte bulunan maaşlar bütçe dahilinde ve hâzinenin onayiyla verilmemektedir. Vaktiyle Bağdat vilâyetinin İsteği üzerine maktu ‘an ihale olunan rusümat bedelinden otuzbin, deve zekatından onikibin kuruşu bu maaşlara karşılık olarak ayrılmıştı. Ancak bu meblağ hiçbir gelir kaydı yapılmadan açıktan sandık emini nezdinde emaneten muhafaza edilip, gerektiğinde livanın idare meclisinin tasdikiyle meşayihe verilmektedir. Söz konusu maaşlar asayişin devami İçin verilmekte olmasına binaen bunların kesilmesi uygun olamaz. Ancak hiçbir karar ve iradeye istinad etmeyen böyle açıktan bir ödemenin de doğru olamıyacagı dikkate alınarak söz konusu kirkikibin kuruşun gelir kaydedildikten sonra meşayihe kail hayat şartıyla ödenmesi[72].

Neci 1 varidatından ödenmekte olan bu maaşlar bazan da varidat yet- mezliğinden dolayı duyuna kalmakta idi. Nitekim 1910 yılında böyle bir durum yaşanmıştı. Bunun üzerine söz konusu maaşlar ertesi yılki bütçeye İdhal edilebilmesi İçin Necid mutasarrıflığı ile hükümet arasında bir takım yazışmalara konu olmuştur. Yapıları bu yazışmalarda Necid'ten çeşitli kabile ve aşiretlerin ileri gelenlerine ödenmekte olan maaş listeleri gönderilmiştir. Buna göre 1910 yılında Acman aşiretinden maaş alanlar şöyle sıralanmaktadır.

Maaş Sahibinin Adi

Aylık Maaşı (Kunış)

Yıllık Tutan (Kunış)

Fehad

325

3900

Haydan ?

325

3900

Sultan

325

3900

Hayf

243.20

2925

Nehar

243.20

2925

Abdullah Muneyhir

243.20

2925

Harned Mikdad

243.20

2925

Rakan

146.10

1755

Yekun

 

24375

Yukarıdaki tablo incelendiğinde, daha önce zikredilen maaşların değişmiş olduğu görülmektedir. Aynı tarihte bütün Necid meşayihine ödenen maaş, ikramiye ve it'amiye bedellerinin toplamı yetmişbin ikiyüzyirmiyedi

kuruş idi. Bu meblağın otuzdokuzbin kuruşu maaşlara tahsis edilmişti. Bu meblağdan da yirmidörtbin üçyüzyetmişbeş kuruşu sadece Acman şeyhlerine ödendiği düşünülürse, en çok ihtimamın onlara gösterildiği anlaşılır. Zira geri kalan meblağ el-Murra, Beni Hâcir ve el-Menası r aşiretleri arasında pay edilmekteydi[73].

9- Abdurrahman b. Faysal ve İbn Reşid Arasındaki Çekişmeler& Acman Aşireti

Bölgedeki kabileler arası çekişmelerde daima Suud ailesinin yanında yer alan Açman aşiretinin, bu sefer de Abdurrahman b. Faysal ile Muhammed b. Reşid arasında çıkan çekişmelerde rol aldıkları görülmektedir.

1887 sonlarında Suud b. Faysal'ın oğulları Riyad'ı ele geçirerek, amcaları Abdullah'ı hapsetmeleri Muhammed b. Raşid'e Riyad'a müdahale imkânını verdi[74]. Ağustos 1888'de müttefiki olduğu bir takım aşiretler ile Riyad'ı kuşatan İbn Reşid; burada yeğenleri tarafından hapsedilmiş olan Abdullah b. Faysal ı hapisten kurtardı. Akabinde İbn Reşid, Riyad'a bir de vekil tayin ederek Abdullah'ı ve kardeşi Abdurrahman'ı yanına alıp Hail'e döndü. 1889 yılı ortalarında ise Abdullah ve Abdurrahman'a Riyad'a dönmeleri için izin verdi. Ancak Abdullah, Riyad'a dönüşünden kısa bir süre sonra öldü. Kardeşi Abdurrahman da İbn Reşid'in Riyad'taki vekilini öldürterek emirliğini ilan etti. Bu durum İbn Reşid’in ona karşı harekete geçmesine neden olmuştur.

İbn Reşid, Ocak 1891'de, Abdurrahman b. Faysal ile ittifak eden Kasìm Şeyhi İbn Mühenna ve Aneze Şeyhi Zamil b. Selim'e karşı gazve yapmak için kendisine bağlı aşiretlerden asker toplamaya başladı. Bu durumdan rahatsız olan Medine Muhafızlığı ve Hicaz Vilâyeti onunla muhabereye girişerek, kabileler arası kavgalar ile müslüman kanının dökülmesine Padişah'ın rıza göstermeyeceğini, dolayısıyla bu faaliyetlerinden vazgeçmesini istemişlerdi.

İbn Reşid, Şubat başlarında verdiği cevabında; kendisinin de cedleri gibi devletin kölesi olduğunu ve hac yolunun güvenliğini sağlamak için her türlü gayreti gösterdiğini belirtmiştir. Akabinde de, "vehhabî mezhebinden olan ve diğerlerini müşrik kabul eden Necid ahâlisinin" (Riyad kastediliyor) kendilerine düşmanlıkla bir müddetten beri yol ve geçitlere sarkıntılık ve göçebe urbanı yağmalayarak asayişi bozduklarını ve bunu, din namına Abduırahman b. Faysal'ın, Açman, Sebî‘, Sehûl, Devâsir kabileleriyle ittifak yaparak gerçekleştirdiğini sözlerine ilave etmiştir. Aynı mektubunda, Kasìm Şeyhi'nin de Uteybe ve Mutayı aşiretleriyle bu ittifakın içine dahil olduklarını söyleyen İbn Reşid, bu yüzden sadece devlete hizmet etmek maksadıyla Kasìm üzerine gittiğini bildirmiştir[75]. İbn Reşid'in bu ifadelerinden rakibi olan Abdurrahman b. Faysal'm dayandığı esas gücün Acman kabileleri olduğu anlaşılmaktadır. Bu konuda düşüncemizi destekleyen bir hayli belge bulunmaktadır. Nitekim Medine muhafızlığından ve Hicaz Vilayeti'nden Dahiliye Nezareti ile Sadaret'e gönderilen takrirlerde Kasim'in Çeyhiye mevkiinde iki taraf arasında meydana gelen ve dörtbin kişinin ölümüyle sonuçlanan çarpışmalarda, Abdurrahman b. Faysalın yanında başta Acman aşireti olmak üzere Sebi‘, Menasır, Kahtan, Devasir, Huta gibi aşiretlerin bulunduğu belirilmektedir[76]. Abdurrahman b. Faysal ile Acman arasındaki ittifaktan bahseden bir diğer belge de, 17 Nisan I891'de Necid meşayihinden Abdurrahman b. Abdullah'ın Sadaret'e yazdığı bir mektuptur. "Ahbar-i Necd" diye başlayan bu mektupta, ibn Reşid ile ibn Suud arasındaki ilişkiler ozedenerek Acman kabilesinin bu ilişkilerdeki rolü anlatılmaktadır[77].

İşte bu çekişmeler sırasında başlangıçta, Abdurrahman b. Faysal karşısında hezimete uğrayan ibn Reşid, daha sonra nihai bir saldırıya geçerek Abdurrahman b. Faysal'ı Riyad'tan çıkarmıştır. Bu olay akabinde Hicaz Vilâyetinden Sadaret'e çekilen bir telgrafta şöyle denmekteydi:

Muhammed b. Reşid cemaatıyla birlikte Cebel-i Şammar'dan onbeş merhale uzaklıkta olan Hureymilya'ya giderken muharebeye tutuşarak, Kasim şeyhlerinden İbrahim Muhenna ve Acman kabilesi şeyh,'ibn Muneyhir de başka bir kabile şeyhini ve İçyüz kadar insani katletmiştir. Akabinde Abdurrahman Sııud'un ikametgahı olan Riyad a giderken buranın da surunu yıkarak ahalisini idaresi altına almıştır... [78].

Ağustos I892'de Altıncı Ordu'dan gelen haberlere göre; Riyad, Kasim, Bureyde gibi Necid'in iç taraflarında hakimiyet tesis etmiş olan ibn Reşid, İngilizlerin de teşvikiyle Necid sahillerine doğru yöneldiği anlaşılmaktadır[79]. Önce Medine, akabinde Mekke taraflarına yönelen ibn Reşid, buradaki kabilelerden zekat almaya kalkışmıştır. Bunun üzerine Sadaret'ten 11 Ekim I892'de ibn Reşid'e yazılan bir mektupta bu davranışlarına son vermesi istenmiş[80] ancak 1893 baharında Mekke'ye beş günlük mesafedeki Tırar (?) havâlisinde bulunan Uteybe kabilesine saldırıp, onlardan öşür ve zekat adı altında beşbin deve gasp etmesi önlenememiştir[81]. 1894 yılı İçinde de Ibn Reşidin çevre kabileleri üzerine bu taarruzlarım sürdürmeye devam ettiği ve zekatlarım daha önce hükümete vermeyi taahhüd etmiş kabilelerin mallarım gasp ettiği görülmektedir. Aynı şekilde Ahsa civarında da bir kısım kabileleri yağmalamaya devam etmiştir. Bu yağmadan dolayı mağdur olan Acman kabilesinin, durumu Necid Mutasarrıfına şikayet etmesi üzerine. Mutasarrıf, ibn Reşid'e yazarak bu kabilelerin hükümete vergilerini verdiğini belirterek onlardan ellerini çekmesini istemiştir, ibn Reşid verdiği cevabında, söz konusu kabilelerin hırsız olduklarım ve kendisinin kanun ve nizamlar dairesinde onların başkalarından gasp ettikleri malları ve hayvanları almaya çalıştığını bildirmiştir. 1895 başlarında ibn Reşid tekrar Necid Mutasarrıfına, Kuveyt ile Ahsa arasındaki yolların güvenliğinin hükümete bağlı olduklarım söyleyen Acman ve Murra gibi aşiretler tarafından tehdit edildiğini yazarak, tedbir alınmasını veya kendisine bunların terbiyesi İçin müsaade verilmesini istemiştir. Anlaşılan ibn Reşid bu kabilelerin yıllık vergisini almak İçin bahaneler aramaktaydı. Nitekim kısa bir süre sonra Acman aşiretlerini yağmalatarak develerini ve koyunlarını gasp ettirmiştir[82]. Bunun üzerine Necid Mutasarrıfı İbrahim Paşa, 1895 baharında yüzyirmi kişilik bir kuvvetle Necid içlerine doğru hareket etmiştir. Hareketinden önce, Basra Vilayeti'ne yolların güvenligi, livanın asayişini temin ve henüz ödenmemiş olan deve rüsumunu toplamak maksadıyla yola çıkacağını bildirmiştir. Ancak Nisan ortalarında bölge- den gelen haberlere göre, İbrahim Paşa Vilayete hiç danışmadan aşiretlerden de topladığı yedibin kişilik kuvvetler ile bu amacının ilerisine geçerek: Kuveyt yakınlarında Saman Sahrasi'nda ibn Reşid'in müttefiki olan Mutayr aşiretine hücüm etmiştir. İbrahim Paşa bu harekatında bunların daha önce Acman aşiretinden gasp ettikleri kırkaltıbinbeşyüz koyun, yüzyirmi kısrak, otıızbeşbinüçyüz deve ve üçbinyüzyirmi çadırı geri almıştı[83].

10- İbn Reşid-Mubarek el-Sabah Çekişmelerinde Acman Aşireti

Ahsa sahillerinde tam hakimiyet tesis eden Osmanlı Devleti, bölgede adeta tek güç olarak kalmış olan Şammar aşiretleri reisi ibn Reşid'in Suriye taraflarına sarkmasına karşılık, Maan Mutasarrıflığım kurmak suretiyle nisbeten dış dünya ile irtibatım kesmişti. Böylece, Reşidiler kendileri İçin tek çıkış kapısı olan Kuveyt taraflarına yönelmişlerdi. Reşidilerin güçlü emiri Muhammed b. Reşid zaman zaman Kuveyt civarındaki aşeritlere karşı gazveler düzenliyordu. Hatta aşağıda da ele alınacağı gibi ölümünden kısa bir süre önce. Katar Şeyhi Casim ile ittifak kurarak Kuveyt üzerine gitmek için hazırlıklar yapmıştı, öte yandan aile İÇİ çekişmelerden istifadeyle İngilizler de 1897 den sonra Kuveyt Kaymakamım Osmanlı Devleti'nden kopararak himayelerine almak girişimlerinde bulunmuşlardı. Bu durumu fırsat bilen ve Osmanlı Devleti'nin de desteğini alabileceğini uman Muhammed b. Reşîd'in halefi Abdülaziz b. Reşid, Kuveyt'e karşı harekete geçmeye niyetlenmiştir. Halbuki Aynı şekilde İngilizlerin desteğini elde etmiş olan Kuveyt Şeyhi de Necid taraflarına yayılma eğilimindedir, üstelik Kuveyt Şeyhi, Reşidilerin Necid'ten çıkardığı ve Kuveyt'te mülteci durumunda bulunan Suud ailesinin ve Necid’te kalmış olan müttefiklerinin desteğine de sahipti. Bu vesileyle Mubarek El-Sabah 1900 yılı baharında, önce Şammar aşiretlerine ait bir kervanı basarak binden fazla deveyi gasp etmiştir[84]. Olayların dalla fazla büyümesini istemeyen Osmanlı hükümeti, Basra vilayeti aracılığıyla iki tarafı teskin etmiştir. Ancak, bu karışıklıktan istifade etmek isteyen eski Riyad emiri Abdurrahman b. Faysal -Kuveyt Şeyhi'nin de teşvikleri ile- aynı yılın sonlarında Ahsa taraflarına giderek ibn Reşid'ten nefret eden kabileler ile ittifaklar oluşturmaya çalışır. Diğer yandan da Mübarek, Müntefik aşiretleri reislerinden Sa'dun ile ittifak kurar. Mübarek 1901 yılı başlarında Kuveyt aşiretlerinden topladığı kuvvetleri yanma alarak, Abdurrahman b. Faysal ve oğlu Abdülaziz başta olmak üzere diğer bir kısım Necid kabileleri ile birleşip, oluşturdukları onbin kişilik bil' kuvvetle Necid Emiri Abduülaziz b. Reşid'e karşı savaş açarlar[85].

İşte bu çekişmeler sırasında kabiler arasında oluşturulan ittifaklarda, Suud ailesi ile birlikte Acman aşiretleri de Mubarek el-Sabah'ın ittifak dairesi içinde gözükmektedirler. Bu konuda Basra valiliğinden 17 Ocak 1903 tari- hinde gönderilen bir telgrafa istinaden. Dahiliye Nezareti'nin Sadarete yazdığı 24 Ocak 1903 tarihli bir tezkiresinde şöyle denmektedir:

Necid aşiretlerinden Acman, el-Murra, Beni Hacir ve Beni Halid aşiretleri Kuveyt'e iki saat mesafedeki Suda'da (?) toplanmışlardır. Görünüşte yağmur sebebiyle o bölgelerde otlak olduğu İçin gelmişler ise de, şeyhlerinin Kuveyt'e gidip Mübarek el-Sabah ile görüştükleri haberi alınmıştır[86]...

Aynı tarihte bu konda Bağdat valiliğinden de başka bir telgraf gönderilerek Basra'nın istihbaratı doğrulanmıştır. Altıncı Ordu Müşiri ve Bağdat Vali Vekili Feyzi Paşa'nın telgrafında da şu hususlar dile getirilmekteydi:

İbn Reşid'in bulunduğu Hafr mevkii Kuveyt'in kıızey-batısı cihetinde ve üç dört konak uzaklıktaki çöldedir. Mubarek el-Sabah ile ittifaka meyyal aşiretlerin toplandıkları yer ise, Kuveyt'in güneyinde iki üç konak mesafede ve sahil boyundadır. Her iki mevki de büsbütün meskün mahallerin dışında sussuz yerlerdir[87].

Feyzi Paşa, Aynı telgrafında, söz konusu bölgelere piyade askerinin gön- derilerek müdahale edilemiyeceğini belirttikten sonra, Mubarek el-Sabahin cemiyetinin meskün mahallere yaklaşması halinde, Basra ve Muntefik Sancağına Bağdat'tan bir askeri kuvvet sevk edilerek önlerinin kesilmesinden başka çare olmadığını da ilave etmiştir.

29 Ocak 1903 tarihinde Dahiliye Nazırı bölgeden gelen son haberleri Sadaret'e takdim etmek üzere kaleme aldığı tezkiresinde de Acman aşiretlerinin Mubarek ile ittifak ettiklerine dair İpuçları vermektedir.

İbn Reşid ve Mubarek el-Sabah hakkında alman haberlerin hülasasına göre: üçbin haneden ibaret olan Mutayr aşireti ibn Reşid'e müracaatla, Necid'in pahalı olması; ayrıca el-Zafir ve Acman aşiretleri ile aralarındaki düşmanlık sebebiyle de Ahsa taraflarından zahire alamıyacaklarını söyleyerek, zahireyi Kuveyt'ten almaya mecbur olduklarını bildirmişlerdir. Bu ifadeler ibn Reşid tarafından uygun bulunarak geçişlerine ruhsat verilmiştir. Bu aşiret Kuveyt'e gidip zahire almış ise de, dönüşte ibn Reşidin taraftan kabul edilerek Mubarek el-Sabah tarafından mukavemet görecekleri; Kuveyt'te kaldıkları takdirde de hayvanlarının telef olacağı endişesine düşmüşlerdir. Bunun üzerine, iki taraf arasında kalmaktan ise, yanlarına yeterli kuvvetler verilerek ibn Reşidin üzerine gitmeyi Mubarek el-Sabah'a teklif etmişlerdir. Oysa bu teklif Mubarek el-Sabahi aldatmayı amaçlamaktan başka bir şey de- ğildir. Şu anda Mutayr aşir eti Kuveyt'in güneyinde beş saat mesafede olan Es- Subhiyye'den kuzeyde on saat mesafeye kadar uzanan arazi İçinde bulunmaktadırlar. Sııda'da toplanan Açman aşiretine iltica etmiş olan başka bir aşiretin, şimdi de Mutayrlılara iltihak ettiği anlaşılmıştır[88].

Yukarıda belirtilen çekişmeler ve kabileler arası ittifaklar İbn Reşid ile Abdulaziz b. Suud'u karşı karşıya getirmiş ve birincisinin ölümüyle sonuçlanmıştır. Bundan sonra Necid mutasarrıflığından Açman aşiretleri hakkında gelen haberlerin önemli bir bölümü inzibat vakalarından oluşmaktadır, Zira, Abdülaziz b. Suud, Necid içlerini yeniden ele geçirip orada nisbeten bir düzen kurduktan sonra, o taraflarda yağma imkânı bulamayan Açman aşiretlerinin Ahsa sahillerindeki meskûn mahallere yöneldikleri anlaşılmaktadır. Bu konuda Seraskerliğe gelen ilk rapor, Necid kumandanı Miralay Mustafa Hilmi'nin 12 Ağustos 1906 tarihli raporudur. Buna göre:

Hufûfa bağlı Muberrez nahiyesi ahâlisiyle civarlarındaki Hazm mevkiinde çadır kurmuş olan Açman aşiretleri arasında hurma hırsızlığından dolayı 3 Ağustos 1906 tarihinde çatışmalar çıkmıştır. Müberrez nahiyesi müdürü konuyu mutasarrıflığa intikal ettirmesi üzerine, bölgeye idare meclisi azalarından iki ve subaylardan iki kişi olmak üzere derhal bir tetkik heyeti gönderilmiştir. Ayrıca Esad Ağa kumandasında yüzyirmi kişilik bir süvari birliği de Muberrez'e sevk edilmiş ve çarpışmaların önü alınmıştır. Yapılan tetkiklerde çarpışmalar esnasında Muberrez ahalisinden onbir kişi ölmüş ve yirmibir kişi de yaralanmıştır. Açman aşiretinden de en az o kadar ölü ve yaralı olduğu anlaşılmıştır.

Ortaya çıkan bu kan davasını halledebilmek için 4 Ağustos’ta Muberrez ahâlisinin ileri gelenleri ile Açman aşireti reisleri hükümet tarafından liva merkezine celbedilmişlerdir. Görüşmeler sırasında, Açman aşireti şeyhlerinden Muhamıned b. Hisleyn düşmanca tavırlar sergileyerek, ahâliye ve hükümete karşı tehditler savurmuştur. Bunun üzerine de tutuklanarak hapsedilmiştir. Liva idare meclisi dağılmak üzere iken çarşıya gelmiş olan Acmanlılar ile ahali arasında çatışmalar başlamıştır. Altı kişinin ölümüyle neticelenen bu olaylar daha fazla büyümeden derhal bir bölük asker ile bastırılmıştır. Bu arada askerlerden çekinen Acmanlılar kasabaya girmeye cesaret edemeyerek, Hufûfa iki saat mesafedeki Şevkiye'ye çekilmişlerdir. Aşiret halkı da Hufûf ile bahçeler arasında üç gün mahsur kalmıştır. Zaruri ihtiyaçları için Hufûfa muhtaç olan Açman aşireti, bu müddet zarfında zorda kalarak anlaşmaya mecbur olmuştur. Bedevilerin adeti gereği, teslim olduklarını ve anlaşma isteklerini belirtmek için bir takım kadın, çocuk ve reislerini hükümete göndermişlerdir. Bunun üzerine tekrar yapılan görüşmeler neticesinde Açman aşireti ile ahâli arasında, aşiretlerin usûllerine göre anlaşma akdedilmiştir. Anlaşmaya göre, ölü ve yaralılarına aid hukuklarından karşılıklı olarak vazgeçmişlerdir. Ayrıca Açman aşiretinden hükümete muhalif davranmıyacaklarına dair taahhüdler de alınmıştır[89].

Bu hadiseler uzun zamandan beri Necid’te kurulması tasarlanan üçyüz mevcutlu ester-süvar müfrezesinin bir an önce teşkilini zaruri kılmıştır. Nitekim Bağdat vilâyetinden 15 Kasım 1906'da çekilen bir telgrafta Necid dahilindeki Açman aşiretinin sebep olduğu son hadiseler ester-süvar müfrezesinin süratle kurulmasını bir kat daha zarurî kılmıştır denilmektedir.

Öte yandan, Necid Mutasarrıflığı Açman aşiretlerinden uygunsuz davranışlarda bulunmamaları konusunda her ne kadar taahhütler almış ise de hadiselerin sonbaharda tekrar patlak verdiği anlaşılmaktadır. Nitekim Basra kumandanı Ferik İzzet Paşa 16 Kasım 1906 tarihinde Seraskerliğe çektiği telgrafında şu bilgileri vermekteydi:

Necid livası tarafında bulunan Açman aşiretleri ile ahâli arasında yirmi günden beri devam eden muharebe sebebiyle yollar kapanmıştır. Teşrinievvelin onyedinci günü Açman aşireti üç köye hücüm ederek bakır kaplarına varıncaya dek mallarını alıp, birçok kişiyi de öldürerek geri çekilmişlerdir. Aynı ayın onsekizinci günü ahaliden altıbin, askerden dört subay ikiyüz nefer den oluşan bir kuvvetle Açman aşiretinin üzerine giderek savaşmışlardır. Bu arada ahâliden elli kişi, askerlerden üç subay ve altmış nefer şehit olmuşlardır. Ayrıca bir top ve cephanesini de ele geçiren Açman aşiretine on nefer de esir düşmüş ve geri kalan askerler Huufa ric'ât etmişlerdir. Alman diğer haberlere göre de Açman aşireti Uceyr'i de basmak üzere beklemektedir..

Bu olaylar yüzünden kara ve deniz yoluyla yapılmakta olan haberleşme kesildiğinden bölgede gerçekleştirilen askeri harekat Seraskerliğin bilgisi dışında yapılmıştı. Bu durum Seraskerlik makamını hayli telaşlandırdığı, Serasker Riza Paşa'nın Sadaret'e 20 Kasım 1906 tarihinde yazdığı yazıdan anlaşılmaktadır. Bu arada, civardaki telgraf merkezleri ile yapılan muhabere sonunda merkeze ulaşan bilgiler doğrultusunda, Açman aşiretinin te dibi için yeni kuvvetlerin de şevkine karar verilmiştir. Hufûf ve civarı tam bir anarşi içine sürüklenmişti. Mevcut askerler olayları bastırmakta yetersiz kalıyordu. Diğer taraftan Açman aşireti bütün hurma bahçelerini yağmalamıştı. Hatta Hazine-i Hassa Nazırı edindiği istihbarata istinaden, 10 Aralık 1906 da Sadaret'e yazdığı bir tezkiresinde Hufûfdaki karışıklık devam ettiği takdirde oradaki emlak-i hümayunun da telef olacağını belirterek bir an önce çare bulunmasını istemiştir. Bunun üzerine Sadaret, 15 Aralık 1906'da meselenin halli için tekrar Basra vilâyetini uyarmak ihtiyacını hissetmiştir.

Sonuçta geçici tedbirlerin Açman aşiretlerinin Hufûf ve diğer meskûn yerlere yaptıkları tecavüzü önlemeye yetmiyeceğine kanaat getiren Bağdat'taki Altıncı Ordu Kumandanlığı, kalıcı çözüm olmak üzere Seraskerliğe şu teklifi yapmıştır:

Açman aşiretinin tedibi ve Ahsa Uceyr arasındaki yolun güvenliğinin sağlanmasi için, Uceyr iskelesinde yüzeli¡ kişiyi alacak bir kule ile söz konusu yolun münasib yerlerine iki bölük askeri alacak iki kulenin inşa edilmesi. Taburların mevcutlarının üçyüze çıkarılması. Satın alınması daha önce kararlaştırılan üçyüz esterin Kırkikinci alayın birinci taburuna verilerek bu taburun esterliye dönüştürülmesi. Bu taburla kırbirinci alayın üçüncü taburunun Hufûfda ikamet ettirilmesi. Bu üçüncü taburun iki bölüğü altı ayda bir değiştirilmek üzere, Ahsa-Uceyr yolunda inşa edilecek kulelere yerleştirilmeleri. Ayrıca kırkdördüncü alayın ikinci taburunun tamamiyle Katarda, üçüncü taburun iki bölüğünün de altı ayda bir değişitirilmek üzere, Katîf ve Uceyrde ikamet ettirilmesi...

Altıncı ordu kumandanlığının bu teklifi İstanbul'da görüşülerek kabul edilmiş ve icrası için gerekli izin de verilmiştir. Ancak ne kadarının gerçekleştirildiği ayrı bir araştırma konusudur.

11- Açman Aşiretleri ile El-Murra Aşiretleri Arasında Çatışmalar

Daha önce kullandığımız belgelerde, genellikle Açman aşiretleri ile el- Murra aşiretlerinin aynı ittifaklar içinde yer almış olduklarını görmüştük. Ancak 1909 ve 1910 yılına ait bir takım belgelerde ise aralarında çeşitli çatışmaların çıktığını göstermektedir. Söz konusu belgelere geçmeden önce, bu tarihlerin hususiyetinden bahsetmekte yarar vardır. 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet akabinde kurulan hükümetlerin üzerinde ittihad ve terakki fırkasının yoğun baskıları bulunmaktadır. Geçmişte hiçbir siyasî tecrübeleri olmayan bu genç kadrolar, imparatorluk dahilinde hiç kimseye imtiyaz tanımadan doğrudan kanun-i esasinin uygulanmasını istemekteydiler. Halbuki eski idare, özellikle merkezden uzak bölgelerde ve çöllerde yaşayan bedevileri teskin edebilmek için, daha önce zikredilen muhtelif siyasetler gütmekteydi. Bunların başında da bölgesinde nüfuz sahibi olan kabile şeyhlerine hil'at, maaş vs.nin verilmesi gelmekteydi. İttihatçılar ise bunları kaldırma eğilimi içindeydiler. Veya en azından ödemekte biraz ağır davranıyorlardı. İşte bir taraftan güdülen bu siyaset, diğer taraftan da Necid içlerinde hayli güçlenen Abdulaziz b. Suud'un yeniden ortaya çıkması, Necid ve Ahsa'da kabileler arasındaki dengeyi sarsmıştır. Böyle bir ortamda müttefik eski iki kabile de karşı karşıya gelmişlerdir. Hurma mevsimi dolayısıyla Ahsa civarına inen Açman ve el-Murra kabileleri hakkında, 30 Temmuz 1909 tarihinde Necid kumandan vekili Miralay Ahmed Hakkı'dan Seraskerliğe çekilen bir telgrafta şu bilgiler verilmekteydi:

Daha önce 22 Temmuz 1909'da gönderdiğim telgrafta arzettiğim üzere, bir süredir açıklığa inmiş olan Açman aşireti ile Cifi; Tarf, Cişşeh taraflarında konaklamış olan el-Murra aşiretinin arası bozularak peyder pey birbirlerini yağmalamaya başlamışlardır. Olayların şiddetlenmesine binaen dün Açman aşireti dörtyüze yakın bir kalabalıkla karşı gazvede bulunmak üzere aniden Tarf ta konaklamış olan el-Murra aşiretinin üzerine gitmişlerdir. Açman aşiretinin Tarf tâki bu aşiretlere yaptıkları taarruzlar üzerine, derhal bir heyet ile yeterli kuvvet gönderilerek iki taraf birbirinden uzaklaştırılmıştır. Gerçi memleket (Necid merkezinde) dahilinde konaklamış aşiretler bulundukça bu gazvelerin ve çapulculuğun önünün alınamıyacağı gibi, bu kavganın köylülere de sirayet etme ihtimali bulunmaktadır. Bu husus dikkate alınarak derhal bunların reisleri celbedilmiş ve iki meclis-i idare azası ile eşrafın önünde, aşiretlerin usul ve adetlerine göre uzun müzakereler yapılmıştır. Sonunda iki taıaf barıştırılarak ellerinden senetler alınmıştır. Suretleri gönderilen bu senetlerden de anlaşılacağı üzere; Açman aşiretinin büyük Şeyhi Muhammed [b. Hisleyn] ile el-Murra şeyhlerinden Lahüm, Abdurrahman, Salim Nikdan, kendi aşiretleri ile etbaının gerek birbirlerine karşı ve gerekse bu civarda Katif ve Uceyr yolunun asayişini ihlal edecek bir davranışlarda bulunmayacaklarına dair söz vermişlerdir[90].

Miralay Ahmad Hakkı, yukardaki telgrafına ayrıca, Muhammed b. Hisleyn, Şafî b. Ubur, Abdullah b. Muneyhir, Ali b. Câbir, Anıir Batınî, Abdurrahman b. Nikdan, Salim b. Abdullah b. Nikdan, Lahum b. Şerm tarafından imzalanmış dört senet suretini de ilave etmiştir[91]. 4 Ağustos 1909 tarihinde Harbiye Nezareti'ne de bir telgraf çeken Miralay Ahmed Hakkı, Açman ve el-Murra aşiretleri hakkında şu bilgileri vermekteydi:

Ondokıız fırkadan oluşan Acınan aşiretiyle oniki fırkadan oluşan el- Murra aşiretinin, Açman 'dan Al-i Safran ve el-Murra 'den Al-i Câbir fırkaları dışındaki diğer fırkaları adına iki aşiretin ileri gelenleri arasında bir anlaşma sağlanmıştır. Ancak bu anlaşmanın hepsini kapsaması için Âl-i Safran ve Âl-i Cabir fırkalarının reislerine de ulaşılarak, aralarında bir anlaşma yapılmıştır. Bunda da, tıpkı daha önceki anlaşma gibi birbirlerine karşı gazve yapmamaları, Uceyr-Katîf yolu ile belde dahilindeki yollara ve meskûn köylere asla ilişmemeleri ve herhangi bir tecavüzde bulunmamaları konusunda kesin söz alınmıştır. Böylece Açman ve el-Murra aşiretlerinin bütün fırkaları arasında bir anlaşma sağlanarak, Tarık-ı Sultanı olan Uceyr -Katîf yolu her türlü tecavüzden korunmuş oldu. Bu sayede, imkân buldukça birbirlerine karşı yaptıkları saldırılar neticesinde, sadece bedeviler arasında kalmayıp meskûn ahaliye de sıçraması muhtemel görülen bir kıtalin ve mücadelenin önü alınmıştır. Zira bu aşiretler anlaşmaya sadık kaldıkça hem çevrede meskûn ahali ve hem de Katîf-Uceyr yolu emniyette olacaktır[92].

Miralay Ahmed Hakkı yukarıdaki telgrafıyla, son birkaç gün içinde vukubulan olayların raporunu vermişti. Ancak aynı gün (4 Ağustos 1909), Seraskerliğe başka bir telgraf göndererek son anda iki aşiret arasında meydana gelen yeni gelişmeleri de şu şekilde bildirmiştir.

Hufûf civarında konaklamış bulunan Acınan ve el-Murra aşiretlerine bağlı bir takım fırkalar arasında çıkan çekişmelerin neticesinde, civardaki köyleri gazvelerden ve yağmalanmaktan kurtarmak için güçlükle bir anlaşma sağlandı. Ancak bedeviler açlık korkusuyla ufak tefek yağma ve hırsızlıklarını sürdürebilmek amacıyla anlaşmayı ihlal etmişlerdir. Bir kısmı buralı ve bir kısmı Necidli [Riyad ve civarından] olan bazı kimselerin teşvikiyle de, el- Murra aşiretlerinin uzaklardaki bazı kısımlarından (özellikle el-Lihah (?) fırkasından Âl-i Hesna ve Âl-i Büreyd) oluşturulan bir cemiyet, Acınan aşiretinin dışardaki bazı küçük fırkaları üzerine gazveler yaparak bir hayli develerini gasp etmişlerdir. Aynı durumda bulunan Acman aşiretinin sabır ve tahammülleri kalmıyarak, bugün mallarını ve hayvanlarını geri almak için kuzeye yani Uyun üzerine, Fetarcüf (?) istikametine doğru harekete geçmişlerdir. Meskün köylere zarar vermeleri İçin hemen gerekli tedbirler alındığı gibi Acman Şeyhi Muhammed de hükümete celbedilerek şiddetli bir şekilde uyarılmıştır[93].

Acman aşiretinin bu şekilde harekete geçerek el-Murra aşireti üzerine gitmesi çevredeki köylüleri korkutmuştur. Hufufa bağlı Tarf, Cişşe ve Cifr köylerinin ileri gelenleri ve muhtarları hikmete başvurarak köylerinin gasp ve yağmalara karşı muhafaza edilmesini istemişlerdir. Bunun üzerine, Necid Kumandanlığı, Tarf ve Cişşe'ye otuzar piyade askeri yerleştirdiği gibi, her an harekete hazır olmak üzere Cifr'de de bir toplanma merkezi kurdurmuş ve buraya Yüzbaşı Tahsin efendi kumandasında kırk esterli süvari yerleştirilmiştir. Bu arada, Cişşe yakınlarında el-Murra ile çıkan çarpışmalarda mağlup olan Acman aşireti askere sığınmıştır. Bunları takip etmek için peşlerinden gelen el-Murra, askerler tarafından oradan uzaklaştırılmışlardır. Akabinde de Acman aşiretlerine mensup insanlar askerlerin muhafazası altında Cifr bahçelerinden geçirilerek, aşiretlerinin konakladığı mekana ulaştırılmışlardır[94].

Yukarıdaki gelişmeleri Ağustos ortalarında Harbiye Nezareti'ne bildiren Miralay Ahmed Hakki, iki taraf arasındaki olayları daha fazla büyümeden şimdilik en azından müsabele (bedevilerin ihtiyaçlarım gidermek üzere bir bölgede konaklama mevsimi) sonuna kadar, yeniden üç aylık bir anlaşmanın akdedilmesine çalışılacağını da ilave etmiştir[95].

Yaz boyu devam eden bu olaylar, sonbaharda başka bir şekle dönüştü. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, son zamanlarda bölgede kabileler arası dengeler bir hayli değişmişti. Gelişen olayları da bu değişimin göstergeleri idi. Acman aşiretleri el-Mui'1'a aşiretlerinden intikam alma sevdasına düşmüş iken, bölgenin güçlü liderleri arasında ise onlara karşı bir ittifak oluşmaya başlamıştı.

Nitekim 6 Aralık 1909 tarihinde Altıncı Ordu kumandan vekili Mirliva Şevket Paşa'dan gelen haberler yukarıdaki ifadelerimizi doğrulamaktadır. Bn haberlere göre, Necid içlerinin güçlü hâkimi Abdulaziz b. Suud gazve hazırlıkları içindeydi. Her ne kadar hangi tarafa gideceği bilinmiyor ise de, Açman aşireti veya İbn Reşid üzerine gidebileceği kuvvetle tahmin edilmekteydi. Öte yandan Şeyh Câsim'in oğlu Şeyh Abdullah’ın da Açman aşiretleri aleyhine gazve tertip etmek ile meşgul olduğuna dair haberler gelmekteydi[96] Bu haberlerin ardından, bahsedilen ittifakın içine Kuveyt şeyhi Mübarek el- Sabah'ın da katıldığı bölgeden rapor edilmişti. Yapılan istihbaratlara göre; Necid'in kuzeyinden Mübarek el-Sabah, batısından Abdülaziz b. Suud ve gü- ney-doğusundan Câsim el- Sani Açman aşiretleri üzerine gazve hazırlıkları içindeydiler. Gerçi Altıncı Ordu kumandanlığı buna ihtimal vermiyor ve onların esas maksatlarının; Katar ve Kuveyt'e bağlı bir takım aşiretleri yağmalayan Açman aşiretini te'dib bahanesiyle, Katar, Alışa, Katîf ve Kuveyt sahillerinde kendi nüfuzlarını iyice kurmak olduğunu söylüyordu[97]. Bu yüzden Altıncı Ordu'nun, Necid kumandanlığı ile haberleşerek muhtemel oluşumlara karşı bazı askerî hazırlıklar içine girdiği, 15 ve 30 Aralık tarihleriyle Harbiye Nezareti'ne çekilen telgraflardan anlaşılmaktadır[98].

Ocak 1910 başlarında bölgeden gelen istihbaratlara göre; Abdülaziz İbn Suud, Mübarek el-Sabah ve Câsim el-Sani'nin oğlu Abdullah ayrı ayrı, görünüşte, Hufûf ile Uceyr arasındaki Acınan aşiretleri üzerine harekete geçmişlerdi. Abdülaziz b Suud'un bu maksatla Necid kabilelerinden cihadiye adı altında vergi topladığı ve bir kısım kabileleri silahlandırdığı da gelen bilgiler arasındaydı[99]. Bu haberleri 5 Ocak 1910 tarihinde Sadaret'e takdim eden Harbiye Nazırı ..bilhassa Kuveyt, Katar kaymakamları ve İbn Suud nezdinde güven verecek teşebbüslerde bulunulması ve Necid urbanına yaptığı tecavüzlerine son vermesi için İbn Suud'un siyaseten hükümete meylettirilmesinin gerekli olduğunu beyan etmiştir. Harbiye Nazırı ayrıca, bunlar olmadığı taktirde, olaylara çare bulmak için devletçe bir an önce kat'î bir kararın verilmesi gerektiğini de hatırlatmıştır[100]. 11 Ocak 1910 tarihinden itibaren, Bağdat ve Necid'ten, kendilerine bağlı aşiretleri yağmaladıkları gerekçesi ile Açman aşiretini cezalandırmak isteyen Katar Şeyhi ile Kuveyt Şeyhi’ni, Ibn Suud'un ikna ederek bu işten vazgeçirdiğine dair haberler İstanbul'a ulaşmaya başladı. Öte yandan, Açman aşiretinin diğer aşiretlerden gasbettikleri mal ve hayvanları iade ettireceğini taahhüd eden İbn Suud'un ise, sefer hazırlıklarından da vazgeçmediği belirtilmekteydi[101]. Diğer taraftan İbn Suud'un aracılığına rağmen de ortalık durulmamıştı ve Açman aşireti hâlâ hedef tahtası durumundaydı.

Kendisine gelen haberleri değerlendiren Harbiye Nazırı, Necid'teki ahvale, alınan ve yapılması gerekli olan tedbirlere dair bir arızayı 6 Şubat 1910 tarihinde Sadaret'e sunmuştur. Buna göre:

Katar kaymakamı Câsim el-Sanî, Benî Hâcir ve el-Murra aşiretleri; oğlu Abdullah da Açman aşirederi üzerine giderek bunların pek çok hayvanlarını gasp edip Katar’a dönmüşlerdir. Bu arada Câsim el-Sani bir süredir Açman aşiretinden muğber olan İbn Suud'u da bu hareketine ortak etmiştir. Bunun üzerine Açman aşiretine mensup olup, daha önce İbn Suud'un Riyad'ta hapsettiği ondokuz şeyh çocuğu ile kırk köle ve etbaı bir fırsatını bularak oradan kaçıp hükümete sığınmışlardır. Bunların ilticaları kabul edilmekle birlikte, İbn Suud'un amcazadelerinden olup, aynı şekilde ondan kaçarak hükümete sığınan dokuz kişinin ise Hufûf civarında kalmaları mahzurlu görülerek Basra'ya gitmeleri kendilerine tebliğ edilmiştir[102]. Bu arada, Açman aşireti de, uzakta bulunan diğer fırkalarını İbn Suud'a karşı kullanmak için Ahsa civarına celbetmekteydi. Harbiye Nazırı, İbn Suud'un Riyad'ta büyük bir gazve hazırlığı içinde olduğunu ve hâlâ üçlü ittifakın bulunduğunu belirterek mahallinde bir takım askerî tedbirlerin alındığını da ilave etmiştir. Ancak bölgenin ehemmiyetinden dolayı bununla yetinilmemesi ve devletçe mülkî ve askerî hususları da içine alan esaslı bir siyasî çözüm ve programın hazırlanması gerektiği de vurgulanmıştır[103].

Bu olaylar, 12 Şubat 1910 tarihinde Altıncı Ordu kumandan vekili Mirliva Şevket Paşa'dan gelen iki telgrafta daha mufassal bir şekilde anlatılmaktadır. Buna göre, Katar Şeyhi intikam almak gayesiyle Benî Hâcir’in üç ve el-Murra aşiretinin dört fırkasından oluşturduğu bine yakın bir kuvvet ile Hufûfun altı gün uzağında bulunan Açman aşiretlerini basarak bu aşirete mensup üç dört fırkanın hayvanlarını gasp etmiştir. Aynı telgrafta, Ibn Suud'un Riyad'ta hapsettikleri arasında Açman Şeyhi Muhammed Mesel ile Harik şeyhi Hezzan'nın da bulunduğu ilave bilgi olarak verilmekteydi[104].

Olayların bu derece vehamet kesbetmesi üzerine Basra'daki Marmaris ganbotu yerinde incelemeler yapmak üzere mürettebatıyla birlikte Ahsa taraflarına gönderilmiştir. Ayrıca, alınması zarûri olan kısa ve uzun vadeli tedbirler hakkında gerek mahallinde ve gerekse merkezde layihalar hazırlandığı yine kayıtlarda geçmektedir. Ancak bu layihalara henüz ulaşılamadığından muhtevaları hakkında bilgimiz yoktur. Fakat, aynı sıralarda Necid kumandan vekili Miralay Ahmed Hakkı, olayların Osmanlı Devleti aleyhinde geliştiğini çok erken fark etmesine rağmen; bağlı olduğu Basra Valisi Süleyman Nazif, bu hadiselerin asırlardan beri devam edegelen aşiretler arası kavgalardan olduğu ve endişeye mahal olmadığı kanaatindeydi[105].

Gelişmeler Ahmed Hakkı'yı haklı çıkarmıştı. Zira bütün hazırlıklarını büyük bir titizlikle ve gizlilik içinde tamamlayan Abdülaziz b. Suud 1913 Mayıs'ında bölgenin idare merkezi olan Ahsa'nın kontrolünü ele geçirdi. Gerçi Babıâlî bu fiilî durum karşısında son anda bir manevre yaparak Necid'i ١٦layete dönüştürmüş ve Abdülaziz b. Suud'u da ١٣ali ve kumandan olarak tayin ederek dengeyi sağlamaya çalışmıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın çıkması bölgesel dengeleri alt-üst etmiş ve Osmanlı Devleti de bölgeden çekilmiştir. Abdülaziz b. Suud'un bölgede kontrolü sağlamasına paralel olarak, Açman aşireti eski güç ve iktidarını yavaş yavaş kaybetmiştir. Şu anda, Suudi Arabistan'ın doğusu ile Kuveyt'te bölünmüş bir şekilde yaşamakta olan Açman aşireti, Körfez Savaşı'ndan sonra Kuveyt'te oluşturulan parlementoda temsil edilmeye başlanmışlardır.

* Bu çalışmanın ortaya çıkması için beni teşvik eden ve destekleyen Açman aşiretine men¬sup Dr. Sultan b. Hitlain ile makaleyi okuyarak fikirleri ile katkıda bulunan meslektaşım Doç. Dr. Ufuk Gûlsoy'a teşekkürlerimi arzetmeyi bir borç bilirim.

Dipnotlar

  1. Bu hususta Osmanlı arşivinde binlerce belge bulunmaktadır. Ancak bizi ilgilendiren Necid bölgesindeki aşiretler ile alakalı birkaç örnek şöyle sıralanabilir: Cidde Valisi Mehmed Namık Paşanın Necid ve Hicaz Urbanı hakkında 1275 tarihinde sunduğu layihalar. (Başbakanlık Osmanlı Arşi١٦ (BOA), İrade Meclis-i Mahsus (İMM) 594). Yine aynı şekilde Hicaz, Necid, Asir kabileleri hakkında 1278 tarihinde. Mekke Emiri mua١٦ni Muhammed Zeki ile Emirin kardeşi Ali'nin müşterek olarak verdikleri layihada hayli bilgiler bulunmaktadır. (BOA, Sadaret Mektûbî Kalemi (A. MKT. UM.) 522/36.) Necid Mutasarrıflığının kurulmasından sonra, başlangıçta Midhat Paşa'nın yazışmaları ile mutasarrıflıkta görevli memurların yazışmaları dışında da bölge ile ilgi müstakil ve mufassal bilgiler veren layihalar sunulmuştur. Züheyrzade Ahıned'in 1304'te II. Abdülhamide takdim ettiği (BOA, Yıldız Esas E١٢akı (YEE) 14/256/126/8) layiha ile, 1308 yı¬lında yine Abdülhamid'e Bağdat İkame Memuru tarafından takdim edilen layiha (BOA, YEE, 14/1188/126/9) müstakil layihalara örnek olarak verilebilir.
  2. [Midhat], Ali Haydar , Midhat Paşa, Hayat-i Siyasiyesi, Hidemaü, Menfa Hayatı. İstanbul 1325, s. 116.
  3. Bağdat Vilâyeti Salnamesi 1299, Def a 3., s. 128.
  4. Bağdat Vilayeti Salnamesi 1300 Defa 4, s. 212. (Halbuki yukarıda bahsi geçen başka bir belgede oudokuz fırkadan oluştuklar yazılmaktadır).
  5. Soylemezoglu Süleyman Şefık b. Ali Kemali,Hicaz Seyahatnamesi, Darulhilafe 1308/1310. İstanbul üniversitesi Tarih Yazmaları Nr. 4199, s. 354.
  6. Hüseyin Hüsnü . Necid Kıtasının Ahval-¡ Umumiyesi, Kostantiniyye 1327. s. 45.
  7. Başbakanlık Osmanlı Arşi١٦ (BOA), Hatt-ı Hümayun (HH ) 36068.
  8. Bu konu mahallî bir kaynak olan Tuhfetu'l-Müstefid'de şöyle anlatılmaktadır: Mişari b. Muhammed b. Muammer, Dir'iyye, Riyad ve ci١-arııu istila ettiği sırada Mııtayr Kabilesi reisi Faysal B. Düveyş'e haber göndererek, kendisine yardım etmelerini istemiştir. Onun Dir'iye'ye gönderdiği bir takım adamları ansızın şehre girip İmam Mişari’nin konağını kuşatmışlar ve onu esir alarak hapsetmişlerdir. Bu durumu öğrenen Faysal b. Türki de Dir'iyye'ye gelerek burada bir ziyafet vermekte olan Muhammed b Mişari'yi ve oğlunu yakalayıp hapsettirmiş ve imam Mişari'yi bırakmadığı takdirde kendilerini öldüreceği tehdidinde bulunmuştur. Mulıammed b. Abdullah b. Abdulmuhsin Al-i Abdulkadir el-Ensarî el- Ahsai, Tuhfetu'l-Mûstefid bi Tarihi i .Ahsa fi'l-Kadiın vel-Cedid, (Bundan sonra Tuhfetu'l-Mûstefid) Riyad 1982 (3. Baskı) s.146-47. Nitekim bizim de !erdiğimiz belgede İmam Türkî'nin, İbn Muammere bu konuda mektuplar yazdırdığı anlaşılmaktadır. Aynı kaynak. Belgede geçtiği gibi Halil Ağa ١e Faysal ed-Dü١eyş'in imam Mişari'yi teslim aldıklarım ila١e etmektedir. Ancak Muhammed b. Rebi'an'dan söz etme¬mektedir. Tuhfetu'l-Mûstefid, s. 147.
  9. BOA. HH 19557 B.
  10. Burada Ahsa seferinin teferruadarına girilmemişür. Ancak, Açman aşiretlerinin sefer sı¬rasındaki rolünün iyi anlaşılabilmesi için, yine Osmanh belgelerine dayanarak sefer hakkında özet bilgi verilmiştir.
  11. BOA, Ayniyat Defteri 851, s. 68-69, 97-98.
  12. BOA, Ayniyat Defteri 851, s.72; Zevra, 14, 21,27 Teşrinievvel 1285, Nr. 30, 31, 32.
  13. Babıâlî Hariciye Nezareti, Kuveyt Meselesi, Dersaadet 1334, s. 1-10.
  14. BOA, Dosya Usulü İradeler Tasnifi (DUİT) 69/2.
  15. BOA İmde Meclis-i Mahsus (ÍMM) 1661 (Lef: 5).
  16. BOA/AÍM 1381 (Lef: 2).
  17. Z. Freeth-V.Winstone, Exploréis of Arabia. Landon 1978. s. 186-87.
  18. BOA, Ayniyat Defteri 851, s. 35
  19. Ahmed b. Gatem, o sıralarda Balııeyıt'iıt elt nüfuzlu Şahsiyetlerinden biti olduğu anla- şrlmaktadır. Baltreyn idarecileri ile de akrabalığı olan .Ahmed b. Gatem'in Suud b. Faysal’a yar- dımrnııt gerekçesi hakkrnda malesef bilgimiz bulunmamaktadır.
  20. Tuhfetu '1-Müstefîd , s. 168.
  21. Tuhfetul-Miistefıd te, Acman kabilelerinin daha once Abdullan b. Faysal karşısında Milli ve et-Tab'a mevkilerinde aldıkları yenilginin intikamım almak İ؟in kolayca Suud b. Faysala yardıma koştukları belirtilmektedir. .A.g.e.. s. 167.
  22. BOA. MİM 1677, Lef: 6.
  23. Aynı Vesika
  24. Midhat Paşa.., s. 107
  25. Saudi Arabia Government (SAG), Memorial I, s. 247.
  26. BOA. İMM 1667 (lef: 3).
  27. Ayni Vesika, (lef: 4).
  28. Ayni Vesika (lef: 5).
  29. 'Ayni vesika, (Lef: 6).
  30. BOA. irade Dahiliye (İD) 44002 (lef: 3)
  31. vesika, (lef: 2): Ayniyat Defteri 851.S.114. 170.
  32. Ayni Vesika, (lef: 5).
  33. Ayni Vesika, (Lef: 9).
  34. BOA, İD 44196, (lef: 4). Midhat Paşa da Katif, ziyaretinden sonra Sadaret'e takdim et- tigi layihasında ayni hususa değinerek, Katif ve civarının bütünüyle Şİİ olmasından ötürü Necid kaymakamlarından eziyetler gördüklerini, liatta ev ve dükkanlarının bile tahrip edildiğini soy- !emektedir. BOA, 44930ئ. (Lef: 4)
  35. BOA, 44196ئ, (lef:!).
  36. Mekke Emaretine yazılan mektubun sureti 21 Haziran 1871'de Mekke Emiri ve Hicaz Valisi'nin ortak arizası ile Sadaret'e takdim edilmiştir. Bundan, söz konusu mektupların Haziran ortalannda yazıldığı anlaşılmaktadır. Ayni Vesika, (lef: 2).
  37. BOA, İD 44196 (Lef :3)
  38. Aynı Vesika.
  39. BOA, İD 44142, (Lef: 2).
  40. BOA. fD 44230, (lef: 5).
  41. BOA, 44409
  42. BOA, Ayniyat Deteli 871.S.179.
  43. SAG, Memorinl /. s. 257.
  44. BOA İD 44930 (Lef: 1).
  45. [Midhat], Ali Haydar Midhat. a.tf.e.. s. 115-116.
  46. BOA İD 45008 (lef 1. 2, 3).
  47. BOA, ID 45052 (lef: 2).
  48. BOA,/D 45052 (lef: 1).
  49. BOA, Ayniyat Defteri 851, s.7
  50. [Midhat], Ali Haydar Midhat, a.g.e., s. 125-128.
  51. BOA İD 45592 (Lef: 1,2).
  52. BOA, Ayniyat Defteri 849, s. 144,159.
  53. Söylemezoğlu Süleyman Şefik Kemali, Hicaz Seyahatnamesi, Daru'l-hilafe 1308/1310, İstanbul Üniversitesi Tarih Yazmaları Nr. 4199, s.348-349.
  54. BOa, Ayniyat Defteri 848, s.177
  55. BOA, Ayniyat Deften 849, s. 201
  56. Belirli bir ücretle satılan ve üzerinde soğuk damga ile değeri yazılı olan kağıttır. Gerek seneder ve şahıslar arasındaki anlaşmalar ve gerekse arzuhaller bu kağıtlara yazılmaktaydı. Kullanılan kağıdın değeri, yapılacak işleme veya talep edilen hususa göre değişmekteydi. Muhammed Rakan'ın kullandığı kağıt ise 1000 kuruş değerinde idi ve oldukça kıymedi idi.
  57. Herhangi bir suçtan dolayı bir kalenin hisarından dışarı çıkmamak üzere ikamete mah¬kûm olan kimselere kalebend denilmekteydi. Mithat Sertoğlu,Osmanlı Tarih Lügati, İstanbul 1986, s. 168.
  58. 875 yılında Osmanlı Devletinin bir vilâyeti durumunda olan Bosna-Hersek'te vergi ödememek içir bir takım isyanlar meydana gelmişti. Aynı şekilde Osmanlı Devleti'ne bağlı muh¬tar birer prenslik şeklinde idare edilmekte olan Sırbistan ve Karadağ prenslikleri bu olaylar ile yakından ilgilenmeye başladılar. Zira onlar bu karışıklıklardan istifade ederek bağımsızlıklarını kazanma ve topraklarını genişletmeyi umuyorlardı. Ancak Balkanlarda süren isyan hareketle¬rinden bekledikleri sonucu alamayan Sırbistan ve Karadağ prenslikleri Osmanlı Devletine karşı birleşme kararı aldılar. Akabinde 1 Temmuz 1876'da Sırbistan, ertesi günü de Karadağ Osmanlı Devletine savaş ilan etti. Ancak, umduklarının aksine savaş Osmanlı Devleti lehinde gelişti. Sırplar. aldıkları yenilgiler üzerine 24 Ağustos 1876'da Avrupa devlederine başvurarak savaşın durdurulmasını talep etmişlerdir. İ. Hakkı Sedes, 1876-77 Osmanlı Karadağ Seferi. İstanbul 1936; Yorga. (Çeviren: B. Sıtkı Baykal), Osmanlı Tarihi V, Ankara 1948.
  59. BOA, İD 61195.
  60. BOA. İD 61195 (Lef: 2).
  61. BOA. Ayniyat Defteri 849 s. 8.
  62. BOA, Vilayat Gelen Giden II. Nr. 262. s. 12.
  63. BOA, ['Hayat Gelen Giden II. Nr. 266, s.4.
  64. BOA. Ayniyat Defteri 851, s. 264
  65. Maaş dışında çeşitli hediyeler, hil’adar ١e zehayir bedelleri de ödenmekte idi
  66. H. 1310 yılma ait böyle bir liste için bak: BOA, Şurâ-yı Der let (ŞD) 344/9
  67. BOA. Dahiliye Nezareti Muhaberat-i Umumiye İdaresi (DH-MUİ) 54-1/13 (Lef: 3)
  68. BOA BabIâli Evrak Odası (BEO) 69666
  69. BOA. BEO Dahiliye Gelen 62/3-11, Nr.303
  70. BOA BEO, Maliye Nezareti Giden 455/10-56. Nr.359
  71. BOA, DH-MUİ 54-1/13 ( Lef 9).
  72. BOA, ŞD 244/9.
  73. BOA, BE0 302151..
  74. Memorial I s. 274.
  75. BOA, Yıldız Mütevvenni Evrakı (Y.MTV ) 49/98.
  76. BOA, Y. MTV 50/72.
  77. Aynı Vesika
  78. BOA, Yıldız Maruzat Hususi (YA. Hus.) 253/38, 253/92; Hüseyin Hüsnü, a.g.e., s. 153; Yusuf Hikmet Bayur, Türk inkılâp Tarihi, Ankara 1983 (2. Baskı ), s.148.
  79. BOA, irade Askeri, 1310 M/ 16.
  80. BOA, YA. Hus. 265/28, 194, 120.
  81. BOA, E MTV 78/99.
  82. BOA, BEO Vilayat Gelen-Giden İİ Nr. 263, s. 32.
  83. BOA, E A Hus. 325/121, 327/43.
  84. A g.e. , s. 19-20.
  85. Hüseyin Hüsnü, a.g.e., s. 1574. B. Philby, Ambia, London 1930,5.169-170.
  86. BOA, BEO 148585 (Lef: 2,3 ).
  87. BOA, BEO 148585 (Lef: 1).
  88. BOA, BE0 147490.
  89. BOA, irade Askeri 1324 ZA/1.
  90. BOA, DH-MUİ 17/4-22 (Lef: 15).
  91. BOA, DH-MUİ 17/4-22 (Lef: 17,18,19, 20).
  92. BOA, DH-MUİ 17/4-22 (Lef: 13).
  93. BOA, DH-MUİ 17/4-22 (Lef: 14).
  94. BOA, Dil-MUİ 17/4-22 (Lef: 16).
  95. Harbiye Nezaretiııiıı 10 Safer 328/20 Şubat 1910 tarihinde Sadaret'e yazdığı tezkiresinde ufak tefek hı rsızlı klar akabincle Acman aşireti ile el-Murra aşiretleri arası nda yeniden başlayaıı husumetin durdurularak tekrar geçici bir anlaşmanı n yapı ldığı bildirilmektedir. BOA, DH-MUİ 17/4-22 (Lef 46, 53, 54).
  96. BOA. DH-MUİ 17/422 (Lef: 9).
  97. BOA, DH-MUİ 17/4-22 (Lef: 8, 11,12).
  98. BOA, DH-MUİ 17/4-22 (Lef: 7, 10, 21)..
  99. BOA, DH-MUİ 17/4-22 (Lef: 22, 23, 24, 32,33).
  100. BOA, DH-MUİ 17/4-22 (Lef: 28).
  101. BOA. DH-MUİ 17/4-22 (Lef: 6, 25, 29, 30,31,34, 35).
  102. BOA, DH-MUİ 17/ 4-22 (Lef: 45)
  103. BOA, DH-MUİ 17/4-22 (Lef: 40).
  104. BOA. DH-MUI 17/4-22 (Lef: 41)
  105. BOA, DH-MUI 17/4-22 (Lef: 49)