GÜLAY ÖĞÜN BEZER

GİRİŞ:

Türkler, binlerce yıllık tarihleri boyunca, anayurtları olan Orta Asya’dan, çeşitli sebeplerle, müteaddit defalar göç etmek zorunda kalmışlardır. Ancak bu göçler içerisinde şumûlü, etkileri ve sonuçlarının büyüklüğü bakımından, XI. yüzyıl başlarında vukû bulan Oğuz göçünün çok önemli bir yeri vardır. Orta-Asya’da nüfus kesafeti, yurt darlığı, odak sıkıntısı ve Karahıtay baskısı gibi sebeplerle birbirlerini sıkıştırarak yerlerinden oynayan Türk boylan bir kere daha göçe ve yeni bir yurt aramaya mecbur oldular.

Bu arayışlar içerisinde kayda değer ilk teşebbüs, Çağrı Bey’in 1015 yılında, henüz Karahanlılar idaresindeki Maveraünnehir’de yaşarlarken, içinde bulundukları şartların ağırlığı nedeniyle, kendileri için tehlikelerle dolu düşman Gazne ülkesini (Horasan) aşarak, Doğu-Anadolu bölgesine yaptığı keşif akımdır. Van ve çevresinde bulunan Ermeni Vaspuragan Prensliği topraklarından başlayarak Nahcivan ve Nik bölgesine kadar uzanan bu başarılı keşif akını, Bizans idaresinde bulunan Anadolu’nun yurt tutmak için uygun bir yer olduğunun ve fethedilebilirliğinin ilk olarak bir Selçuklu lideri tarafından tespit edilmiş olması itibariyle önemlidir. Her ne kadar bu tarihten Gazneliler engelinin kalktığı 1040 Dandanakan Savaşı'na kadar, bir daha böyle büyük bir teşebbüse imkân olmadı ise de, Gazneliler’in baskılarına maruz kalan Yabgulu Türkmenlerinin zaman zaman Anadolu’ya kadar uzanan akıtılan olduğu bilinmektedir.

Malûm sebeplerle yurtlarından kopup Gazneliler Devleti hudutlarında birbiri üzerine yığılan Türkmen kitleleri, 1040 yılında, soydaşları olan Selçukluların bir devlet kurmaları üzerine, artık sel gibi batıya akmaya başladılar. Horasan, İran, Irak, Azerbaycan ve Anadolu hudutlarına kadar her yeri dolduran bu Türkmenler, Tuğrul Bey’den itibaren, ilk Selçuklu sultanlarını iki ciddi mesele ile karşı karşıya bıraktılar. Sultanlar bir yandan hâkim oldukları ülkelerin Müslüman halkını bu akınlardan korumak, diğer yandan

da soydaşları olan Türkmenlere yurt bulmak zorunda idiler. Türkmenlerin yağma ve akınlarına maruz kalan ülkelerin hükümdarları ve hatta Halife de bu olayların sorumlusu olarak gördükleri Tuğrul Bey’e şikâyet ve sitemlerde bulunmuşlardı. İçinde bulundukları güç şartları tam bir ileri görüşlülükle değerlendiren Tuğrul Bey ve halefleri, bu Türkmen seline yeni bir istikamet çizdiler.

İşte bu sayededir ki, Türkmenlerin yeni bir yurt bulmak ihtiyacıyla başlayan bu önü alınamaz akınları, Anadolu’ya yönelik şuurlu bir fetih siyasetine dönüştü ve Dandanakan Zaferi'nden sonra, bizzat Selçuklu sultan ve şehzadelerinin idare ettiği Anadolu akınları başladı. Diğer taraftan Karadeniz’in kuzeyinden gelen gayr-i müslim Türklerin de baskısına maruz kalan Bizans imparatorluğu karşısında büyük başarılar kazanan, hatta Batı- Anadolu’ya kadar ulaşan Türkmenler, buna rağmen, 1071 Malazgirt Zaferi'ne kadar, kendileri için yeterince emniyetli olmayan bu ülkeye kati olarak yerleşme imkânı bulamamışlar; başları sıkıştıkça Azerbaycan ve Irak’taki üslerine dönmek zorunda kalmışlardır.

1071 Malazgirt Zaferi ise, Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi tarihinde bunlardan daha önemli bir mevki işgal eder. Öyle ki, bu mağlûbiyetle büyük bir çöküş yaşayan Bizans’ın âdeta Anadolu ile alâkası kesilmiş ve bundan sadece birkaç yıl sonra, İznik’te, başkentleri İstanbul’un hemen yanı başında Türkiye Selçuklu Devleti’nin kuruluşuna engel olamamıştı. Kalabalık göçebe topluluklar ise, kendilerine kumanda eden Türkmen beylerinin idaresinde, Malazgirt Zaferi'nin sağladığı emniyetli ortam içerisinde, doğudan başlayarak Anadolu’nun hemen her tarafında hâkimiyetlerini kurmaya başladılar. Bu hâkimiyetlerden bazılarının çok kısa ömürlü olmalarına, bir müddet sonra komşu beylikler veya Selçuklular tarafından ilhak edilmelerine rağmen, beraberlerinde getirdikleri kalabalık Türkmen nüfusunu hâkimiyet sahalarında iskân ederek Anadolu’nun etnik yapısı ve coğrafyasıyla bir Türk yurdu olmasında çok büyük hizmetleri olduğu bilinmektedir.

İznik’teki Selçuklu Devleti ile birlikte sayılan on dokuz olarak belirlenen[1]bu hâkimiyetlerden birisi de bu araştırmanın konusunu teşkil eden Çubuk Beyliği’dir. İleride daha tafsilâtla anlatılacağı gibi hâkimiyet sahası, Harput merkez olmak üzere, Palu, Mazgirt, Çemişkezek, Eğin, Arapgir, Genç ve Dersim'in güneyi ile, bugün nereye tekabül ettiği tam olarak anlaşılamayan bazı yerleri içerisine alıyordu.

A. Çubuk Bey’in Harput’un Fethinden önceki faaliyetleri

1. Çubuk Bey Hakkında ilk Bilgiler ve Kirmanşah’ın Ikta Edilmesi

Çubuk adli bir bey tarafından kurulan bu emirliğin hakimiyet alanının tespitine girişmeden önce Çubuk Bey’in kimliğini ortaya koymak gerekmektedir. Fakat bu donem Türkiye tarihinin tamamı İçin olduğu gibi. Çubuk Bey ve beyliği hakkında da kaynakların yetersizliği sebebiyle boşluklar bulunmaktadır. Bazı kaynaklarda Emîrü’t-Türkmân veya Tiirkmâni nisbetiyle anılan Çubuk Bey’in, gulam menşe'lî değil, Türkmen asıllı bir komutan olduğu açıkça anlaşılmaktadır[2] . Bununla birlikte, Çubuk Bey’in nerede, ne zaman doğduğuna dair bilgimiz olmadığı gibi, Anadolu'ya hangi tarihte geldiği hakkında da kesin bilgilere sahip değiliz. Buna rağmen daha sonraki bazı olaylarda büyük Türkmen komutanı Artuk Bey’in maiyetinde olduğuna ve hadiselerin seyrine bakılarak[3], Anadolu'ya da onunla birlikte gelip fetihlere iştirak ettiği tahmin edilebilir, öyle ise, Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Anadolu’nun fethi ile görevlendirilen Artuk Bey ile birlikte, İzmît'e kadar ulaşan Türk kuvvetleri içerisinde de bulunmuş olmalıdır.

Nitekim Artuk Bey’in Yeşilırmak ve Kızılırmak havzalarında fetihlerde bulunduktan sonra, Sakarya Nehri'ni geçip Bizanslı asi kumandan Russel'i ve taht müddeisi isak Komnenos’u esir etmesi ve Türk kuvvetlerinin Bizanslıları takiple İzmit'e kadar varmasıyla, Sivas, Kayseri ve Ankara şehirleri de Türklerin eline geçmişti[4]. İşte Artuk Bey’in 1073 yılında vukû bulan bu fetihleri, Amasya civarında Artukova/Artukâbâd adıyla tarihi izler de bırakmıştır[5]. Artuk Bey'in hizmetinde bulunan Türkmen kuvvetlerinin, bu olaylar sırasında Alexis ve İsak Komnenos kardeşleri Ankara’dan kaçmak zorunda bırakıp, onları takip ederek Sakalca havalisine ulaşmalarıyla, Ankara’yı 1073 yılında ele geçirdikleri anlaşılıyor. Bugün Ankara iline bağlı bir İlçe merkezi olan Çubuk/Çubukva/Çubukâbâd[6] adının da bu harekatta muhtemelen Artuk Bey'in hizmetinde bulunmuş olan Çubuk Bey ile alakalı olabileceği akla geliyor ise de bu hususu teyid edecek vesikalardan mahrumuz.

Çubuk Bey hakkında açık bilgileri, Türk fetihlerinin Anadolu’dan Filistin'e kadar çok geniş bir sahaya yayıldığı tarihlerde, 476/1083 yılından itibaren, Suriye meliki Tutuş ile Musul'un Arap emiri Müslim arasında cereyan eden hadiseler içerisinde buluyoruz. Ancak Çubuk Bey'in Suriye bölgesinde ortaya çıkmasının, Artuk Bey'in 1073 yılında taht kavgaları dolayısıyla Anadolu'dan merkeze alınması ile mi, yoksa 470/1077-1078 yılında Suriye meliklisine tayin edilen Tutuş’un maiyetine verilişi ile mi ilgili olduğunu, kaynakların malûm yetersizlikleri sebebiyle bilemiyoruz[7]. Buna rağmen, İbnû’l-Esîr, Çubuk Bey’in 485/1002-1093 yılında Aden ve Yemen’in fethine iştirakinden söz ederken, diğer kaynaklarda bulunmayan ve araştırma eserlerde de dikkatten kaçmış olan çok mühim bir bilgi vermektedir[8]. Müellif,Çubuk’un bu tarihte Karmisin[9]ve diğer bazı yerlerin sahibi olduğunu kaydediyor. Artuk Bey’in ıktâı olan Hulvan’a komşu bulunan Karmisin (Kirmanşah)’in Çubuk Bey'in ıktâı olduğunun anlaşılmasıyla, hayatının bundan önceki devresini de kısmen aydınlatmak imkânı buluyoruz. Buna göre, Çubuk’un Artuk Bey ile birlikte Anadolu’da fetihlerde bulunduktan sonra, sultan Melikşah’ın taht kavgalarını bastırmak üzere, Artuk’u geri çağırması üzerine, onunla beraber Anadolu’dan ayrıldığı ve yaptıkları hizmetlere mukabil Artuk Bey’e Hulvan’ın, Çubuk’a Kirmanşah (Karmisin)’ın ıktâ edilmiş olduğu tahmin ve iddia edilebilir.

2. Harran'ı Ele geçirme Teşebbüsü

Sultan Melikşah, kardeşi Tutuşu Suriye melikliğine tayin ettiği zaman, Anadolu'nun fethine iştirak eden birçok Türkmen komutanı yanında, Musul'un Arap emîri Şerefüddevle Müslim'i de ona yardım etmekle görevlendirmişti. Ancak Müslim, Selçuklu sultanının tâbilerinden olmasına rağmen, bu bölgedeki Türk fetihlerini, kendi Arap birliği kurma emellerine aykırı bulduğu için Tutuş'a yardım etmek bir yana, ona karşı açıkça cephe almaktan dahi çekinmiyordu. Hattâ Tutuş'un Suriye hâkimiyetini güçlendirmek için giriştiği Haleb muhasarasını akamete uğrattığı gibi şehri kısa bir süre sonra kendisi ele geçirmişti. Müslim 474/1081-1082 yılında Arap Numeyroğullarından Harran'ı almak Urfa'nın Bizansh valisi ile Fileratos'a tâbi Antakya'yı da vergiye bağlamak suretiyle, hâkimiyet sahasını giderek genişletti[10]. Bütün bunlarla yetinmeyen Müslim, Tutuş'a karşı giriştiği nüfuz mücadelesini, onun Antakya havalisinde seferde olmasından istifade ile, Dımaşk'ı muhasaraya kadar vardırmıştı. Müslim'in harekâtından haberdar olan Tutuş süratle dönerek Dımaşk'a girdi (Muharrem 476 / Mayıs 1083). Bu savaş için Fatımîlerden yardım vaadi alan ve buna güvenerek Dımaşk'ı kuşatan Müslim, Tutuş'un bir hurûç hareketiyle kuvvetlerinin önemli bir kısmını kaybetmesine rağmen, Mısır'dan gelecek askerleri bekleyerek muhasarayı uzatıyordu.

Beklenen yardımın gelmemesi, Beni Kilâb Ve Benî Numeyr'e mensup Arap askerlerinin de kendisini terk etmesiyle güç duruma düşen Müslim, bu sırada, 474/1081-1082 yılında Arap Numeyroğullarının elinden aldığı Harran'da kendisine karşı bir isyan çıktığını haber aldı. Gerçekten şehrin kadısı İbn Hulba ile Numeyrî ailesinden İbn Utayr, Türkmen beylerinden Çubuk'a başvurarak, Harran'ı kendisine teslim etmek istediklerini bildirdiler. Harranlıların şehri, bugüne kadar adı Arap kaynaklarında hiç geçmeyen Çubuk Bey'e teslim etmek istemeleri hadisesi, evvelce de ileri sürüldüğü gibi, onun daha önce Tutuş ile Müslim arasında vukûbulan bölge olayları içerisinde yer aldığını ve Çubuk Bey'in bu havalinin hâkimleri tarafından tanındığını ve belki de, İbnü'l-Adîm'in Türkman adıyla zikrettiği şahsın Çubuk Bey ile aynı kişi olabileceği kanaatini kuvvetlendirmektedir.

Sibt İbnu 1-CeVzî'nin Garsunni'me Muhammed b. Hilâl es-Sâbî'den naklen verdiği bilgiye göre, Harran'da isyan çıktığı sırada ileri gelenlerin davetini alan ve yakınlarda bir yerde bulunan Çubuk Bey çağrıya uyarak yola çıktı[11]. Müslim de bu arada süratle ve cebrî bir yürüyüşle, 8 Rebialevvel 476 Cuma /26 Temmuz 1083 Çarşamba günü Harran'a vardı ve şehri muhasara etti. Kadı ve İbn Utayr herhalde onun arkadan sarılmasını temin etmek üzere Çubuk Bey'in Türkmen kuvvetleriyle gelmekte olduğunu gizlediler. Muhasara aletleri ile surlarda gedikler açılmaya başladığında Çubuk Bey de Harran müdafilerinin yardımına yetişti. Ancak Müslim, kuvvetlerinin sarılmasını engellemek için askerleriyle birlikte Türkmenlere yöneldi. Birliklerine, Harran önlerinde akmakta olan Cüllâb Çayı ile Çubuk'un kuvvetleri arasına girerek, onların suya ulaşmalarını engellemelerini emretti. Böylece Çubuk'un askerleri, atlarının şiddetli susuzluk çekmeleri yüzünden akşam vakti suyun kıyısına ulaştıklarında Arap askerlerinin baskınına uğradılar. Çubuk Bey, kuvvetlerinin bu baskında yenilmesi üzerine pek çok ölü, esir ve ganimet bırakarak savaş meydanını terk etti[12]. Nihayet bir buçuk aylık bir kuşatmadan sonra Cemaziyelevvel 476 / Eylül 1083 tarihinde Müslim, Harran'ı zabtedip asileri şiddetle cezalandırarak yeniden idaresi altına aldığı gibi, hemen akabinde Ermenilerin elinde bulunan Sümeysat'ı da ele geçirmek suretiyle hâkimiyetini pekiştirdi)[13].

Harran olayından sonra Çubuk Bey'in kuvvetleriyle birlikte nereye çekildiğine dair hiçbir kayıt bulunmamaktadır. Ancak burada iki ihtimal akla gelmektedir, ilki, yukarıda söz edildiği üzere bazı araştırmalarda iddia edildiği gibi[14], Çubuk Bey Harran'ı zabtetmeye Harput taraflarındaki karargahından gelmiş ve o bölgede fetihlerle meşgul idi ise, yine oraya dönmüş olabileceğidir, ikinci olarak da, Harran İsyanının hemen ertesi sene, Diyarbekir'in fethine Artuk Bey'in maiyetinde katıldığına bakılarak, bu sırada ika sahası olan Karmisin'e dönmüş olabileceği, birinci ihtimâlden daha kuvvetle tahmin edilebilir.

S. Diyarbekir'in Fethine Katılması

Amid (Eski Diyarbakır) ve Meyyafarikin (Silvan) merkez olmak üzere, Hısm Keyfa, Siirt, Mardin, Ahlat ve Erciş havalisinde, X. asrin son çeyreğinden beri hüküm sürmekte olan Mervanoğulları[15] , daha sultan Alparslan zamanında imparatorluğun tabirleri arasındaydılar. Mervaniler, Selçuklu idaresine itaat hususunda, hanedanının son zamanlarında görülen bazı olaylar dışında, büyük bir mesele yaratmamışlardı, İmparatorluğu daha merkezi bir yapıya kavuşturmak isteyen sultan Melikşah, 477/1083-1084 yılında, Mervanoğulları ülkesinin doğrudan İmparatorluk topraklarına katılmasına karar verdi. Sultanin bu karan almasında evvelce Mervanoğullarının, daha sonra da Halife el-Kaim bi-Emrillah'ın vezirliğini yapmış olan Fahrüddevle b. Cuheyr'in telkinlerinin önemli bir etkisi olduğu anlaşılmaktadır. Fahruddevle kendi yerine halifenin vezirliğine tayin edilen oğlu Amlduddevle'nin 476/1083 yılında azledilmesinden sonra İsfahan'a gelerek,oğlunun kayınpederi olan Nizamindik vasıtasıyla sultana tesir etmiş; daha önce burada görev yaptığı için çok iyi tanıdığı Mervanoğulları ülkesinin zenginliğinden, hazinelerinin çokluğundan ve idarecilerinin zaaflarından, dolayısıyla bu bölgenin doğrudan imparatorluk topraklarına katılmasının faydalarından söz ederek onu ikna etmiştir.

Sultan Melikşah, Diyarbekir eyâletinin zabtı görevinin, kendi adına hutbe okutmak, para kestirmek ve nevbet (günde üç vakit) çaldırmak gibi, Selçuklu meliklerine has yetkilerle donattığı Fahrüddevle'ye verdi[16] . Sultan ayrıca Hille emiri Mansur b. Mezyed ile oğlu Seyfüddevle Sadaka'dan başka Hacib Altuntak, Irak-1 Acem bölgesi kumandam Sadüddevle Gevheayin ve Hulvan hakimi Artuk Bey'e de el-Cezire ve Irakı Arab'ta bulunan Türkmen kuvvetleri ile birlikte Fahruddevle'ye iltihak etmeleri emrini verdi (476/1083) yılı sonları).

Artuk Bey aldığı emir üzerine, maiyetinde Çubuk Bey, Sunduk/Sandak ve Dilmaçoğlu gibi Türkmen beylerinin kuvvetleri bulunduğu halde, Âmid önlerinde Fahrüddevle'nin ordusuna katildi. Bu arada büyük bir Selçuklu ordusunun üzerine gelmekte olduğunu öğrenen Mervani emiri Nasrüddevle Mansur ise, Musul emiri Müslim'den yardim talebinde bulunurken, Âmid ve Ceziret ibn Ömer'i de ona vermeyi vadediyor: ayrıca Selçuklu tehdidinin kendisi için de geçerli olduğunu hatırlatarak, onu tahrik ediyordu. Gerçekte Mervanilerle münasebetleri hiç de dostça olmayan Müslim, kurmayı hayal ettiği Arap birliği için ciddi bir tehlike olarak gördüğü Selçuklulara karşı, devletin tabilerinden olmasına ve Melikşâh'ın hal asi ile evli olmasına rağmen, Nasrüddevle'ye yardim etmeye karar verdi. Askerleriyle birlikte Âmid önlerine gelen Müslim, Nasrüddevle ile birlikte Selçuklu ordusuna karşı karargâh kurdu. Fahrüddevle de emrinde büyük bir ordu olduğu halde Rebiülevvel 477 / Temmuz 1084 tarihinde Âmid'e ulaştı. Müslim daha İşin başında Selçuklu ordusunun azametinden ürkerek savaşa girmekten çekindi. Aslen Musullu olan soydaşı Fahrüddevle ile irtibat kump, Nasrüddevle'nin ve kendisinin Melikşah'm bendeleri olmak hasabiyle, bu savaşın gereksizliğinden bahsederek sulh talebinde bulundu. Kaynakların açıkça ifade ettikleri gibi[17], milli hisleri galebe çalan ve harp olduğu takdirde Arapların kırılacağından korkan Fahrüddevle, "Benim yüzümden Arapların başına bir bela gelmesini istemiyorum" diyerek barışa meyletti, ibn Cüheyr, Diyarbekir'e giriş çıkış yollarım kontrol altında tutan Artuk Bey'den, kuvvetlerini geri çekerek Müslim'in gitmesine izin vermesini istedi. Artuk Bey, "daima ileri götürülmesi gereken sultanin sancağının herhangi bir mülahaza ile geri çekilemeyecegini" bildirip emre karşı geldi. Ayrıca Fahrüddevle'nin bu teşebbüsünden haberdar olan ve dört bir yandan ganimet toplamak üzere gelen Türkmenler, isyan edip 12 Rebiülevvel 477 / 19 Temmuz 1084 Cuma gecesi. Çubuk Bey'in idaresinde. Arap askerlerini muhasara ettiler. Arap kuvvetleri neye uğradıklarım şaşırıp dağılırken, Türkmenler bu baskında pek çok esir alıp, ordugahı da yağmalayarak Araplara ait ne kadar harp malzemesi, koyun, deve ve at varsa ele geçirdiler. Rivayete göre, ele geçirdikleri on bin mızrağın tahta kısımlarını yakıp yemeklerini pişirdiler. Bu esir ve ganimetleri satan Türkmenler çok para kazandılar. Bu baskından güçlükle kurtulan Müslim ise, güç bela Amid içerisine sığınabildi[18].

Ancak bu hadisenin kendi emrine karşı gelen Artuk Bey'in gizli muvafakati ile gerçekleştirildiğini zanneden Fahrüddevle, bundan sonra Artuk Bey'i sultanin ve emrindeki Türkmenlerin indinde zor duruma düşürmek için çeşitli tertiplere girişti. Oysa bu baskından Artuk Bey'in haberinin olmadığının Bundari tarafından açıkça kaydedilmiş olması bir yana, eğer onun bilgisi dahilinde gerçekleşmiş bile olsa, bunda Çubuk Bey'in önemli bir rolü olduğu gözden kaçırılmıştır. Zira yaklaşık bir yıl kadar önce Harran önlerinde Müslim karşısında uğradığı yenilginin acısını unutmayan Çubuk Bey'in intikam almak İçin ayağına gelen bu fırsatı kaçırmak istemeyeceği ve Türkmenlerin tavrından büyük ölçüde onun mesul olduğu aşikârdır.

Bu olaydan sonra Müslim ile giriştiği sulh teşebbüsünün sultana iletilmesinden ve durumunun sarsılmasından korkan Fahrüddevle, yukarıda işaret edildiği gibi, Artuk Bey'e tavır aidi. Kendisinin Selçuklu ordusunun komutanı olduğunu hatırlatan Fahruddevle, Artuk Bey'den önce, Türkmenlerin ele geçirdikleri ganimetlerin toplanıp İsfahan'a görderilmesini, sonra da Müslim'i yakalayıp getirmesini isteyince aralan tamamen bozuldu. Bu arada Müslim'in zengin hediyeler karşılığında çekilmesine izin verilmesi yolundaki isteğini kabul eden Artuk Bey, onun kuvvetleri ile birlikte Amid'den çekilmesini temin ettikten sonra kendisine bağlı Türkmenlerle harp meydânını terkederek Irak’a gitti[19].

Ancak Fahriiddevle'nin kendi rızası hilafına gerçekleştirilen bu baskının gerçek sorumlusu olan Çubuk Bey'e karşı tavır almaması, sonra da taltif etmesi, bu olayların gerçek yüzünü öğrenmesinden korktuğu Melikşah'tan çekinmesi dolayısıyla yaptığı siyaset değişikliğinden kaynaklanmış: Çubuk Bey de muharebe sahasını terketmeyerek harekatın sonuna kadar hizmete devam etmiştir.

Artuk Bey'in ayrılmasından sonra Amid muhasarasını oğlu Zaimüddevle'nin idaresine bırakan Fahrüddevle, kendisi maiyetinde Hacib Altuntak, Ayaz, Tek, Seyfüddevle Sadaka, Humar taş ve Çubuk Bey olduğu halde, bölgenin diğer önemli merkezi olan Meyyâfârîkîn'i kuşatmaya gitti. Muhasaranın uzaması üzerine bir kısım kuvvederini Mervanilere ait diğer beldelerin zabtı için gönderen Fahriiddevle, kendisi de kışı İs'ird (Siirt)'de geçirdi. Bu sırada maiyetindeki Seyfüddevle Sadaka, Ayaz ve Türşek'in de ordudan ayrıldıklarını görüyoruz. Bu ayrılışın Sultan Meliktin Müslim'i tedip için gelişi ve sonra da kardeşi Tekiş'in İsyanı dolayısıyla İsfahan'a dönüşü ile ilgili olmalıdır. Âmid ve Meyyafarikin haricinde, hemen bütün kale ve şehirleri düşmüş olan Mervanoğulları'nın bu iki müstahkem merkezine karşı yürütülen kuşatma 478/1085 baharında giderek ağlaştırıldı. Dışarıyla bağlantısı kesildiği için büyük sıkıntıya düşen ve bu sebeple şehrin Hıristiyan ve Müslüman halkı arasında gittikçe büyüyen anlaşmazlık yüzünden Müslümanlar şehri teslime karar verdiler. 478 Muharreminin ilk Çarşambası / 4 Mayıs 1085 tarihinde Zaimüddevle Âmid'e girdi. Bunun üzerine Âmid'e gelen Fahrüddevle İşleri tanzim ettikten sonra, yeniden Meyyafarikin'e döndü. Baz, araştırmalarda Fahrüddevle'nin Âmid'de yaptığı düzenleme ve tayinlerden söz edilirken, Çubıık Bey'in şıhneliğe tayin edildiği kaydediliyor[20] ise de bu husus kısa bir süre sonra Meyyafarikin'e yapılan tayinler ile alakalıdır.

Bir yılı aşkın bir süredir devam eden Meyyafarikin kuşatması da nihayet Sa'düddevle Gevherayin'in muhasaraya katılmasıyla, şehrin iyice tazyik edilmesi sayesinde neticelendi. 8 Cemaziyelevvel 478 / 31 Ağustos 1085 tarihinde Selçuklu ordusu şehre girdi. Fahrüddevle, Nasrilddevle'nin Hıristiyan veziri Ebû Salim'i tevkif edip, Mervanoğulları'nın bütün hazine ve mallarına el koydu, bu savaşta çok sıkıntı çeken halka erzak yardımı yapt: Diyarbekir eyaletinin fethinde pek çok hizmetlerini gördüğü Çubuk Bey'i Meyyafarikin şıhneliğine tayin ederek emrine 300 asker verdi. Fahrüddevle ayrıca Çubuk Bey'e Harput[21] ve havalisini ikta etti[22].

4. Kurzahil Savaşında Çubuk Bey

Çubuk Bey'in 478/1085 yılında, daha Harput ve havalisinde fetihlere girmeden önce bölgede cereyan eden bazı olaylarda önemli roller oynadığını görüyoruz. Bu hâdiselerin ilki, bundan önceki bahislerde de kendisinden söz edilen. Irak ve Kuzey-Suriye'de çok geniş bir sahada hüküm sürmekte olan Şerefüddevle Müslim ile Türkiye Selçuklu hükümdarı Süleymanşah arasında cereyan eden Kurzahil Savaşıdır.

Süleymanşah, Türkiye Selçuklu Devleti'ni kurduktan sonra önceleri daima Bizans topraklarına yönelen bir fetih siyaseti gütmüş, 1081 yılında imparator ile yaptığı anlaşma ile de Drakon Çayı'nın doğusundaki Anadolu toprakları üzerinde, hukuki olarak hâkimiyetini kabul ettirmeye muvaffak olmuştu. Ancak bu tarihlerde, Malazgirt Savaşı'ndan sonra, Bizans'ın İçine düştüğü buhrandan yararlanan bazı Ermeni sergerdeleri de Çukurova'dan Doğu-Anadolu'ya kadar uzanan geniş bir alanda küçük derebeyikler kurdular. Bunların başlıcası, diğer Ermeni hâkimlerini de bertaraf etmek suretiyle Harput'tan Tarsus'a kadar uzanan bölgede Philaretos'un kurduğu derebeylik idi. Philaretos'un varlığı, Bizans ile sulh yaptıktan sonra Anadolu'da milli birliği kurmayı Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan İslâm dünyasına ulaşmayı hedefleyen Süleymanşah için büyük bir engel teşkil ediyordu. Bu sebeple imparatorla yaptığı sulhun sağladığı emniyet ortamı içerisinde rahatlıkla doğuya yöneldi. 475/1082 yılında Tarsus'tan başlayarak, ertesi sene Adana Misis (Masisa), Anazarba ve bütün Çukurova'yı hâkimiyeti altına aidi[23]. Son derecede kaypak bir siyaset takip eden Philaretos ise, varlığını sürdürebilmek için Müslim'e, Tutış'a ve Melikşah'a ayrı ayrı yaranmaya çalışıyor, fakat Süleymanşah'ın fetihleri ile İçine düştüğü tehlikeyi anlayarak Melikşah'ın huzuruna çıkıp, zahiren Müslümanlığı da kabul ederek hâkimiyetini onaylatmaya muvaffak oluyordu. Ancak onun şehirden ayrılmasını fırsat bilen ve zulmünden bıkmış olan Antakya ahalisi, Suleymanşah'ı, şehri teslim almak üzere davet ettiler. Bunun üzerine ülkesindeki İşleri süratle tanzim eden Türkiye Selçuklu hükümdarı, ayni süratle Antakya'ya vardı. 11 Saban 477/Aralık 1084 tarihinde şehri fethetti. Fakat bu durum, Türkiye Selçukluları ile Büyük Selçukluları hem hudut yapıyor ve iki aile arasındaki rekabeti daha da alevlendiriyordu. Buna rağmen ilk çatışma doğrudan Büyük Selçuklular ile değil, onların tabilerinden olan Şerefüddevle Müslim ile vukubuldu. Zira Antakya şehri, Philaretos'un idaresinde olmakla birlikte Müslim'e yıllık haraç ödemek durumunda idi. Bölgede bir Arap birliği tesisine yönelik olarak sürekli toprakların genişleten Müslim, bu emrivaki karşısında hemen harekete geçti. Süleyman şah ile Müslim arasında cereyan eden olaylar nihayet bir savaş ile neticelendi, iki ordu, 24 Safer 478/23 Haziran 1085 tarihinde, Haleb ile Antakya arasında Afrin Çayı üzerinde Kurzahil denilen yerde karşı karşıya geldi. Müslim'in ordusunda Arap ve Ermeni kuvvetleri yanında Türkmen askerleri de bulunuyordu. Kaynakların ifadelerine göre[24], Müslim'in ordusundaki Türkmenlere Çubuk Bey kumanda ediyordu. Daha savaşın başlangıcında, Çubuk ve maiyetindeki Türkmenlerin Müslim'i terkederek Süleymanşah tarafına geçmeleri Arap askerlerinin bozguna uğramasına sebep oldu. Yanında birkaç yüz kişilik kuvveti kalan Müslim ise sa-vaş meydanından çekilmek isterken, Türkmen askerlerinin mızrak darbeleri ile can verdi[25].

Bu konuda Sibt İbnü'l-Cevzi ve İbnü'l-Esîr'in anlatuklarmdan Çubuk Bey'in Kurzahil Savaşının kazanılmasında büyük hizmetinin olduğu anlaşılıyor. Ancak Diyarbekir bölgesinin fethiyle ilgili olaylar hatırlandığında, onun Kurzahil Savaşı'na katılması hususu, tartışılması gereken bir konu olarak ortaya çıkmaktadır. Zira ayni tarihlerde Büyük Selçuklu ordusunun Meyyafarikin muhasarası da bütün şiddeti ile devam ediyordu. Âmid kuşatmaşının başladığı Rebiülevvel 477 / Temmuz 1084 tarihinde orada bulunduğunu kat'î olarak tespit ettiğimiz Çubuk Bey'in 24 Safer 478 / 23 Haziran 1085 tarihinde vukûbulan Kurzahil Savaşında yer alması biraz şaşırtıcı görünmektedir. Bununla birlikte Sibt İbnü'l-Cevzî'nin[26] verdiği bazı ayrıntılar kısmen durumu aydınlatmaktadır. Buna göre Müslim, bu savaşta kendisine yardim etmesi için Çubuk Bey'e çokça mal vererek onunla dostluk kurdu. Müslim'in bu yardim için, aralarında eskiye dayanan bir münaferet olan Çubuk'tı seçmesi hiç şüphesiz onun Âmid önünde tecrübe ettiği cesareti ve Büyük Selçuklulara tabi bir Türkmen beyi olmasından kaynaklanmaktadır. Çubuk Bey, kendisine sunulan kıymetli hediyelerin cazibesi yanında, belki de Artuk Bey'in Süleymanşah'a karşı duyduğu gibi bir öfkeyle, geçici bir süre Meyyafarikin muhasarasından ayrılarak Kurzahil Savaşı'na katılmıştır. Ancak daha harbin başlangıcında, milli hislerinin etkisi ile mi, yoksa Müslim'e karşı duyduğu şahsi kinin etkisi ile midir bilinmez, onu terkederek Süleymanşah'ın tarafına geçmiş, bu hareket bazı Arap kuvvetlerinin de Müslim'den ayrılmasıyla, hezimetine ve ölümüne sebep olmuştur. Netice olarak Çubuk Bey'in bölgede cereyan eden iki önemli hadisede, birbirine çok yakın tarihlerde yer almasında göze çarpan tuhaflığı, Melikşah'tan, kendi tabilerinden olan Müslim'e, Türkiye Selçuklu sultanına karşı yardim emri alması ile ilgili olabileceği de ileri sürülebilir.

Bu olaydan hemen sonra Çubuk Bey'in Süleymanşah'ın, dolayısıyla Türkiye Selçuklu Devleti'nin hizmetine girdiğini düşündürecek herhangi bir delil mevcut değildir. Aksine 31 Ağustos 1085 tarihinde Fahürddevle tarafından, emrine üç yüz asker verilmek suretiyle Meyyaförikin şihneliğine tayin edildiğini bildiğimize göre[27], onun Kurzahil Savaşt'ndan hemen sonra Meyyâfarikin'e döndüğüne şüphe yoktur. Çubuk Bey'in buradaki faaliyetlerine dair elimizde bundan başka bilgi olmamasına rağmen, bir müddet buradaki görevini ifa ettikten sonra, yeni iktâ bölgesi olan Harput'un fethine giriştiğini söylemek yanlış bir tahmin olması gerek. Fakat yukarıda ifade edildiği gibi, Çubuk'un Süleymanşah'ın tabiyetine girdiğini gösteren hiçbir vesikaya sahip değiliz. Bununla birlikte Müslim ile arasında cereyan eden ve onun ölümüyle neticelenen savaştan sonra Süleymanşah'ın Haleb'i muhasarasıyla bir kere daha ortaya çıkan Büyük Selçuklu Türkiye Selçuklu rekabetinin sebep olduğu çatışmada, Çubuk Bey'in savaşın başlangıcında Süleymanşah'm yanında yer aldığına dair bazı yorumlara da rastlıyoruz[28]. Buna göre Süleymanşah Haleb'i kuşattığı sırada şehrin hakimi Suriye Meliki Tutuş’u şehri teslim almak üzere davet edince, iki ordu arasında savaş kaçınılmaz bir hale gelmişti. 18 Safer 479 / 5 Haziran 1086 tarihinde Haleb yakınında Ayn Seylem mevkiinde meydana gelen savaşta onun safında yer alan Çubuk vs. Türkmenler, Türkiye hükümdarını terkederek yenilmesine sebep oldular. Bu görüşe göre, Diyarbekir'in fethi sırasında Harput'u ıktâ olarak alan Çubuk'un bu tarihten sonra orada bulunması, onun Süleymanşah'ı terk ve Büyük Selçuklular tarafına iltihak etmesinde hiçbir tereddüte mahal bırakmaz. Süleymanşah'ın bu savaşta, bazı kuvvetlerince terkedildiği kaynaklarda da belirtilmesine rağmen[29]; Çubuk'un bu savaşta herhangi bir rolü olduğuna İşaret etmezler. Selçuklu tarihçisi O. Turan'ı bu kanaate sevkeden sebep, Çubuk Bey'in Kurzahil Savaşı'nda Süleymanşah'ın tarafına geçmesinden hemen sonra Meyyâfâi'ikîn'e dönmesinin ve şıhneliğe tayin edilmesinin dikkatten kaçması olmalıdır.

B. Beyliğin Kuruluşu ve Çubuk'tın Bundan Sonraki Faaliyetleri

1. Harput’un Çubuk Bey'e tkta Edilmesi ve Beyliğin Kuruluşu

Fahrüddevle b. Cüheyr'in valisi bulunduğu Diyarbekir eyaleti sınırları içerisinde, bulunmayan fakat bu eyalete hemhudut olan Harput'un Mervanoğulları ülkesinin zabtı sırasında Selçuklu topraklarına katıldığına dair hiç bir bilgiye rastlanmamaktadır. Buna göre, bu tarihte Ermeni Philaretas'un idaresinde bulunan Harput ve havalisi, Çubuk Bey'e fethedilmek üzere ıktâ edilmiştir. Ayrıca Çubuk Bey'in Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu'daki fetihleri sırasında evvelce tanıdığı bu çevrede bazı faaliyetlerinin olduğu ve Diyarbekir eyaletinin zabtında gösterdiği yararlılıklar dolayısıyla taltif edilirken, Harput'u kendisinin istemiş olabileceği de tamamen ihtimal dışı değildir. İbnü'1-Ezrak, Harput'un Çubuk Bey'e ıktâ edildiğini kaydetmekle birlikte tafsilata girmezken, bu konudaki ayrıntılı malumat! da İbnü'l-Esîr'den[30] öğreniyoruz. Buna göre, Harput, Antakya ve Urfa'ya da hakim olan Ermeni derebeyi Philaretos'un elide idi[31]. Türkiye Selçuklu sultanı Süleymanşah'ın Tarsus'tan başlayıp Antakya'ya kadar Philaretos'a ait bir çok yerleri fethetmesi, Fahrüddevle b. Cüheyr idaresindeki Büyük Selçuklu ordusunun da Diyarbekir eyaletini ele geçirmesinden sonra Harput stratejik bakımdan zor duruma düştü. Topraklarının çoğunu kaybeden Phileratos Harput'a gerekli yardımı ve ikmâli yapamayınca Çubuk Bey burasını onun elinden aldı. İbnû'l-Esîr bu hadiseyi Çubuk'un oğlu Muhammed'den bahisle 500/1106-1107 yılı olayları içerisinde zikretmiş ve tarih bildirmemiştir. Ancak Meyyafarikin şıhneliğine tayin edildikten sonra (6 Cemaziyelevvel 478 / 31 Ağustos 1085), Selçuklu idaresinin yerleşebilmesi için bir müddet burada görev yapmış olmalıdır. Buna göre Harput'un Çubuk Bey tarafından fethinin en erken 479/1086-1087 yılı baharında olduğu tahmin edilmektedir.

Yine İbnü'l-Esîr'in anlattığına göre[32], Çubuk Bey Harput'u Philaretos'un elinden aldıktan sonra yine Harput yakınındaki başka bir kaleyi de ele geçirmiştir. Müellif her hangi bir ipucu vermediği İçin neresi olduğu tahmin edilemeyen bu kale, Rumlardan Efrenci[33] adlı birisinin idaresinde bulunuyordu. Kaynağımıza göre, Efrenci yol keser, bir çok Müslüman öldürürdü. Bunu duyan Çubuk Bey ona hediyeler göndererek dostluk ve yardımlaşma teklifinde bulundu. Hatta Efrenci'nin güvenini kazanabilmek için, ona malûm faaliyetlerinde yardımcı olmak üzere kuvvet dahi göndermişti. Efrenci de aynı şekilde Çubuk Bey istediği zaman yardım ederdi. Nihayet onu ortadan kaldırmaya karar veren Çubuk Bey, ondan ele geçirmek istediği bir kalenin zabtı için adamlarını göndermesini istedi. Sonra Efrenci'nin gönderdiği adamları bağlatarak onun hâkimi olduğu kalenin önüne getirdi. Kalenin ileri gelenlerine, "eğer Efrencî'yi bana teslim etmezseniz, vallahi bunların boyunlarını vurur, kaleyi de silah zoruyla alıp hepinizi öldürürüm" diye haber gönderdi. Onlar da korkudan kale kapılarını açıp Efrenci'yi Çubuk Bey e teslim ettiler. Çubuk Bey, Efrenci'nin derisini yüzüp öldürdükten başka, bütün servetine el koyup kaleye de hâkim oldu[34].

Böylece 478/1085 yılında Harput'un kendisine iktâ edilmesi ile Büyük Selçuklu Devleti’ne tâbi küçük bir emirlik olarak ortaya çıkan Harput Beyliğinin hâkimiyet sahasını, kaynakların kifayetsizliği sebebiyle kat’î sınırları ile ortaya koymak mümkün olmamaktadır. Bununla birlikte, merkezi Tilenzit olan ve Harput'un da önemli merkezlerinden birisini teşkil ettiği Hanzit[35] bölgesinin bütünüyle, ayrıca Hanzit'in hemen sınırında bulunan Palu[36]ile Hozan bölgesindeki Mazgirt havalisinin de bu beyliğin hâkimiyet sahası içerisinde bulunduğuna şüphe yoktur[37].

Harput merkez olmak üzere, Hanzit, Palu ve Mazgirt dışında, bu çevredeki bazı yerlerin daha Çubuk Bey'in idaresinde olduğu kesin olmakla birlikte, bu husustaki bilgileri, o dönemin kaynaklan ile açığa kavuşturmak mümkün olmamaktadır. Buna rağmen bazı araştırmalarda görüldüğü üzere[38], Mazgirt yakınındaki Çemişkezek ile Eğin, Arapkir, Palu yukarısında Genç bölgesi ve Malatya-Hanzit sınırındaki Pütürge'nin de Harput Beyliği'nin muhtemel hudutlarına dahil edilmesinde herhalde mantıki bir mahzur yoktur.

Türkiye tarihi ile ilgili değerli araştırmaları bulunan Mükrimin H. Yinanç, Anadolu'nun Fethi adil eserinde, bu konu ile ilgili olarak ilginç bir faraziye ortaya koymaktadır[39]. Buna göre Germeyan bölgesi olarak adlandırılan Pötürge ve Şiro havalisini topraklarına kattıktan sonra uzun zaman burada yaşamış olmalarından dolayı Germeyanlı adını alan ve XIII. asrin ikinci yansında Kütahya havalisine göç ederek, Selçuklu Devleti'nin inkırazından sonra burada bir beylik kuran Türk aşiretinin, Çubuk Bey'in başında bulunduğu Türkmen aşiretlerinden birisinin olması çok muhtemeldir. Bu görüş, kaynakların verdiği bilgilerle teyid edilebilmiş olsa idi, o devir Türkiye tarihinin önemli bir bölümüne ışık tutacaktı. Germiyanoğulları hakkında yapılan araştırmalarda[40], bu husus açığa kavuşturulamamış, fakat beyliği kuran Germiyan aşiretinin bu ismi, Malatya civarında yaşadıkları ayni adil bölgeden almış olabileceği ihtimali zikredilmiştir.

Harput Beyliği'nin hakimiyet sahasını mevcut belgeler ışığında ortaya koymaya çalıştıktan sonra, bu hususta halli mümkün olmayan bir başka meseleye daha temas etmek gerekmektedir, o da Harput dahil, bütün Hanzit bölgesi ile Palu ve Mazgirt dışında kalan yerlerin, Çubuk Bey mi, yoksa oğlu Muhammed zamanında mi fethedilmiş olduğu hususudur. Yine de bütün bu müphem malûmat arasında Çubuk Bey'in Harput Beyliği dışında, hiç olmazsa, Melikşahın sağlığında, eski ıktâı olan Karmisin'i de elinde tuttuğunu öğrenebiliyoruz[41].

2. Yemen ve Hicaz Seferine Katılması

Çubuk Bey Hakkında, Kurzâhil Savaşına katıldığı ve Meyyâfârikîn şıhneliğine tâyin edildiği 478/1085 yılından sonraki ilk bilgiyi, ancak 485/1092- 1093 yılında alabiliyoruz.

Sultan Melikşah'ın 485/1092 yılında, ikinci Bağdat ziyareti vesilesiyle hilâfet merkezinde huzuruna çağırılan beyler arasında Tutuş, Aksungur, Bozan ve Gevherâyin'in yanında Çubuk Bey de bulunuyordu[42]. Sultanın Bağdat ziyaretinin başlıca maksadı, Fatımîler üzerine büyük bir sefer tertip edip Mısır’ı fethetmekti, Yine bu hedefe uygun olarak, Fatimilerin Suriye'de kazandıkları bazı başarılarının Hicaz ve Yemen üzerindeki muhtemel tesirleri düşünülerek, bu bölgelere bir ordu gönderilmesine karar verildi. Faumilerin güçlerini arttırmalarına bağlı olarak, zaman zaman şîî hutbesinin okunduğu görülen Hicaz'a, daha önce de ordular gönderilmiş ve asayiş sağlanmış idi. Sultan Melikşah, bununla birlikte anılan sebeple, Hicaz, Yemen ve Aden'in imparatorluğa bağlanması emriyle, Sâdüddevle Gevherayin idaresinde bir ordu gönderdi. Bu orduyu sevkeden komutanlar içerisinde Türşek ve (Yorunkuş) Yarınkuş yanında, sultanın emriyle bu sefere katılan Çubuk Bey de bulunuyordu[43]. Gevherâyin'in Türşek kumandasında sevkettiği ordu, önce Yemen'i sonra da Aden'i itaat altına alarak Büyük Selçuklu İmparatorluğu'na bağladı[44].

İbnü'l-Esîr'in Çubuk Bey'in Hicaz-Yemen seferine katıldığına dair verdiği bu bilgi, ayrıca onun Harput'tan önce sultan Melikşah tarafından iktâ edilen Karmisin(Kirmanşah)'i de bu tarihte hâlâ elinde tuttuğunu öğrenmemiz bakımından ehemmiyeti hâizdir.

3. Çubuk Bey'in Tutuş'un Hizmetine Girmesi

Çubuk Bey hakkında başlangıçtan beri zaten oldukça az ve dağınık olan tarihi malûmat, bundan sonra neredeyse tamamen kesilmektedir. Öyle ki, bu durum M. H. Yinanç'ı “Emir Çubuk'un geri döndüğü veya Yemen'de kaldığı hakkında şimdilik hiçbir malûmata malik değiliz” demeye sevketmiştir[45].

İbnü'l-Ezrak'da[46] tespit ettiğimiz bir kayıt, Çubuk Bey'in hayatının bundan sonrası için önemli ipuçları vermekte, hiç olmazsa onun Yemen seferinden döndüğünü ve Zilkade 487/Kasım 1094 tarihinde henüz hayatta olduğunu ve Harput'ta hüküm sürdüğünü öğrenmemizi sağlamıştır.

Buna göre, Melikşah'ın ölümünden sonra yeğenlerine karşı taht kavgasına girişen Suriye Selçuklu hükümdarı Tutuş, bu mücadelede kendisini terkederek Berkyaruk saflarına geçen Aksungur ve Bozan'ı bertaraf ettikten sonra, 11 Cemaziyelevvel 487/30 Mayıs 1094 tarihinde Haleb'i, müteakiben Suruç, Harran ve Urfa'yı da ele geçirip, bu şehirlerde saltanatını kabul ettirmişti. Bu hâdisenin hemen akabinde, hâlâ Cüheyroğulları ailesinden gelen valiler tarafından idare edilen Diyarbekir vilâyetindeki bütün şehir ve kasabalar da Tutuş'a teslim olmak zorunda kalmışlardı[47]. Bu arada Irak'ta Harbî kasabasında yaşayan, Diyarbekir bölgesinin eski sahibi Nasrüddevle Mansur, sultan Melikşah'ın ölümü üzerine Meyyâfarikin şehrinin bazı surlarının muhafazası ile görevli olan şair ve edib Haşan b. Esed’in daveti ve yardımlarıyla, yeniden buraya hâkim olmuştur. Ancak bir süre sonra Diyarbekir ve el-Cezire'nin diğer şehirleri gibi Meyyâfârikîn'i de zabta muvaffak olan Tutuş, burada bazı tâyinler yaptıktan sonra Harran'a gitti. Bu sırada Harran'a kaçmış olan Haşan b. Esed, Tutuş'a bir methiye yazıp huzuruna çıktı ise de kim olduğu anlaşılınca öldürüldü[48]. İşte bu hâdise üzerine Tutuş'un Meyyafarikîn şehrinin işlerini yürütmeye tâyin ettiği Mervanoğullarının eski veziri Ebû Tahir b. el-Anbarî, ihtimal daha önce Berkyaruk'u davet etmiş olmasından dolayı, Tutuş'tan korkarak iki oğlu ve yeğeni ile birlikte 14 Zilkade 487/25 Kasım 1094'te şehirden kaçıp Harput’a geldi. Onun Harput’a gelişinde şüphesiz Çubuk Bey'in Meyyâfarikin şıhneliği sırasındaki tanışıklıklarının etkisi vardır. Çubuk Bey bu sırada şehirde bulunmadığı için Ebû Tahir, onun kız kardeşi ve oğlunun yanına sığınmıştı. Tutuş, Çubuk'un kız kardeşine vezirin teslimini, aksi takdirde Çubuk'un boynunun vurulacağını bildirdi. Ondan korkan Çubuk'un kız kardeşi, veziri büyük oğlu Ebu'l-Kasım ile birlikte, Tutuş'a teslim edilmek üzere gönderdi.Vezir ve oğlu idam edildiler[49]. Ibnü'1-Ezrak, burada konumuz bakımından çok önemli bir bilgi daha veriyor ve Tutuş un boynunu vurdurmakla tehdit ettiği Çubuk'un bu sırada onun ordusunda bulunduğunu soylüyor[50]. Bu durumda Berkyaruk ile Tutuş arasında geçen Rey Savaşının hemen öncesine düşen bu kayda bakılarak. Çubuk Bey'in de bütün el-Cezire ve Diyarbekir bölgesi hakimleri gibi. Tutuşa tabi olduğu, hatta giriştiği saltanat mücadelesinin bu son merhalesinde onun kuvvetleri arasında bulunduğu kuvvede tahmin edilebilir. Daha da ileri gidilerek kaynakların nerede, ne zaman oldüğünü bildirmedikleri Çubuk Bey'in, iki Türk ordusunun kıyasıya vuruştuğu Rey Savaşında ölmüş olabileceğini iddia etmek yanlış olmayacaktır.

c. Çubuk Bey’den Sonra Harput Beyliği

1. Çubuk Bey'in Yerine Oğlu Muhammed'in Geçmesi

Bu tarihten itibaren artık hakki da bilgi edinemediğimiz Çubuk Bey'in ölümünden sonra yerine oğlu Muhammed geçti[51]. Ancak sultan Melükşah'ın ölümünden sonra Büyük Selçukluların uzun bir zaman taht kavgaları ile çalkalanmaları, Haçlı seferlerinin başlamasıyla Anadolu'ya kayması yüzünden, Doğu-Anadolu'nun kısmen kaynakların ilgi al anının dışında kaldığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden Anadolu'nun ilk fetih yıllan olduğu halde bir hayli malûmat sahibi olduğumuz Çubuk Bey devrine nisbetle, oğlu Muhammed hakkındaki bilgilerimiz yok denecek kadar azdır.

Emir Muhammed'den ilk olarak, sultan Berkyaruk ile kardeşi Muhammed Tapar arasında Hoy kapışında yapılan Savaşta Tapar'ın yeni mesi ve 497/1104 yılında, Büyük Selçuklu ülkesinin iki kardeş arasında taksimi vesilesi ile söz edilmektedir. Buna göre, Sefidrûd (Kızıl Özen) sınır olmak üzere Azerbaycan ve bütün Doğu-Anadolu, Muhammed Tapar'ın hâkimiyet sahasını teşkil ediyordu. Bu durumda bölgede hüküm süren Erzen-i Rûm emîri Kızıl Arslan, Ahlatşah Sökmen el-Kutbi, Bidis emîri Hüsameddin Togan Arslan, Hani emîri Şahruh gibi beyler yanında, Harput emîri Muhammed de Tapar'a tâbi bulunuyor ve onun adına hutbe okutuyorlardı[52].

2. Emîr Muhammed'in Kılıç Arslan - Çavlı Mücadelesine Katılması

Babası Süleymanşah'ın Tutuş ile yaptığı mücadelede hayatını kaybetmesinden sonra kardeşi ile birlikte İsfahan'da gözaltında tutulan Kılıç Arslan, 1092'de Melikşah'ın ölümü üzerine, kaçarak Anadolu'ya gelmiş ve İznik'te Türkiye Selçuklu tahtına oturmuştu. Süleymanşah dönemine nispetle oldukça küçülen ve bir müddet sonra İznik’in de düşmesiyle Orta-Anadolu'ya çekilen Türkiye Selçuklu Devleti, Haçlı fırtınasının da adatılmasından itibaren yeniden büyümeye başladı. Kılıç Arslan'ın Anadolu'da millî birliği kurmaya yönelik siyaseti onu, Doğu ve Güneydoğu-Anadolu'ya çekerken, o da nihayet babası gibi Büyük Selçuklularla karşı karşıya geliyordu. Harran'ı aldıktan sonra Haçlıların elinde bulunan Urfa'yı muhasara etmesi, İslâm âleminde büyük sevinç yaratmış, buna bağlı olarak Doğu-Anadolu'daki Türk beylerinin çoğu da ona tabiyet arzetmişlerdir[53]. İşte bu sırada sultan Tapar'ın Musul'a vali tâyin ettiği Çavlı'nın, şehrin eski valisi Çökermiş'i öldürmesi üzerine Musul ileri gelenleri Kılıç Arslan'ı şehre davet ettiler. Malatya’dan hareket eden sultanın ordusunda Amid beyi Yınal oğlu İbrahim ve Çubuk oğlu emîr Muhammed de bulunuyorlardı[54]. Musul'u kuşatmakta olan Çavh'yı Nusaybin'de yenilgiye uğratan Türkiye Selçuklu ordusu, 25 Receb 500/22 Mart 1107 tarihinde Musul'a girdi. Kılıç Arslan, Muhammed Tapar adına okunmakta olan hutbeyi kendi adına çevirirken, şehirde halkı hoşnut eden düzenlemeler yaptı. Daha sonra Çavlının, Melik Rıdvan'ın da dahil bulunduğu büyük bir ordu ile üzerine gelmekte olduğunu öğrenen Kılıç Arslan, onunla savaşmak üzere Musul'dan ayrıldı. Fakat Çavlı'nın ordusunun kalaba- lık olduğunu haber alan sultanin askerleri ihtilafa düştüler. Kılıç Arslan Haçlılara karşı göndermiş olduğu bir kısım kuvvetlerinin kendisine iltihakını beklerken, başka Amid emiri, Yinal oğlu İbrahim olduğu halde, bir kısım beyler ordudan ayrılarak ülkelerine döndüler[55]. Sultan, diğer askerleri de yetişemeden Çavlı'nın hücumuna uğraması üzerine büyük bir mücadele verdiği halde ordusu yenilince, Habur Nehri'nden karşıya geçmek isterken boğularak öldü (19 Şevval 590/14 Haziran 1107)[56].

Selçuklu tarihçisi O. Turan, evvelce Büyük Selçuklulara tabi iken, bu savaş sırasında kendi saflarında yer alan Doğu-Anadolu Türkmen beylerinin Kılıç Arslan'ı terkle Çavlı'nın ordusuna geçtiklerini, böylece onun yenilgisinde büyük pay sahibi olduklarını söylüyor. Bununla birlikte bu konuda bilgi veren İbnü'l-Esîr, Yinal oğlu İbrahim'in ve onu takiple diğerlerinin de ordudan ayrılarak ülkelerine döndüklerini kaydediyor. Süryani Mihail'in verdiği bilgi de bunu teyid ediyor. Bundan da Kılıç Arslan'ın ordusundan karşıya iltihaklar değil, firarlar olduğu anlaşılıyor[57]. İbnü'l-Esîr'in, Musul'un zabtı sırasında Kılıç Arslan ile birlikte olduğunu zikrettiği Çubuk oğlu Muhammed'in de “diğer emirler de ayni şekilde hareket ettiler" şeklindeki ifadesinden. Kılıç Arslan'ı terkedenler arasında olduğu anlaşılmaktadır.

4. Harput Beyliği Topraklarının Belek Gazi Tarafından Zabtedilmesi

Bu hadiseden sonraki hayatına dair hiçbir malûmat bulamadığımız emir Muhammed, 505-506/1112 yılında vefat etti[58]. Muhammed'in yerine kimin geçtiğini tespit edemiyoruz. Ancak daha sonraki tarihlerde Çubuk Bey'in neslinin devam ettiğini bildiğimize göre[59], Artuklu Belek Gazi'nin, bu beyliğin topraklarını ele geçirmesi sırasında Çubuk Bey'in ahfadından söz edilmemesi, onların yaşlanın henüz küçük olduğu ve idarenin onlar adına bazı emirlerin elinde olabileceği intibaını uyandırıyor.

Harput beyi Muhammed'in öldüğünü haber alan Artuk Bey’in torunu meşhur Belek Gazi, Ahlatşah'ın elinden hapisten kurtulduğu bu tarihte el-Cezire'den topladığı Türkmen kuvvetleri ile onun topraklarım zabta girişti. Öncelikle, beyliğin Harput'tan sonraki önemli merkezi olan Palu ile çevresini ele geçirdi[60]. Palu havalisindeki bu yerlerin, coğrafi konumlan dikkate alındığında Mazgirt, Dersim yöresi ile Çemişkezek olduğu anlaşılıyor.

Kaynakların verdiği bilgiler ışığında beyliğin esas merkezini teşkil eden Harput ve Hanzit bölgesinin. Belek Gazi'nin bu ilk harekatının dışında kaldığı açıklıkla görülmektedir.

Kılıç Arslan'ın dul eşi, oğlu Tuğrul Arslan'ı Malatya'da atabeyinin yanında bırakıp, evlenmek üzere Belek'in yanına gittiğinde (1113) o, Palu'da hüküm sürüyordu. Belek Gazi'nin, bu evlilikle biraz daha güç ve itibar kazanması, Harput emirini korkutmaya başladı. Harput'u idare eden bu şahsın kimliği meçhul olmakla birlikte, Çubuk Bey'in soyundan birisi olması kuvvetle muhtemeldir. Belek'in güçlenmesinden korkan Harput emiri, şehri başka yerler karşılığında, Malatya hükümdarı Tuğrul Arslan'a sattı (507/1114). Fakat Tuğrul Arslan'ın Harput'u teslim almak üzere gönderdiği kuvvetler, bu sırada Tapar'ın oğlu melik Mesud da maiyetinde olduğu halde, Aksungur Porsuki idaresinde Haçlılara karşı hareket eden Büyük Selçuklu ordusunun yaklaşmasıyla Malatya'ya dönmek zorunda kaldılar[61].

Haçlılara karşı düzenlenen bu sefer sırasında Artuklu İlgazi ile Aksungur arasında başgösteren anlaşmazlık savaşla. Büyük Selçuklu ordusunun yenilgisi ve hatta melik Mesud'un ilgazi'ye esir düşmesiyle neticelenmişti. Bazı araştırma eserlerde, bu savaşta amcasının yanında yer alan Belek'in, buradan süratle Harput önlerine gelerek 1115 yılında şehri zabtettiği ve Harput Beyliğine son verdiği kanaati hakimdir[62]. Ancak devrin kaynaklarında bu malûmatı teyid edecek bilgi bulunmamaktadır. Bu düşüncenin oluşmasında M. H. Yinanç'ın kaynak zikretmeden, 1114 yılında Harput'u teslim almaya giden Malatya kuvvetlerine Belek'in kumanda ettiğini söylemesinin[63], dolayısıyla Aksungur ile muharebeden hemen sonra, Belek'in yarım kalan Harput'un İlhakı meselesine döndüğü fikrinin tesiri vardır. Halbuki Belek'in güçlenmesinden endişeye düşen Harput emirinin 1114 yılında şehri Tuğrul Arslan'a vermek girişiminde bulunduğunu anlatan kaynaklar, bu mesele ile ilgili olarak Artuklu emirinin adını vermezler. Malatya kuvvetlerinin şehre hakim olmaları mümkün olmamış ise de bu şekilde Tuğrul Arslan'ın tabiyetini kabul ettiği anlaşılan Harput emirine karşı Belek'in herhangi bir girişimde bulunmamış olması gerekmektedir.

Cl. Cahen ise. Belek hakkında yazdığı bir makalade[64], Çubuk Bey'in neslinden gelen Harput emirinin 1115 yılı dolaylarında henüz yerinde oturduğunu, başka bir eserinde de[65]Belek'in Tuğrul Arslan'ın annesi ile 1118 yılında evlendiğini[66], Malatya işlerine daha kolay müdahele edebilmek İçin Hanzit bölgesine yerleşmeye çalıştığını yazıyor.

Bu konuda en açık bilgiyi Süryani Mihail'in , 1119 yılı olayları içerisinde, "Balak Hisnıziad mülhakatına hakim oldu” ifadesinde buluyoruz.Anonim Süryani Kroniği de[68] Belek'in Gerger harekatı öncesinde ''Artuk'un oğlu Balak Hanzid ve Harput kalesini elinde tutuyordu" şeklindeki kaydıyla ilhakın 1121'den önce olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca Mihail'in bu bilgiyi, Tuğrul Arslan ve Belek'in Mengücükûğlu'na karşı 1120 yılında giriştikleri harekatla[69] ilgili olarak, Anonim'in de Gerger Ermenilerine karşı 1121 yılı başında düzenlenen seferden hemen önce vermeleri dikkat çekicidir. Buna göre Harput'un İlhakının Belek'in Tuğrul Arslan ile birlikte, Mengücükoğlu'nun ülkesine girmesinden hemen önce veya bu seferin muvaffakiyetle tamamlanmasından sonra 1119-1120 yılları arasında gerçekleşmiş olabileceği ihtimalini de reddetmek çok kolay görünmemektedir.

Böylece 1085 yılında. Büyük Selçuklular tarafından Harput'un kendisine ıktâ edilmesiyle Çubuk Bey'in kurmuş olduğu bu Türkmen Beyliği, Belek Gazi'nin Harput'u zabtıyla 30-35 yıl kadar kısa bir ömürle nihayete eriyordu.

4. Harput Beyliğinin Yıkılmasından Sonra Çubukoğulları Hakkında Bilgiler

Çubuk Bey'in torunlarının bundan sonra bir müddet daha Artukoğullarının hizmetinde varlıklarını sürdürdüklerini öğreniyoruz. Buna dair Îbnü'l-Ezrak'ın söylediğine göre[70], Çubuk Bey'in neslinden bir cemaat, onun esereni yazdığı tarihlerde, Hısn Keyfa'da Fahreddin Kara Arslan (539- 562/11441167) ve oğullarının hizmetinde bulunuyorlardı. Ayni müellif, 557/1162 yılında, Mardin Artuklu hükümdarı Necmeddin Alpı'nın hastalanması üzerine, çocukluğundan beri dayısı Ahlatşah Sökmenin yanında bulunan oğlu İlgazi'yi getirtmek üzere gönderdiği heyet arasında ileri gelen emirlerden olduğunu söylediği emir Çubuk'un adını da zikretmektedir[71].

Bu malûmata gore, Harput'un Hısn Keyfa Artuklularının topraklarına katılmasından sonra, Çubuk Bey'in torunlarından bir kısmını onlara bağlı olarak Hısn Keyfa'da, bazılarının da dedesinin adını taşıyan Çubuk gibi Mardin Artuklularının hizmetinde varlıklarım sürdürdükleri anlaşılıyor.

Harput Beyliği, Anadolu'nun ilk fetih yıllarında, siyasi olarak çok çalkantılı bir dönemde, çok kısa bir sure yaşamış olmasına rağmen, hiç olmazsa beyliğin merkezi olan Harput'ta bazı imar faaliyetlerinin olması beklenebilirdi. Ancak o zamandan günümüze kalan mimari kalıntılar ve kaynaklar, böyle bir tespite İmkân vermemektedir. Bu konuda yalnızca, Artukoğulları ve bölge tarihi için çok değerli bir kaynak olan İbnü'1-Ezrak'ta çok müphem bir kayıt bulunmaktadır. Buna göre Diyar bekir hakimi Nisanoğlu'nun Erzen emiri Fahreddin Devletşah'ın kızkardeşiyle evlenmesi sırasında, düğün alayı geri dönerken Erzen-Amid yolu üzerinde bir yerde Çubuk Hanı'nda[72] konaklamıştı. Hakkında bundan başka bir bilgi edinemediğimiz Çubuk Kervansarayı için muhtemelen Hısn Keyfa yakınlarında bulunduğu ve Artukoğullarının önde gelen ümerasından olduğu söylenen emir Çubuk tarafından yapılmış olabileceğinden daha ileri bir tahminde bulunmak mümkün değildir. Zira beyliğin kurucusu olan Çubuk Bey'in bu bölge ile alakası olduğuna dair bir İşaret olmadığı gibi, hayati gözden geçirildiğinde böyle bir teşebbüse İmkân bulmuş o İması ihtimali de yok gibidir. Ancak ayni tarihlerde bu bölgede başka bir Çubuk Bey'in varlığından haberdar olmadığımıza göre, Çubuk Kervansarayının yine de Çubukoğullarının bir eseri olabileceğini kabul etmek makul görünmektedir.

Sonuç olarak ifade edillebilir ki, Harput Beyliği çok kısa süren ömrüne rağmen, Anadolu'nun fetih yıllarında bu bölgenin Türk idaresine katılması ve beyliğin kuruluşu ile çok sayıda Türkmenin bölgeye İskânında mühim rol oynamıştır. Harput Beyliği topraklarının Artukoğullarının eline geçmesi ise bu anlamda yalnızca siyasi iktidar değişikliği şeklinde vukubulmuş, dolayısiyle bölgenin Türk yurdu haline gelmesi süreci bu defa daha güçlü bir Türkmen beyliğinin idaresinde devam etmiştir.

Belek Gazi'nin 518/1124 yılında Menbic'i kuşatırken şehit olması üzerine topraklarından Harput, amcası İlgazi'nin oğlu Süleyman'ın, Palu vs. yerler ise diğer amcası Sökmen'in oğlu Davud'un eline geçti. Süleyman'ın da kısa bir süre sonra vefat etmesiyle Harput da Davud'un hakimiyet sahasına katılmıştır[73] . Harput 1234 yılında bölgenin Alaeddin Keykubat tarafından zabtına kadar Artuklu idaresinde kalmıştır.

Dipnotlar

  1. M.H. Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri I (Anadolu'nun Fethi), İstanbul 1944, s.
  2. Sibt İbnu’l-Ce'zî, “Miratuz-zaman”. fi Tarihilâyan. kayıp Uyûnü’t-te a İh’ten naklen Selçuklularla ilgili bölümleri n؛r. Ali Serim, TTK Belgeler, XIV/18 (19891992), s. 238; ibnü’l- Esir. el-Kâmil fi’t-Tarih, nr, J.c. Tornberg, X. Beyrut 1966. s. 129. 203. 427 (Türkçe trc. Abdulkerim ٥zaydın, İstanbul 1987, s. 122, 176. 343); M.H. Yinanç. a.g.e.. s. 116; Farak Sumer. Oğuzlar (Turkmenler), Tarihleri-Boy Teşkilâtı- Destanlan, İstanbul 1980. s. 108. 136. F. Sumer, onun Mclikh devrinde devlete hizmet eden Artuk ve Yagtstyan gibi birkaç Türkmen kumandanından birisi olduğunu kaydetmektedir.
  3. Artuk Bey’e, Anadolu’dan alındıktan sonra Huhan ikta edildiğinde, komşu Kirmanh bolgesi de Çubuk'a verilmiş; Diyarbekir in Mervanogullanndan zabtedildigi savaşa da onun maiyetinde katılmıştı
  4. Artuk Bey hakkında daha fazla bilgi İçin bkz.: Fuad Köprülü, “Artuk Oğullan”, İslâm Ansiklopedisi, I. s. 617 vd.; A. Serim. “Artuklulann Soyu ve Artuk Bey’in Siyasi Faaliyetleri”. Belleten, xxr٦/104 (1962). s. 121-146; Osman Turan. Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi İstanbul 1980, s. 133 rd.
  5. O. Turan, a.g.e., s. 134; ayni yazar. Selçuklular Zamanında Türkiye,Istanbul 1971. s. 51. 130; Artukabd ile ilgili başka rivayetler İçin bkz.: H. Husameddin. Amasya Tarihi, I. Istanbul 1328-1330. s. 351; VI, s. 14-15 (Su eymaniye Kütüphanesi müdürü Muammer Ülker’in emanetinde bulunan 1350 larihli müellif nüshası yazma)
  6. Başbakanlık OsmanlI Arşivi, Tahrir Defteri, nr. 117. s. 153. Zilhicce 929/Ekim 1523 tarihli bu defterde Ankara’ya bagil Çubuk kazası olarak geçmektedir. Aynca bkz.: Türkiye Cumhuriyeti Dahiliye Vekâleti. Son Teşkilat•! Mulkiyede Köylerimizin Adlan. Istanbul 1928, s. 153; Ankara 1967 .* لأ. s. 82-83
  7. Bununla birlikte İbnü 1 Adim’in. Anadolu’nun fethi Ue görevlendirildiklerini söylediği beyler arasında zikrettiği ve sonra da Suriye meliki Tuu’a yardim İçin gönderilen, hatta Süleymanşah'a hizmet etmek istemediHeri İçin Anadolu’dan aynlan bu !»eylerden olan Türkman. ya da Türkmanü’t-Tûrkî (Zübdetu'¡-haleb min Tarih Haleb, nşr. s. ed-Dehhan, Dımaşk 1954. s. 61-63; ayni yazar. Bugyetu't-Taleb fi Tarih Haleb (Selçuklulara ilgili Hiltercümeleri), nşr. A Sesim. Ankara 1976. s. 50-52), Emirü’t-Türkmân unsam taşıyan Çubuk Bey ile ayni şahıs olabilir mi? öyle ise. İbnü’l-Adîm’in gösterilen yerlerde anlattığı olaylann devamı olan, fakat onun kısaca geçdgi Harran isyanında şehir halkının tanıdığı birisi olarak. Çubuk Bey’in birdenbire ortaya çıkışı daha kolaylıkla izah edilebilir. Zira Tutıış’un Haleb muhasarası sırasında ona yardımla goresiendirilen ve kuvvetleri. Müslim’in teşviki ile Araplann Saldırışına uğrayarak büyük kayıplar vermiş (İbnü'1-Adim, ayni yerler; A Sesim. Suriye ne reistin Selçukluları Tarihi. Ankara 1983. s. 94-95) olan Türkman eger Çubuk Ue ayni kişi ise. bunun intikamını almak üzere, Harran’! ele geçirmek istemiş olmalıdır.
  8. İbnü’lEsîr. X, s. 203 (trc. X. s. 176)
  9. İran yaylasını güneybatıdan çeviren dağlar arasında, Bağdad-Hemedan ticaret yolu üzerinde, Cibal eyaletinin o devirde mamur bir şehri olan Karmisin (Kirmanşah) hakkında daha fazla bilgi için bkz.: J.H. Kramers, “Kirmanşâh", İA, VI, s. 821-823; G. Strange, The Lands ofEastern Caliphate, Londra 1966, s. 186-187, 228; A.K.S. Lambton, “Kirmansheh”, El-, s. 167- 171.
  10. İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, İstanbul 1953, s. 40-41; M. H. Yınanç, Anadolu'nun Fethi, s. 114-115; A. Sevim, Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi, s. 99-105; M. Sobernheim, -Müslim", İA VIII, s. 822-823.
  11. Sıbt, nşr. A. Se١٦m, s. 237-238. M. H. Yınanç ١٠e ondan naklen İ. Kafesoğlu , Çubuk Bey'in bu da١٠eti aldığı sırada Harput yakınlarında karargâh kurmuş olduğunu söylüyorlar (Anadolu'nun Fethi, s. 116; Sultan Melikşah, s. 42) Elimizde bunu teyid, ya da tekzib edecek herhangi bir bilgi olmadığından, hâdiselerin seyrine göre, Müslim'in Harran isyanını haber alıp Dımaşk yakınlarındaki Merc Suffer'den Harran’a, Çubuk Bey'den önce ulaşuğı düşünülerek, Çubuk'un da bu sırada Dımaşk-Harran mesafesinde ١eya ondan uzak bir yerde olduğu söylenebilir.
  12. Sıbt, aynı yer; İbnü'l-Esîr, X,s. 129-130 (trc. X, s. 122-123); İbn Şeddad, el-A'lâk el- hatîra...nşr. Yahya Abbare, Dımaşk, 1978, III. Cilt 1. kısım, 47. M.H. Yınanç, a.g.e., s. 115-116; t. Kafesoğlu, Sultan Melikkşah, s. 43-44
  13. önceki dipnotta zikredilen kaynaklardan başka; Süryani Mihail Vekayinamesi, yayımlanmamı؛ Türkçe ter. H. Anderasyan (TTK. Kitaplığı), II. s. 37; An¡, Azimi Tarihi, Selçuklularla ilgili Bölümler, n؛r. A. Selim, Ankara 1988, s. 19; Zubda, II, s. 81-82; A Selim. Suriye re Filistin Selçukluları Tarihi, s. 105-106; M. Sobernheim, a.g.m., s. 823; o. Turan. Selçuklular Tarihi ne Türk İslâm Medeniyeti, İstanbul 1980, s. 204
  14. Bkz. Dipnot 11.
  15. Mervanoğulları hakkında bkz.: K.V.Zettersteen. "Mervaniler", İA, VII, s. 780781; c. Hillenbrand, "Marwanids" El?, VI, s. 626627; M.H.Yinan؟. a.g.e., s. 134-135; ayni yazar, "Diyarbekir". İA, III. s. 612; V. Minorsky, "Meyyafarikin" İA VIII, s. 19&199; Abdurrahim Tufenoz. Mervanoğulları, İstanbul 1994, M.Û.S.B.E. basılmamı؛ doktora tezi.
  16. Bundari, Ziibdetu'n-Nusra ve NuhbetH'1-Usra, trc. K. Burslan, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, İstanbul 1943, s. 76; ayni eser Tarihu Devleti Â1-İ Selçuk, n؛r. Dâru'l-Âfâkil- Cedide. Beyrut 1980, s. 75-76; İbnu'1-Esîr. X, s. 129 (Trc. X. s. 125126): İbnü'1-Ezrak. Tarihu'l- Fariki ed-Devletil-Mervaniyye, nşr. B. A. Avad. Kahire 1959, s. 208; ibn Çeddad, a.g.e, 384385; M.H. Yinan؛, a.g.e., s. 135137; ayni yazar. "Diyarbekir"İA, III, s. 612; 1. Kafesoglu. a.ge., s. 48- 49; A. Sevim, a.g.e., s. 112; ayni yazar, Anadolu'nun Fethi, Selçuklular Donemi. Ankara 1988, s. 101; O. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 204
  17. İbnû’l-Esîr. X. s.34ا(Trc. X. s. 125126); Bundaria.g.e., s. 77; ayni yazar, arapca nr. s. 7576.
  18. Bundari. ayni yer; lbnü'1-Esîr, ayni yer„ s. 85; AbulFarac. Abul-Farac Tarihi, trc. ٥. R. Doğrul, 1. Ankara 1987, s. 29-30; tbnû'1-Ezrak, nr. Avad , s. 193; Sibt, s. 242. Bu kaynaklardan yalnızca Bundari, baslum düzenleyen kuvvetlere Çubuk Bey'in kumanda ettiğini yazıyor. Aynca bkz.: s. 19; o. Turan, Selçuklular TariAl, s. 205; M. H.. Yinanç, a.g.e., 5. 139-140; 1. Kafesoglu. a.g.e., s. 50; A. Sevim, Suriye ve Filistin Selçukluları Tarilü, s. 113; ayni yazar. Anadolu'nun Fethi, s. 101-102. Bu son üç aranmadan Cubuk Bey'in Müslim'in kederine yaptığı aşkının tarihi 19 Temmuz yerine. 31 Temmuz olarak verilmiş ise de. Sibt'in baskının Cuma gecesi yapıldığına dair verdiği bilgi ışığında 19 Temmuz olduğu anlaşılmakta, M. H. Yınanç'ın verdiği tarih de bunu doğrulamaktadır.
  19. Bundari, s. 77; Sibt, s. 242-243; İbnû'l-Esîr. X. s. (trc. X, s. 126); A. Sevim. "Artuklulann Soyu ve Artuk Bey'in Siyasi Faaliyetleri", Belleten, XXVI/104 (1962). s. 129-137; aynt yazar, Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi, s. 113; ayni yazar, Anadolu’nun Fethi, s. 102-103; M. H. Yinanç, a.g.e., s. 141; 1. Kafesoglu, a.g.e., s. 52-53; o. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 205
  20. M. H. Yinan؟. "Diyarbekir", İA, III, s. 612; i. Kafesoğlu, a.g.e., s. 53; A. Serim. Anadolu'nun Fethi, s. 105
  21. Harput haklunda bkz. Besim Darkot, "Harput"İA, V/I, s. 296-299; Cl. Cahen, "Kaharpert”, El2 IV, s. 1084; E. Honigman, Bizans Devletinin Doğu Sının, trc. F. !؛titan, İstanbul 1970, s. 57, 68, 73-75, 89; Tarih İçinde Harput Sempozyumu, Elazığ 1992
  22. İbnü'1-Ezrak, n؛r. Avad, s. 212; M. H. Yinan؟, Anadolu'nun Fethi, s. 151
  23. Suleymanşah hakkında geni? bilgi İ؟in bkz. o. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 45-82; M. H. Yman؟, a.g.e., s. 85-125
  24. İbnû'l-Esîr, X, s. 140 (ttc. X, s. 129); Sibt. s. 248.
  25. İbnû'l-Esîr. ayni yer; Sibt, ayni yer: Zübde, î. s. 89-92; Abu'l-Farac, I. s. 332; o. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 73-74; M. H. Yınanç, a.g.e., s. 121-124; i. Kafesoglu, a.g.e., s. 8687; A. Serim, Suriye ١’e Filistin Selçukluları Tarifli, s. 117-118; ayni yazar, Anadolu'nun Fethi, s 90-91
  26. Sibt, s. 248.
  27. İbnû'1-Ezrak. nşr. Ad, s. 212.
  28. O. Turan. Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 74-76.
  29. Anna Comnena, The Alexiad of the Princess Anna Comnena, ing. trc. Elizabeth A. s. Dawes, Londra 1967, s. 153-154: Aksaray!, Müsameretü'1-Ahbâr, nşr. o. Turan, Ankara 1944, s. 20; Ayrica bkz. Urfali Mateos, s. 169 n. 150; i. Kafesoglu, a.g.e., s. 8889; Zubde, ", s. 9697.
  30. İbnû'l-Esîr, X, s. 427 (trc. X, s. 343).
  31. Philaretos'un hakimiyet sâhası haklunda bkz.: o. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 69-72; M. H. Yinanç, a.g.e.. s. 121-123; E. Honigmann, s. 142; i. Kafesoglu. a.g.e., s. 83-84; Süryani Mihail, II, s. 30-31: Abû'1-Farac. I, s. 330-331, 333; Urfalı Mateos. Urfalı Afateos Vekayi-namesi, trc. H. Andreasyan, s. 147-150, 153, 155. o. Turan. Harput'un Çubuk Bey'e ikta edildiği tarihte Emir Yakut adil birisinin idaresinde olduğunu soyuyor (Selçuklular Tarihi, s. 205-206) ise de bu bilgiyi teyid etmek mümkün olmadığı gibi, lbnü'1-Esîr '-erdiği bilgi ile, Harput'un Philaretos'un elinden alındığını tasrih eder.
  32. lbnü'1-Esir, X, s. 427428 (Trc. X. s. 343).
  33. lbnü'1-Esir bu şahsın kimliğine dair bilgi '-ermezken. M. H. Yinanç, İbnü'l-Esîr'in Efrenci adim '-erdigi bu kale sahibinin Frankopol lakaplı Normandiyalı Herce olabileceğini '-e Bizans imparatorluğunun inhilali üzerine, daha onceden görevle gelip tanıdığı bu yerlerde eski mesleği olan şekavete atılmış olabileceğini soylüyor (Anadolu'nun fethi, s. 55. 126). o. Turan da Efrenci'nin Hcn olabileceği ihnmalini kabul ediyor (Selçuklu Tarihi, s. 153; aynca bkz. Mateos. s. 115-117). Eğer oyle ise, Herve'nin elinde bulunan bu kalenin de yaklaşık olarak tahmin edilmesi mümkün olabilir. Zira 1062 yıhnda Türkmen küvetleri Diyarbekir hududunda ١'e Bizans idaresinde bulunan Bagin, Argin ve Telhum'u ele geçirdikleri zaman imparator Konstantin Dukas bu yerlerin geri alınması İçin Hetve idaresinde bir ordu göndermişti. Herve'nin bu vesile ile tanıdığı bolgede, Bizans'ın çöküşünden sonra hakimiyet tesis ettiği kabul edilirse, Çubukun ondan fethettiği kalenin de Harput ve Palu'ya en ya kin yer olan Bagin olduğu tahmin edilebilir
  34. İbnü'l-Esîr. ayni yer; M. H. Yınanç, a.g.e., s. 125-126
  35. Hanzit İçin bkz. E. Honigmann, s. 74 n.3, 88-91, harita II, s. 3839; Cl. Cahen, "Khanzit", El2, IV, s. 1029
  36. M. H. Yinanç, a.g.e., s. 125; i. Kafesoglu, a.g.e., s. 85; Işın De mir kent, Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi (1118-1146), Ankara 1987, s. 26. Palu, onun armenia themasımn Arzenene bölgesinde olması dolayısıyla (E. Honigmamr. s. 30. harita II), Herhalde Hanzit'e dahil edilmemesi gerekir.
  37. İbnü'1-Ezrak. nşr. Asad, s. 212; ayni yazar, Artuklular Kısmı, trc. Ahmet Savran, Erzurum 1992. s. 43; İbnü'l-Esîr. X, s. 427 (Trc. X. s. 343); Süryani Mihail, II. s. 60; M. H. Yınanç, a.g.e., s. 125; i. Kafesoğlu. a.g.e.. 85; B. Darkot. "Harput". İA, V/1, s. 297; Cl. Cahen. "Kharpert", El2, s. 1084; Af. H. Yınanç, "Belek", İA, II, s. 469; 1. Demirkent. a.g.e., s. 26.
  38. M. H. Yinan؛, Anadolu'nun Fethi, s. 125-133; 1. Kafesoglu, a.g.e., s. 85.
  39. a.g.e., s. 126.
  40. M. ç. Varlık. Germiyanoğullan Tarihi, Ankara 1974. s. 3; 1. Hakki Uzunçar?ılı. Anadolu Beylikleri, Ankara 1984. s. 339-54: Cl. Cahen. OsmanlIlardan önce Anadolu'da Tûrkler, trc., Y. Moran. İstanbul 1994, s. 283. lbnû'1-Esîr, X, s. 427428 (Trc. X, s. 343).
  41. lbnû'1-Esîr, X, s. 427428 (Trc. X, s. 343).
  42. İbnü’l-Esîr, X. s. 203 (Trc. X. s. 176).
  43. Îbnû'l-Esîr, X, s. 203-204 (Trc. X, s. 176).
  44. lbnü'1-Esîr, aynı yer; Sadreddin Hüseynî, Ahbarü'd-Devleti's-Selçukiyye, trc. N. Lügal, Ankara, 1943, s. 50; İ. Kafesoğlu, a.g.e., s. 124-125; O. Turan, Selçuklular Tarihi.s. 214-215.
  45. M. H. Yınanç, Anadolu'nun Fethi, s. 126.
  46. İbnü’l-Ezrak, nşr. As-ad, s. 239-240.
  47. İbnû'l-Adim, Zühde, II. s. 118-119; A. Sesim, Suriye ١e Filistin Selçukluları Tarihi, s. 142-143, 150; F. Sümer, Selçuklular Devrinde Doğu Anadolu Türk Beylikleri, Ankara 1990, s. 20; O. Turan, Selçuklular Tarihi s. 257-258.
  48. Hassan b. Esed için bkz. Bugya, nşr. A. Sesim, s. 111-118; A. Sesim, a.g.e., s. 143.
  49. lbnü'1-Ezrak. Ebu Tabii el-Anbari'nin. bu olaydan sağ olarak kurtulan ve hadiseden sonra iki gün daha Harput'ta kalp Bagdada giden yeğeni Saduddevle'den duyduğunu söylediği vezir ve oğlunun idam tarihlerini Cemaziyelahir 489/Mayıs lO96'da gosteriyor ise de bu tarihte Tutu, ölmüş olduğuna gore yani, vermiştir.
  50. lbnü'1-Ezrak, n,r. Avad. s. 239-240. ibn Şeddad (a.g.e., 400'de). Tutuş un ölümle tehdit ettigi kişinin Çubukun oglu olduğunu soylüyor ise de lbnü'1-Ezrak muasır kaynak olmasr yanında olayian canlt bir şahidinden dinlemiş olması dolayısıyla da daha güvenilirdir
  51. lbnü'1-Esîr, a.g.e., X. s. 4427 (Trc. X. s. 343); ibnü'l Ezrak. n,r. Avad. s. 211-212; Süryani Mihail, 11. 53; M. H. Yinan؟, “Belek”. İA, II. s. 469; o. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 152-153; Abdülkerim özaydm. Sultan Muhammed Tapar Dem Selçuklu Tarihi. Ankara 1990, s. 60. 68; F. Sümer. Doğu Anadolu Türk Beylikleri, s. 21. lbnü'1-Esîr. 590/1107 yılı olayian içerisinde Kılı؟ Arslariin Musul'u zabn ve Emir Muhammed'in onun maiyetinde olduğunu söyledikten sonra bu vesile ile Çubuk Bey'in ve oglunun Harput'a nasıl hakim olduklanm anlatmakta ve büyük bir şahsiyet olan Gubuk Bey'in ölümünden sonra yerine oglu Muhammed'in geçtigini kaydetmektedir
  52. O. Turan, Doğu Anadolu Türk Dededen Tarihi, s. 6, 88; A. Özaydın, a.g.e., s. 68; F. Sümer, Doğu Anadolu'da Türk Beylikleri, s. 20-21; Bu araştırmada yer alan ve yukarıda zikredilen Selçuklu Devletinin taksim şekline göre. Harput beyinin de Tapar'a tabî olması hususu, çok tabiî görünmekle birlikte, bunu muasır kaynakların verdiği bilgilerle teyid etmek mümkün olamamışnr
  53. O. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 107-108; aynı yazar, Selçuklular Tarihi, s. 220; Doğu Anadolu Türk Devlederi Tarihi, s. 88; A. Ozaydın, s. 68.
  54. İbnü'l-Esîr, X. s. 426-427 (Trc. X, s. 342-343); Süryani Mihail, II, s. 52-53; O. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 108-109
  55. İbnü'l-Esîr, X, s. 429 (Trc. X, s. 344); Süryani Mihail, II, s. 52; o. Turan, a.g.e., s. 109; A. Oraydın, s. 62
  56. İbnü'l-Ezrak, nşr. Avad, s. 273; İbnü’l-Esîr, ayni yer; Süryani Mihail, ayni yer; Urfah Matcos, s. 231; AbuTFarac, II. s. 345-347.
  57. İbnü’l-Esîr. X, s. 429 (Trc. X, s. 344); Süryani Mihail, II, s. 52; F. Sümer, Doğu Anadolu Beylikleri, s. 111; ayni yazar, “Diyarbakır Şehri Yönetimi ve Yöresinde inal Oğullan Beyliği", II. Milli Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri Bildirileri, Konya 1993, s. 111-118. o. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 109. Ayni yazar, başka bir eserinde (Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarih,’, s. 88), adi geçen beylerin eski sultanlarına karşı savaşmaktan salunarak ü!itelerine döndükleri kanaatini ortaya koymaktadır
  58. Süryani Mihail. II, s. 60 (I. Demirkent'ten nalden. X. s. 10; Fransızca trc. III, s. 199). Bu yazar, Palu sahibinin adını Taşphek olaralt kaydediyor ki, bunun emir Muhammed'in Türkçe adının bozuk bir yazılışı olması mümkündür; M. H. Yınanç, “Belek”, İA, II, s. 469; o. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 153; 1. Demirkent. Urfa Hafi, Konduğu Tarihi, s. 26
  59. İbnü'1-Ezrak. nşr. A١ d s. 212.
  60. Bkz. dipnot 58; aynca bkz.: İbnû'1-Ezrak. AitukJular Kısmı, nşr. A. Sa١ıan, s. 43, 100; Abû'1-Farac, II. s. 351; o. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 153; ayni yazar. Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, s. 147, 200. Bu son yazar, Belek'in Palu. Dersim hasalisini Mengucuklerden aldığını söylerken (a.g.e., s. 58), ayni eser s. 147 ve Selçuklular Zamanında Türkiye s. 162'de verdiği bilgiler ile çelişkiye düşmekte ve Harput'un da 1113 yılında Belek'in eline geçtiğini kaydetmektedir (D٠ Anadolu..., S..181)
  61. Abu'l-Farac,, II, s. 351-353; Süryani Mihail, II. s. 65-66. Her iki kaynak da Malatya ketlerinin çekilmesinden sonra, Harput’un Büyük Selçuklu sultani Tapar'm oğlu Mesud'un idaresine geçtiğini zikretmektedirler. Aynca bkz. o. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 153; M. H. Yinanç, “Belek”, İA, II. s. 469; I. Demirkent. a.g.e., s. 26. Aksungur Porsukî'nin bu harekan ve melik Mesud'un sefere katılması hakkında bkz. A. özaydm, s. 126129.
  62. M. H. Yinanç, “Belek”. İA, II, s. 470; Cl. Cahen, “Khartpert”, El?• IV, s. 1084; ayni yazar, “Balak", El2• I, s. 983'de. 1115 yılı dolaylarında Harput emirinin henüz yerinde olduğunu söyleyerek ihtiyatlı bir ifade kullanıyor; I. Detnirkent, a.g.e., s. 26; I. Sunguroglu, Harput Yollarında, I, İstanbul 1958. s. 111.
  63. a.g.m., s. 469470 64 El2?• I, s. 983.
  64. OsmanlIlardan önce Anadolu'da Turkler trc. Y. Moran. İstanbul 1994. s. 101.
  65. Belek'in Ayşe Hatun ile evlendiği tarih hususundaki çelişkilerin. Yunan takviminin miladiye ؟evrilmesindeki karışıklıklardan kaynaklandığı anlaşılıyor. Yunan takviminie gore 1425 yılının miladi karşılığı s. Mihail tercümesinde (II, s. 65) 1114; Anonim Süryani Kroniği'nin İngilizce tercümesinde ise 1118 olarak verilmekte'dir (A. s. Tritton, The First and Second Crusades from an Anonymous Syriac Chronicle".^RAS. I (1933), s. 87).
  66. S. Mihail, trc. H. Andreasyan, II, s. 68.
  67. AS. Tritton, a.g.m., s. 87
  68. Bu olay İçin bkz. s. Mihail. II. s. 67-68; o. Turan, Doğu Anadolu.... s. 58-59, 151; aytu yazar, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 162-163; F. Sümer, “Mengucükler”, A VII, s. 714; ayni yazar. Doğu Anadolu Türk Beylikleri, s. 3; N. Sakaoğlu. Türk Anadolu'da Mengücekoğulları, İstanbul 1971. s. 37-40; Cl. Cahen. Anadolu'da Turkler, s. 106. 119.
  69. İbnü'1-Ezrak. n?r. Arad, s. 212; ayni eser, n؛r. SasTan, s. 129.
  70. İbnû'1-Ezrak. n؟r. SasTan. s. 129; aynca bkz.: o. Turan. Doğu Anadolu .... s. 162.
  71. Îbnü'l-Ezrak, nşr. SarTan. s. 129; aynca bkz. o. Turan. Doğu Anadolu..., s. 162.
  72. İbnü'l-Ezrak, nşr. SarTan. s. 43, 100; Abu'l-Earac. II, s. 358; M. H. Yman؟, “Belek", İA, II, s. 472; Cl. Cahen, “Balak". El?’ I, s. 983; o. Turan, Doğu Anadolu ..., s. 153.