Rifat Özdemir

Fırat Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü

Anahtar Kelimeler: Harput, Çemişgezek, Tarih, Askerî Aileler, Sosyo-Ekonomik Yapı, 1890-1919, Osmanlı

Tarih boyunca, dünya üzerinde yaşayan birçok milletin çeşidi devletler kurup yönettikleri bilinmektedir. Kurulan hemen hemen her devletin, ege­menlik haklarını koruyup kollayan, toplum huzurunu sağlayan askerî kud­retlerinin de olduğu bir gerçektir. Bazı toplumlarda bu askerî güç, imtiyazlı zümrelerden oluşurken, bazılarında ise toplumun her kesiminden oluşmak­taydı. Türk askerî tarihine bakıldığı zaman, genellikle ikinci şeklin uygulan­dığı dikkati çekmektedir.

Görev ve teşkilâdanış açısından askerî zümreler ayrı bir ünitedir. Kendi­lerine has kanun, töre ve gelenekleri vardır. Fakat bu teşkilâtın gerisinde ka­lıp, olaylardan habersiz gibi duran, karargah dışında zabit ve er zümresinin muduluk kaynağı, yokluğunda, cephedeki komutan ve eri başarısızlığa sü­rükleyen aile kurumunun durumu neydi? Osmanlı askerî ailesi, bazı toplum­larda olduğu gibi kanun, gelenek ve görenekler, günlük yaşayış, giyim-ku- şam, yeme-içme ve tüketim açısından ayrı bir sınıfı mı oluşturuyordu? Yoksa her yönüyle toplumun bir parçası, onu tamamlayan bir ünite olarak mı gö­rülüyordu? Bu soruların tam ve doğru olarak cevaplanması, ordu ile millet arasında var olan (veya olmayan) inanç, ahlâk ve gelenek benzerliklerini, bağh oldukları hukukî kâideleri eğitim anlayışlarını, sosyo-ekonomik açıdan benzerliklerini (veya ayrılıklarını) giyim-kuşam ve etnografya yönünden ta­şıdıkları özellikleri bir bütün halinde ortaya koyacaktır. Harput ve Çemişge- zek Şer'iyye Sicilleri ile Başbakanlık Arşivi'ndeki belgelerden topladığımız bilgiler çerçevesinde bu konuları bir bütün halinde aydınlatmaya çalışacağız.

I- Türk Töresi, İslâm Hukuku, Osmanlı Kanun-nâmeleri ve Kanun-ı Esasi'de Ailenin Yeri

Çok genel bir ifade ile, bir kızla bir erkeğin baba ocağını terkederek yeni bir ev kurmaları olayını evlenme, evlenen kan-koca ve çocuklardan olu­şan küçük topluluğu da aile olarak tanımlamak mümkündür.

Bir toplumun siyasî, sosyal, hukukî ve ahlâkî yapısını anlayabilmek için, o toplumun küçük bir modeli olan aileye bakmak gerekmektedir. Ailenin iyi tahlil edilmesiyle, o devlete ait birçok mesele rahadıkla çözülmüş olacaktır. Aile fertleri arasında sosyal, siyasal, hukukî denge varsa o toplumlarda da sosyal, siyasal, hukukî denge var demekür. Eski Türk ailesi incelendiği vakit, Türk devletlerine etki eden bazı özelliklerini de görmek mümkün olmak­tadır[1].

Eski Türk anlayışına göre “Gök kubbesi devletin, çadır ise ailenin ”birer örtüsü gibi kabul ediliyordu. “Gök altında devlet, çadır altında ise aile düzeni yer alıyordu’[2]. Aile içinde ،'karı-koca”münasebeti ile devlette “kagan- hatun"hukuku arasında pek fazla fark görülmüyordu.

Osmanlı dönemi aile yapısının iyi anlaşılabilmesi için, Türk töresine göre aile yapısı ile İslâm hukukuna göre aile yapısının iyi bilinmesi gerek­mektedir. Bunlar bilinmezse, birçok konunun tahlil edilmesi mümkün gö­zükmemektedir.

Orhun kitabelerine göre, Türklerde aile “Oguş” (Kabile, boy, soy, oy­mak, hısım, akraba, nesil ve aile) manalarına gelmektedir.

Ziya Gökalp’e göre Türk ailesi, baba hâkimiyetinin kabulü demek olan “Pederi” (veli, dost, yardımcı) tipinde olup, değişik toplumlarda görülen ve çoğu kere zor ve cebre dayanan “Patriarkal” (pederşâhi, babaerkil) aile tip ve anlayışlarından ayrılmaktaydı[3]. İslâm hukukunda ise, ailede baba hukuku ve babanın otoritesi geçerlidir. Fakat, bu otorite sınırsız olmayıp, belirli bir nizama bağlanmıştır. Aile yapısının bir dilimini oluşturan kadının, kocası üzerinde maddî ve manevî hakları vardır. Koca, istediği an sorumsuzca ka­dını boşayamaz, başka birilerine devredemez, kendi mal ve mirasından mahrum edemezdi. Birçok ayet ve hadisler, bu konularda, babalara yasakla­malar getirdikleri gibi, bunları belirli hukukî prensiplere bağlamayı da ih­mal etmemiştir[4].

Türk töresi ile İslâm hukukunda var olan bu anlayışı, Osmanlı dönemi aile yapısında da görmek mümkündür. Haklaştırma kurumunun başı olan kadı veya nâibin verdiği kararlar hep bu doğrultuda olmuştur. Şer'iyye Sicil­lerinde yer alan “evlenme hüccetleri”ile “tereke defterleri”incelendiği vakit, durum açık olarak görülmektedir. Gerek nikâh olsun, gerekse miras taksimi olsun baba hukukuna göre, yani babanın aile reisi olduğu kabul edilerek uy­gulamaların yapıldığı açık olarak görülmektedir.

Orta Asya Türkleri arasında aile, kan akrabalığına dayandığı için ekzo- ğami (dıştan evlenme) usulü yaygındı. Kadını korumak, malının aile malın­dan ayrılmasını önlemek gibi nedenlerle, ölen kardeşin dul karısı ile baba­nın ölümünden sonra çocuksuz üvey anne ile evlilik (Le١iratus) usullerinin de yaygın olduğu görülmektedir[5]. Cahiliyye devri Arapları arasında, eski İran'da, İsparta ve Atina’da kan akrabalığı evliliğe mani olmadığı için baba­nın kızı, iki kardeşin birbiri ile evlenmeleri olayına rastlandığı gibi “levira- tus”denilen ölen kardeş karısı veya ölen babanın dul karısı yani üvey anne ile evlenme olaylarına da rasdanmaktaydı. İslâm dini zuhur edince kendine has ekzogami (dıştan evlilik) usulünde yeni bir evlenme kaidesi getirerek yukarıda belirtilen tüm uygulamaları kaldırıp, çeşitli ayet ve hadislerle kim­lerin kimlerle evlenebileceğini hükme bağlamıştır[6]. Harput, Çemişgezek, Eğin (Kemaliye), Ankara, Tokat, Trabzon, Afyon vb. şehirlere ait Şer'iyye Sicilleri üzerinde yapağımız araşürmalarda kardeşler arasında veya dul üvey ile evlilik akitlerinin yapıldığına dair hiçbir kayda rastlamamız mükün ol- madı. Bu durum mahkemenin başı olan OsmanlI Kadısının, İslâm fıkhının hükümlerine uyduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Moğollarda, Hindistan'da İran'da eski Yunan’da cahiliyye devri Arapla- rinda kadın, toplumun bir parçası olarak kabul edilmeyip, erkeklerin ihtira- sim yerine getiren, onlara yardim eden bir varlık olup, özellikle Moğollar ile Cahiliyye Araplarmda mirastan da pay almazdı. Türklerde ise, aile İçinde anne ve çocukların ayn ayn kullanabildikleri, satabildikleri, idraya verip re- hin edebildikleri özel mülkiyetleri vardır[7]. İslâm hukuku bu durumu çağın şartlarına göre kadın lehine düzeltmiştir. Birçok ayet ve hadiste kadının, deişik konularda erkeklerle eşit olduğu hatta “Cennetin, anaların ayaklan al- tmda” olduğu şeklinde hükümler getirmiştir. Evlenirken hür iradesiyle eşini seçebilmesi, mahkemelerde şahitlik edebilmesi, babası ile kocasının malına mirasçı olabilmesi gibi İnsanî ve hukuki haklan belirli kâide ve prensiplere bağlanmıştır[8].

Özellikle kadınların ticarî faaliyetlerde, karşılıklı akidler yapabilmede, nikah, hibe, süf a, ida', İcâre, iare, vekalet, şirket, kısmet, da'vâ, ikrar, sulh, vasiyyet vb. gibi medeni haklar ile ؛er'î konularda erkeklerle tamamen eşit kabul edilmektedirler. Hatta kocasının iznini almadan, malını dilediği gibi tasarruf edebilir, alabilir, küçük çocuklara vasi nasb edebilir. Sadece şahitlik vb. konularda hakki sınırlanmıştır[9]. Görüldüğü gibi, birçok konularda erkeklerle eşit kabul edilirken, bazı konularda ise kocalanna bağımlı olmadan hür iradelerini ortaya koyabilmektedirler.

İslâm'da aile ve miras Irukuku konulairında, değişik İslâm bilginleri ça- lışmıştır. bunlardan en çok bilineni babası Anadol Türklerinden olan Kadri Paşa'dır[10]. Kadri Paşa'nın “el-Ahkâmü'ş Şeriyye fi'1-Ahvâli'ş-Şahsiyye” adil eseri, 6 bölüm 647 maddelik olup Hanefi mezhebinin görüşleri doğrultu- sunda kaleme alınmıştır. Bu eser, OsmanlI Ulemasından olan Molla Hüsrev'in “ed-Diirer” adil eserini yeniden gözden geçirilmiş şekli gibidir. Bunlara benzer çeşitli eserler ile fıkıh kitaplan sayesinde, İslâm dünyâsının aile hayati ile miras hukuku varlığını devam ettirip gitmiştir.

Bilindiği gibi, OsmanlI imparatorluğu'na, İslâm ve Türk karakterli hu- kuk sistemi hakimdi. Bunlardan birincisi, kaynağını ayet, hadis, icma ve kıyas hükümlerinin teşkil ettiği şer'i hukuk, İkincisi ise kaynağını, Türk teşkilat ve idarecilik geleneği ile fethedilen memleketlerde tesadüf edilen vergi usulleri ile kanunların teşkil ettiği orfi hukuktur.

OsmanlI kayıdannda kanunnâmeler hakkında şu isimlerin; “Padişah kanunu”, “Kanun-I Hümâyûn, Kavânin-İ örfîye”, “Kavânin-Î Divan-I Osman¡", “Fermen-I Âfişân-1 Zıll-1 Rabbâni”yer aldığı goriilmektedir.

Türkler değişik asırlarda, birçok ülkeler fethedip çeşitli toplumlar! yo- iletmişlerdir. Bu yonetim sırasında idari, askeri, mali ve sosyal yönlerden kü- çümsenemeyecek derecede bilgi ve tecriibeler kazanmışlardır. Fethedilen bir ülkenin eski kanun ve vergi usulleri hemen degiştirilmeyip uzun süre ay- nen muhafaza edilmiştir. Değiştirilenlerden bazdan ise aynen veya tadil edi- lenler OsmanlI kanunnâmesi durumuna getirilmiştir. Hasan Padişah (Uzun Hasan) kanun-namesi. Sultan Kayrt Bay, Alâ-üd Devle Bey'in kanunnâmeleri bunlann en tipik örnekleridir.

Belirttiğimiz USÜ1 ve yöntemlerle meydana gelen kanun-nameler, Os- manii örfi hukukunu meydane getirmektedir. Bunlara İslâm hukukunun te- siri konusu ise hâlâ tartışılmaktadır. Hammer, islam hukuku presiplerinin, örfî hukuka tesir ettiğini belirtirken, Ömer Lütfi Barkan ise tesir etmediğini savunmakta ve örfî hukukun çeşitli belde ve kıtalarda yaşayan insanların ih- tiyaçlanndan doğduğunu belirtmektedir[11] . Hatta zaman zaman örfî huku- kun, “...bir insanin toprağa veya evi üzerindeki tasarruf haklan ve bu gibi gayr-i menkullerin alımı, satımı ve kiraya verilmesi gibi fıkıhın muamelât kısmını alâkadar eden meselelerle evlenme, boşanma ve miras usûlleri gibi şeriatın en asli kaynaklan tarafından şekilleri sarahede tayin edilmiş..." olan bazı şeriatlik konulara dahi müdahale ederek onları hükümsüz kıldığını be- lirtmektedir[12].

Barkan, kanunu-nâmelerin tecriibeli devlet memurları tarafından hazır- lamp, ilmiye Sinifina mensup kişiler tarafından hazırlanmadığım belirterek, Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin dahi hazırladığı kanunnâmelerin Çeyhulis- lâm sıfatıyla değil, “Tahrir Emini” veya "il iazcs ”sıfatiyle hazırlanmış olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadır[13].

OsmanlI örfî hukukundan olan kanun-nâmeler idari, askeri, sosyal ve ekonomik konularda bölge ve toplumlara göre düzenleyici hükümler geti- rirken, aile hukuku konusunda kendine özgü düzenlemelere gitmemiştir. Sadece bazı bölgelerde yapılan ve dulların düğünlerinde alman "resm-ı arus”vergisinin ad ve miktarlarım, mehirlerin miktarlarım vb. gibi bazı ko- nulan düzenlerken[14], zaman zaman da fikıhm muamelat kısmını ilgilendiren evlenme, boşanma ve miras usulleri gib bazr şeriadik konulara ufak tefek müdahalelerde bulunmuştur. Bunların dışında aile ve miras hukukunu ta- marnen İslâm şeriatına bırakmıştır. Bu durum Tanzimat Fermani'ndan sonra da devam etmiş ve ne Tanzimat ve Islahat hükümlerinde, ne Kanun-I Esasi ve Mecelle'de ne de Meşrutiyet harekederinde aile ve miras hukukuna deginilmeyip bu konu, İslâm hukukuna bırakılmıştır. Daha sonra 24 Ekim 1917 (8 Muharrem 1336/25 Teşrin-İ Evvel 1333) tarihlerinde yürürlüğe giren “Hukukri Aile Kararnamesi” ile bu konuya el atılmış ve 2 kitap 157 madde halinde hazırlanan bu kanunnâme yürürlüğe konulmuştur. Fakat imparatorluk ¡çinde Hürriyet ve itilaf Fırkasının tesiri, dıştan ise İşgal devletleri ksek komiserliğinin baskısı sonucu 19 Haziran 1919 tarihinde uygu- lamadan kaldırılmıştır[15].

Buraya kadar Türk töresi, İslâm hukuku ve OsmanlI kanunnâmelerine gore aile ve evlilik gelenek ve usulleri üzerinde durduk. OsmanlI toplumu aile yapısının iyi tahlil edilebilmesi İçin, İslâm hukukunun iyi bilinmesi, zaman zaman karşılaşılan bazı münferit olayların çözülebilmesi veya İslâmî kilıfa bürünmüş veya buna hiç ihtiyaç duymadan yaşayan bazı gelenek ve usullerin doğru tahlil edilebilmesi amacıyla Türk töresi ile örfi hukukun iyi anlaşılması gerekmektedir. Bu konular iyi bilinirse, arşivlerimizde bulunan belgelerden, özellikle Şer'iyye Sicillerine yansıyan çeşitli konulardaki vesikalar daha iyi anlaşılmış olacaktır. Teorik olarak ortaya konulan islan hukuku ile bu hukukun uygulamasında görülen başarılar, başarısızlıklar, çelişkiler, hukuk yolundan sapmalar gibi konular Kadı Sicilleri'nin incelenmesi ve buralarda görülen vesikaların bilimsel ölçülerle değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır.

Biz bu çalışmada, teorik olan İslâm hukuku bilgileri ile OsmanlI m ah- kemesinin uygulamalarım yansıtan Harput (MamuratülAziz) ve Çemişge- zek Şer'iyye Sicillerine girmiş askeri ailelere ait belgeleri yanyana getirerek, MamuratülAziz ve (emişgezek'te oturan riitbeli ve rütbesiz askeri ailelerin sosyoekonomik ve etnografik yapılarım bir bütün halinde ç!karmaya çalışa- cağız.

II - Mamuratü'1-Azîz vc Çemişgezek'in İdarî Statüleri

1 - Mamuratii '!-Aziz Vilayetinin idari Statüsii

Mamuratü'1-Azîz Şehrinin ilk adi ve yeri “Harput" mr. Harpnt Yavuz Sul- tan Selim'in Çaldıran (1514) zaferinden sonra OsmanlI topraklarına katil- miç ve yapılan İdarî taksimat sonucunda Diyarbekir Eyaletine bağlı sancak (Liva) durumuna getirilmiştir. Bu uygulama 1632 (1042) 1646 (1056), 1662 (1073) tarihlerinde de devam etmiştir[16].

Fakat bu idari taksimat ve yönetim şekli hep ayni kalmayıp, 1723 (1136) tarihinde Diyarbekir Eyaletine bağlı voyvodalık[17] 18351836 (1251-1252) ta- rihinde Sivas Eyaletine bağlı sancak durumuna getirilmiştir[18]. Sancağın idari statüsündeki değişiklikler, bunlarla da kalmamış, Tanzimat'ın ilanından sonra imparatorluka uygulamaya koyulan idari değişikliklere paralel olarak burasının da yonetim biçimi değişmiştir. Bu idari uygulamalarla yönetim şekli sik sik değişen Harput’un, bulunduğu yerin yüksek olması, “mezraa ” denilen (şimdiki yeri) yerin yeşillik, bağlık ve bahçeli olması gibi sebeblerle muhtemelen 1860-1861 tarihlerinden itibaren yerinin de yavaş yavaş değiş- meye başladığını, mezraaya gelen nüfusun yüksek bir tepenin başındaki ta- rilri Har-put şehrine dönmediğini, mezraada yeni bir şehir oluşturmaya baş- İadıklarını ve bu yeni şehre 14 Mart 1867 (8 Zilkade 1283) tarihinden itiba- ren de “Mamuratü'1-Âziz” (El-Aziz) isminin verildiğini görmekteyiz[19].

I864'de Fransız mülkî teşkilat ve idaresinden iktibas edilerek tanzim edilen "Vilayet Nizam-namesi" yürürlüğe konulmuştur. Bu nizamnamenin Tuna vilayetinde tecriibe edilip faydalı bulunmasından sonra “Vilayet"yöne- tim şeklinin, 1867 tarihinde yeni bir “Vilayet nizâmnâmesi”hazırlanarak bü- tün imparatorluğa teşmil edilmesi sırasında, Mamuratü l-Aziz şehri de Diyarbekir, Mardin, Siirt ve Malatya ile birleştirilerk “Diyarbekir Vilayeti” ha- line getirilmiştir[20]. Artrk bu tarihlerden itibaren, şehir "Mam uratii '!-Aziz ” adryla isimlendirilirken, incelemeye tabi tuttuğumuz 1890-1919 tarihlerinde ise ayrr bir ،،VtVayet” haline getirilip, ‘Vali ” tarafìndan idare edilir olmuştur[21].

2- Çemişgezek Kazasının Statüsü

Çemişgezek, bugün Tunceli'ye bağlı, Yılaıdağı eteklerinde Tağar vadi- sinde kurulmuş bir kazadır. 1071 Malazgirt zaferinden sonra Turklerin eline geçmiş ve 1085 yrlmda Harput merkez olmak üzere Arapkir, Eğin, Hanzit denilen Genç ve Palu bölgeleriyle beraber Çubukoglu Beyliğine verilmiştir[22] . 1226 tarihinde Artukoğullannın egemenliğinde bulunan Çemişgezek, ayni tarihlerde Sultan Alaaddin Keykııbat'ın Fırat boylarına yaptığı harekat sonu- cunda Selçuklu topraklarına katılmış, daha sonra Saltuklu hanedanı eline geçmiş ve Çaldıran zaferine kadar da onların egmenliğinde kalmıştır[23].

Yavuz Selim'in 1514 Çaldıran Zaferi'nden sonra, 1515 yılında Diyarbekir ve havalisini fethe görevlendirilen Bıyıklı Mehmet Paşa Çemişgezek'i, o s- manii topraklarına katmış ve 1518 (924) tarihinde merkezi Âmid olmak üzere Diyarbekir rilayeti meydana getirilmiştir. Çemişgezekle beraber Âmid, Mardin, Sincar, Berriyecik, Ruha, Siverek, Çemıik, Ergani, Harput, Arapkir, ve Kiğı olmak üzere 12 Liva (Sancak) Diyarbekir Vilayetine bağlanmıştır[24].

İidari açıdan Diyarbekir Vilayetine bağlı olan Çemişgezek, 1518 (924) ve 1542 (948) tarihlerinde iki defa “tahrir'e tabi tutulmuş ve bu tahrirler SI ra- Sinda tanzim edilen “Kanunnâıne-İ Vilayet-i Çemişgezek” adil OsmanlI ka- nunnameleri ile hukuki problemleri çözülmeye çalışılmıştır[25] .

Fetihden sonra bu şekilde idare edilen Çemişgezek'in idari statüsü her zaman ayni kalmamış 1817 (1233) tarihinde yapılan idari taksimata uygun olarak Sivas Vilayetine[26], incelemeye tabi tuttuğumuz 1890-1909 tarihlerinde ise Mamuraltu'l-Aziz Vilayetine tabi Dersim Sancağına bağlı bir kaza olarak yönetilmeye çalışılmrşür[27].

III - MamuratülAziz ve Çemişgezekte Oturan Askerî Birlikler

1 - MamuratiHiz'de Oturan Askeri Birlikler

Osmanh yönetimi, I867'de imparatorluk topraklarmr “Vilayet Nizam- nâmesi"he gore yeni taksimatara ayırırken, 1869 tarihinde de askeri siste- mini yeniden teşkilatlandırdı. 1877-1878 Osmanlr-Rus Harbi patlak verince, ordu, 1869 teşkilâtı esas alınarak yeniden düzenlendi. Buna gore, OsmanlI ordusunun, daimi (muvazzaf) ordu. Redif birlikleri ve mustahfazlardan oluşması kabul edildi.

OsmanlI Kara Kuvvetleri 7 ordudan oluşacak, barışta her ordu İkişer tümenli birer kolordu ve bağlı birliklerden meydana gelecekti. Bu düzenle- meye gore 1. Ordu (Hassa Ordusu) İstanbul'da, 2. Ordu (Tuna Ordusu) Şumnu'da, 3. Ordu (Rumeli Ordusu) Manastır'da, 4. Ordu (Anadolu Or- dusu) Şam'da, 6. Ordu (Arapistan Ordusu) Bağdat'da 7. Ordu (Yemen or- dusu) San'a (Yemen)'de bulunacak

Muvazzaf, Redif ve Müstahfaz birliklerde geçecek tüm askerlik süresi 20- 40 yaş arasında 20 yıldı. Bunun ilk dort yılı nizamiye, 2 yılı ihtiyat, süvari sim- fmda ise 5 yılı nizamiye, 1 yılı ihtiyatta geçecekti. Redif sınıfı 1. ve 2. adlarıyla ikiye (daha sonra 3. sınıfı da kuruldu) ayrılıyordu. Bunlardan her birinde liizmet 3 yıldı. 6 yılı dolduranlar Müstahfaz sınıfına geçiyor ve bu sınıftaki hizmet süresi 8 yıldı.

Askerlik mecbuli idi. Ancak, bazı politik ve ekonomik nedenlerle bir çok kişi ve topluluklar bu hizmetten bağışlanmıştı. Mesela: Hıristiyanlar yılda 37 kuruş bedel odemek suretiyle askerlikten bağışlandığı gibi, İstanbul halkı, Girit'teki Müslüman halk, işkodralılar, bütün aşiretler, bütün Kürdis- tan ve Arabistan halkı askerlikten muaftı. Bu duruma gore askerlik yükünü, Rumeli ve Anadolu'daki Türk halk yüklenmiş gibiydi.

Erzurum, Kars, Van, Harput (Mamuratü'l-Aziz) vb. gibi Doğu Anadolu- nun çok geniş bir bölgesine hükmeden 4. Ordunun karargahı Erzurum'da idi. Bu ordu barışta, her bin 8 bölüklük 3 piyade taburundan oluşan 3'er alaylı 2 piyade tümeni, 6 nişancı taburu, her biri 6'şar bölüklü 4 süvari alayı, vb. ile 1, 2 ve 3. sınıf Redif taburlarından meydana gelmekteydi. Mamuratü'l- Aziz'de (Harput, Elazığ) 2. Alay (1 ve 3. taburlar) 1. Süvari Alayı, 1. ve 2. Harput Redif Taburları, Hozat'ta da 2. Alay'ın 1. Taburu bulunmaktaydı[28].

1897-1912 M. (1315-1331 H.) tarihleri arasında Mamuratü'l-Aziz'de (Harput- Elazığ), 4. Orduya bağlı Nizamiye sınıfından, 74. Alay (2. Tabur (1 ve 2. Bölükler) 3. Tabur) (1897-1900), 75 Alay (1. Tabu, 4. Bölük) (1900) ile Redif sınıfından, 6. Alay (2. Harput Redif Taburu) (1895) 50. Alay (1. Har­put Redif Taburu) (1909), ayrıca hangi Redif Alayına tabi olduğunu tesbit edemediğimiz 25. Redif Taburu (1904) bulunmaktaydı. Bunların dışında sı­nıfı belirtilmeyen 27. Alay Taburu (1897), 28. Alay (3. Tabur (4. Bölük) ve 4. Tabur) (1898), sınıf ve alayı belirtilmeyen 9. Nişancı Taburu (1. ve 4. Bölük­ler) (1897), ordusu ve alayı belli olmayan Seyyar Sınıfından 4. Seyyar Tabur (3. Bölük) (1904) ile yine ordusu ve alayı belli olmayan Jandarma Taburu (1912) görev yapmaktaydı[29].

1914 yılına gelindiği zaman, bu düzeni göremiyoruz. Mamuratü'l-Aziz­'de oturan ve 18, 33. ve 34. Tümenlerden meydana gelen 11. Kolordunun karargahı Erzurum'da olan 3. Orduya bağlandığını görmekteyiz. 1914. I. Dünya Harbi padak verdiği zaman 3. Ordu, Kafkas ve Doğu cephesinde gö­revlendirildiği zaman, 11. Kolordu'da Hasankale'de bulunmaktaydı. Bu du­rum 1915'te de devam etti. 1916'da 3. Ordunun karargâhı Erzurum'dan Su- şehri'ne taşınınca, 11. Kolordunun görev mahalli de Karadeniz hatü oldu. 1917 yılında 3. Ordunun karargâhı yine Suşehrinde bulunurken, Ona tabi olan 11. Kolordunun adını göremediğimiz gibi yine 1918'de karargahı Su­şehrinde olan 3. Ordu Bidis ve Van çevrelerinde Ermenilere karşı harekatta bulunurken 11. Kolordunun adını göremiyoruz[30].

2 - Çemişgezek'te Olışan Askerî Birlikler

OsmanlI Ordusu, 1877-1878 Osman 11-Rus Harbi sırasında, 1869 teşkilat- 1 anmasına uygun olarak yeniden teşkilâtlandığı zaman, karargâhı Erzurum- 'da olan 4. Orduya bağlı, Hozat'ta 2. Alay'a tabi 1. Taburun bulunduğu görülmektedir [31] . Bu teşkilatlanmada, Çemişgezek'te oturan askeri sınıf hak- kmda herhangi bir bilgiye tesadüf edilmemekted'ir.

1898-1909 M. (1316-1327 H.) tarihleri arasında Çemişgezek'te, karar- gâhı Erzurum'da olan 4. Orduya bağlı. Nizamiye Sımfindan 76. Alay (2. Ta- bur, 1.2.3. ve 4. Bölükler), 75. Alay (2. tabur, 2. ve 4. Bölükler) Dersim San- cak merkezinde olmalıdır). Sınıfı belli olmayan (muhtemelen Nizamiye sini- fmdan) 74. Alay (4. Tabur, 3. Bölük) (Arapkirde olmalıdır), ile alay ve ta- bullarım belirleyemediğimiz Redif Askeri sınıfi (belgelerde adi çok geçiyor ama, bu sınıf var mıydı? var ise Dersim Sancağının hangi kazasında o turu- yordu, şimdilik kesin olarak aydınlatılamadı) bulunuyordu[32].

1914 tarihinden itibaren Mamuratü'lAziz'de (Harput, Elazığ) ourran ve karargahı Erzurum'da bulunan 3. Orduya bağlı, 11 Kolordunun (18. 33. ve 34. Tümenler) sınırları İçine girdiği görülmektedir[33].

IV - Mamuratü'1-Azîz ve Çemişgezek'te Oturan Müslim ve Zimmi Gruplar

Dünya üzerinde kurulan imparatorluklar dil, din ve etnik yönden bü- tünlük arzetmezler. Çeşidi kıtalara yayılan OsmanlI imparatorluğunda da dui'um ayin idi. iki Doğu Anadolu şehri olan Mamuratü'lAziz ve Çemişgezek de imparatorluğun özelliklerini yansıtmaktaydı.

1518, 1566 tarihlerinde yapılan tahrirlere gore, Harput'ta Müslüman Tüklerin yanında Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar gibi 4 etnik grup birarada yaşarken, Müslümanlık ve Hıristiyanlık gibi 2 semavi din de bir arada yaşamaktaydı. Bu târihlerde müslimler toplam nüfusun % 54-70'ini, zımmiler ise % 30-46'sını teşkil etmekteydiler. Bu nüfusta, müslimler toplam olarak 21 mahallede, zımmiler ise 5 mahallede oturmaktaydı[34]. Tanzimat'tan sonra “Mezraa” denilen yere inen ve “Mamuratü'l-Aziz” adını alan şehirde, Aşağı, Kışla, Sofu, Mustafa Paşa, Çarşı, Hoca Mescid, Nail Bey, İcadiye vb. yeni bir çok mahalle daha kurulmuştur[35].

Çemişgezek'te ise durum bundan pek farklı değildi. 1518'de yapılan tahrîre göre Çemişgezek sancağında bir mirliva, bir kadı görev yaparken, 6284 İslâm, 346 Süryani, Ermeni ve Yahudi olmak üzere toplam olarak 6633 “Avârız-Hânesi” ve “mücerred”nüfusa sahip idi[36]. Bu üç semavi dine inanan dört etnik grup, 1890-1909 tarihlerinde, Çemişgezek kazası merkezinde Hi­sara, Kal'a, Medrese, Meydan, Çukur, Tekye, Tepebaşı vb. gibi 16 tane ma­hallede oturmaktaydı[37].

V - Mamuratü'l-Aziz ve Çemişgezek'te Aile ve Evlilik Gelenekleri

1 - Nikâh Akdi ve Ailenin Teşekkülü

İslâm Hukukunda, önemli bir manî olmadığı sürece bekâr bir kızla be­kâr bir erkeğin evlenmesi dinî bir vecibe olarak kabul edilip, meydana getiri­len aile ise kutsal olarak telakki edilmiştir. Özellikle Nur Suresinin 32, 33[38], Rum Suresinin 21. [39]ayetlerinde bu durum çok açık olarak belirtilmiştir. Yine Hz. Peygamber (a.s.) değişik Hadis-i Şeriflerinde müminlerin evlenip ço­ğalmalarını emretmektedir[40].

Türk-İslâm karekterli olan Osmanlı İmparatorluğu'nda da bu anlayış ve hükümlerin uygulandığını görmek mümkün olmaktadır. Eylül sonlan 1831 (Evâsıt-ı R. Âhir 1247) tarihinde Sivas Eyaleti ehl-i örf ve ehl-i şer' mensupla­rına hitaben yayımlanan bir fermanda, evlenecek erkeklerden sadece 100, 150, 250 guruş mehir istenip, “başlık parası"istenmemesi, zorla kızların baş­kalarına nikâh edilmemesi emredilirken[41], 1862 (1279) tarihinde Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye'de ittifakla ahnan bir karardan ise, imparatorluk bünyesinde görev yapan ehl- örf ve ehl-i şer' mensuplarının bu karara uyması istenmekteydi. Bu kararda, bazı veliler ile akrabalarının bakire kızlarını 30 yaşına kadar beklettiği, dul (seyyibe) kalan kızlarının ise evlenmesine müsaa­de edilmediği konusunun işitildiği belirtildikten sonra, bu durumun Şeyhü­lislâmlığa sorulduğu, “haklı bir mazereti yoksa, velilerin, kızların evlenme­sine mani olamayacağı ” şeklinde fetva verildiği beliülerek, gerekirse bu tür yasaklamalara mahkeme-i şer'iyyenin müdahale edip, gereksiz manileri orta­dan kaldırdıktan sonra izdivacın yapılmasına izin verilmesi istenmekteydi[42].

Ailenin teşekkül edebilmesi için evlenmenin, evlenmenin teşekkül ede­bilmesi için de nikâh akdi denilen sözleşmenin yapılması şartür. İslâm hu­kukuna göre, evlenme ile nikâh akdinin alenî olması[43], evlenecek kızla erkeğin hür iradelerini kullanmaları gerekmektedir[44]. Islâm hukukunun bu hü­kümlerinden dolayı olmalıdır ki, Osmanlı döneminde yapılan evliliklerin büyük bir çoğunluğu Şer'iyye Sicillerine kayıt edilmektedir. Sicillerde yer alan “Hücceder”e göre bu prensiplere uyduğu gözlenmekte ve genel olarak şu tür evlenme ve nikâh akiderinin yapıldığı görülmektedir.

a - Mahkemede Nikâh Akdi

Evlenecek kız ve erkek hür iradelerini kullanarak kedileri ve aileleri ara­sında anlaşıp karara vardıktan sonra, mahkeme-i şer'e gelerek, şahitler hu­zurunda, nefislerini birbirlerine tezviç ettiklerini beyan ederek nikâh akidle- rinin yapılmasını isterlerdi. Mahkeme bu isteği değerlendirdikten sonra şer’î hukuka mugayir bir durum yoksa, nikâh akiderini yaparak sonuca ait “nikâh hücceti”ni “Sicill-i Mahfuz'â (Şer'iyye Sicillerinde bölgeye ait hükümlerin yazıldığı bölüm) yazıp, bir suretini de ilgiliye vermekteydi[45].

b - Vekâlet Yoluyla Nikâh Akdi

Bazan evlenecek adaylar şahsen mahkemeye gelmeden de nikâh akdi yaptırabiliyorlardı. Evlenecek kız ve erkek, kendileri ve aileleri arasında an­laştıktan sonra, kız mahkemeye gelemeyerek (mahremiyet nedeniyle olsa gerek) anasını, babasını veya güvendiği yakın akrabalarından birisini şahid- ler huzurunda vekil tayin ederek mahkeme-i şer'e gönderip nikâhının kıyıl­masını isterdi. Arasıra aynı usulü erkeklerin de uyguladığı olurdu. Vekâleti alan şahıs mahkemeye gelerek, hangi ayadın vekili olduğunu belirttikten sonra, aralarındaki anlaşma gereği verecekleri (alacakları) mehir miktarını da belirterek nikâh akidlerinin yapılmasını isterdi. Mahkeme aynı oturumda durumu değerlendirdikten sonra herhangi bir hukukî sakınca yoksa adayla­rın nikâh akidlerini yaparak sonucu Kadı Siciline kayıt ediyordu[46].

c - Evlerde Nikâh Akdi

Evlenecek gelin ve damat adayları kendileri ve aileleri arasında evlenme, mehr-i muaccel ile mehr-i müeccel miktarı, cihaz (çehiz) yapımı gibi konu­larda anlaştıktan sonra mahkemeye müracaat ederek nikâh akidlerinin ev­lerinde yapılmasını isterlerdi. Mahkemenin başı olan kadı veya nâibler ya kendileri (bu durum pek sık olarak uygulanmazdı) veya başkâtip, birinici, ikinci ve üçüncü kâtiplerden birisini veyahutta mukayyid'i vb. istenilen eve göndererek nikâh akdinin yapılmasını istiyorlardı Belirlenen eve giden mahkeme görevlisi, birkaç şahidin hazır bulunduğu mahkemeyi oluşturduk­tan sonra, gelin ve damat adaylarının evlenme isteklerini, aniaşükları mehir miktarlarını ya şahsen veya yukarıda belirttiğimiz şekilde vekâlet yoluyla din­leyerek, yapılacak evliliğe hukukî bir mani yoksa akitlerini yapıyordu. Daha sonra elindeki dokümanları mahkemeye getirip Sicill-i Mahfuz'a kayıt ede­rek sözleşmeyi tamamlıyordu[47].

d - Köylerde Nikâh Akdi

Evlerde yapılan nikâh akidlerinde her zaman mahkeme görevlisinin bu­lunması da gerekmiyebiliyordu. Özellikle kırsal kesimde oturan adaylar, ara­larında anlaştıktan sonra, şahsen veya vekâlet yoluyla herkesin itimat edip güvendiği, yönetim tarafından da görevlendirilip desteklenen “Köy İmam­ları ”nın evlerinde bir araya gelerek şahitler huzurunda nikâh akidlerini yap- tırabiliyorlardı. Aynı uygulama zimmîler için de geçerliydi. Fakat onlar kendi dinî ve İdarî temsilcilerine gidiyorlardı[48].

Bu yöntemlerle evlenen kimseler, anlaşmazlığa düşerse, şahsen veya ve­kâlet yoluyla mahkemeye müracaat ederek nikâhlarını fesh ettirebiliyorlardı.

Orta Asya Türkleri arasında, kan bağı evliliğe mani olduğu için, ekzo- gami (Dıştan evlilik) usulü yaygındı. İslâm dini de zuhur ettiği zaman bu konuya kendine özgü olarak düzenlemiştir. Özellikle Nisa Suresi'nin 22. ve 23. ayetlerinde kimlerin kimlerle evlenebileceği konusu karara bağlanarak üvey anne, kız, kız kardeş, hala, süt anne ve süt kardeşlerin vb. birbirleriyle evlenemeyecekleri kesin prensip haline getirilmiştir[49]. Harput ve Çemişgezek Şer'iyye Sicilleri ile diğer Osmanlı Arşivlerinde yaptığımız çalışmalarda, bu hükümlerin zıddına yapılan evlilik çeşitlerine hiç rasdamadık. Zaman zaman süt kardeşlerinin birbirleriyle nişanlandığı iddialarının mahkemeye intikal ettiği, olay üzerine soruşturma yapan mahkemenin böyle bir durum varsa ev­liliğe mani olduğu şeklinde bazı belgelere rasdamak mümkün olmaktadır[50].

Aralarında anlaşan adayların evlilikten önce hal etmeleri gereken konu­lardan birisi de mehirdir. Mehir konusunu hem Türk töresi, hem de İslâm hukuku açısından aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir.

2 - Mehir

Mehir, güveyi adayı tarafından, gelin adayına verilen belirli bir paradır.

Moğollarda güveyi adayının, gelin adayı evine verdiği paraya “kalın ”de­niyordu. Orta Asya Türkleri arasında da güveyi adayının kız evine verdiği pa­raya “kaim”veya “Sep”deniliyordu. Cahiliyye Çağı Araplarmda ise evlenecek erkeğin evleneceği kızın babasına, erkek kardeşine veya akrabalarından biri­sine mudaka “mehir”vermesi gerekmektedir[51].

İslâm hukuku da zuhur ettiği zaman, bu gelenekleri devam ettirmiştir. Ancak, kadın lehine fevkâlede güzel düzenleme ve yenilikler getirerek mehi- rin mudak surette kadının hakkı olduğunu, bu parada babanın kardeşlerin ve diğer akrabaların hiç hakkı olmadığı gibi, kocanın da hakkı olmadığını kesin kurallara bağlamışur[52]. Mehiri kızın dışında başka birisinin almasını kesinlikle yasak ettiği gibi, evlenmeden önce mehr-i muaccel ile mehr-i mü­eccel adını taşıyan ve günün şardanna göre, ailenin zengin veya fakir oluşla­rına göre değişen belirli bir paranın kıza (kadına) verilmesini şart koşmuş­tur. Hatta oyleki, mehir veremeyecek kadar fakir olan bir gencin, kıza (kadına) Kur'an-1 Kerim öğreterek bu borcunu odemesi istenmektedir.

Mehrin miktarı, günün şartlarına, evlenecek kişilerin zengin veya fakir oluşlarına, evlenecek kızın güzel, çirkin, maharetli vb. oluşuna gore değiş- mekteydi. İslâm fıkıhına gore gelir getiren her şey mehir olabilmektedir[53] . Hazırlanan OsmanlI kanunnâmeleri de bu İslâmî hükümlere uygunluk gos- termektedir. özellikle, Alauddevle Bey Kanunnâmesi ile Bozuk Türkmen Kanunnâmesinde günün şartlarına gore bâkireye tam mehir verilirken dul kadma yarsmm verilmesi istenmektedir[54].

Güveyi adayı, gelin adayma mehir verirken, gelin adayı da cihaz getir- mektedir. Ancak, verilen mehir ile cihazm denk olmasr diye bir kural yoktur[55].

Kadma verilen mehirleri birkaç isim altmda toplamak mümkündür.

a - Mehr-İ Muaccel

İslâm hukukuna göre nikâh akdinden once veya nikâh akdi sırasında, şahitler huzurunda güveyi adayr tarafından gelin adayına verilmesi gereken bir paradır. Eğer bu para akid sırasında verilmezse boşanma veya ölüm ila- linde terekeden alınmaktadır[56].

Harput ve çemişgezek Sicilleri incelendiği zaman OsmanlI mahkemesi- nin bu dini ve hukuki hükümlere uyduğu gözlenmektedir.

Mehr-İ muaccel nakit para olarak verilebildiği gibi, canlı hayvan, ev, ev eşyası, bağ, balıçe, değirmen vb. imkanlar şeklinde de verilebilmektedir. 1631-1919 tarihleri arasında Harput'ta, verilen mehr-i muaccel miktarı 79 Riyali gtıruş ile 800 guruş arasında değişmekteydi[57], Üzerinde durduğumuz tarihlerde de 501, 2500, 3000 guruş arasında[58] ,®çemişgezek'te ise 200, 351, 501, 751 guruş arasında değişmekte, baz an nakit para yerine 2 kat çitare el-bise, 2 yemeni, bir çarşaf, bir çift kundura, 2 kat yatak, bir tencere vb. gibi eşya olarak da verilebilmekteydi[59]. Askeri ailelerin aldığı (veya verdiği) bu mehr-i muaccel miktan, sivil kesimdeki uygulama ile denk düşmektedir. Bu durum, teşkilat ve gorev açısından ayn olan askeri unsurların dini, hukuki ve gelenek açısından ayn bir ünite oluşturmayıp, toplumun bir parçası ol- dııklarını göstermesi bakımından önemlidir.

b - Mehr-İ Müeccel

Bu mehir de gelinin hakkidir. Nikah akdi sırasında, miktarının şahitler lıuzurunda tespit edilmesi lâzımdır. Eğer, akid Sirasrnda tespit edilmezse, boşanma veya ölüm halinde emsallerine gore veya vereselerin kendi arala- rinda takdir edecekleri miktara gore, belirli bir para mehr-i müeccel adi al- unda terkeden düşülerek kadına verilirdi[60]. Harput ve çemişgezek sicilleri tahlil edildiği zaman, OsmanlI mahkemesinin ayni kurallara uyduğunu gor- mekteyiz.

Mehr-İ Müeccel de. mehr-i muaccel gibi ev, bağ, bahçe, canlı hayvan, ev eşyası, esvap ve nakit para şeklinde verilebiliyordu. 1631-1919 tarihleri ara- Sinda Harput'ta, mehr-i müeccel miktar, 79 Riyali gııruş ile 101, 401, 501 guruş arasında değişirken[61], 1890-1909 tarihlerinde Çemişgezek'te 200, 300, 501, 751 guruş arasında değişmekteydi[62]. Görüldüğü gibi, o donemde, bu bölgede geçerli olan mehr-i müeccel miktarı 101 gııruş ile 501 guruş (bunlardan daha az veya daha çok olabilir) arasında değişmekte ve bu gele- nek ile mehir miktarlarına askeri unsurların da uyması genel kaidelerden idi.

c - Namzetlik Akçesi

İslâm hukuku, evliliğin akil ve baliğ olduktan sonra yapılmasını, evlene- cek kız ve erkeğin kendi hür iradelerini kullanmalarını, velilerin kesinlikle müdahale etmemelerini, kız ve erkeğin nzalan dışında nikah akdi veya zorla evlendirme gibi uygulamaların yapılamayacağım hükme bağlamıştı[63]. Orfi olarak hazırlanan OsmanlI kanunnâmeleri ile Eylül Sonlan 1831 (Evâsıt-1 R.Âhir 1247) tarihinde Sivas Eyaletine bağlı ehl-i örf ve ehl-i çer' mensupla- rina hitaben yayınlanan fermanda[64], yine 1862 (1279) tarihinde yayımlanan fermanda ayni hükümlerin yer aldığı görülmektedir [65]. Fakat zaman zaman toplum hayaunda bu yasakların dışına çıkılarak, bazı sapmalar da olabili- yordu. Az da olsa bazı anne ve babalar küçük yaştaki kızlarını “beşik kert- mesi” yöntemiyle bir başkasına nişanlayıp, karşılığında mal veya belirli bir para ahyorlardı. Kız büyüyüp geliştikten sonra, o adama nikah ederek ev- lendiriyorlar ve bu uygulamaya “namzed” alman paraya da “ namzetlik ak- fesi” deniliyordu. Bu USÜ1, bir çeşit “başük” alınarak “beşik kertmesi”usülü ile evlendirme şekliydi. Eğer, “namzed” edilen kız, büyüdüğü zaman ‘‘namzed " edilen erkeğe varmak istemezse mahkemeye müracaat ederek söz- emenin iptalini isteyebiliyordu. Bu gibi durumlarda, OsmanlI Mahkemesi, şer'i ve örf î hukukun hükümlerine uyarak sözleşmeyi iptal ediyordu. Harput ve Çemişgezek Sicillerinde, bu konu ile ilgili çeşitli örnekler bulmamız mümkün olmaktadır[66] .

d -Kaim (Sep), Başlık, Halat ve Ağırlık Usûlü

Moğollar'da, güveyi adayı, kız evine belirli, bil' para verirdi. Bu paraya “kalın ”, uygulamaya da “kaim verme veya kaim alma "denirdi. Orta Asya Türkleri arasında da ayni uygulama vardı. Türkler arasında verilen bu paraya “kaim veya sep”deniliyordu[67]. Türklerin İslâm'a girmeleriyle beraber, bu isimlerin “mehir”, “namzedlik akçesi”, “başlık”, “halat", “ağırlık” vb. gibi isimlerle değişmiş olmaları kuvvede muhtemeldir.

Osmanh aile yapısı incelenirken, “mehr-i muaccel, mehr-i müeccel ile namzedlik akçesi ”nin alınıp verildiğini Kadı Sicillerinden tespit etmemiz mümkün olduğu gibi, “başlık parası ” alıp-verme adeti ile alınıp verilen para­ların miktarlarını da tespit etmemiz mümkün olmaktadır.

Osmanh İmparatorluğunu yaşadığı değişik asır ve mekânlarda, evlene­cek damat adayının, gelin adayına, günün şardan ile ekonomik durumuna göre mehr-i muaccel ile mehr-i müeccel verdiğini yukarıda belirttik. Verilen miktarlar asırlara göre değişkendi. XIX. yüzyılın ilk yansında Harput San­cağı (Mamuratü'l-Aziz), Sivas Eyaletine bağlıdır. Bu bölgede, şer'-i şerife göre alınıp verilen mehr-i muaccel ile mehr-i müeccel miktarlan 100, 150 ve 250 guruş arasında değişmektedir. Fakat, İslâm hukuku gereğince, uygula­nan bu miktarlara, bazı kız aileleri razı olmazlar ve “başlık " adı alunda 800 guruştan 1500 guruşa kadar değişen paralar almaya başlarlar. Bu kanunsuz uygulama gereği birçok kız ve erkek bekâr kaldığı gibi, dullar da evlenemez. Bazan, bazı kız ailelerinin, bu parayı veren kişiye, kızlannı, zorla nikâh ettik­leri de görülen vakalar durumuna gelir. Bu uygulama ile çok kabank “başlık parası ” ödeyerek evlenen erkek, kız evinden de aynı fazlalıkta cihaz (çeyiz) istemeye başlar. Fakat, bu yola sapan bazı aileler ise buna yanaşmaz. İslâm hukukunu zedeleyen, devletin aile kurumunu sarsan bu uygulama, bölgede epeyce huzursuzluğa neden olur ve büyük ihtimalle bölge kadılarından (veya naiblerinden) biri veya birkaçı tarafından İstanbul’a “arz-ı ilâm ٦a bil­dirilir. Bunun üzerine Eylül sonlan 1831 (Evâsıt-ı R.Âhir 1247) tarihinde Si­vas Sancağı Mütesellimi Dergâh-ı Muallâ Kapucubaşısı olan Seyyid Safer'e, Sivas Nâibine, Sivas’a bağlı tüm kazalardaki kadı ve nâiblere, tüm şehir â'a- yân, eşraf ve vücuh-ı ahalisine hitaben yazılıp, 6 yıl 4 ay sonra, yani 22 Ocak 1838 (25 Şevval 1253) tarihinde Harut Şer'iyye Siciline kaydedilen bir “Emr-i ferman-ı hümâyûnda. durum şöyle anlaülmaktadır: “...ehl-i İslâmîden ber- mukteza-yı sened-i seniyye te'ehhül itmek murad idenler kefülleri olan ni­sabı emr-i muaccele-¡ misli ile bi't-terâzî eylemeleri lâzım iken, Sivas Sancağı dahilinde bulunan karyelerde izdivaç itmek murad idenler tarafından inşâ cânibine “başlık”nâmıyla sekizyüz ve bazen bin vr binbeşüz guruş akçe i'ta olunmadıkça akd-i nikâh olunmaması adet-i hakimin gûş olduğundan içle­rinden ademü'l-iktidar olanlar bu sebeble bi'z-zarûrî te'ehhül idemiyerek bu cihetle karye-i merkumede olan ricâl ve nisânın ekseri dul müddet-i tenakih ve tenasilden mahrum oldukları bu defa bi'l-ihbar tahkik kılınıp, bu keyfiy- yed şer'-i şerifin hilâfi ve zırâ-yı meyâmın irtizâ-yı mülûkâneme mugayir ve menâfi olarak şol emr-i mekruhun def ve ref şer'an ve diyâneten ehemm ve elzem ve ser-vâyîn olduğuna göre karye-i merkûmede bulunan tâife-i nisavâ- nın hâl ve şan ve şurût ve sâmânlanna nazaran mehr-i misli yüzelli (150) ve nihayet ikiyüz elli (250) guruş ve seyyâ olacağı emr-i gayr-i mühim... ”olduğu belirtildikten sonra tekrar mütesellim, kadı, nâib, â'yân ve vücuh-ı ahâli de­nilen görevlilere hitab ederek: "... bundan böyle karye-i merkûm ahalisinden te'ehhül murad idenlerin maktûca bulunanları kefülleri olan nisâbı ikiyüz elli (250) ve mütevassıt olanlardan yüzelli (150) ve bunların mâdûnu yüz (100) guruş mehr-i muaccel takdir ve i'tâsı ile tezviç idüb bundan ziyâde “başluk" nâmıyla bir akçe ve bir habbe i'ta olunmaması ve nisâ cânibinden dahi minval-i muharrer üzre ahz olunacak nehr-i muaccel mikdarından zi­yâde “cihazının ” ve diğer istishab itmek dâiyyesiyle tezviç maslahatından em■ râr-ı vakt vukua gelmemesi esbabından istihsâline mübaderet ve şu kadar ki seniyye-i irade-i hümâyûnum yalnız mehr-i muaccel ve müeccel hakkında yekdiğerin istihkak ve tahmilinden hâriç ittihaz olunan adet ve vetirenin men' ve tereccâyin-i münhasıl olub zinhar bu vesile ile mislen ahz ve i tâ se­bebe mebni tezevvüç-i istimyân-i nisavânın kefülleri olmayan Zeyd ve Amr cebren tezevvüç ve akd-i nikâh eylemek misüllü mugayir-¡ şer'-i şerifi zulm ve teaddiyân dahi kafan Rızâ-yı Humayunum olmadığı âşikâr olduğuna binaen işte ana göre inzâr-i irâde-i seniyyeme ihtimam eylemeniz fermanım olmağın tenbihen ve tahriren işbu emr-i celil-i kadrim ısdar ve ... tisyâr olunmuşdur. İmdi vusûl-i emr-i şerifimde suret-i irade-i seniyyemi kafan karye-i merkûme ahalisine irâde ve tefhim birle muceb ve muktezası üzre amel ve hareket olunması hususuna ikdâm ve gayret eylemeniz İrade-i Aliyyem muktezasm- dan idiğü ve hılâf-ı şer'-i şerif-i garra ve mugayir-i emr-i rıza vaz’ ve hilâf vuku­una bir veçhine rıza-yı şerifim olmadığı malumunuz oldukda ber-veçh-i meşruh üzre amel ve hareket ve işbu Ferman-ı Humayunumu Sicill-i Mahfu- z'a kayd ve sebt...” edilerek ferman-ı âlişanın emri ile şer’-i şerifin hükümeli- rini uygulanarak mehif in dışında “başlık parası ’hin yasaklanmasını istemek­tedir[68]. Önemine binaen, tam metnini vermeye çalıştığımız bu ferman da Şe- r’î ve Örfi hukuka göre alınıp verilen 100 ile 250 guruş arasında değişen mehirlerin alınıp verilmesi emredilirken, 800, 1000, 1500 guruş'a varan “başlık parası ”nın İslâmî ve Örfi olmadığı için yasaklandığı, İslâm hukukuna mugayir olarak verilen mehir (veya kanunsuz alınan başlık) miktarına denk cihaz (çehiz) istenemeyeceği, yine Islâm hukukuna aykırı olarak, kızların, velileri tarafından zorla başkalarına nikâhlanamayacağı, günün şartlarına göre malî durumu iyi olanların 250 guruş, orta halli olanların 150 gunış, fa­kir olanların ise 100 guruş mehr-i muaccel ve mehr-i müeccel vereceğini, Si­vas Sancağı ile ona bağlı kaza ve köylerin buna uyması, mütesellim, kadı, naib, â'yân, eşref ve ١٩ücuh-ı ahali gibi ehl-i örf ve ehl-i şer' mensuplarının bu hükümleri sıkı sıkıya uygulamaları istenmektedir. Sosyal bir problem duru­muna gelen “başlık parası ” konusuna, devletin, özel bir ferman çıkarmış ol­ması dikkat çekici bir durumdur. Devlet, İslâm hukukunu uygulamayan zümrelere karşı, Örfi emir çıkartarak, İslâmî prensipleri uygulatmak istemiş­tir. Bu uygulama ile İslâmî olmayan geleneklere fırsat verilmemiş olmakta­dır. Başlık konusunun, günümüzde dahi sosyal bir mesele olduğu herkes ta­rafından bilinmektedir.

Bu geleneklerin dışında kalan “kalın” ve “halat” alıp-verme adetlerini Sicillerden tespit etmek mümkün olmadı. Fakat yapuğımız yüzey araşürma- larında, Maraş, Siverek, Suruç, Urfa dolaylarında, İslâmî statüye sokulmuş olarak “kalın alıp-verme” adetinin yaşadığını, Elazığ, Diyarbekir, Tunceli, Bingöl ve Muş çevrelerinde “başlık ” şeklinde alınıp verilen paralara, "kalın ” kelimesinden bozma “Gelin ” denildiğini, Elazığ ve Tunceli yöresinde evle­necek kızın dayasına “halat” adı alünda belirli bir para veya silâh verildiğini tespit ettik[69].

e - Cihaz Yapımı

Moğollarda, Orta Asya Türkleri arasında, güveyi adayının kız evine ver­diği “kalın veya sep"adh paraya karşılık, kız e١d de belirli bir cihaz (çehiz) getirirdi. Cahiliyye Çağı Arapları arasında böyle bir adetin varlığına rasdan- mamaktadır.

İslâm dini zuhur ettiği zaman, bu konuyu da mehir konusu gibi, yasal prensiplere bağlamayı ihmal etmemiştir. Erkeğin mehir vermesini şarta bağlarken, verilen mehire denk cihaz (çehiz) istenemeyeceğini veya kız evi­nin böyle bir şarda zorlanamayacağını hükme bağlamışür. Bu hükümleri uy­gulayan Osmanlı kadıları da aynı doğrultuda kararlar vermişdr.

Cihaz yapımı, yapılan cihazın çeşideri Anadolu’nun değişik bölge ve şe­hirlerinde farklı biçimlerde uygulanırken Harput ve Çemişgezek'te de ken­dine özgü biçimde uygulanmaktaydı. Harput'ta evlenen bir kız 2 takım zenne elbise, püsküllü fes, 1 entari, 1 yelek, 1 hırka, 2 yazma, 1 Acem şalı, 2 havlu, 1 kat yatak, 1 sutası, 1 tava, 1 sitil, 1 sahan, 1 bakir üsküre (sutası) vb. gibi eşyaları cihaz olarak getirirken[70], çemişgezek'te ise elbise, yemeni, çar- şaf, kundura, yatak vb. gibi eşyalar getirilmekteydi[71]. Bu örneklerde görül- düğü gibi, Harput ve çemişgezek'te evlenen bir genç kız, bu tür cihaz getir- mekte ve boşanma gibi bir durum hasıl olunca da geri götürmekteydi.

2 - Evlilik Gelenekleri

Yukarıda belirttiğimiz şekilde, evlenmeden önce yapılması gereken USÜ1 ve adetleri yerine getiren kız ve erkek evliliğe adim atmış oluyordu.

Orta Asya Türkleri arasında bazı istisnalar hariç tutulursa, poligami (çok evlilik) usulüne pek rastlanmaz. Genellikle yaygın olan evlenme biçimi mo- nogami (tek evlilik) şeklidir. İslâm hukuku ise, bu konuyu kendine özgü bi- çimde çözümlemiştir. Değişik ayet ve hadislerde geçerli mazeretin olması, hanımlar arasında mutlaka adaletin sağlanması şartıyla 4 kadına kadar evli- lige müsaade edilmiştir[72]. Ama Hz. Peygamber'in hadislerinde ise, en hayırlı evliliğin tek kadınla olması tavsiye edilirken, hanımlar arasında mutlak ada- letin sağlanması[73] şartıyla, bu kapı hemen hemen kapatılarak tek kadınla ev- lenme usulü kabul edilmiş gibidir. İslâm Irukukunun müsaade etmesine rağmen, Harput ve çemişgezek'te yaşayan Müslüman ve zimmi sivil kesim arasında, poligami usulünün rağbet görmediğini tespit etmekteyiz.

Acaba askeri aileler arasında durum neydi? çok evlilik geleneği yaygınmıydı? Bu sorulan doğru olarak cevaplandırabilmek İçin, örnekleme yöntemiyle Harput Şeı'iyye Sicillerine yansıyan 44, çemişgezek Sicillerine yansıyan 16 olmak üzere toplam olarak 60 askerî ailenin muhallefatını örnek olarak aldık[74]. Bu tereke sahiplerinin tamamı 4. Orduya bağlı (bazıları 6. ve diğer Ordulara bağlı) Nizamiye, Redif ve Jandarma sınıfından olan zabit, er ve yardımcı personeldir. Bu 60 askerin rütbe ve sımfıda çöyledir (Bkz. Tablo- I). Tabloda görüldüğü gibi, Vali ve Paşalardan en alttaki ere kadar değişik kesimler örnek içine alınmaya çalışılmıştır. Bu örneklerden, 16 tanesi (tüfekçi ustasıyla beraber) (yani % 26,66'sı subay kesimine, 44 tanesi (yani % 73,33'ü) de er zümresine aittir.


Bu 60 askeri zümrenin, evlilik durumları da söyledir (Bitz. Tablo -II). Tabloda görüldüğü gibi, 16 subaydan 5 tanesi (% 31,25'i) tek evli, 5 tanesi

Bu 60 askerî zümrenin, evlilik durumları da şöyledir (Bkz. Tablo -II). Tabloda görüldüğü gibi, 16 subaydan 5 tanesi (% 31,25’i) tek evdi, 5 tanesi (% 31, 25'i) 2 evli , 5 tanesi de (% 31,25'i) bekârdır. Bıı iki evli olan 5 subay­dan, 2 tanesinin birinci hanımları ölmüş olduğu için, aynı çatı altında iki evli olan subay sayısı 3'e yani % 18.75'e düşmektedir. Bu iki evli olanlardan birisi Vali, birisi Mirliva, birisi de Tüfekçi ustasıdır. Valinin birinci hanımı Maraş- 'da, Mirliva'nın birinci hanımı Behisni'de, Tüfekçi Ustasının birinci hanımı da İstanbul'dadır. Üçünün de oğulları ve kızları vardır. İkinci evliliği yapmak için tek mazerederi, birinci hanımlarının yanlarında bulunmayışıdır. Ama is­teselerdi, birinci hanımlarını yanlarına getirmeleri mümkün olurdu. O ne­denle, bu subayların ikinci evliliği, mazeretsiz ve isteyerek yapmış olduklarını söylemek mümkündür.

Er zümresinde çok evliliğe daha az rasdanmaktadır. 44 erden 16 tanesi (% 36,36’sı) tek evli, bir tanesi (% 2, 27’si) 2 evli, 27 tanesi de (% 61,36'sı) bekârdır. Subaylarda iki evlilik oranı % 31,25, % 18,75 arasında (birinci ha­nımların sağ veya ölü oluşuna göre) değişirken, erlerde % 2,27 civarında kalmaktadır. Subay ve erlerden aynı çatı altında 2 evli olan (birinci hanımı ölenler tek evli kabul edildi) üçü subay biri er olmak üzere 4 kişidir. Bunla­rın 60 asker içindeki oranı ise % 6,66'dır. Ölçü alınan askerlerden sadece bir tanesinin zimmî olması nedeniyle, bu sonuç, Müslüman subay ve erlerin ev­lilik uygulaması ile geleneklerini yansıtmaktadır.

Bu sonuçlara gore, İslâm hukukunun belirli şartlarla dort evliliğe kadar müsaade etmesine rağmen, Ankara, Kırşehir, Tokat ve Trabzon'da olduğu gibi, Mamuratü'l-Aziz ve çemişgezek'te oturan askerîlerin poligami usûlüne itibar etmediğini, lıele hele 3 ve 4 evliliğe hiç itibar etmediğini açıkça gos- termektedir. Mamuratü'l-Aziz ve Çemişgezekte oturan askeriler arasında tespit ettiğimiz bu sonuçlar, 1631-1919 tarihleri arasında. Sivil Harput aile- sini incelerken tespit ettiğimiz sonuçlara da denk düşmektedir’؛. Yine bu so- nuçlar XVI. yüzyılın sonlarında Anadolu'dan geçen Alman Protestan Papazi Salamon Schweigger'in "... çok karilik yoktur. .Herhalde hu İŞİ denemiş, dert ve masrafa neden olduğunu anlayıp vazgeçmişler..."müşahadesiyle bütünlük arzetmektedir[76].

Anadolu'nun çeşidi kentlerinde itibai" görmeyen Poligami’nin, M. Aziz ve çemişgezek'te oturan askeriler arasında da itibar görmediğini söylemek mümkündür.

4-Nafaka Tayini

Nafaka, çıkmak, gitmek, sarf etmek manalarım taşırken, fıkıh ıstılahında ise, yeme, giyinme, barınma ve bunlara tabi olan şeylere denmektedir.

İslâm hukukuna gore, evin reisi erkektir. Erkek, kadın ve çocukların kimseye muhtaç olmayacak şekilde yeme, İçme, giyinme, barınma vb. ihtiyaç- larını karşılamakla yükümlü tutulmuştur. Eğer erkek, bu yükümlülüğü yerine getirmiyor, veya değişik nedenlerle getiremiyorsa, malıkeme kararıyla bu görevin nerede ve nasıl yerine getirileceği tayin edilecektir[77].

Evin reisi olan babanın, korumakla görevli olduğu karısı ve çocuklarının yeme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarım yanlarında bulunduğu sürece karşı- lamakla yükümlü tutulduğu gibi, beldeden kaybolması, çok uzaklara gitmesi, iflas edip fakir düşmesi vb. gibi durumlarda bile nafakalarım karşılaması em- edilmektedir [78]. Bu fıkıh hükümlerinin yanında, bazı ayet ve hadisler de ko- nuyu çok daha bariz olarak açıklamaktadır[79].

Harput ve Çemişgezek Şer'iyye Sicilleri incelendiği vakit, bu İslâmî hü­kümlerin aynen uygulandığını görmekteyiz.

E١in reisi olan baba, (veya koca) eşinin veya çocuklarının günlük yeme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamaz veya karşılayamazsa, karısı veya büyük çocukları veya çocukları küçükse vasileri veya nâzırları mahkemeye müracaat ederek babaları (veya kocası) malından “günlük”veya “ayhk”esa­sına göre “nafaka ve kisve baha” adı altında belirli bir ücret takdir ettirip, kullanmaları yolunda izin alıyorlardı. Aynı uygulamadan, M. Aziz ve Çemiş- gezek'te oturan askerî ailelerin de yararlandığını görmekteyiz. Meselâ: 10 Ocak 1907 (25 Zilkade 1324) tarihinde, Çemişgezek'in Çukur Mahallesinde oturan Fatma binti Osman adlı kadın, iki küçük çocuğuyla beraber Çemiş­gezek Mahkemesine müracaat ederek, kocası Abdülhalim bin Hüseyin'in Redif Taburları ile Yemen'e gittiğini, çocuklarına nafaka bırakmadığını, şimdi çocukların şiddetli nafakaya ihtiyacı olduğunu, kocasının, Haşan Efendi elinde bulunan nakit parasından yeteri kadar “nafaka ve kisve-baha” tayin edilmesini ister. Şahideri dinleyen mahkeme durumu değerlendirdik­ten sonra, çocuklara şehriye (aylık) 30'ar guruştan 60 guruş “nafaka ve kisve-baha”tayin edip, vasileri olan annelerinin bu parayı harcamasına izin ve “hüccet-i şer'iyye”verir[80]. Bazan, kocası uzaklara giden kadınlar, mahke­meye müracaat ederek kocası malından kendilerine yeteri kadar “nafaka ve kisve-baha ” tayin edilmesini isteyebiliyorlardı. Meselâ: 4 Nisan 1906 (10 Safer 1324) tarihinde, Çemişgezek'in Çukur Mahallesinde oturan Zeynep Hatun adlı kadın mahkemeye müracaat ederek İstanbul’a giden kocasının kendine “nafaka ve kisve-baha”bırakmadığını, şimdi kocası malından kendine yeteri kadar “nafaka ve kisve-baha ” tayin edilmesini ister. Şahideri dinleyip durumu değerlendiren mahkeme, kocası malından yevmî (günlük) 60 para takdir ederek, izin ve “hüccet-i şer'iyye”verir[81]. Aynı uygulamaları Harput'ta da (M. Aziz) görmekteyiz[82].

5 - Boşanma (Mufarakat, Muhalaa) ve Zina

Lügatta iki şeyin birbirinden ayrılması, fıkıh ıstılâhında ise “zevciyyet bağlarının çözülmesi”manalarına gelmektedir.

İslâm dini değişik hükümlerle evlenmeyi teşvik ederken, boşanmayı ve boşanmaya sebep olan zina, saygısızlık, hakka tecavüz vb. gibi fiilleri de ya­saklamıştır[83]. Eğer bütün çabalara rağmen, birlik ve uyum sağlanmazsa, “talâk-ı bain" (üç talakla kadını boşayıp bir daha dönmeme), “talâk-ı ric'i” (iddet müddeti bitmeden kadına dönme) vb. gibi usullerle “muhalaa”ve “mufarakat” (boşanma) caiz görülmüştür. Bu şekilde boşanan kadın “iddet müddeti"denilen üç hayız (3 ay) müddeti kadar bekledikten sonra yeniden bir başkası ile evlenebiliyordu. Bu üç ay süresince eski kocası da “iddet nafa- kası”adı alunda belirli bir para ödüyordu. 1905 (1323) tarihlerinde, Çemiş- gezek'te, “iddet nafakası ”nın miktarı 200 guruş (daha az veya daha çok ol­ması mümkündür) civarında idi[84].

Harput ve Çemişgezek Sicillerine yansıyan “boşanma hüccederi” nde, ayrılık sebebi olarak; “aramızda zindegâne olmadığından”veya “aramızda hüsn-i muaşeret olmadığından” veya “aramızda hüsn-i imtizaç olmadığın­dan” veyahutta “aramızda adem-i imtizaç olmadığından" veyahutta “aramızda adem-i imtizaç”tan dolayı vb. gibi durumlar gösterilirken, zina ge­rekçesinin gösterildiğine hiç rastlamadık. Bazı kişiler ise hiç gerekçe göster­meden “boşadım ” diyerek evliliğe son verirken, bazıları da “nezir”e bağlı olarak (bu işim olursa karım boş olsun gibi) evliliğe son verebiliyordu[85].

Ayrılıklardan, boşama veya boşanma hakkını erkekler kullandığı gibi, kadınlar da kullanabiliyordu. Meselâ: 25 Ocak 1903 (25 Şevval 1320) tari­hinde, Çemişgezek'e bağlı Ulukale köyünde oturan Hayriye binti Şerif bin Yusuf adlı kadın Çemişgezek mahkemesine gelerek 5 ay önce “mehir ve na­faka" almamak kaydıyla kocasından boşandığını, şimdi eski kocasının evlili­ğine mani olduğunu beyan ederek, bu duruma engel olunmasını ister. Mahkemeye çağrılan eski kocası Bekir bin Saidullah'a sorular. Kocası; ‘Benim aklim başımda değildi. Boşadığımı hatırlamıyorum" diyerek bo- çanma olayım İnkâr ederek karışına tekrar sahip olmak ister. Fakat kadın, çahitler getirerek, boşanma olayım isbat ederek evliliğe son verir[86]. Görül- düğü gibi koca evliliği istemesine rağmen kadın kabul etmemiştir. Bu tür kâ- ideler sivil kesim İçin geçerli olduğu gibi, askeri kesim İçin de geçerliydi. OsmanlI mahkemelerinin verdiği bu tür kararlar tamamen İslâm Ilukukuna uygunluk göstermektedir.

Orta Asya Türkleri arasında zina İliç hoç karşdanmayıp yasaklanmıştır, isi n hukuku da bu konuyu ele alarak kendine has kaidelerle yasaklamıştır. Bu yasaklara uymayan bekarlara “hat”cezası öngörülürken, evli erkek ve ka- dinlardan zina yapanlara da “recm ” cezası öngörülmüştür. Zinanın sübut bulduğunu tespit edip ceza verebilmek İçin, 4 erkek çahidin ayni anda, ayni yerde ifade farkı olmaksızın zinanın sübut bulduğu yolunda çahitlik yapma- İarı gerekmektedir. Bu ise çok zor bir durumdur, o nedenle, OsmanlI kadı- lan 168O'de verilen “recm”ve “idam"cezası dışında, zinanın sübut bulduğu kararma varamamıç ve verilen kararlar hep zina İsnadı durumunda kaimiç- tir. Bunun dışında mahalleden veya çehirden sürgün cezalan veya “tevbe-i is- !فري!’” cezalan verme yoluna gitmiştir[87]. M. Aziz ve çemişgezek'te inceledi- gimiz askeri ailelerde ise zinaya rastlanmamaktadır.
VI - Doğum Olaylan ve çocuk Sayısı

İslâm hukukuna gore baba, ailenin reisidir. Aile İçinde kadının koca üzerinde hakları olduğu gibi, çocukların da baba üzerinde haklan vardır. Baba, Çİn'de, Hindistan'da İran'da Mogollar'da Cahiliyye çağı Araplarmda olduğu gibi çocukları atamaz, kız ve oğlan çocuğu çeklinde de ayırım yapa- mazdı. Birçok ayet ve hadisler, bu konularda, babalara yasaklamalar getirdigi gibi, bunları belirli hukuki presiplere bağlamayı da ihmal etmemiştir[88]. Islâm Dininin bazı hükümlerinde müminlerin çoğalması için doğum olayı teşvik edilirken, bazı hükümlerinde ise, plânlı gelişen aile yapısına cevaz ve­rilmektedir[89]. İslâm hukukunun bütün hükümleri çeşidi İslâm memlekede- rinde aynı şardarda uygulanamıyordu. Bölgelerin iklimi, coğrafî yapıları ile sosyo-ekonomik durumları bunu değişik yönlerden etkiliyordu.

1890-1919 tarihleri arasında incelediğimiz M. Aziz ve Çemişgezek şehir­lerinde durum neydi? Doğum olayları ve çocuk sayısı hangi seviyede idi? As­kerî gruplara göre çocukların dağılımı nasıldı? Bu sorulan tam olarak aydın­latabilmek için 1890-1919 tarihleri arasında M. Aziz şehrinde görev yapan ve değişik askerî sınıflara ait 44 askerî ailenin terekesini, 1890-1909 tarihleri arasında Çemişgezek'te görev yapan ve değişik askerî sınıflara ait 16 askerî ailenin terekesini ölçü olarak aldık[90]. Bu iki şehirdeki askerîlerin çocuk sayı- lannı daha iyi vurgulayabilmek için aynnulı bilgileri tabloya dökmenin daha isabedi olacağı kanaatindeyiz (Bkz. Tablo-III).

Tabloda görüldüğü gibi 60 askerin 27 tanesi (yani % 45'i) evli, 33 tanesi (yani % 55'i) bekârdır. Bu 27 evli zabit ve erin toplam 79 tane çocuğu var. Bu çocuklardan 50 tanesi (yani % 63, 29'u) erkek, 29 tanesi (yani % 36, 70'i) kızdır. Yine bu çocuklardan 16 tanesi (% 20,25'i) erkek, 18 tanesi (% 22,78'i) kız olmak üzere toplam 34 tanesi (yani % 43,03'ü) zabidere, 34'ü (% 43, 03'ü) erkek, 1 l'i (% 13, 92'si) kız olmak üzere toplam 45 tanesi (yani % 56,96'sı) de erlere aittir. Bu rakamlara dikkat edilecek olursa erkek çocuğu sayısı kızlara göre 21 kişi (yani % 26,58) daha fazladır. Yine tabloya dikkat edilecek olursa 7 ve 6 çocuklu olanlar M. Aziz Valisi ile Mirliva Paşadır. İkisi de 2 e١’lidir. 5 çocuklu olanlardan birisi Çemişgezek'te görev yapan Yüzbaşı, ikisi M. Aziz’de Çavuş, biri M. Aziz'de erdir. Yüzbaşı ve bir er iki evlidir. Bir Mirliva, bir er 4 çocuklu olup, ikisi de tek evlidir. Bir Mirliva, bir Mülâzım-ı Evvel, bir çavuş, üç erin 3'er çocukları olup, Mülâzım-ı Evvel birinci hanımı öldüğü için ikinci evliliği yapmışur. Bir Yüzbaşı, bir Tüfenkçi Ustası, 6 erin ikişer çocuğu olup tüfenkçi ustası iki evlidir. Bir Mülâzım-ı evvel, bir ser-ça- vuş, iki er'in birer çocukları olup, hepsi de tek evlidir. Görüldüğü gibi iki evli olanlar daha fazla çocuğa sahip olmaktadırlar. Eğer 27 evli zabit ve erin orta­lama çocuk sayısını alacak olursak her aileye ortalama 2.92 çocuk düşmekte­dir. Bu rakamdan hareket ederek, bu dönemde, bu bölgede görev yapan as­kerî unsurların ortalama 3 çocuğa sahip olduklarını, bir askerî ailenin anne ve baba ile beraber 5 kişiden oluştuğunu söylememiz mümkündür.

VII - Sosyal Güvenlik Kurumlan

I - Vasî Tayini

Vasî bir kimsenin mallarında veya çocuklarının işlerinde tasarruf etmek üzere nasb edilen kimsedir. Taşıdığı sıfata da “vasâyet”denir.

Vasiyyi Muhtar: Bir kimse tarafından vefatını müteakip terikesinde veya sair işlerinde tasarruf etmek üzere tayin olunan vasidir.

Vesâyetin caiz olabilmesi için, bir kimsenin veya hakimin bir kimseyi vasî tayin etmesi, onun da kavlen veya fiilen kabul etmesi lâzımdır.

Bir kimsenin vasî olabilmesi için, âkil, bâliğ, hür, müstakim ve tasarru­funda tüm yetkileri kullanmaya hâiz olması lâzımdır.

Çocukların vasileri, öncelikle babalar, babaların tayin etüği vasiler, daha sonra sahih cedler (en yakın akrabalar), onların vasileri, hiçbiri bulunmazsa hâkimin nasb ve tayin edeceği kişler vasî olarak tayin edilebilir[91].

İslâm hukuku evlenmeyi teşvik etmiş, kurulan aileyi kutsallaştırmış, bu yuvada doğan çocukları da ziynet olarak telakki etmiştir.

Küçük çocukların veya değişik nedenlerle geçimini temin edemeyen ço­cukların nafakası babaya aittir. Ailenin reisi olan hiç bir baba eşinin ve ço­cuklarının nafakasını temin etmekten kaçınamaz[92]. Nafaka tayini babaya ait­tir. Eğer baba, sağlığında aklî ve bedenî bakımdan değişik hastalıklara yaka­lanır veya çeşitli israf ile kötü alışkanlıklara mübtela olursa, ya kendi veya hâkim tarafından babanın küçük çocuklarına bakmak, malı üzerinde meşru tasarruflarda bulunmak üzere vasî tayini İslâmın prensiplerindendir[93]. Yetim ve mağdur çocukların başına vasî tayin edilen kişi sınırsız yetki ve haklara sahip değildir. Yetimin malını istediği gibi tasarruf edemez, satamaz, zarara uğratamaz. Vasinin görev ve yetkileri çeşitli fıkıh hükümleri ile tayin edile­rek, bir sosyal güvenlik kurumu oluşturulmuştur.

Buraya kadar belirttiğimiz konular İslâm hukukunun teorik hükümleri­dir. Şer'-i Şerifin bu kâidelerini uygulayan Osmanlı kadısı sivil ve askerî ke­sime nasıl bir uygulama getirmiştir? Yapılan uygulamalardan askerî aileler nasıl istifade etmiştir? Uygulamaların başarı ve başarısızlıkları nelerdir? Har- put ve Çemişgezek Şer'iyye Sicillerinden topladığımız belgelerle bu konuyu aydınlatmaya çalışacağız.

Askerî unsurlardan birisi hastalık, sakatlık gibi tabiî rahatsızlıklar sebe­biyle veya şehiden ölmesi halinde, bağlı bulunduğu askerî birlik tarafından M. Aziz veya Çemişgezek kadılarına veya nâiblerine[94] “Pusula, “İrsaliye” veya “Tahrirat” (resmî yazı) yazılıyordu[95]. Bu resmî yazı üzerine harekete geçen mahkeme, çocukların en yakın akrabalarından “emin, müstakim, ashab-ı sa­lah ve her veçhle umur-ı vesayeti ru'yet ve idareye kadir” olan annelerini (veya babalarını), dedelerini, ninelerini, hala ve teyzelerini, amcalarını, bun­lar olmaz veya “emin, müstakim, ashab-ı salah ve muktedir” olmazlar ise mahkemenin uygun gördüğü “emin, müstahkim, ashab-ı salah ve muktedir” olan bir kimseyi vasî olarak tayin edip eline “vesâyet hüccet-i şer'iyyesi"veri­yordu. Meselâ: 12 Haziran 1898 (22 Muharrem 1316) tarihinde, 6. Orduda Mirliva olan Abdulkadir Paşa öldüğü zaman, küçük çocuklarına “emin ve müstakim ” olduğu için kansı Hediye Hanım “hücet-i şer'iyye” ile vasî tayin edilirken[96], 26 Eylül 1908 (29 Şaban 1326) tarihinde Mamuratü'l-Aziz Vilayeti merkezine tabi Şakafes (Şintil) (?) ( ) köyünden olup,

Çemişgezek'teki Redif-i Şahanenin birinci taburunda görev yaparken Yemen'de şehit düşen Hüseyin bin Osman bin Bekir'in küçük oğlu Osman ile küçük kızı Şahide'ye "... babaları müteveffa-yı merkumdan mevrus emval ve eşyalarını hıfz ve hırasete ve tesviye-i umûrlarına kıbel-i şer’den bir vasi nasb ve tayin olunmak ehem ve elzem olduğu ecilden sağirân-ı merkumanm ammirleri olub emin ve müstakim ve her vechle umur-ı vesâyeti kema her hakkıhan ru'yet ve idareye muktedir...” olduğu için M. Aziz mahkemesi tarafından vasi tayin edilip, eline “hüccet-i şer'iyye” verilmiştir[97]. Yine 4 Temmuz 1902 (27 Rebiyü'l-Evvel 1320) tarihinde, aslen Çemişgezek kazasının Türk Karadenk (................................ ) köyünden olup, Çemişgezek’in

Kal'a Mahallesinde oturan ve Nizamiye sınıfı 76. Alayın 2. Taburunun 3. Bölüğünün 3. Hayme (çadır) efradından olan Süleyman bin Arif vefat eder. Durum 30 Haziran 1903 (17 Haziran 1318) tarihinde alayı tarafından Çemişgezek mahkemesine bir “irsaliye” (resmî yazı) ile birdirilir. Bunun üzerine mahkeme yetim kalan çocuklara anneleri Güllü binti Lütfı'yi vasî tayin edip, eline “hüccet-i şer'iyye” veril[98].

Bazan ölen kişinin yakın akrabaları "emin, müstakim, ashab-ı salah veya vasilik görevini ru'yet” edemeyecek durumda olurlarsa ve bu durumu da ölenin mahallesindeki muhtar ve ihtiyarlar tarafından mahkemeye “ilmühaber” (dilekçe) edilirse mahkeme bunların hiç birini vasî tayin etme­yip güvenilir bir kimseyi iki kişinin kefaletiyle vasî tayin ederek “hüccet-i ser- 'iy٢e”verebiliyordu. Meselâ: 15 Ocak 1903 (15 Şeval 1320) tarihinde M. Aziz vilayetine bağlı Dersim Sancağına tabi Çemişgezek kazasının Meydan mahal­lesinde oturup, Mekteb-i Rüşdiye Muallimi olarak görev yaparken ölen Nu- man Efendi bin Receb Efendi’nin Vehbi, Ayişe, Bedriye ve ana karnındaki dört çocuğu yetim kalır. Aynı mahalledeki muhtar ve ihtiyarların, mahke­meye sunduğu “ilmühaber”de "... her ne kadar sağir sağirân-ı mezburânın amucaları var ise de mahallesinden verilen ilmühaberde mezburî asahb-ı salâh ve müstakim olmadıklarından vesayet-¡ mezkûreyi ifaya muktedir olmı- yacaklan bi'l-beyân ...”edildiği için amcaları vasî tayin edilmeyip, yine küçük­lerin uzaktan akrabaları olan Bospes (?) Ahmed Efendi bin İsmail adlı kişi, Hasikzade İbrahim ve Hac, Yasin Muhsin'in kefaletiyle vasi tayin edilip eline “hl'iccet-i e Yyye”verilmiştir[99] .

Yetimleri korumak İçin tayin edilen vasilerin (veya nâzların) görev su- releri sonsuz değildi. Küçük çocuklar büyüyüp kendilerini ve mallarım ko- ruyabilecek duruma gelince mahkemeye müracaat edip vasilerinin görevle- rine son verdirip yetki ve tasarruf hakkim üzerlerine alabiliyorlardı. Mesela: 3 Mayıs 1840 (Gurre-i Cemaziye'l-Evvel 1256) tarihinde Harput'un Molla- kendi köyünde oturan Zeliha binti Mehmet bin Ömer adil hatun Harput mahkemesine gelerek şöyle meram ve tekrir-i kelam eder: "... ben bulûğa ir- f/tinı ve kendüm fâil-i muhtarım. Vekil ve vasiyye ihtiyacım yokdur deyû tak- liri SİCİİI-İ mahfuza kayd..."olunmasını istiyerek vasinin görevine son verilip, kendisinin serbest bırakılmasını, bu uygulamayı isbatlayan mahkeme hüc- ceti”nin de kendine verilmesini ister[100].

M. Aziz ve çemişgezek mahkemelerinin verdiği bit kararlar tamamen İslâm hukukuna uymaktadır. Yine mahkemenin verdiği bu kararlar askeri aileler İçin geçerli olduğu gibi, sivil aileler İçin de geçeriydi. Bu yöntemle bütün kesimler sosyal güvence altına alınmaya çalışmıştır.

2-Nâzır Tayini

Nâzır, vasinin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere m fisi (mal sahibi) veya hakim tarafından tayin olunan kişidir. Buna “miişrir de denilmektedir. Bir kişi veya hakimin, bir kimseyi nâzır tayin etmesi, onun da nazırlığı kabul etmesi şarttır.

İslâm hukukuna göre, çocuk, mal vb. İşler İçin bir veya birden fazla vasi tayini caiz olduğu gibi, nâzır tayini de caizdir. Fakat, nâzın vasi gibi tasar ruf yetkisi yoktur. Nâzır, sadece mail koruma konusunda, vasiye tercih edilmek- tedir. Hakim, bir çocuk üzerine vasi tayin ederken, vasi ve çocuk üzerine nâ- zır da tayin edebilir[101].

İslâm hukukunu uygulayan M. Aziz ve Çemişgezek kadıları (veya naib leri) da ayni hükümleri uygulam Ur. Bir babanın ortadan kaybolması veya aile reisliği görevini yerine getirerek eşi ve çocuklarının nafakasını karşılayamaması veyahutta ölümü halinde, mahkeme, çocuklarım büyütüp bes- leme, yedirip giydirmek, terbiye etmek, babanın çocuklara bıraktığı terekeyi koruyup tasarruf etmek İçin, “emin, müstakim ve ashab-! salâh” (güvenilir, dürüst ve nam azmi krlan dini bütün kişi) olan bir kimseyi vasi olarak tayin ederken, yine “emanet ile maruf ve istikâmet ile mevsufve umur, nezârete her veçhle ruyet ve edaya muktedir” olan akrabasından veya dışarıdan bir kimseyi nâzı olarak tayin ediyordu. Çoğu kere mahkemeye yardımcı olmak İçin olen kişinin mahallesindeki muhtar ve diğer ihtiyarlar mahkemeye gelerek, güvendikleri dürüst, ahlaklı, namazım krlan, dini bütün nâzırlık gore- vini yerine getirebilecek akrabasından veya dışarıdan bir kimsenin adını ve- rerek o kişi hakkında şahitlik yapıyorlardı. Harput ve (emişgezek Sicilleri incelendiği vakit sivil ve askeri kesim İçin geçerli çeşidi örnekler tespit et- memiz mümkün olmaktadır. Mesela: 11 Şubat 1900 (29 Teşrîn-i Sani 1315) tarihinde Çemişgezek’e bağlı Ulukale köyünün Berzim mahallesinde oturan İsmail bin Ahmet vefat eder. Küçük yaştaki 4 erkek bir kız çocuğu yetim ka- lir. Durumu öğrenen Çemişgezek mahkemesi, olaya elkoyarak çocukları olan Yunus bin Ahmet'i de vasi ve çocukların üzerine nâzır olarak tayin etmiştir[102]. Yine 26 Mart 1899 (14 Zilkade 1317) tarihinde Harput'un Sara Ha- tun Mahallesinde oturan Ferraş Hacı Mehmet Efendi ibni Abdullah vefat edince yetim kalan iki küçük oğluna M. Aziz mahkemesi tarafından karısı Habibe bin ti Hasan “Hüccet-¡ Şer'iyye”i\e vasi olarak tayin edilirken, bundan 3 gün once yani 23 Mart 1899 (11 Zilkade 1317) tarihinde çocukların amca- lan olan Haffaf-zade Abdurrahman Efendi ibni İsmail adil kişi: "... Sağir-İ merkûmun akrabasından olub, emanet ile maruf ve istikâmet ile mevsufve umûr-ı nezârti her veçhle ru'yet ve edaya muktedir idüğü mahalle-¡ mezbure muhtarı Mehmet Hanifi ibni Ahmet ve Seyyid Yıısuf-zâde el-Hac Necib Efendi ibni Yusuf bin el-Hac Zulfikâr Ağa ile ibrâhim nâm kimesnelerin ala- tarikü'ş-şahade ihbarlarıyla inde'ş-şer'î zâhir ve mütehakkik... ” olduğu İçin vasi ve çocuklar üzerine nazu tayin edilip eline “nâzırlık hücceti ”verilir[103].

Bazı nâzır tayinlerinde, bu uygulamanın aksi de görülmekteydi. Anne (veya baba) nâzır olarak tayin edilirken, “emin, müstakim, ashab-, salah ve muktedir” olan ya kin akrabalarından (veya dışarıdan) bir kimse vasi olarak tayin ediliyordu. Mesela: 18 Aralık 1899 (5 Kanûn-1 Evvel 1315) tarihinde çemişgezek'e bağlı Ulukale Köyünde olen Aziz'in çocuklarına karısı nâzır olarak tayin edilirken. Amcazadeleri Halil bin Ömer de vasi tayin edilir[104].

Nâzırların görevi de sonsuz değildir. Nâzın oldukları çocukların büyü­mesi, kendilerini ve mallarını koruyacak duruma gelmeleri sonucunda, vasi­lerde olduğu gibi, mahkeme hücceti ile nâzırlık görevleri de bitiyordu. M. Aziz ve Çemişgezek mahkemelerinin sitil ve askerî ailelere tatbik ettiği bu uygulamalar tamamen İslâm hukukuna uygunluk göstermektedir. Yine aynı uygulamalar Tokat, Trabzon, Kırşehir ve Ankara mahkemelerinin verdiği kararlara da uygunluk göstermektedir[105].

3 - Hacr-ı Terbiye

Hacr; Lügatta mutlaka men manasındadır. Tazyik, haram manasına da gelir. Akla da hacr denmiştir. Çünkü sahibini çirkin ve akibeti muzir şeyler­den men eder. Fıkıh istılâhında ise, “Bir muayyen şahsı tasarruf-ı kavlîsinden men etmektedir”ki, o şahsa bu hacrdan sonra “mehcûr”denir.

Tasarruf-ı kavlîden men: O tasarrufu hükümsüz, gayri sabit ve gayrı nâfız addetmek demektedir.

Hacr, fiilde geçerli değildir. Çünkü işin reddi mümkün olmamaktadır.

Kârla zararı ayırdedemiyecek kadar küçük olan çocuklar, aklî dengesini kaybetmiş olanlar, cinnet getirenler, malını lüzümsuz yere sarf ederek israf edenler, ölüm döşeğindeki hastalar vb. kendilerine ait olan meşrû mallarını doğru olarak kullanmada, çeşitli engeller olduğu için İslâm fıkıhı bu gibile­rin mağdur olacağını hesap ederek kullanım ve tasarruf hakkını yasaklamıştır[106].

İslâm hukuku, hacr'a maruz kalan kişilerle ilgilenmeyi, onların bes­lenme ve barınma ihtiyaçlarının giderilmesi, malların korunup en uygun şardarda tasarruf edilmesi göre١ini babalarına, babalarının vasilerine, velîle­rine, velîlerinin vasilerine, hâkimlere, hâkimler bulunmazsa cemaat-ı müs- limine bırakmıştır[107].

Bu hükümler, Harput ve Çemişgezek kadıları (veya naibleri) tarafından sitil ve askerî ailelere aynen uygulanmıştır. Bir kişi öldüğü vakit, arkada ka­lan yeümlerini korumak, giyindirmek, besleyip barındırmak, eğitmek, malını koruyup muhafaza etmek amacıyla “emin, mutemet, ashab-ı salah ve muktedir” bir kimseyi vasi, vasi ve çocuk (veya muhtaç olan büyükler) üze­rine yine emin, mutemet, ashab-ı salah ve muktedir" bir kimseyi nâzır tayin ediyorlardı. Tayin edilen vasi ve nâzır çocuğun (veya büyük kişinin) malını istedikleri gibi tasarruf edemezlerdi. Hatta çocuğun günlük yeme, içme, gi­yinme ve barınma masrafları olan “nafaka ve kisve-baha”adlı parayı, kendi isteklerine göre tayin etme haklarına sahip olmayıp, mahkemenin izin ve takdirlerine göre kullanabiliyorlardı. Meselâ; 10 Ocak 1907 (25 Zilkade 1324) tarihinde M. Aziz Vilayetinin Dersim Sancağına bağlı Çemişgezek ka­zasının Çukur Mahallesinde oturan Abdülhalim bin Hüseyin adlı kişi Asâkir- i Redif e iltihak ederek Yemen'e gider. Fakat giderken karısı ve çocuklarına yetecek kadar belirli bir para da bırakmaz. Belirli bir süre sonra geçim sıkın­tısına düşen karısı Fatma binti Osman adlı kadın, Çemişgezek mahkemesine müracaat ederek Haşan bin Hüseyin adlı kişi üzerine dava açar. Fatma Ha­nım ifadesinde: "... babalan Abdülhalim bundan akdem Asâkir-i Redifeye il­tihakla Yemen Kıtasına gidüb, körpeleri (çocukları) mezburatânı, bilâ-na- faka terk idüb mezbûratânm nafaka ve kisveye şedid ihtiyaçları bulundu­ğundan, babaları mezbure Abdülhalim'in malından Haşan yedinde (elinde) bulunan nukudundan kızları mezburatana mikdâr-ı kifaye nafaka farz ve takdir olunmak matiubumdur... ”diyerek kocasının nakit alacağından çocuk­larına nafaka bağlanmasını ister. Bu ifadeyi dinleyen Haşan bin Hüseyin, Fatma Hanımı tasdik ederek kocasına borcu olduğunu kabul eder. Daha sonra mahkeme çocukların nafakaya ihtiyacı olup-olmadığını tahkik ettirir. Fatma Hanım'ın söylediklerinin doğru olduğunu söyleyen ve belge sonunda isimleri bulunan şahiderin, şahadeti üzerine ikna olan mahkeme, Abdülha­lim'in Haşan bin Hüseyin elindeki nakit alacağından, küçük çocukların her birine “şehriye” (aylık) 30'ar guruş “nafaka ve kisve-baha ” tayin ederek “nafaka ve kisve-baha hücceti’hi verir[108]. Görüldüğü gibi, Yemen'e giden as­kerin parası ١٣ardır ama kanunî açıdan kullanma imkânı yoktur. Borçlu olan Haşan bin Hüseyin ahş-veriş akdini Abdülhalim'le yapmıştır. O nedenle bu alacak parayı karısı ve çocuklarının kullanma hakkı yoktur. Çemişgezek mahkemesi bu yasaklama hakkını kaldırarak kullanıma izin vermiştir. Ben­zer uygulamaları Tokat, Trabzon, Ankara, Kırşehir vb. gibi şehirlerin Kadı Sicillerinde de bulmamız mümkün olmaktadır[109].

4 - Kayyım Tayini

Mefkud; İkâmetgâhı ve hayatta olup olmadığı bilinmeyen gaib kimsedir. Bir mefkud, kendi nefsi hakkında diri, başkaları hakkında ise ölü sayılır.

Kayyım, mefkudun mallarını muhafaza nâsın hizmetlerinde bulunan alacaklarını kabz; mefkûdun emvâlinde usûlü dairesinde tasarruf için hâkim tarafından nasb edilen emin, mutemet kimse demektir.

Mefkud hakkında hâkimin velâyeti câridir. Mefkûdun malını korumakla görevlidir.

Hâkim, mefkûdun malını ve menfaaderini korumak için, mefkûdun ak­rabasından veya hariçten kayyım tayin edebilir. Bu tayini, mefkudun akraba­larının isteyip istememeleri önemli değildir. Çünkü hâkim, kendi işini gö­remeyen aciz kişilerin nâzın ve hâmisi durumundadır. Böylece aciz kişiler için kayyım tayin etmekle görevini yerine getirmiş olmaktadır[110]. Bu hüküm­ler İslâm fıkıhının prensipleridir. Bu hükümlerle ne şekilde olursa olsun, kişi haklarının garanti altına alınması istenmiştir. M. Aziz ve Çemişgezek mahkemeleri aynı hükümleri sivil kesim için uyguladığı gibi, askerî unsurlar için de uygulamaktaydı. Bu konuda, sicillerde, oldukça çok örnek bulmamız mümkün olmaktadır.

M. Aziz ve Çemişgezek'te görev yapan zabit ve er sınıfından birisi öldüğü vakit, kayyım tayininde genel olarak iki türlü yolun izlendiği dikkati çekmek­tedir. Ölen zabit veya er bu iki bölgenin dışından gelmiş, o anda nekadar va­risi olup-olmadığı da bilinmiyorsa, malının kaybolmaması, menkûl veya gayr- ı menkul malı varsa, bunların, mahkemenin önderliğinde “Sûk-ı Sultanî” denilen “mezet meydanı ’hda satılması, hasıl olan gelir ve nakit parayı göre١’ yaptığı taburun “Tabur Sandığı ’ha teslim etmesi, daha sonra çıkacak varisle­rine teslim etmesi ve sonucu mahkemeye bildirmesi gayesiyle bir “kayyım ” tayin ediliyordu. Mahkemeden “kayyımlık hüccet’hi alan görevli mahkeme­nin öngördüğü İslâm hukuku presiplerine göre, ölenin veya kaybolan aske­rin malını koruyup varislerine, varisleri yoksa “beytü'1-mal’’a (devlet hâzinesi) ulaştırıyordu. Meselâ: 13 Mart 1900 (11 Zilkade 1317) tarihinde, aslen Kas­tamonu Sancağına bağlı Tosya kazasının Fârikî Nahiyesinin Halîlî Köyünden olup, 4. Ordu'ya bağlı 6. Alaya tabi Harput 2. Redif Taburunun Binbaşısı olan Hacı Mehmed Efendi ibni Mustafa ölür. Zahirde varisi olup-olmadığı da bilinmez. Olay üzerine hareket geçen M. Aziz mahkemesi duruma elko- yar. Ölen Binbaşının kaç varisi ve kimler olduğunun bilinmemesi, nakit ve menkul mallarının zayi olmaması, bütün nakit menkul ve gayr-ı menkul mal­larının mahkeme ile beraberce tahrir (yazım) edilmesi, sonra yine mahke­menin başkanlığında “Sûk-ı sultanide satılması, toplanan bütün paranın çı­kacak varislerine teslim edilinceye kadar “Tabur Sandığı’nda muhafaza edilmesi gayesiyle aynı taburda görev yapan Kol Ağası Mehmet Nuri Beğ ibni Mustafa Beğ “kayyım ” tayin edilir. Kol Ağası Mehmet Nuri de “kayyım ’lık görevini kabul ettikten sonra kendisine “kayyımlık hücceri”verilir[111]. Bu tür uygulama müslüman asker için geçerli olduğu gibi, müslüman olmayan as­ker için de geçerliydi. Meselâ: 18 Mayıs 1900 (18 Muharrem 1318) tarihinde aslen Deraliyye'den (İstanbul) olup ve Nizamiye sınıfından 74. Alayın 3. ta­burunda Doktor olarak görev yapan Necor Efendi veled-i Yasef ölür. Necor Efendi'nin İstanbul'daki varisleri çıkıncaya kadar nakit parasını korumak, menkul ve gayr-ı menkul mallarını mahkeme ile beraber yazmak, yine mah­kemeyle beraber geçer fiyata “sûlk-ı sultanî” denilen mezet meydanında ta­lihlisine satmak, hasıl olan parayı ‘T'abtır Sandığı ’hda muhafaza etmek ama­cıyla tabur Kâtibi İbrahim Efendi ibni Tahir Efendi “kayyım ” tayin edilir. O da “kayyım ’lığı kabul ettikten sonra eline “kayyımlık hüccet-i ser'iyyesi” veri­lir[112]. Bazan ölen erlerin nakit paralan ile mezet meydanında satılan eşyala­rını kayyımları memlekederindeki varislerine gönderiyorlardı. Meselâ: 18 Haziran 1904 (4 R.Âhir 1322) tarihinde aslen Trabzon Vilayetine tabi Canik Sancağındaki Ünye kazasının Kenaris Köyünden olan 4. Seyyar Jandarma Taburu 3. Bölük Onbaşısı olan Hüseyin Onbaşı ibni Hacı adlı er ölünce ce­naze masrafları olan 4‘i guruş 20 para ile mahkeme masrafı olan 98 guruş 30 para çıkaktan sonra 7922 guruş 30 paralık terekesi tabur zabiti ve kayyım marifetiyle ‘Tabur Sandığı”na teslim edilir. Varisi çıkanca da Ünye’ye bağlı olan Kenâris Köyündeki anasına gönderilir[113].

Eğer ölen askerlerin varisleri bu şehirlere yakın yerlerde oturuyorsa, o zaman bütün nakit, menkul ve gayr-ı menkûl muhallefatı toplanıp tahrîr edildikten sonra İslâm ferâiz hukuku kurallarına göre taksim ediliyordu. Eğer yapılan taksimde varislerden biri olmaz veya kayıp ise o takdirde onun malı taksim edilip, anne veya babası veya kardeşleri veya akrabaları veya mahkemenin uygun gördüğü dışarıdan bir kimse “kayyım ” tayin edilip eline “kayyımlık hüccet-i şer'iyyesi” veriliyordu. Meselâ: 28 Şubat 1919 (27 C. Evvel 1337) tarihinde, M. Aziz Vilayetine tabi Sarı Yakub köyünde oturan Ömer Çavuş bin Amuş (Ahmed) ölür. Terekesi büyük oğulları Hamid, Ali, İsmail, Esat ve beldeden kaybolan Haşan Çavuş'a kalır. Mahkeme, kardeşler arasın­daki terekeyi taksim eder. Kaybolan Haşan Çavuş'un nakit ve eşyalarından hissesi olan terekeyi “heyet-i asliyyesi ile muhafaza etmek” (aynen) kaydıyla kardeşi Ali Onbaşıyı “kayyım ” tayin edip, ona teslim eder. Ali Onbaşı “kayyım ”lığı kabul ettikten sonra ilene “kayyımlık hüccet-i şer'iyyesi” verile­rek hukukî uygulama sonuçlandırılır[114].

Buraya kadar verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi, M. Aziz ve Çemiş- gezek mahkemeleri İslâm hukukunun prensiplerine uygun olarak, ölen ya da kaybolan askerlerin mallarını korumak, vasilerine ulaşürmak, eğer varis­leri yoksa Beytü'l-mala irad kayıd etmek amacıyla “kayyım Tık kurumunu iş­letmiştir. Bu uygulama ile Müslüman veya zimmî, zabit veya er zümresinden olan askerî unsurların haklarını korumaya çalışmışür. M. Aziz ve Çemişgezek mahkemelerinin bu uygulamaları tamamen İslâm hukuku kâidelerine uy­gunluk göstermektedir.

5 - Nafaka ve Kisve-Baha Tayini

İslâm hukuku, müminlerin evlenmesini, evlenen çifderin çoğalmasını değişik hükümlerle emrederken doğan çocukların da her türlü sosyal gü­venceye kavuşturulmasını emretmektedir. Çocukların giyim-kuşamı, besle­nip barındırılması, ruhî ve bedenî yönden eğitilmesi anne ve babaya aittir. Ama değişik nedenlerle bu mümkün olmazsa vasilik ve nâzırlık kurumu dev­reye girerek bu görevleri üsdenmektedir. Bu uygulama ile İslâm fıkıhı, aciz ve muhtaçların, dünyaya masum olarak gelen çocukların yaşama şartlarını garanti altına almak istemiştir[115].

Yukarıda üzerinde durduğumuz gibi, Osmanlı mahkemeleri yetim kalan çocukların kendilerini korumak gayesiyle vasî ve nâzır tayin ederken malla­rını korumak için de kayyım tayin ediyordu. Ama bu görevliler kendilerine tevdi edilen görev ve yetkileri nasıl kullanacaklardı. Bakmakla mükellef ol­dukları çocuklar, nasıl giydirip, yedirip, barındıracaklardı? vb. gibi sorular hemen akla gelmektedir. Bu soruların cevaplarım Harput ve Çemişgezek Sicillerinden bulmamız mümkün olmaktadır.

Zabit veya er sınıfına mensup evli bir asker vadesiyle veya ehiden ölürse veya bilinmeyen bir ؛ekilde kaybolursa arkasında bıraktığı çocuklarım ko- rumak, terbiye etmek, besleyip büyütmek amacıyla en yakın akrabaları veya mahkemenin uygun göreceği kimse vasi, vasi ve çocuklar üzerinde bir baş- kası da nâzır tayin ediliyordu. Mallarım korumak İçin de kayyım tayin edili- yordu.

Yeum çocuklar üzerine “hüccet-i şeriyye" ile “vasi”veya “nâzır” tayin edilen kişi, mahkemeye müracaat ederek, vesayeti altındaki çocukların gün- lük olarak yeme, İçme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarım gidermek İçİ11 pa- raya ihtiyaçları olduğunu, bu paramn bulunup kullanılabilmesi İçin mah- kemenin kendine izin vermesini, çocukların babalan (veya anaları) malin- dan yeteri kadar “nafaka ve kisvehaha”adı altmda belirli bir paramn takdir edilmesini, dummu mahallenin (veya köyün) İmamı, muhtarı ve ilıtiyarlan bildiğini, gerekirse onlara sorulmasını belirttikten sonra isteğin kabul edilip, “nafaka ve kisve-baha hücceti” adi altmda resmi bir belgenin verilmesini is- terdi. “1" asi "veya "nâzır”i dinleyen mahkeme durumu değerlendirdikten sonra, genellikle mahallenin (veya köyün) imam, muhtar ve ihtiyarından oluşan birkaç kişilik şahidi dinledikten sonra İsteği yerine getirerek yetim- lere “yevmiye” (günlük) veya “şehriye” (aylık) veya yıllık olarak günün şartia- rina gore belirli bir parayı “nafaka ve kisve-baha"adi altında takdir edip, ba- bası (veya anası) malından kullanmak üzere “vasice izin verip, eline “nafaka ve kisve-baha hücceti şer'iyyesi” adi altında resmi bir belgeyi veriyordu. M e- sela: 1 Kasım 1907 (25 Ramazan 1325) tarihinde, M. Aziz rilayeti merkezine tabi Alişam (Harmanpınan/Elazığ) köyünden olup, M. Aziz merkezindeki Redif birinci taburunda asker iken Yemerie giden Mehmet Çavuş ibni Molla Hüseyin bin Salih adil er orada şehit olur. Olayı haber alan mahkeme, şehi- din, Salih ve Hüseyin adil 2 küçük oğlu ile ümmügülsüm adil bir küçük ki- zina kansı Ayîşe binti Hacı Ali adil kadim “emin ve müstakim, vasilik gore- vine ru'yet edebileceği" İçin “Hüccet-İ Şer-İyye” ile “vasi” tayin eder[116]. Mah- kemenin ayni oturumunda “vasilik ”görevini kabul eden Ayşe Hatun, baba- lan Yemen’de şehit düşen 3 çocuğunun çok fazla nafakaya ihtiyacı olduğunu belirterek "... vasileri bulunduğum sığar-¡ merkumundan nafaka ve kisve baha ve şâir levâzım-ı zaruriyyeye eşeddi-i ihtiyaç ile muhtacun oldukların­dan babalan müteveffa-yı merkumdan müntakil mal-ı mevrusları nemasın­dan müteveffa-yı merkumdan nafaka ve kisve-baha ve sair levâzım-ı zaruruy- yeleri içün kıble-i şer'den kadr-i maruf meblağ farz ve takdir olunmak bi'l-ve- sâye madubumdur...” diyerek çocuklarına nafaka bağlanmasını ister. Mah­keme, Ayşe Hatun'un isteğinde haklı olduğunu aynı köyün İmamı Mehmet Efendi İbni Mustafa Efendi ile muhtar Osman Efendi İbni Ahmet Efendi­den de dinler. Şahitleri de dinleyen M.Aziz mahkemesi, vasi Ayşe Hatunun isteğini kabul ederek her çocuğa babaları malı nemasından (gelir) kullanıl­mak üzere yevmi (günlük) 20'şer paradan ceman 60 para “nafaka ve kisve- baha ’’ adı alunda nafaka takdir ederek kullanmak üzere vasiye “nafaka ve kisve-baha hücceti ”vererek durumu sonuçlandırır[117]. Benzer bir uygulamayı da Çemişgezek'te görmekteyiz. 10 Ocak 1907 (25 Zilkade 1324) tarihinde M. Aziz vilayetinin Dersim Sancağına bağlı Çemişgezek kazasının Çukur Mahal­lesinde oturan Abdülhalim bin Hüseyin Redif Taburlarına iltihak ederek Yemen'e gider ve orada şehit düşer. Durumu öğrenen mahkeme, şehidin, Bekir ve Hikmet adlı 2 küçük çocuğuna anaları Fatma binti Osman'ı “emin, müstakim ve vasilik görevini yapabilecek”kudrette bularak vasi tayin eder. Vasi Fatma Hatun'un, kocası Abdülhalim'in kendilerine hiç bir para bırak­madan gittiğini, Haşan bin Hüseyin adlı kişi elinde nakit alacağı bulundu­ğunu belirterek, paranın alınıp çocuklarına nafaka bağlanmasını istemesi üzerine, mahkeme bu konuda borçlu ve şahideri dinledikten sonra iddia ve isteğin doğru olduğuna kanaat getirerek isteği kabul eder. Olumlu kanaate sahip olan mahkeme, çocukların her birine “şehriye” (aylık) 30'ar guruş “nafaka ve kisve-baha ” farz ve takdir ettikten sonra vasinin eline de “nafaka ve kisve-baha hücceti”verir[118].

Bu iki örnekte görüldüğü gibi, M. Aziz ve Çemişgezek şehirlerinde aynı yıl içinde iki ayrı çocuğa bir guruş ile yarım guruş (20 para) arasında “nafaka ve kisve-baha ” takdir etmiştir. Buradaki farklılık, günün şartları ile ailenin maddi durumunun iyi veya kötü oluşu ile ilgilidir.

Mahkemeler, nafakaları günlük ve aylık olarak tayin edebildikleri gibi, yıllık olarakta tayin edebiliyorlardı. Meselâ: 9 Mart 1900 (7 Zilkade 1317) tarihinde, Çemişgezek kazasının Çukur Mahallesinde yetim kalan Haşan ve Hüseyin adlı 2 çocuğu yıllık 75'er guruştan toplam 150 guruş (günlük 0,41 guruş) “nafaka ve kisve-baha" takdir etmiştir[119]. Burada görüldüğü gibi na­faka miktarı birden artmıştır. Nafakalardaki bu esnek durumu başka şehir­lerde de görmekteyiz. Meselâ: 1771-1810 yılları arasında Tokat'ta 2 ile 10 para arasında[120], 1880-1906 yılları arasında Kırşehir’de 40 ile 60 para ara­sında değişmekteydi[121].

Bu örneklerde görüldüğü gibi, M. Aziz ve Çemişgezek mahkemeleri İs­lâm hukuku prensiplerine uyarak askerî ailelerin yetim kalan çocuklarını topluma kazandırmaya çalışmıştır.

VIII - Çocukların Miraslardan Aldıkları Paylar

1 - Müslim Erkek Çocukların Miraslardan Aldıkları Paylar

Moğollarda, Çin'de, Hindistan'da, Cahiliyye Çağı Araplarında çocuğun yeri ve mevkii garanti altında değildi. Baba isterse çocuğu atabilir, satabilir, mirastan mahrum edebilir ve en son olarakta öldürebilirlerdi. İslâm hukuku bu konuyu da kendi felsefesi içinde çözümleyerek çocuğun kutsal bir aile ziyneti olduğunu, erkek ve kız çocuğu arasında tercih yapılamayacağını, mi­rastan mahrum edemeyeceğini, zarurî ihtiyaçlarının karşılanarak himaye edilmesi gerektiğini çeşitli hükümlerle garanti altına almışur. Birçok ayet ve hadis bu konulan yasallaştırmışur[122].

Islâm ferâiz hukukuna göre babanın mirası üçte ikisi (2/3) erkeğe, üçte biri (1/3) kıza verilecek şekilde tanzim edilmiş ve bu durumlar dışında zu­hur edecek konuların halli ise İslâm'da ferâiz ve intikal hukukuna bırakıl­mıştır[123]. Bu taksimatta, kız, mağdur ediliyor gibi görünüyorsa da, mirasın dağılımı aileler açısından değerlendirilirse bir eşitsizlik olmayıp (kız, 1/3 ailesinden alıyor, 2/3'de kocası getiriyor ve böylece miras 3/3 oluyor) denge sözkonusudur.

Bu hükümleri uygulayan M. Aziz ve Çemişgezek kadılarının (veya nâib- lerinin) tutumu neydi? Nasıl bir uygulama içindeydiler? Tereke taskiminde nasıl bir yol izliyorlardı? Taksim edilen terekelerin sahipleri küçükse veya mağdur durumdaysa koruyucu ne gibi tedbirler alıyorlardı? vb. gibi sorular hemen akla gelmektedir. Bütün bu soruların cevaplarını Harput ve Çemiş­gezek Sicillerinde bulmamız mümkün olmaktadır.

Askerî zümreden bir kişi öldüğü vakit, M. Aziz veya Çemişgezek mah­kemelerinden bir görevli (genellikle kâtibler gidiyordu), olay yerine giderek bütün servetin yazımını gerçekleştiriyordu. Serveti oluşturan eşyaların yazı­mında, kesin bir sıranın takip edildiğini söylemek oldukça zor gözüküyor. Terekeler üzerinde yapağımız çalışmalarda genel olarak şu sıraları tespit et­tik.

a - M. Aziz'de ölen zabitlerin eşyası yazılırken yatak odasında, oturma odasında mutfakta kullanılan yatak-yorgan, hah, kilim, tencere, sahan vb. gibi ev eşyaları, çeşidi kıyafet ve üniformalar, askerlikle ilgili araç-gereçler, askerlik ve çeşidi konulardaki kitaplar, kilerdeki zahireler, soba, odun ve kömür, varsa binek hayvanı varsa bağ, bahçe ve evi, varsa dükkân eşyası, na­kit parası ve alacakları, varsa çeşidi aylara ait maaşları yazıldıktan sonra genel toplam yazılıyordu. Bu genel toplamdan sonra ölen için “teçhiz ve tekfin"(cenaze) masrafları, karısının mehiri, ١arsa borçları listesi, “Resm-i kısmet”, “Varaka ve Pul-Baha”, “Kaydiyye”, “Dellaliye”, “Hammaliye”adlarıyla alınan mahkeme masrafları, bütün bu masraflar çıkuktan sonra taksim edilecek en son miktar, karısının hissesi, çocukları yoksa veya erkek çocuğu yoksa anne­sinin, kardeşlerinin veya amcalarının hissesi, varsa erkek çocuğu hissesi, kız çocuğu hissesi, taksimi mümkün olmayan “kesir”, küçük çocuklarına vasî, nâzır veya kayyım tayin edilmişse bunu açıklayan “hüccet” kaydı yer almak­tadır. Bu uygulamanın benzerini sivil ailelerde de görmemiz mümkün ol- maktadır[124].

b - Ölen kişi er zümresine mensup ve M. Aziz hastanesinde ölmüş ise memleketi, künyesi, varisi olup olmadığı belirtildikten sonra değişik yıllara ait maaşı gutu؛ ve para cinsinden belirtilerek toplam maaşı, varsa başka eşya- 1 arından elde edilen para yazılıp, terekesine kayyım tayin edilipedilmedigi, terekenin tabur sandığına veya varislerine teslim edildiği şeklindeki “hüccet-¡ şer'iyye” kaydı yazılıyordu.

Eğer olen erin ailesi koyde oturuyorsa, ev eşyası, canlı hayvan, hububat, bağ, bahçe ve ev, varsa dükkân eşyaları, tereke toplamı, cenaze masrafları, mahkeme masrafları, taksim edilecek tereke miktarı, karısının, oğullarının, kızlanmn liisseleri ve “kesir"kalan kısım sırasına gore yazılıyordu[125].

c - Çemişgezek'te zabitlerin eşyası yazılırken ev, bağ, bahçe, canlı hayvan, ev eşyası, elbise ve üniformalar, askeri ve başka konulardaki kitaplar, as- kerlikle ilgili araçgereçler, hububatlar, zahireler, varsa dükkan eşyaları, çe- şitli aylara ait maaş toplamı, yekun tereke, techiz ve tekfin (cenaze) masraf- lan, karışına ait mehr-i müeccel borcu, borçlan toplamı, “Resm-İ kısmet, Va- raka ve Pııl-Baha, Kaydiyye, Dellâliye ve Hammaliye ” adıyla alman mahkeme masrafları, taksim edilmesi gereken tereke, eşinin hissesi, annesinin hissesi, çocuklar yoksa veya erkek çocuğu yoksa kardeşler ve amcalar hissesi çocuk- lan varsa, erkek çocukları hissesi, kız çocukları hissesi, kalan “kesir” tereke, vasi veya kayyıma teslim edilmişse “hücceti”nin kaydı, bu hüccetin yazıldığı tarih ve bu İşlemi yapıp onaylayan Çemişgezek naibinin mühür ve İmzası SI- rasıyla yazılmaktaydı[126].

d - Ölen kişi er zümresine mensup olup Çemişgezek Irastanesinde veya kışlasında ölmüş ise once memleketi, künyesi, varisi olupolmadığı belirtil- dikten sonra, nakit parası, başka muhallefau, çeşidi ay ve yıllara ait maaşı gu- niş ve para olarak belirtiliyordu. Daha sonra kayyım marifetiyle tabur san- dığına veya varislerine gönderildiğini belirten “hüccet-¡ jer'iyye”yazıhp Çe- mişgezek naibince imzalanıp mühürlendikten sonra İşlem tamamlanıyordu.

Eğer olen erin ailesi köylerde oturuyorsa ev, bağ, bahçe, cani hayvan, ev eşyası, elbiseler, hububatlar, çeşitli zahireler, varsa dükkân eşyalar, varsa maaşı toplanıp cenaze masrafları, karısının mehiri, borçlan, mahkeme mas- rafları, eşinin hissesi, annesinin hissesi, erkek ve kız çocuklarının hissesi (bunlar yoksa veya erkek çocuğu yoksa kardeş ve amcaların hissesi), kalan kesir” yazıldıktan sonra vasi veya kayyımlarla hal edilmiş bir durum varsa onun “hdcceti”yazılıp tarih, Çemişgezek naibinin imza ve mühürüyle İşlem bitiriliyordu[127].

Yukarıda verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi M. Aziz ve çemişgezek şehirlerinde oturan zabit ve er zümresinin terekeleri yazılırken mahkemeler ayn ayn bürokratik işlemler uygulamaktadırlar. Bu durum, OsmanlI idari ve hukuki sistemindeki esnek yapıdan kaynaklanmaktadır.

Belirttiğimiz şekilde terekeleri yazan mahkeme görevlisi, bütün eşyalara günün şartlarına gore rayiç fiyat verdikten sonra, sonuncu getirip Harput ve Çemişgezek mahkemelerinde bulunan Sicillerin “SİCİİI-İ Mahfuz Defterin ” (Şer'iyye Sicillerinde merkezden gelen emirler ile terekelerin yazıldığı bo- lüm) bölümüne yazarak tüm eşyaların fiyatlarım topluyordu. Bu genel top- lamdan, olen askerin “techiz ve tekfin ” (cenaze) masraflarım, karışına veri- lecek mehr-i müeccel miktarlarım, olenin tüm borçlarım, mahkemenin “Resm-İ Kısmet”, “Varaka ve Pul-Baha ”, “Kaydiyye”, “Efamzalye” adlarıyla aldığı masraflar[128], ç!kardıktan sonra kalan terekeyi İslâm feraiz hukukuna gore, karısı (veya kocası) varsa an asi, erkek çocukları, kız çocukları (eğer ço- cıığu yoksa veya erkek çocuğu yoksa kardeş ve amcaları) arasında pay edile- cek şekilde, eğer varisi yoksa beytü'1-mala gidecek şekilde taksim ediyordu. İşte bu tereke kayıdannı kullanarak, M. Aziz ve Çemişgezek'te gorev yapan zabit ve er zümresinin, erkek ve kız çocuklarına, babalan (veya anaları) te- rekelerinden ne kadar hisse isabet ettiğini açıkça görmemiz mümkün ol- maktadır.

Bu tesbitte, dipnot 71 ile 87'de verdiğimiz terekeleri Ö1çÜ olarak aldık. Bu tereke sahiplerinin 44 tanesi M. Aziz'de, 16 tanesi de Çemişgezek'te oturmaktadır. Bunlardan 59 tanesi Müslüman zabit ve erlere, 1 tanesi de zimmi Rum doktora aittir. Biz bütün terekeleri uzun uzun anlatmak yer bu tereke sahiplerinin öldüğü belde ve şehirleri, terekelerinin akibetlerini gösteren bir tablo hazırladık (Bkz. Tablo- IV). Daha sonra bu 60 terekeyi evli, bekâr ve terekesiz olanlar, müslim veya zimmî zabit ve er'lerin toplam terekeleri, cenaze masrafları, eşlerinin mehirleri, borçları, mahkeme masraf­ları, Müslüman erkek ve kız çocuklarının aldığı hisseleri, eşleri anneleri ile diğer akrabalarının aldığı hisseleri oranları ile beraber başka bir tablo haline getirmeye çalışuk (Bkz. Tablo-V).


Tablo-IVde görüldüğü gibi 48 asker (yani % 80’ni) M. Aziz ١’e Çemişge- zek'te ölürken, 3 tanesi (yani % 5'i) Dersim Sancağı, Arguvan ve Viranşe- hirde, 5 tanesi (yani % 8,33'ü) Yemen'de ölmüştür. Yine aynı tabloda varisi olup olmadığı kesin olarak bilinmeyen 27 tereke (yani % 45'i) Tabur Sandı­ğına, 28 tanesi (yani % 46,66'sı) vasi veya kayyımları tarafından varislerine gönderilmiştir. Geri kalan 5 tanesi (yani % 8,33'ü) yetimlere ait para ve te­rekelerin enfılasyon ve ekonomik hareketlerden etkilendirmemek, biraz da nema (gelir) temin etmek gayesiyle vasileri tarafından, mahkeme kararı ile “Eytam sandıÂ/an ”na yatırılmıştır. Bu uygulamaya “İstirbah etme” veya “Rıbıh getirme ”veya “Riba sağlama”veya “Nema getirme” veya “Güze ş te ge­tirme ”deniliyordu[129]. Aynı tarihlerde Ankara Eytam Sandığı ise, yaurılan ye­tim paralarına “Güzeşte” (gelir, kâr, rıbh) verirken veya sandıktan para çe­kenlerden “Güzeşte” alırken bir çeşit “hile-i şer'iyye” kabilinden, her para ahş-verişinde bir İngiliz cep saati alıyormuş veya saüyormuş gibi işlem yapı­yordu[130].

Tablo-Vde belirttiğimiz gibi, 60 askerden 27'si evli (% 45), 33'ü (%55) bekâr, 4'nün (% 6,66) terekesi yoktur. Müslüman 55 (% 91,66 sı) askerin toplam terekesi 307542 guruş 15 para, bir zimmî askerin ise 2515 guruş 20 paralık serveti vardır. Müslümanlara ait 307542 guruş 15 paralık servetin 3695 guruş 20 parası (% 1,19'u) “Teçhiz ve tekfin” (cenaze) masraflarına, 3501 guruşu (% 1,12'si) mehirlere, 4081 guruşu (% 1,31'i) borçlara, 10327 guruşu 15 parası (% 3,33,ü) mahkeme masraflarına 54904 guruş 31 parası (19,20'si) erkek çocuğu olupta terekesi taksim edilen 17 müslim ailenin 36 erkek çocuğuna, 27263 guruş 32 parası kız çocuğu olupta terekesi tasim edi­len 11 ailenin 16 kız çocuğuna, 4262 guruş 29 parası (% 1,49'u) 13 kadına (eşlerine), 10479 guruş bir parası (% 3,66’sı) 7 anneye, 10964 guruş 38 pa­rası (% 3,83'ü) kardeş ve amcalara kalmıştır.

Burada evli ve çocuğu olan 27 ailenin 50'si erkek 29'u kız olmak üzere toplam 79 çocuğu vardır. Fakat bazı ailelerin terekeleri, erkek ve kız çocuk­larına taksim edilmemiş. O nedenle evli olupta erkek çocuğu olan 17 müs­lim ailenin 36 erkek çocuğu ile 11 müslim ailenin 16 kız çocuğu terekele­rinden hisse almış gözükmektedir. Bu 36 erkek çocuğunun her birine orta­lama 1525, 11 guruş, 16 kız çocuğuna ise ortalama 1703, 93 guruş tereke işaret 22 ocuğu olanç bet etmektedir. Halbuki ayni talihlerde (1880-1906), evli ve ocuğu (müsüm-zimmî karışık) vardır. Buç Kırşehir ailesinin 50 erkek, 48 kız 48 ,ocuğunun her birine ortalama 2417, 18 guruş isabet ederkenç 50 erkek ocuğunun her birine ise ortalama 1871,33 guruş isabet etmektedir. Go-ç kız ocukları, ayniç rüldüğü gibi, M. Aziz ve Gemişgezekli askeri ailelerin erkek ocuklarındanç tarihlerdeki (1880-1906) Kırşehir ailelerinin erkek .؛’‘ocukları ise 167,4 guruş daha az tereke almaktadır[131] 892,07guruş, kız ü alman 21 Tokat ailesinin (muslim ve zimmi kan-ç1771-1810 yıllarında ol 48680 ocuğunaç ocuğu vardır. Bu 21 ailenin, 22 erkekç şık) 22 ekek, 11 kız ocuğuna ise 31173 gııruş 27 para karşılığında terekeç gııruş 13 para. 11 kız ocuğa 2212,72 guruşluk, herç isabet etmemiştir. Tokat'ta ortalama her erkek ocuğa da 2833,90 guruşluk tereke isabet etmiştir. Burada da incelenenç kız ocuklar, To-ç zaman far kil olmasına rağmen M. Aziz ve Çemişgezekli erkek ocuklar ise 1130,27 guruşlukç ocuklardan 687,61 guruşluk, kızç katli erkek .؛’؛dalla az tereke hissesi almaktadır[132]

Bu sonuçlardan sonra hemen akla şu sorular gelmektedir. Bu farklar nereden geliyor? Askeri ailelerin durumu iyi olması gerekirken, Tokatlı ve Kı rşehirli sivil ailelerin maddi durumu neden iyi görünüyor? Bu soruların cevabı şudur. Tokat ve Kı rşehir'de ölen sivil ailelerin bütün terekeleri sicillere tam olarak yansımışnr. Halbuki M. Aziz ve Çemişgezek'te oturan askeri ailelerin tüm gelir ve eşyalarının sicillere yansıdığını söylemek oldukça zor. Evli veya bekâr olanlar bu bölgenin çocuğu ise gelirlerinin büyük çoğunluğu terekelerinde yer almış. Fakat bölge dışından gelen zabit ve er zümresinin buradaki maaşını, ev eşyasını biliyoruz ama, memleketinde ne kadar gelir ve serveti vardı onu bilemiyoruz. Diğer bir husus ise, çocuklara isabet eden hisse miktarı ile bu hissenin taksim edildiği çocuk sayıları farklıdır. Kı rşehir- 'de 50-48, Tokat'ta 22-11, M. Aziz ve Çemişgezek'te ise 36-16'dı r. Bu özelliklerden dolayı farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. bir bütün halinde askeri ve sivil terekelerine bakılacak olursa bölgeler arasında çok fazla bir fark olmadığı, askerilerin durumunun sivillere nazaran birazcık daha iyi olduğu dikkati çekmektedir.

IX - Ekonomik Monden Aile

Toplumun temelini teşkil eden aileyi, dini, ahlaki, milli ve ananevi yon- den koruyup gözetmenin yamnda, ekonomik yönden de koruyup gözetmek gerekmektedir. Eğer aile, ekonomik yönden iyi duruma getirilmezse, sosyal ve hukuki yönden alman birçok tedbir uygulanamaz olur. Bu durumu iyi değerlendiren İslâm hukuku bir taraftan kişilerin çalışmasını, helalinden n- Zik kazanmasını, ailenin reisi olan babamn, karısını ve çocuklarım kimseye muhtaç etmemesini isterken öbür yandan kişi ve toplum hakkim koruyarak hile ve harama sapılmamasmı emretmektedir.

Ailenin, sosyal ve ekonomik yönden iyi dengelenmesi konusunu çok iyi bilen OsmanlI yönetimi de aldığı değişik tedbirlerle ailenin ekonomik yö- nünü korumaya çalışmıştır. Yayınlanan çeşidi ferman ve kanunnamelerde, birçok ailenin geçimini temin ettiği meslek erbabının meseklerine, törele- rine, atölye ve dükkanlarına dokunulmaması, ehl-i hiref zümresinin korun- m asi, ihtisab işlerinin iyi organize edilmesi, esnafın kullandığı ÖİÇÜ ve tartıla- rin sik sik kontrol edilmesi, ibadullahın korunması İçin yrlda bir kaç defa narh verilmesi, ziraat ve hayvancılıkla uğraşan köylüden şer'î ve örfi hukuka mugayir fazla öşür ve resim alınmaması, askerîlere ait Irak ve imtiyazların usulsüz olarak değiştirilmemesi vb. gibi konuların emredildigi görülmekte- dir[133].

Ayni haklardan M. Aziz ve çemişgezek şehirlerinin merkezinde veya köylerinde oturan zabit veya er zümresinin aileleri de yararlanmaktaydı. Ge- rek maaşla geçimini temin eden zabit kesimi, gerekse ailesi şehir ve köylerde oturup, kendisi askerlik yapan er zümresi zanaat, ticaret, çiftçilik ve hayvan- cılık vb. gibi meslekleri icra ederken rahatsız edildikleri veya haksızlığa ma- ruz kaldıkları vakit M. Aziz veya çemişgezek mahkemelerine müracaat etdk- lerini, bakim ve himayeye muhtaç aile fertlerinin, mahkemenin önderli- ğinde sosyal güvenceye kavuşturduklarım görmek mümkün olmaktadır[134].

1890-1919 tarihleri arasında M. Aziz ve Çemişgezek şehirlerinde görev yapan zabit ve er zümıesi ailelerinin ekonomik gücü neydi? Bir zabit veya er öldüğü vakit arkasında ne kadar muhallefat (seıvet) bırakabiliyordu? ÖİÇÜ olarak aldığımız 60 terekenin[135] riitbelere dağılımı nasıldı? Çimdi bu sorulan tam olarak cevaplayabilmek için M. Aziz'de görev yapan zabit ve er'lerin ekonomik durumlarını ayrı bir başlık alunda, Çemişgezek'te görev yapan zabit ve erlerin ekonomik durumlarını ayrı başlık altında incelemeye çalışa­cağız.

I - Mamuratü'l-Aziz’de Oturan Zabit ve Er Zümresinin Ekonomik Du­rumları

M. Aziz'de oturan zabit ve er zümresinin ekonomik durumunu tesbit edebilmek için değişik rütbelere mensup 44 askerî aileyi ölçü olarak aldık. Bunlardan 11 tanesi (yani % 25'i) zabit, 33 tanesi (yani % 75’i) erdir. Zabit­lerden 10 (yani % 90,90'ni) Müslüman, 1 tanesi de (yani % 9,09'u) zimmî- dir. 11 zabitten biri (yani % 9,09'u) M. Aziz valisi, üçü Mirliva (yani % 27, 27'si), biri Binbaşı (yani % 9,09'u), biri Jandarma Yüzbaşısı (% 9,09'u), biri Mülazım-ı Sani (% 0,09'u), ikisi Mülazım-ı Evvel (%18,18'i), biri zimmî dok­tor (% 9, 09'u) biri de Tüfenkçi Ustasıdır (% 9,09'u). 33 neferden ise, biri Kanun Çavuşu (% 3,03'u), üçü Çavuş (% 9,09’u), ikisi Onbaşı (% 6,06'sı), ikisi Borazancı Er (% 6,06'sı), geri kalan 25 tanesi de (% 75,75’i) ünvanı ol­mayan er zümresidir.

Bu zabit ve erlerden tamamına yakını 4. Orduya bağlı Nizamiye ve Redif sınıfındandır. Yine bu 44 zabit ve neferden tesbit edebildiğimiz 26 tanesi (% 59,09'u) M. Aziz vilayetine tabi sancak, kaza, nahiye ve köylerden gelmiş olup, geri kalan 18 tanesi (% 40,90'nı) ise başka vilayet ve sancaklardan bu­raya gelmişlerdir. Görüldüğü gibi, buradaki kıtalarda askerlik yapan zabit ve erlerin yaklaşık % 6O'ı vilayet dahilinden toplanırken, % 40i ise vilayet dı­şından toplanmışur.

Burada belirttiğimiz 44 kişinin asli görevi askerî amaçlı hizmederi yü­rütmektedir. Ancak, bunlardan sadece 11 kişiyi oluşturan (belki doktoru da çıkarmak mümkündür) zabit kesimi askerliği meslek olarak seçerken 33 ki­şiden oluşan er zümresi ise geçici bir süre (20 yıl kadar) askerlik hizmetini yürütmektedir. O nedenle, özellikle er zümresinin şehir ve köylerinde yap­tıkları işlere de bakmak gerekmektedir. Askerî ailelerin ekonomik duru­munu çıkarurken bu hususu gözönünde tutmak icap etmektedir.

Siciller üzerinde yapuğımız çalışmalarda, zabit zümresinin meslekleri dışında ikinci bir iş yapuklarını veya ailelerinin ne gibi değişik işler yapuğını kesin olarak tesbit edemedik. Ama M. Aziz vilayeti dahilinden toplanan er­lerin şehir ve köylerinde ne gibi işler yapuğını (askerlik süresince ailelerinin devam ettirdiği İşleri) tespit etmemiz mümkün oldu. Bu 33 neferden 15 ta- nesinin (% 45,45'İ) yaptığı İşler şoyledir; Birisi ticaret (% 3,03'ü), ikisi ser- best meslek (% 6,06'sı), beşi çiftçilik (% 15,15'İ), yedisi çiftçilik ve hayvancı- ilk (% 21,21'İ) yapmaktadır.

Bu zabit ve erlerin terekeleri incelendiği vakit, fiyatları 200, 240, 300, 800 guruş ile 1000 guruş arasında değişen, 5-10 göz odalı, “tahtânf” veya “fevkani” (tek veya iki katil) özelliğe sahip, bazı zabit evleri ile erlere ait bazı koy evlerinin etrafında bağçesi, yanlarında ahir ve samanlığı olan evlerde oturdukları, evlerini hail, kılım, keçe ve hasırlarla döşedikleri goriilmekte- dir[136].

Zabitlerden bazılarının, binek amacıyla, değişik donarda (renklerde) at ve merkepler besledikleri de gözlenmektedir. Mesela: Mirliva izzet Paşa'nın 1830 guruş krymedi bir yağız ati, binbaşı Hacı Mehmet Efendi'nin 460 guruş kıymetli bir kir ati. Jandarma Yüzbaşısı Hacı Osman Ağa'nın da 400 gurıış kıymetli bir merkebi bulunmaktaydı[137].

Köylerde oturup ticeretle uğraşanların evlerinde ev eşyaları, dükkanla- nnda ise ticari emtialar bulunuyordu, çifçilik yapanların servetleri İçinde ise, ev eşyaları yanında, fiyatları 150 ile 200 gııruş arasında değişen 2 öküzü, 100 ile 200 guruş arasında değişen birer İneği, 150 ile 200 guruş arasında değişen birer merkebi, 50 ile 60 guruş kıymetli çift takımı (saban, boyundu- ruk, pulluk, kağnı, araba, düven vb. gibi) ile ziraat aletleri (tırpan, orak, yaba, dirgen vb. gibi), yine fiyatları 100 ile 500 guruş arasında değişen bir-iki kıta tevek (teğek) (üzüm) bağı, 300 ile 2000 guruş arasında değişen bir-iki kıta bağçesi, 100 ile 200 guruş kıymetli birkaç dönüm (510 veya daha fazla olabilir) tarlalan da bulunmaktaydı[138]. Bazı aileler çiftçilik meşkalesi yanında hayvancılıkta yapmaktaydı. Bu gibi ailelerin servetleri incelendiği vakit yu- karda verdiğimiz fiyatlarda 2-3 öküz, 1-2 inek, dana ve cam uz, 1-2 merkep ve sıpa (supa), 1-2 katrr, fiyatlan 40 ile 60 gurıış arasında değişen 3 veya 5 veya 10-15 kadar koyun, yine fiyadan 40 ile 60 guruş arasında değişen 3 veya 5 keçi, yukarıda belirttiğimiz fiyatlarda bir çift takımı, zirat aletleri, 1-2 krta bağ ve bağçe, birkaç dönüm (veya daha az veya fazla olabilir) tarlaları olduğu görülmektedir[139]. Çiftçilik ve hayvancılık yapan alilelerin servetlerine dikkat edilecek olursa, tipik bir Anadolu köyü modeli ortaya çıkmaktadır. Bunlar ne çok büyük bir çiftçidir ne de çok büyük bir hayvancıdır. Ziraat ve hayvan­cılık yapmaktan asıl amaç, sadece kendi ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Fazla üretim yapıp, dışa taşma amacı güdülmemektedir. Yani, bir çeşit, kapalı ekonomi uygulamaktadırlar. Bu bölgedeki, köylerin etrafında geniş meralar olmasına rağmen, aile servetleri içinde 100-150-200 kadar koyun ve keçi sü­rüsünün çıkmayışı ayrıca dikkat çekici bir durumdur. Yapuğımız yüzey araş- urmasında, halâ aynı alışkanlığın bazı köylerde de devam etmiş olması dik­kat çekici bir durum olduğu gibi, üzerinde de durulması gereken bir konu­dur[140].

M. Aziz'den örnek aldığımız 44 zabit ve erin malî durumlarını tam ola­rak sergileyebilmek için ünvanlarına göre tablo çıkarmayı uygun bulduk (Bkz. Tablo-VI).

Tablo- ٦Tda görüldüğü gibi, 44 zabit ve erin toplam olarak 274978 gu­ruşluk terekesi vardır. Bu servetin 183014 guruş (% 66.55’i) 11 zabit 91964 guruşu da (% 33.44'ü) 33 ere aittir. Zabitler arasında, 60259 guruşluk (% 21.91'i) servet ile en yüksek payı Binbaşı Hacı Ahmet Efendi alırken, ikinci sırayı, 26822 guruşluk (% 9.75'ni) servetle Mirliva İzzet Paşa, üçüncü sırayı, 26819 guruşluk (% 9.75'ni) servetle M. Aziz valisi Mahmut Paşa, dördüncü sırayı, 24526 guruşluk (%8.91'ni) servetle Mirliva Fuat Paşa, beşinci sırayı, 22120 guruşluk (% 8.04'nü) servetle Jandrma Yüzbaşısı Hacı Osman Ağa, diğer sıralan ise Mülazım-ı Sani, Mülazım-ı Evvel ve ötekiler almaktaydı.

Erlerde ise birinci sırayı 37633 guruşluk (% 13.68) servetle M. Aziz'e tabi Kinederiç (Gözebaşı) Köyünden olan Mehmet bin Ahmet alırken, en son sırayı da 10 guruşluk (% -,03) servetle (sadece alacağı, köyünde başka serveti olması lâzım) M. Aziz'e bağlı Mişi köylü Mehmet bin Hüseyin almak­tadır. Kanaatimizce erlere ait servetlerin biraz daha fazla olması lâzımdır. Tabloda görüldüğü gibi, bazı erlerin sadece alacak ve maaşları sicillere yan- s’ ken, memleketlerinde olan servetleri yansımamışür. Bu nedenle, erlerin sayılan fazla olmasına rağmen, terekleri düşük kalmışur.

Tespit ettiğimiz bu rakamlara göre, bölgede görev yapan bir zabit 2500 guruş ile 60000 guruş (ortalama olarak 16637 gunış eder) arasında değişen bir servete sahip olurken, er zümresi ise 50 guruş ile 15000 guruş arasında değişen (ortalama olarak 2786 guruş eder) bir servete sahip olmaktaydı. Buna göre, bölgede görev yapan zabit zümresinin ekonomik durumu, er zümresine göre birkaç kat daha iyi idi demek mümkündür.

2 - Çemişgezek'te Oturan Zabit ve Er Zümresinin Ekonomik Durumu

Çemişgezek'te oturan zabir ve er zümresinin ekonomik durumunu tes­pit edebilmek için değişik rütbelere mensup 16 askerî aileyi ölçü olarak al­dık. Bunlardan 5 tanesi (% 31,25'i) zabit kesimine, 11 tanesi ise (% 68,75'i) er zümresine aittir. 5 zabitten ikisi (% 12.5) yüzbaşı, birisi (% 6,25) Mülazım-ı Sâni, ikisi de (% 31.25'i) zabit kesimine, 11 tanesi ise (% 68.75'i) er zümresine aittir. 5 zabitten ikisi (% 12.5) Yüzbaşı, birisi (% 6,25) Mülazım-ı Sâni, ikisi de (% 12.5) Ser-Ça٦٦ış (Baş Çavuş)dur. 11 erden birisi (% 6.25) Bölük Emini, ikisi (% 12,5) Çavuş, ikisi (% 12.5) Onbaşı 6 tanesi de (% 37.5) erdir.

Bu zabit ve erlerin tamamına yakını, 4. Orduya bağlı Nizamiye ve Redif sınıfından olan kıtalarda görev yapmaktadır. Bu 16 zabit ve erden tespit edebildiğimiz sadece 2 tanesi (% 12.5) Çemişgezek merkez ve köyünden olup, geri kalan 14 tanesi (% 87.5) bölge dışındaki Malatya, Behisni (Besini), Ağcadağ, Si١’as, Ordu, Trabzon, Aziziye ve Erzurum gibi şehirler­den gelmişlerdir. O nedenle, köy veya şehirlerinde olan terekelerinin ta­mamı sicillere yansımayıp, sadece alacak ve maaşları yansımıştır.

Bu 16 Askerden sicillere terekesi yansıyan 2 yüzbaşı ile bir Mülazım-ı Sani birkaç odalı evlerde oturdukları, evlerini hah ve kilimlerle döşedikleri, evlerinde bölgeye uygun kap-kacak kullandıkları, askerlikle ilgili kitap ve araç-gereç bulundurdukları, Yüzbaşı Mehmet Hayri Efendi'nin takımı ile be­raber 810 guruş kıymetli bir binek atı beslediği dikkati çekmektedir[141].

Örnek olarak aldığımız bu 16 askerin malî durumları da şöyledir (Bkz. Tablo-VII).

Tablo - VlI'de görüldüğü gibi, bu 16 zabit ve erin toplam olarak 10376 gruş 25 paralık serveti vardır. Bu servetten 4551 guruş 10 parası (% 43.86'sı) 5 zabit'e 4825 guruş 15 parası da (%56.13'ü) 11 ere aittir. Zabider arasında, 2272 guruşluk (% 21.89) servetle yüzbaşı Mehmet Hayri Efendi birinci sırayı alırken, ikinci sırayı, 2067 guruş servetle (% 19.92) Mülazım-ı Sani İsmail Hakkı Efendi, diğer sıraları da Yüzbaşı ve Ser-Çavuşlar olmaktadır.

Er zümresininde ise, 1014 guruş 10 paralık servede(% 0.77) Aziziye Ka­zasından Mahmut bin Ali Çavuş birici sırayı alırken, 24 guruşluk (% 0.23) servede (sadece alacağı, köyünde başka terekesi olması lazım) Çemişgezek'in Türk köyünde oturan Süleyman bin Arif en son sırayı almaktadır. Sicillerden toplayarak tabloya döktüğümüz bu tereke rakamlarının, tam olarak gerçeği yansıttığını söylemek oldukça zor gözüküyor. Bu rakamlar özellikle erlerin alacak ve maaşlarını yansımakta, köy veya şehirlerdeki diğer muhallefadarını (tereke, gelir), yansıtmamaktadır. O nedenle bu rakamları, sadece bir fikir vermesi bakımından ele alıp, kullanmanın daha doğru olacağı kanaatini be­lirtmek isteriz.

Tespit ettiğimiz bu rakamlara göre zabit kesiminin terekesi 15 guruş ile 2272 guruş (ortiama ahncak olursa 910 guruş) arasında değişirken, er züm­resinin terekesi ise 24 guruş ile 1014 guruş arasında (ortalama alacak olursak 529.5 guruş) değişmektedir. Buradaki ortalama rakamlara göre zabit kesi­minin ekonomik durumu, erlere göre bir kat daha iyi idi demek mümkün­dür. Dikkat edilecek olursa bu sonuç, M. Aziz için bulduğumuz rakamlarla çelişkiye düşmektedir. Bu çelişkinin, terekelerin eksik oluşundan kaynak­landığını tekrar etmekte fayda var sanırız.

X - Ailenin Etnografik Yapısı

Mamuratü'l-Aziz ile Çemişgezek'te Oturan Zabit ve Er Zümresinin Et­nografik Yapısı

Aile kendi içinde küçük bir devleti andırır. Kendine göre hukukî ve ah­lâkî prensipleri olduğu gibi, maddî ve manevî yönden ihtiyaçlarını karşıla­yan, değişik ev eşyalarına, giyim-kuşam, yeme-içme, süslenip-gezme gibi do­nanım eşyalarına, çeşitli konularda yazılmış kitaplara, askerî ve teknik amaçlı araç ve gereçlere, çeşidi ticaret, ziraat, çiftçilik vb. gibi meslek aletlerine de sahip oldukları görülmektedir. O gün kullanılan, bu etnografik eşyaların, günümüze getirilebilmesi, değişik renk, sanat ve kullanım amaçları yönün­den irdelenmesi, Türk kültür ve folklorunun zenginliğini apaçık ortaya ko­yacaktır. Çeşitli şehirlere ait, Osmanlı dönemi Kadı sicilleri bu açıdan ol­dukça zengindir. Biz, M. Aziz ve Çemişgezek'te oturan zabit ve er zümresine ait, örnekleme yöntemiyle seçtiğimiz dört terekeyi yanyana tablo halinde ve­rerek, bu zümrelerin oturdukları evleri, evlerin nasıl ve nelerle döşendikle­rini, nasıl ve ne çeşit elbise ve üniformalar giydiklerini, ne çeşit kitaplar oku­duklarını, hangi askerî araç ve gereçleri kullandıklarını, evlerinde ne çeşit mutfak eşyası kullandıklarını, neler yiyip-içtiklerini, kaç binek hayvanı kul­landıklarını, özellikle er zümresinin ziraat ürün miktar ve çeşiderini, ziraat aletlerini, çiftçilikte kullandıkları koşum hayvanlarını, besledikleri büyük ve küçük hayvanları adet ve fiyatlarıyla verdikten sonra, ailenin ekonomik büyüklüğünü gösteren toplam tereke rakamlarını vermeye çalıştık (Bkz. Tablo-VIII-IX).

Tablo - VIII'in birinci sütununda verdiğimiz tereke, jandarma yüzbaşısı Anbarcı-zade Hacı Osman Ağa'nındır. Hacı Osman Ağa, muhtemelen M. Azizli olup, 4. Orduya tabi Jandarma Alaymdandır. 4 Mayıs 1918 (27 c. Evvel 1331) tarihinde olen Hacı Osman Ağa'nın terekesinde 22120 guruş kıymetli 29 kalem emtia ve entografik eşya goriilmektedir. M. Aziz mahkemesi, bu emtia ve eşyaları yazıp fiyatlarım da takdir ettikten sonra, 3000 guruş kari- Sina “mehr-i müeccel” borcu İçin, 876 guruş 10 para vesayet İçin, 86 guruş “Dellaliye” İçin, 107 guruş “Resm-İ Kısmet” İçin, toplam 4120 guruş masraf ve borçlan Çikardtktan sonra, kalan 18000 guruşun eşi Hatice Hanim ibnete Asim Efendiye, 6000 (6000*625=6625) guıuşurı kızı Fatma'ya, 6000 guruşun küçük kızı Zülfiye'ye taksim eder, ölenin erkek çocuğu olmadığı İçin, islam Feraiz hukuku gereğince, kalan terekeden 3750 guruş (her birine 1250 gu- ruş) 3 ammisi (emmi, amca) oğullan olan Hacı Mehmet Efendi'ye, Hacı Ha- fiz Ömer Efendi'ye ve Mustafa Efendi'ye taksim der. Fakat amca oğulların- dan Hacı Mehmet Efendi, bu parayı almaz ve iki kızı Fatma ve Zülfiye'ye hibe eder. Küçük kızı Zülfiye'nin hissesi annesinin mehirinden verdiği 1000 guruş ile 7625 guruşa ulaşır. Bu para malrkeme ve vasi marifetiyle rıbıh (güzeşte, kâr, gelir, nema, hasıl) getirmek amacıyla “Eytam Sandığı'na yatırılır,[143] .

Tablo VIII’in ikinci sütundaki tereke ise Abdullah Oğullarından Mehmet bin Ahmet bin İbrahim adil er'e aittir. Mehmet bin Ahmet adil bu er, M. Aziz vilayetinin merkez Kinederiç (yeni adi: GOzebaşı) köyünde oturup, muhtemelen 4. Orduya bağlı Harput Redif Taburlarında askerlik yaparken 21 Kasım 1917 (6 Safer 1336) tarihinde kıtasında ölmüştür. Terkesi 37633 guruş kıymetli 118 kalem emtia ve eşyadan oluşmadır. M. Aziz Mahkemesi, bu 118 kalem emtia ve eşyayı yazıp fiyatlarım da takdir ettikten soııi'a, karısı Behiye bin ti Abdullah ile büyük oğlu, Ömer, küçük oğlu Mehmet, küçük kızı Ayişe arasında taksim eder. Fakat krsa süre sonra kansı da ölür. Terekenin tamamı üç çocuğuna kalır. Büyük oğlu Ömer'e liissesi verilir. Küçüklere ait. bazı eşyaları sayılır ve bunlardan hasıl olan 16790 guruşluk nakit tereke vasi tayin edilen ammileri (amca) Hasan bin Ahmet ve Mahkeme marifetiyle "Eyram Sandığı’na yatırılır.

Tablo-IX’un birinci sütununda yer alan tereke Mülazım-ı Sani İsmail Hakkı Efendi'ye aittir. İsmail Hakkı Efendi, aslen Erzurumlu olup, Çemişge- zek'te oturan 4. Orduya bağlı Nizamiye sınıfı 76. alayın, 2. taburun 3. bölük komutanı iken 17 Temmuz 1902 (4 temmuz 1317 R.) tarihinde intihar ede­rek ölür. Olay üzerine duruma elkoyan Çemişgezek mahkemesi, 1360 guruş kıymetli 115 kalem emtia ve eşyasını tahrir ettikten sonra taburdaki zabit­lerle beraber “sûk-ı sultanî, sûk-ı memleket vebazar” denilen “meze t mey­danı ”nda müzeyede ile geçer fiyata satar. Bu satıştan sonra 1898-1899 yılları “maaş” ve “tayin bedeli” olarak 751 guruş alacağı çıkar. Ancak bu maaş ve bedel’in muhasebesi yapılırken, “Tabur SandığT'na 82 guruş borcunun ödenmesi, 171 guruş 20 paralık artan maaşının “Ser-Askeriye"” ye gönderil­mesi, 25 guruş “İane Komisyonu”na gönderilmesi, 27 guruş 30 para “Takaüd-i Askeriyye”ye (emekli) gönderilmesi işlemlerini de yapar. Bütün bu muhasebe işlemleri yapılırken Mecidiye 20, Osmanlı Lirası 108 guruş üzerinden hesap edilir. Bu satış ve muhasebeden sonra elde edilen 1360 gu- ruşluk terekeden 10 guruş “gasil” (yıkama) için İmam Efendiye, 6 guruş “Hammaliye”, 27 guruş “Dellaliye”, 32 guruş 35 para “Resm-i Kısmet”, 3 gu­ruş 5 para “Pul Baha ” adıyla toplam olarak 79 guruş masraf kesilir. Bu mas­raftan sonra kalan 1281 guruşluk tereke memleketindeki varislerine gönde­rilmek üzere 23 Ağustos 1902 (18 C.Âhir 1319) tarihinde “Tabur Sandığı ”na teslim edilir .

Tablo-IX'un ikinci sütununda yer alan tereke, aslen M. Aziz'e bağlı Germili (Yeni adı: Yedigöze) köyünde oturup, 4. Orduya bağlı Harput Redif Taburlarında (?) askerlik yaparken, 13 Mayıs 1916 (10 Receb 1334) tari­hinde, kıtasında ölen, Ahmet bin Abdullah adlı ere aittir. Mahkeme, Ah­met'e ait 3195 guruş kıymetli 78 kalem emtia ve eşya yazmışür. Tereke tak­simi yapılmadan karısı Şakire binti Mehmet Beğ de ölür. Tereke annesi Esma binti Veli ile küçük oğullan Bekir, Zülfı, Ömer ve küçük kızı Sakine'ye kalır. Mahkeme, mahkeme ve diğer masrafları çıkardıktan sonra, anası Es- ma'ya 65 guruş 9 para, küçük kızına 437 guruş 33 para, 3 küçük oğlunun herbirine 875 guruş 26 para düşecek şekilde taksimatı yapar ve 4 küçük ço­cuğa düşen 364 guruş 30 paralık hisseyi “Eytam Sandığı ”na gönderir .

Buraya kadar, M. Aziz ve Çemişgezek’te oturup, örnek olarak seçilen 2 zabit ile 2 erin emtia ve etnografık eşyalarının ayrınnh tablolarını vermeye çalıştık. Tablolarda görüldüğü gibi, emtia ve eşyalar, fes, yazma, makreme, gömlek, ceket, pantolon ve don, kemer, potin vb. gibi giyim eşyalarından, küpe, bilezik vb. gibi süs eşyalarından, yatak, yorgan, yasdık, minder, halı, ki­lim, palas, hasır, heğbe vb. gibi kullanım ve mefruşat eşyalarından, çeşitli ki­tap ve askerî malzemelerden, kaşık, billur, üsküre, sahan, tava, tencere, tepsi vb. gibi mutfak eşyalarından, yağ, un, bulgur, döğme, vb. gibi zahirelerden, buğday, arpa vb. gibi hububatlardan, koyun, keçi, öküz, inek, merkep, at vb. gibi canlı hayvanlardan, bağ, bahçe, tarla ve ev gibi gayri menkullerden oluşmaktadır.

Terekelere dikkat edilecek olursa, günlük yaşantı yönünden zabitlerle erlerin arasında pek fazla fark olmadığı dikkati çekmektedir. Giydikleri eş­yalar birbirine yakındır. Hemen hemen hepsinin ev odaları, halı, kilim, pa­laz ve hasırla döşendikten sonra, etrafı ot dolu yan yasdığı ve minderlerle çevrili, uygun bir-iki yerde divan, divan üzerinde divan örtüsü, ve yan yasdık- ları, yasdıkların üzerinde işlemeli veya işlemesiz örtüler şeklinde döşenmiş vaziyetteydi. \٢ıne yatak odalarındaki, yatak ve yorganları, yün ve pamuktan yapılmış çift yüzlü döşek ve yorgandan oluşurken, mutfaklarındaki kaplar ge­nellikle bakır ve çinkodan oluşuyordu. Evlerde kullanılan bu yerli malzeme­lerin yanında Amerikan bezi, İngiliz usturası vb. gibi yabancı menşeili eşyala­rın da kullanıldığı dikkaü çekmektedir.

Erlerin terekelerinde kitap adları dikkati çekmezken, bazı zabitlerin kü- tüphânelerinde yalnız askerlikle ilgili kitaplar görülmekte, bazılarının kü- tüphânelerinde ise askerlikle ilgili kitapların yanında, çok çeşitli konularda yazılmış eserlerin de varlığı dikkati çeken ve üzerinde durulması gereken bir husustur1٠7.

Askerî zümre arasında tesbit ettiğimiz etnografik benzerlik, bu bölgede oturan sivil aileler arasındaki etnografik benzerlikle denk düşmektedir1٠8. Bu benzerlik, askerî aileler ile bölgedeki sivil ailelerin, ayrı ayrı birer sınıf olma­dığını, aksine tam bir etnografik kaynaşma içinde olduklarını ortaya koymak­tadır. Bu durum, incelediğimiz dönemde, ordu ile milletin (veya tebanın) kaynaşmış vaziyette olduğunu da göstermektedir.

SONUÇ

Buraya kadar, Türk töresi, İslam hukuku ve Osmanh Kanunnâmelerine göre askerî aileler, M. Aziz ve Çemişgezek'in İdarî statüleri, buralarda oturan askerî birlikler, M. Aziz ve Çemişgezek'te nikâh, mehir, nafaka, boşanma ve zina vb. gibi evlilik gelenekleri, doğum olayları ve çocuk sayıları, vasilik, nâ- zırlık, kayyımlık vb. gibi sosyal güvenlik kurumlan askerî ailelerin ekonomik ve etnografık yapıları konularını dört ana tema halinde ayrı ayn incelemeye çalışuk. Bu çalışmadan bizim çıkardığımız sonuçlar şunlardır.

- M. Aziz ve Çemişgezek'te oturan askerî ailelerin dinî, ahlâkî, idari, sosyal ve ekonomik konulardaki bütün faliyederi, sivil ailelerde olduğu gibi, tamamen İslâm hukukuna bağlı idi. Ne var iki merkezde genellikle 4. Or­duya bağh Nizamiye, Redif ve Jandarma sınıflarından olan askerî birlikler görev yapmaktadır.

- İncelediğimiz dönemde, M. Aziz Vilayet, Çemişgezek ise Ona bağlı Dersim Sancağı'nın bir kazası idi. Bu iki merkezde genellikle 4. Orduya bağh Nizamiye, Redif ve jandarma sınıflarından olan askerî birlikler görev yap­maktadır.

- Askerî aileler arasında yapılan nikâh akidleri, damat adayının vere­ceği mehr-i muaccel ve mehr-i müeccel miktarları, gelin adayının getireceği cihaz (çeyiz) miktarları, İslâm hukukuna göre şekillenirken, tamamen bölge­nin geleneklerini de yansıtmaktaydı.

- İslâm hukukunun müsade etmesine rağmen poligaminin (çok evli­lik) rağbet görmediği, hele hele 3 ve 4 evliliğin hiç rağbet görmediği, 60 as­kerden sadece % 6,66'sının 2 evli olmasından açıkça anlaşılmaktadır. 2. evli­liğin daha çok zabit zümresi arasında rağbet gördüğü, er zümresi arasında ise fazla rağbet görmediği anlaşılmaktadır.

- Askeri aileler arasında yapılan evliliklerin genellikle devam ettiği, bo­şanma olaylarına pek fazla rasdanmadığı gözlenirken, zina sebebiyle yapılan boşanmalara ise hiç rasdanılmaması dikkat çekicidir. Bu açıdan, zabit ve er zümresinin karargah dışında, mudu bir yuvaya sahip oldukları, ailesiz kişile­rin veya problemli aileye sahip kimselerin düştüğü bunalımlara düşmedikle­rini söylemek mümkündür. Askerî aileler için tespit ettiğimiz bu sonuç, Harput, Tokat, Trabzon, Kırşehir ve Ankara'daki sivil aileler için tespit etti­ğimiz sonuçlarla da denk düşmektedir.
- Bölgede bulunan askerî aileler arasında, kabarrk bir çocuk nüfusu- nun olmadığı gözlenmektedir. 5-6 ve 7 çocuklu olan aileler, daha çok 2 evli olan zabit ve er zümresine aittir. Evli, 27 ailenin 50'si erkek, 29'11 krz olmak üzere toplam 79 çocuğu vardrr. Ortalama olarak askerî ailelere 2. 92 çocuk düşmektedir. Bu sonuca gore, bölgedeki bir askerî aile 3 çocuk, 2 anne ve baba olmak üzere 5 kişiden oluşmaktadır.

- Ailelerin parçalanması veya tabii afetlere maruz kalması sonucunda, ortada kalan çocuklar sahipsiz bırakılmayıp topluma kazandırılıyordu. Bu amaçla İslâm hukukunun emrettiği şekilde, çocukları besleyip büyütmek, malını korumak amacıyla vasi, nâzır ve kayyımlar tayin ediliyordu. Bunlar ise, çocukların mallarım genellikle “Eytam Sandıklarında korumaya çalışıyorlardı. Bu sosyal güvenceler sayesinde, dilenen, mağdur olan, bugünkîî tabirle “köprü altına düşen’’ asker çocuklarının olmayışını, bunlarla ilgili hiçbir belgeye rastlanılmamasım, dikkat çekici bir duruirr olarak belirtmek gerekil’.

- M. Aziz ve Çemişgezek'te oturan zabit zümresinin ekonomik durum- lan, er zümresine göre biraz iyi görünmektedir. Fakat, er zümresinin mem- leketlerinde olan bütün emtia ve gelirler de gözönüne alınacak olursa arala- rinda büyük bir !!çurumun olmadığını söylemek mümkündür. Zabit ve er zümresinin terekelerinde yer alan emtia ve eşyalara dikkat edilecek olursa, gîînlük hayatta zabit zümresi ile er zümresinin hemen hemen yani standart- larda yaşadıkları, giyim-kuşam ve yemeiçmede denk durumda olduklarım söylemek mümkündür.

- Bölgede görev yapan zabit ve er zümresinin, giyim-kuşamlan (üniformalar hariç), evlerinde yiyip-içtikleri zahireler, evlerini döşedikleri hali, kilim, keçe, palas ve hasır gibi mefruşatlar, mutfaklarında kullandıkları sahan, tencere, tepsi vb. gibi etnografık ev eşyaları hemen hemen ayni idi. Bu açıdan tam bir etnografik birlik olduğunu, bu birliğin sivil ailelerle de tam benzerlik arzettiğini belirtmek gerekir.

- Konu, bir bütün halinde ele alınacak olursa, ne zabit ve er zümresi arasında, ne de askerî aileler ile sivil aileler arasında ezen veya ezilen mana- Sinda bir sınıf farkının olmadığı dikkati çekmektedir. Konuya, hukukî hak- lar, gelenek ve görenekler, sosyal ve ekonomik faaliyetler, entografık çeşit ve zenginlikler açısından bakılacak olursa, tam bir kültür birliği oluşturdukları- m da söylemek mümkündür.

a.g.e. : Adı geçen eser.

a.g.m. : Adı geçen makale.

a.g.y. : Adı geçen yer.

a.g.teb. : Adı geçen tebliğ.

AŞS. : Ankara Şer'iyye Sicili, arkasından gelen rakamlar defter ve belge numaralarını göstermektedir.

AÜİFD. : Ankara Üniversitesi İhâhiyat Fakültesi Dergisi.

Ay. : Ayet.

BA. : Başbakanlı k Arşivi.

b. : Belge

Buhari : Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve şerhi (DİBY.).

ÇŞS. : Çemişgezek Şer'iyye Sicili, arkası ndan gelen rakamlar defter ve sayfa numarasını göstermektedir.

d. : Defter.

DİBY. : Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını.

g•Y• : Gösterilen Yer.

Ha. : Hadis

HŞS. : Harput Şer'iyye Sicili, arkası ndan gelen rakamlar defter ve sayfa numarasını göstermektetir.

HDKDT. : Hak Dini Kur'an Dili Tefsiri (.H. Yazır'a aittir).

İÜEFD. : İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültsi Tarih Dergisi.

İÜİTED. : İstanbul Üniversitesi İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi.

Kanunlar-! : XV. ve XVI. Ası rlarda Osmanlı İmparatorluğunda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esasları, C,!.

KHMK. : Kur'an-ı Hakim ve Meal-i Kerim /H.B. Çantaya aittir).

KKTA. : Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (DİBY.).

KŞS : Kı rşehir Şer'iyye Sicili, arkasından gelen rakamlar defter ve belge numarasını göstermektedir.

MM. : Maliyeden Müdevver (Başbakanlık Arşivi).

OA. I. : Osmanlı Araşurmaları. I Dergisi.

RS. : Riyazü's-Salihin.

s. : Sayfa.

Su. : Sure.

TŞS. : Tokat Şer'iyye Sicili, arkasından gelen rakamlar defter ve sayfa numarasını göstermektedir.

-


İncelemeler

1 AKGÜNDÜZ, AHMET; Mukayeseli islâm ve Osmanlı Hukuku Külliyatı, Diyarbekir, 1986.

2 ANSAY, SABRİ ŞAKİR; "Aile Hukuku", A. Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi, sayı, 2-3, Ankara, 1952, s. 21-23.

3 ARMAN, ZEKİ; "1518 (924) Tarihli Çemişgezek Livası Kanunnâmesi", Tarih Dergisi, sayı, 34 İstanbul, 1984, s. 101-121.

4 ATAY, HÜSEYİN; "Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif de aile plânlamasına ait bir tetkik", İt.İ. islâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi„ c. 4, cüz, 1-4, cüz, 1-4, İstanbul, 1973, s. 229-232.

5 BARKAN, ÖMER LÜTFİ; XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı imparatorluğunda Zirâi Ekonominin Hukuki ve Mali Esasları, c. 1, İstanbul, 1943.

6 BERKI, ALİ HIMMET; islâm Hukukunda Ferâiz ve intikal, Sadeleştiren, Irfan Yücel, DİBY. Ankara, 1985.

7 BİLMEN, ÖMER NASUHi; Hukuku islâmiyye ve Istılâhatı Fıkhiyye Kamusu, c. 1-8, İstanbul, 1985.

8 ÇANTAY, HASAN BASRİ; Kur'an-ı Kerim ve Meâl-i Kerim, C. 1-3, İstanbul, 1965.

9 ÇEKER, ORHAN; Aile Hukuku Kararnâmesi, İstanbul, 1985.

10 Diyanet İşleri Başkanlığı: Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Ankara, 1983.

11 DONUK, ABDÜLKADİR; "Çeşitli toplumlarda ve eski Türklerde aile", İÜEF. Tarih Dergisi, sayı, 33 (Mart, 1980-1981), İstanbul, 1982, s. 147- 168.

12 EFLATUN; Devlet, İstanbul, 1971.

13 Genkur, Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı; Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Osmanlı Devri, 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi Kafkas Cephesi Harekâtı, c. II, Ankara, 1885

14 ; Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Osmanlı Devri Birinci Dünya Harbi idari Faaliyetleri ve Lojistik, c. X, Ankara, 1985.

15 GÖYÜNÇ, NEJAT; XVL Yüzyılda Mardin Sancağı, İstanbul, 1969.

16 GÜNALTAY, M. ŞEMSEDDİN; "İslâmdan Önce Araplar Arasında Kadının Durumu, Aile ve Türlü Nikâh Şekilleri", Belleten, Sayı, 60, Ankara, 1951, s. 697.

17 İNAN, ABDÜLKADIR; Makaleler ve incelemeler, Ankara, 1968.

18 KAFESOGLU, İBRAHİM; Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1984.

19 KARAL, ENVER ZIYA; Osmaııh Tarih, C. 7-8, Ankara, 1977, 1988.

20 LEWIS, BERNARD; Tarihte Araplar, İstanbul, 1979.

21 MUHYİDDİN-İ NEVEVİ; Riyazü's Sâlihin ve Tercemesi, Çev. Hasan Hüsnü Erdem, Kıvamüddin Burslan, c. 1-3, DİBY. Ankara, 1972.

22 ORTAYLI, İLBER; "Anadolu'da XVI. Yüzyılda Evlilik ilişkileri Üzerine Bazı Gözlemler", Osmanlı Araştırmaları, I, (Dergisi), İstanbul, 1980.

23 ÖGEL, BAHAEDDİN; Türk Kültürünün Gelişme Çağlan, II İstanbul, 1971.

24 Türk Mitolojisi, c. I, Ankara, 1971.

25 Büyük Hun imparatorluğu Tarih, c. 1-2, Ankara, 1981.

26 ÖZDEMIR, Rİ FAT; X/X. Yüzyılın İlk Yarısında Ankara (Fiziki, Demografik, idari ve Sosyo-Ekonomik Yapısı, 1785-1840), Ankara, 1986.

27 ; "Tokat'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı, 1771-1810", Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu Bildirileri, 2-6 Temmuz 1986, Ankara, 1987, s. 81-144.

28 ; "Kırşehir'de Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı, 1880-1906", Osmanlı Araştırmaları Dergisi, Sayı, IX, istanbul, 1989, s. 101-157.

29 ; "Harpufta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı, 1631-1919", 23-26 Mart 1987 tarihleri arasında Fırat Üniversitesince Tertiplenen "Türkİslâm Tarih ve Kültüründe Fırat Havzası Sempozyum u"na sunulmuş tebliğ.

30 ; "Trabzon'da Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı, 1700-1841", 1-3 Haziran 1988 tarihleri arasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi ile Fransız Anadolu Araştırmaları Merkezinin müştereken tertipledikleri "Uluslar Arası Tarih Boyunca İkinci Karadeniz Kongresi"ne sunulmuş

31 SUNGUROĞLU, İSHAK; Harput Yollannda, C. I, İstanbul, 1958.

32 ÜNAL, MEHMET ALİ; XVL Yüzyılda Harput San cağı, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde basılmamış Doktora Tezi, Elazığ, 1986.

33 VLADİMİRTSOV, B.Y.; Moğallann İçtimai Teşkilâu, Ankara, 1944.

34 YAZIR, ELMALI HAMDI; Hak Dini Kur'an Dili Tefsiri, C. 1-8, İstanbul, 1971.

35 YİNANC, MÛKRİMİN HALİL; Türk Tarihi Selçuklular Devri, İstanbul, 1944.

36 ZEYNÜ'D-DİN AHMET B. AHMED B. ABDİ'L-LATİFİ'Z-ZEBİDİ; Sahih-i Buhari Muhtasan Tecrid-i Sarih Tercemesi Ve şerhi, Mütercim Ve Şarihi, Kâmil Miras, C. 1-12, Ankara, 1974.

37 ZİYA GÖKALP; Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul, 1924.

Dipnotlar

  1. İbrahim Kafesoglu; Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1984, s. 201-220.
  2. Bahaeddin Ögel; Türk Kültürünün Gelişme Çağlan, II (1000 temel eser, No. 50), İstanbul, 1971, s. 137.
  3. Ziya Gökalp; Türk Medenlyeti Tarihi, İstanbul, 1924, s. 149.
  4. "Erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler...', Nisa Suresi, Ayet, 34; Yine "...Kadınlara iyilikle muaşeret ediniz...", Nisa Suresi, Ayet 19; Yine Nisa Suresinin 7. ayetinde, ana, baba ile yakın hısımlarının bıraktıldarından erkeklere pay verilmesi emredildigi gibi, kadınlara da hisseler verilmesi emredilmektedir (Bkz. Elmahlı Hamdi Yazır; Hak Dini Kur'an Dili Tefsiri, c. 2, 1270, 1299, c. 3, s. 2090; Hasan Basri Çantay; Kur'an-1 Hakim ve Meâl-i Kerim, c. I, s. 118. 120, 121 vd.) Aynı şekilde Buhari ve Müslim'de İbn-i Ömer (r.a.) rivayet edilen "Hepiniz Çobansınız..." mealindeki hadiste erkeğin kadim koruması emredilmektedir (Bkz. Muhyiddin-i Nevevi; Çev. Hasan Hüseyin Erdem, c. I, Ankara, 1972, s. 324. Yine Hz. Peygamberin "Veda Hutbesi" bu mealdedir.
  5. İbrahim Kafesoğlu; Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1984, s. 201-216-233, 257, 267, 271; Bahaedin ögel; Türk Mitolojisi, c. I, Ankara, 1981, s. 347-353; Abdülkadir İnan; Makaleler ve inceleme)er, Ankara 1972, s. 127-137, 341, 274-280; Abdulkadir Donuk; "Çeşitli Toplumlarda ve Eski Türklerde Aile " İİİEFTD. sayı 33 (1980), İstanbul, 1982, s. 162-168.
  6. Analanmz, kızlarına, kız kardeşleriniz, halalanna, birader kızları, hemşire kızları, sizi emziren (süt) analanna, süt hemşireleriniz, kanlannızın anaları, kendileriyle (zifafa) girdiğiniz karılarınızdan olup himayenizde bulunan üvey luzlarınız (la evlenmeniz) size haram edildi..." Nisa Suresi, ayet 23 ve 22 vd.bkz Elmahh Hamdi Yazır; HDKDT., c. I, İstanbul, 1965, s. 123; Yine Câbir (r.a)'da Hz. Peygamber (s.a.)'ın "Bir kadının, onun halası üzerine, yahud onun teyzesi üzerine nikah olunmasını nehyetti" dediği rivayet olunnaaktadır. Bundan başka değişik hadislerde kardeşlerle, babalarını n öz ve üvey luzlanyla, süt kardeşlere vb. evlenmenin yasak olduğu belirtilmektedir, (Bkz. Zeynü'd-din Ahmed b. Abdi'l-Larifiez Zebidi; Sahih-i Buhari Muhtasan Tecrid-i Salih Tercemesi ve Şerhi, Miitercim ve Şaı ihi, Kamil Miras, c. ıı, Ankara, 1974, s. 268-289.
  7. İbrahim Kafesoğlu; a.g.e., s. 201-233, 257, 267, 271; Bahaeddin Ögel; Türk Kültürünün Gelişme Çaglan, İİ, s. 28-29, 72, 73; Abdülkadir Donuk; a.g.m., s. 149-165.
  8. Ey insanlar, sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini meydana getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar tilreten Rabbiniz (e karşı gelmek) den çekinin..." Nisa suresi, Ayet ı; "Zevcelerinizin çocuğu yoksa terikesinin yarısı sizinclir. Eğer onların çocuğu varsa size terikesinden (düşecek hisse) dörtte birdir. (Fakat bu da) onların (zevcelerinizin) edecekleri vasiyet(i) ve borc(u edâ) dörtte birdir. (Fakat bu da) onların (zevcelerinizin) edecekleri vasiyet(i) ve borc(u edâ) dan sonradır..." Nisa Suresi, Ayet, 12; "Kadınlara iyilikle mılaşeret ediniz" Nisa Suresi, Ayet, 19; "...Erkeklerin kendi kazandıklarından bir payı olduğu gibi kadınların da yine kendi kazandıklarından bir hissesi vardır..." Nisa Suresi, Ayet, 32 vd. (Bkz. Hasan Basri Çantay; KHMK., C. I, S. 117-125); Ebu Hureyre (r.a)'dan rivayet edilen bir hadiste, Hz, Peygamber (a.s,) "Dulkadm, kendisinin sarahaten emri olmadıkça nikah olunmaz. Er görmedik kız da kendisinden istizâ'n olunup izini almmaksızın nikah olunmaz. Mecliste hazır bulunanlar: Yâ Resülâ'llah bâkir bir kızın izni nasıl olur? diye sorduklarında Resülullah: Onun izni silküt etmesidir" buyurdu; Yine başka bir hadiste, Ensar kadınlarından dul olan Hansa'nın babası Onun izin ve nzasım almadan tezviç etmişti. Hansa bu izdivacı hoş görmeyerek Hz. Peygamber'e (a.s.) gelerek "Babam beni biıisine nikah etmiş. Halbuki başkasıyla evlenmek için daha hayırh olurdu" der. Bunun üzerine Hz. Peygaber bu nikahı red ve iptal eder (Bkz. Buhari c. ıl, s. 298-299 vd. Ayrıca Şahitlik konusunda (bkz. c. 4, s. 565, 570, c. 8, s. 241-247 vd.); Ebu Hureyre (r.a.)'ın şöyle dediği rivayet olunmaktadır: "Bir kimse kadınına buğuz etmesin, zira hoşlatunadığı huyları varsa, ona mukabil memnun olacağı huyları da vardır". Bu hadisi Müslim revayet etmiştir (Bkz. Muhayiddin,i Nevevi; Riyani's-S.ilihin ve Tercemesi, Çev. H. Hüsnü Erdem-Kıvamüddin Bıırslan, c. 1, Diyanet İşleri Yayını, Ankara, 1972, s. 315-321); Abdülkadir Donuk; a.g.m., s. 147-168; Sabri Şakir Ansay; "Aile Hukuku", AWFD., Sayı, 2-3, Ankara, 1952, s. 21-32; İlber Onaylı; "Anadolu'da XVI. Yüzyılda Evlilik ilişkileri Üzerine Bazı Gözlemler", Osmanlı Araştınnalan, I, İstanbul, 1980, s. 34-35.
  9. Buhari, c. 6, s. 481.
  10. Kadri Paşa 1821 (1237)'de Mısır'da doğdu. Babası Anadolu Türlderinden olup, annesi Mısırlıdır. Hidiv İsmail Paşa'nın milrebbiliğini yapmıştır. Karma mahkemelerde müsteşarlik, Adalet ve Maarif Bakanlıklannda bulunmuştur. Hanefi mezhebinin görüşleri doğrultusunda İslâm'da aile ve miras hukukuna yönelik olarak 6 bölüm 647 madde halinde hazırladığı "el- Ahkknü'ş-şer'iyye fil-Ahva^l i'ş-şahsiyye" adlı eseri ile tanınmaktadır. İslam dünyasında Kadri Paşa'dan başka Muhammed Ebu Zehra'yı, Muhammed Sellem Medkur'u, Ömer Nasuhi Bilmen'i, Hayreddin Karaman'ı vb. gibi yazarları da saymak mümkündür (Bkz. Ahmet Akgündüz; Mukayeseli Isla'm ve Osmanlı Hukuku Külliyatı, Diyarbakır, 1986, s. 143-147.
  11. Ömer Liitli Barkan; XV ve XV/. inci Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu'nda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esasları (Kanunlar I) c. 1, Istanbul, 1943, s. XVI, XXXVI, LIX, LXV, 119, 145, 170, 191, 196.
  12. Ö.L.Barkan; Kanunlar I, s. XXXV, XLV, XLVI.
  13. Ö.L. Sarkan; a.g.e., s. XX, XXX'VIII, XL.
  14. Aile hukukunun değişik yönleri ile ilgili Alâ-fıd-Devle Bey Kanunnâmesi ile Bozuk Kanun-Nâmesinde çeşitli hükümler yer almaktadır. Eğer nişanlusuna duhül itse zina gibidür. Amma varsa duhül itmese beş altın ahna..." (Madde, 11), "...ve eğer kız deyu alsalar delük çıksa "Özr-i şer'i ile zâyil oladı ise mehri temam vireler eğer Özge cihetle zayil oldı ise msıf mehir alalar..." (Madde, 42) (BItz. Ö.L. Barkan, "Kanunlar I, s. 68. 121-123, 125, 126 vd.).
  15. 4D.L. Barkan; Kanunlar!. s. XVI-XLV1; Ahmet Akgündüz; Mukayeseli Islâm ve Osmanlı Hukuku Külliyau, Diyarbakır, 1986s. 146, 147; Orhan Çeker, Aile Hukuku Kararnâmesi, İstanbul, 1985, s. 13-85. Bu kitapta kararnamenin 25 Ekim 1917 (8 Muharrem 1336/25 Teşrin-i Evvel 1333) tarihinde yayınlandığı belirtilmektedir. Fakat, burada verilen hicri tarihi ıniladi tarihe çevirecek olursak, ilamn 25 Ekim'de değil 24 Ekim'de yapıldığı ortaya çıkmaktadır.
  16. Diyarbekir Müzesi Harput Şer'iyye Sicili, Defter No. 386, sayfa: 452; Defter No: 324, Sayfa No: 244-246; Başbakanlık Aı-şffi, Maliyeden Müderver, Defter No: 3038, Sayfa No: 3-4, Bundan sonraki dipnodarda Harput Şer'iyye Sicili (HŞS.) şeklinde, arkasından gelen birinci rakam defteri, ikincisi ise sayfa numarasını gösterecektir (HŞS; 386/452; 324, 246 gibi)'Başbakanlık Arşivi Maliyeden Müdevver ise (BAMM.) şeklinde lusalulacakur.
  17. HŞS.; 396/9, 362/154.
  18. HŞS.; 218/4-29. Bu bölgede Sivas Eyaletinin sımrları çizilmektedir.
  19. HŞS.; 381/19. Bu tarihten önceki Harput sicilleri tarandığı vakit Mamuratill-Aziz ismine rastlamlmamaktadır. Mesela: Temmuz sonları, (11 Sayfa 1279), 13 Şubat 1863 (23 Şaban 1280) tarihlerinde (Bkz. HŞS.; 389/1, 2, 3, 149); 1863 (1280), 1864 (1281) tarihlerinde (Bkz. HŞS.; 390/3, 4, 245, 246) hep Harput olarak geçmektedir. Hatta aynı tarihli sicilin baştan 18 sayfasındaki belgelerde dahi Harput adı kullanılmaktadır.
  20. Enver Ziya Karal: Osmanlı Tarihi, c. 7, Ankara, 1977, s. 152-163.
  21. HSS.; 394/4, 397 (1897-1919/1315-1337); Diyarbekir Müzesi, Çemişgezek Ser'iyye Sicili„ Defter No. 387, Sayfa No. 1, 67 (1898-1909/1316-1327), Bundan sonraki dipnotlarda Çemişgezek Şerlyye Sicili (ÇŞŞ) şeklinde, arkasından gelen birinci rakam defteri, ikincisi ise sayfa numarasını gösterecektir (ÇŞS; 387/1, 167 gibi).
  22. Mükrimin Halil Ymanç; Türkiye Tarihi Selçuklu Devri, İstanbul, 1944, s. 44, 124-125.
  23. Zeki Arıkan; "1518 (924) Tarihli Çemişgezek Livası Kanunnâmesi", Tarih Dergisi, Sayı, 34, İstanbul, 1984, s. 104-105.
  24. Nejat Göyünç; XVI. Yüzyılda Mardin Sancagı, İstanbul 1969, s. 35-36.
  25. Ömer Lütfi Sarkan; XV ve .XVI. Asırlarda Osmanh İmparatorlugunda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esasları, I, Kanunla, İstanbul, 1943, s. 188-191; Zeki Arıkan; a.g.m., 105-121.
  26. HŞS.; 218/1-16.
  27. ÇŞS.; 387/1, 123, 167.
  28. Gnkur. askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı; Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Osmanlı Devri 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi Kafkas Cephesi Harekatı, c. II, Ankara, 1985, s. 39-42, 57, 72, Ek lu-old 1, 2 ek kuruluş 2; Enver Ziya Karal; Osmanlı Tarihi, c. 8, Ankara, 1983, s. 354-364.
  29. IIŞS.; 394/4, 16, 17, 18, 20, 92, 118, 127, 165, 257, 331 vd. Harput'taki askeri birliklerin çeşitli yönleri, Askeri ailelerin sosyo-ekonomik yapıları ile ilgili oldukça fazla belge ve bilgi topladık ilerde bu konuları ayrı ayrı bir çalışma yapmayı plânlamış bulunmaktarz.
  30. Gnkur. Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı; Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Osmanlı Devri Birinci Dünya Harbi idari Faaliyetler ve Lojistik, c. X, Ankara, 1985, s. 92, 95, 153, 154, 176, 178, 194, 195, 311, 313, 404, 406, 490, 492.
  31. Gnkur. Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı; Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Osmanlı Devri 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi Kafkas Cephesi Harekatı, c. II, Ankara 1885, s. 39-42.
  32. ÇŞS.; 387/2, 4, 36, 37, 50, 55, 70, 95, 97, 116, 290, 294, 315, 325 vd. Çemişgezek'te oturan askeri birliklerin çeşitli yönleri, askeri ailelerin sosyo-ekonornik yapıları ile ilgili ayrı ayrı bir çok belge ve bilgi topladı k. Kısa zamanda bunları ayrı ayn bir çalışma haline getirmeyi plânlamış bulunmaktanz.
  33. ÇŞS.; 387/1,336 (1909/1327); HŞS.; 394/246, 397; Gnkur. Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı; Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Osmanlı Devri Birinci Dünya Harbi idari Faaliyyetleri ve Lojistik, c. X, Ankara, 1985, s. 90-96.
  34. HŞS.; 398/154; 324/244, 246, 386/425; 388/139; 381/2, 3; 181/50; Başbakanlık Arş ffi Maliyeden Müdewer, Defter No. 3038 Sayfa No: 3, 4-37; Mehmet Ali Ünal; XV/. Yüzyılda Harput Sancak], Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitusiinde Basılmamış Doktora Tezi, Elazığ, 1986, s. 306-315; İshak Sunguroğlu; Harput Yollarında, c. 1, İstanbul, 1958, s. 240; Rifat Özdemir, "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı (1631-1919)", 23-26 Mart tarihleri arasında Fı rat Ünivesitesince tertiplenen "Türk İslam Tarih ve Kültüründe Fırat Harzası Sempozyumuna" sunulmuş tebliği. Bu tebliğde, sivil ailenin sosyal, ekonomik ve etnoğrafık yönleri Harput Şer'iyye Sicillerine dayalı olarak ayrıntılı şekilde verilmiştir.
  35. HŞ.S.; 394/3, 42, 81, 107, 153, 157, 192, 208, 246, 331, 374, 386, 289 vd.
  36. Zeki Arıkan, a.g.e., s. 110.
  37. ÇŞS.; 387/6, 10, 16, 17, 83, 96, 99, 123, 138, 139, 140, 142, 172, 179, 186, 194, 220, 308, vd.
  38. İçinizden bekarları (kız dul, kocası olmayan kadın veya karısı olmayan erkek) ve kölelerinizden, cariyelerinizden saalih (mümin) olanları evlendirin..." (Ayet 32); "Nikaha (evlenmeye çare) bulamayanlar, Allah Kendilerine fazI (-u kerem) inden zengin lulıncaya kadar (zinaya karşı ) iffetlerini korusun..." (Ayet, 33) (Bkz. H.B. Çantay; KHMK., c. 2, s. 634; DİBY.; KKTA., s. 353).
  39. "Size nefislerinizden, kendilerine ısınma= için zevceler yaratmış olması, aranızda bir sevgi esirgeme yapması da O'nun ayetlerindendir..." (Bkz. KHMK., c. 2, s. 721; DİBY., KKTA., s. 405).
  40. "Ey gençler zümresi, kim içinizden evlenmeye muktedir ise evlensin. Çünkü gözü haramdan en çok saklayan, ırzı en fazla muhafaza eden budur. Kimin de güçü yetmezse oruca devam etsin. Zira bu onun için bir inemedir" Buhari, Müslim, İ bni Mesud (r.a.)'dan rivayet edilmiştir; "Evleniniz, ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim" Buhari; "Nikaha rağbet ediniz" Buhari (Bk.z. Buhari, c. 11, s. 251, 255, 57, 280; H.B. Çantay; KHMK., c. 2. s. 634; Hüseyin Atay; "Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifde aile planlamasına ait bir tetkik", İÜİTED., c. 4, cüz, 1-4, İstanbul, 1973, s. 229-232).
  41. Hsş.; 393/18. Önemine binaen bu fermamn geniş bir metni, "Kalın ve Başlık" konusunun işlendiği kısımda verilmiştir.
  42. Hşs.; 389/8. İslam hukukunda ise hür, akil ve balig olan kız, dul kadın ve erkeğin velisinin izni ve aracılıg'ına ihtiyacı olmadan evlenebilmesi hükmü yer almaktadır (BItz. Ahmet Akgündüz; a.g.e., s. 159).
  43. Nisa Suresi, Ayet, 3, 22, 23, 25, 128, 129 (Bkz. H.B. Çantay; KHMK., c. 1, s. 117, 118, 124, 125, 145; Elmalı Hamdi Yazır; HDKDT., c. 2, s. 1269-1270, 1318, 1319, 1329, 1330 vd.); "Nikaha rağbet ediniz..." Buhari, c. 11, s. 251-280; Sabri Şakir Ansay; "Aile Hukuku", ACIİFD., Sayı 2, 3, Ankara, 1952, s. 22-26.
  44. Nikâh konusundaki hadisin metni dipnot 8'de verilmiştir. Ayrıca şahitlik konusunda (Bkz. Buhar', c. 4, s. 565, 570, c. 8, 241-247 vd.); A. Donuk; a.g.m., s. 147-168; S.Ş. Ansay; a.g.m., s. 23-24; İlber Ortaylı, a.g.m., s. 34-35; Rıfat Özdemir; "HarpuCta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı, 1631-1919", 23-26, Marat 1987 tarihleri arasında Fırat Üniversitesince tertiplenen "Türkİslâm Tarih ve Kültüründe Fırat Havzası Sempozyumu"na sunulmuş tebliğ.
  45. Rifat Özdemir; "Harput'ta Aileni Sosyo-Ekonomik Yapısı, 1631-1919". Bu tebliğde birçok örnek belge verilmiştir; R. Özdemir; "Tokat'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı, 1771- 1810", Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu Bildirileri„ 2-6 Temmuz 1986, Ankara 1987, s. 102-105.
  46. R. Özdemir; "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı"; R. Özdemir; "Trabzon'da Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı, 1700-1841", 1-3 Haziran 1988 tarihleri arasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi ile Fransız Anadolu Araştırmaları Merkezinin müştereken tertipledikleri "Uluslar Aı-asi Tarih Boyunca İkinci Karadeniz Kongresi"ne sunulmus tebliğ, Trabzon'da yapılan evliliklerde daha çok vekület yolunun tercih edildiği görülmektedir.
  47. R. Özdemir; "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" adlı tebliğ, "Tokaeta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", TTT. 102-105.
  48. H.5,S.; 393/10; R Özdemir; "Harpueta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" konulu tebliğ.
  49. Bu konudaki ayet ve hadislerin metinleri dipnot 6'da verilmiştir.
  50. R. Özdemir, 'Tokat' ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", 1 1 I., s. 104-105.
  51. A. Donuk; a.g.m., s. 156-165.
  52. "...Kiminiz kiminizden (hasıl olmuşsunuz) dur. O halde -Fuhuşda bulunmayan, gizli dostlar da edinmeyen namuslu kadı nlar olmak üzere- onları sahiblerinin izniyle, kendinize nikâhlaym. Ücretlerini (mehirlerini) de güzellikle onlara verin...", Nisa Suresi, Ayet, 25; Aynı surenin 19. ayetinde, kadı nlara zorla mirascı olup, verilen mehirlerin alınmasını n helâl olmayacağı belirtilirken, 20. ayetinde ise, "Eğer bir zevceyi bırakıp da yerine başka bir zevce almak isterseniz öbürüne yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile içinden bir şey almayı n..." hükmüyle kadının hakkı korunmuş olmaktadır (Bkz. H.B. Çantıy; KHMK., c. s. 122, 124, 125); Selh ibni Sa'd (r.d.)'dan rivayet edilen bir hadiste; bir erkeğin evleneceği kıza (kadına) demir bir yüzük dahi olsa mehir vermesini, fakirlikten dolayı bu da mümkün olmazsa, Kur'an-ı Kerim öğretmesi emredilmektedir (Bkz. Buhar! c. 11, s. 293-296).
  53. elÖmer Nasuhi Bilmeli; Hukuku İslâmiye ve Istılahat Fıkhiyye Kam usu, c. 2, İstanbul, 1985, s. 121-124. Mehrin miktarı ile çeşitleri ehl-i sünnet imamları arasında farklı lık göstermektedir; A. Akgündüz, ege., 163-168 vd.
  54. Ö.L. Barkan; Kanunlar I, s. 68, 121, 123, 125, 126 vd. Bu konudaki kanunnâme hükümleri dipnot 14'te verilmiştir.
  55. Ömer Nasuhi bilmen a.g.e., c. 2, s. 147-150.
  56. ÇSS.; 387/140; A. Akgündüz; ege., s. 167-173.
  57. R. Özdemir; "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" adlı tebliğ.
  58. HŞS.; 393/10; 394/257, 331.
  59. ÇŞS.; 387/246, 294, 308, 309.
  60. ÇŞS.; 387/140; R. Özdemir; "Tokaeta Ailenin Sosvo-Ekonomik Yapısı", TTT., s. 109-110; A. Akgündüz; a.g.e., s. 163-173 vd.
  61. H.Ş.S.; 381/7, 9; R. Özdemir; "Harpueta Ailenin Sosvo-Ekonomik Yapısı" adlı tebliğ.
  62. ÇŞS.; 387/140, 172, 246, 270, 308, 309.
  63. Çeşitli hadislerde bâkire ve dul kadınları n izni alınmadan evlendirilemiyeceği belirtilmektedir. Bu hükümlerin metni dipnot 8'de verilmiştir. A. Akgündüz; a.g.e., s. 158-159 vd.
  64. H.Ş.S.; 393/18. Bu konudaki fermamn geniş metni "kalın ve başlık" konuları işlenirken verilmiştir. Ayrıca bkz. dipnot 42, 68.
  65. H.5S.; 389/8. Ayrıca bkz. dipnot 42.
  66. R. Özdemir; "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" adlı tebliğ. R. Özdemir; "Tokat'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", TTT., s. 110-111; "Kırşehir'de Ailenin Sosyo- Ekonomik Yapısı, 1880-1906", Osmanlı Araştırmaları Dergisi, Sayı , IX. İstanbul, 1989, s. 115.
  67. B.Y. Vladimirtsov; Moğolların ktimai Teşkilatı, Ankara, 1944, s. 74-75 vd; Bahaeddin Ögel; Türk Mitolojisi, c. 1. Ankara, 1971, s. 85; İ. Kafesoglu; a.g.e.., s. 201-216-233, 257, 271; Abdülkadir İnan; Makeleler ve incelemeler, Ankara, 1968, s. 127-137, 341-349, 274-280; A. Donuk; a.g.e., s. 162-168.
  68. HŞS.; 393/18. Fermamn yazıhş tarihi ile Harput Mahkemesine gelişi arasında çok fazla süre var. Sanıyorum 1831'de yazılan bu ferman İstanbul'dan (veya Sivas Eyâlet Merkezinden) tarihi degiştirilmeden 1838'de tekrar yazılıp, te'kit edilmiş olmalıdır.
  69. "Kalın" kelimesi Türkmenler arasında aynen "kahn" şeklinde telaffuz edilirken, Gürmançlar arasında "Gelin "şeklinde telaffuz edilmektedir.
  70. HŞS.; 350/45; 381/27, 60; R. Özdemir; "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" adlı tebliğ
  71. ÇŞS.; 387/309.
  72. "...sizin için helâl olan (diğer) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikah edin..." Nisa Suresi, Ayet, 3; "Kadınlar arasında adalet (ve müsavan tatbik) etmenize ne kadar hırs gösterirseniz, asla güç yetiremezsiniz..." Nisa Suresi, Ayet, 129 (Bkz. H.B. Cantay; KHMK., c.1, 117-118, 124-125, 145; BİDY. KKTA. s. 76, 81, 98; E.H. Yazır; HDKDT., c. 2, s. 1269-1270, 1318-1319, 1325, 1329, 1330 vd.).
  73. Zevceler arasındaki "adalet", yedirme, giydirme, barındırma, zevci muamele, sevgi vb. hususlarda tam bir eşitliktir. Bu temin edilemeyince -ki temini hemen imkânsızdır - bir zevce ile iktifa etmek zarûridir..." Bu (bir tek zevce veya cariye) sizin (haktan) eğrilip sapmamanıza daha yakındır" (Nisa Suresi, Ayet, 3) kaydında asıl olan kâidenin, yani adalet kâidesinin bir tek zevce ile evlenmekten ibaret olduğunun açık bir delilidir (Bkz. H.B.Cantay; KHMK. c. 1, 118).
  74. HŞS., 394/4, 5, 16, 17, 18, 19, 20, 42, 59, 67, 92, 118, 127, 133, 165, 167, 196, 208, 233, 234, 241, 242, 246, 247, 253, 257, 275, 289, 331, 347, 365, 370, 379, 381, 382, 397, sayfalardaki tereke kayıtları ile diğer belgeler örnek alındı.; ÇŞS., 387/36, 38, 39, 41, 42, 46, 51, 102, 142, 165, 170, 199, 272, 294, 315, 325. sayfalardaki tereke kayıtları ile diğer belgeler örnek alınmıştır.
  75. Ft. Özdemir, "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" adlı tebliğ.
  76. İ. Ortayh; a.g.m., s. 37.
  77. Ö.N. Bilmen; a.g.e., c. 2, s. 444-488. Bu sayfalarda ayrıntılı bilgi verilmektedir; A.Akgündüz ; a.g.e., s. 183-192.
  78. Ö.N. Bilmen; a.g.e., c. 2, s. 444-488; A.Akgündüz; a.g.e., 183-192. Bu iki eserde de değişik çözümler üzerinde dunılmaktadır.
  79. "...(yine) sana hangi şeyi nafaka vereceklerini sorarlar. Deki; "ihtiyacınızdan artanı (verin)..." Bakara Suresi, Ayet, 219 (Bkz. E.H. Yazır; HDKDT., c. 2, s. 760-761; H.B. Çantay; KHMK., c. 1, 58); Ebu Mesud'dan (r.a.) rivayet edilen bir hadiste "Her hangi bir Müslüman kendi ehline - Allah'ın rızasını kaat ederek - infak edip zaruri ihtiyaçlarını temin ederse, bu infak o Müslüman için sadaka olur" buyrulmaktadır. Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet edilen kutsi bir hadiste "... Ey mümin, nafaka vermeğe nafakası üzerine vacip olan alie efradınla başla, sonra başkalarına sarfet. Aile efradnun nafakaları verilmezse kadın der ki; ya beni besle, yahud yakamı bırak; Hizmetçi de; Beni besle, beni çalışur, der; Çocuk da; beni kime bıralursın? der." buyurulmaktadır (Bkz. Buhari; c. 11, s. 271-273); S.Ş. Ana y; a.g.m., s. 30-31; İ. Ortaylı; a.d.m., s. 38-39.
  80. ÇŞS., 387/294.
  81. C$S., 387/270.
  82. R.(5zderair, "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonornik Yapsı" adlı teblig.
  83. Bu konudaki ayet ve hadislerin metinleri dipnot 4, 6, 8, 38, 39, ve 40'da verilmiştir.
  84. ÇŞS 387/246.
  85. ÇŞS.; 387/172, 207; HŞS.; 392/8; 181/27; R. Özdemir; "Harput'ta Ailenin Sosyo- Ekonomik Yapısı" adi tebliği; Bu tebliğde çok çeşitli örnekler verilmiştir. R. Özdemir; "Tokat'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", TTT., s. 116-119.
  86. CŞ,S.; 387/207, 233; R. Özdemir; "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" adlı tebliğ. Bu uygulama, Osmanlı toplumunda kadının yerini göstermesi bakımından önemlidir.
  87. R. Özdemir; "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" adlı teblig; R. Özdemir; "Tokaeta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", TTT., s. 116-119; Ayrıca bkz. dipnot, 38, 39, 40.
  88. Anaya, babaya iyilik edin, Fakirlik endişesiyle çocuklarımzı öldürmeyin. Sizin de, Onları n da rızlunı biz vereceğiz... " En'am Suresi, Ayet, 151; "ana ve baba ile yakın hısımların bırakuklarından erkeklere, ana ve baba ile yakın hısımların bırakuklarından kadınlara -azından da - farz edilmiş nasyb olarak, hisseler vardır" Nisa Suresi, Ayet, 34; "... kadınlara iyilikle muaşeret ediniz..." Nisâ Suresi, Ayet, 19; "Öyleyse sakın öksüze kötü muamele etme" Duhâ Suresi, Ayet, 9, Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de bu konularla ilgili birçok ayeti-i kerime bulmak mümkündür (Bkz. H. Yazar; HDKDT., c. 2, s. 1270-1299, c. 3, s. 2090; H.B. Cantay; KHMK., c. 1, s. 118, 120, 121; DİBY.; KKTA., s. 148, 595); İbn-i Ömer (r.a)'dan rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (a.s.): "hepiniz çoban yani muhafızsınız, ve hepiniz de maiyyetinizde bulunanların hukukundan mesulsünüz. Annfier maiyyetindekilerden muhafızdır. Aile reisi, aile efradının çobanıdır. Kadın da kocasının evi ve çocukları üzerinde muhafizdır. Hülasa: hepiniz muhafinsınu ve hepiniz de idarenizde bulunanların hukukundan mesülsfinfiz" Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir (Bkz. Muhyiddin-i Nereyi; RS., c, 1, 324) Mugire İbn-i Su'be (r.a)'dan rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur. "Allah size analara isyanı, kız (mevild) ları diri diri defni, verilecek borcun verilmemesini, verilmeyen bir şeyin alınmasını haram kaldı..." (Bkz. Buhari, c. 7, s. 292); Aynı mealde, Ubade bin es-Simit (r.a.)'dan rivayet edilen bir başka hadiste Hz. Peygamber (a.s.); "Allah'a (ibadette) hiçbir şeyi şerik etmemek, sirkat etmemek, zina eylememek, evladınızı öldürmemek (hem kızları hem de oğlanlara diri diri gömmemek)..." buyurmuştur (Bkz. Buharf, c. 1, s. 34/6); Hz. Peygamber (a.s.) Veda Hutbesinde de şöyle buyurmuştur. "... Ey nâs, kadınların haklanna riayet etmenizi ve bu hususta Allah'tan korlunamzı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah emaneti olarak aldınız. Ve onları namuslarına ve ismederini Allah adına söz vererek helal ediniz. Sizin kadınlar üzerinde, onların da sizin üzerinizde hakları vardır..." (Bkz. Buhar! c. 10, s. 397-407).
  89. H. Atay; a.g.m., s. 228-232.
  90. HŞS., 394/4, 5, 16, 17, 18, 19, 20, 42, 59, 67, 92, 118, 127, 133, 165, 167, 196, 208, 233, 234, 241, 246, 247, 253, 257, 275, 289, 331, 347, 365, 370, 379, 381, 382, 397. sayfalardaki tereke kayı tları ile diğer belgeler ölçü ahndı; Ç.,SS., 387/36, 38, 39, 41, 42, 46, 51, 102, 142, 165, 170, 199, 272, 294, 315, 325. sayfalardaki tereke kayı tları ile diğer belgeler ölçü ahnmıstır. Uz. Dipnot, 71.
  91. Ö.N. Bilmen; a.g.e., c. 5, s. 116, 179-180, 189 vd.; A. Akgündüz; a.g.e., s. 246-262. Bu eserde vasilik konusu çeşitli toplumların hukuklanyla mukayeseli olarak incelenmiştir.
  92. Dipnot, 76'da bu konudaki ayet ve hadislerinin metni verilmiştir.
  93. Ö.N. Bilmen; a.g.e., c, 5, s. 180-202; "Sakın öksüze kötü muamele etme" Duha Suresi, Ayet, 9 (Bkz. H.B. Çantay; KHMK., c. 1, 118, 120, 211). Ayrıca dipnot 85'de bu konu ile ilgili başka ayet ve hadislerin metni verilmiştir
  94. Bu tarihlerde M. Aziz mahkemesi ile Çemişgezek mahkemelerine kadılar tayin edildiği gibi naibler de tayin ediliyordu. Sicillerde naib atamalarının fazlalığına bakılırsa, hizmet genel olarak naibler tarafından yin' -ütülilyordu (Bkz. H.Ş.S., 394/81, 86, (1898/1316); ÇŞS., 387/196, 291, 293, 336 (1908/1327).
  95. M. Aziz'de oturan askeri birliklerin, mahkemeye yazdığı resmi yazıya "Pusula" denirken (Bkz. H5S., 394/4, 5, 16, 17, 18 vd. (1892/1316); Çemişgezek'te otura askeri birliklerin, Çemişgezek mahkemesine yazdığı resmi yazıya da "irsaliye"veya "Tahrirat" deniliyordu (Bkz. ÇŞS.; 387/191, 192, 195, 196, 199 vd.).
  96. HŞS., 394/93.
  97. HŞS., 394/253.
  98. ÇŞS., 387/199.
  99. Ç.ŞS., 387/205; HŞS., 394/108.
  100. HSS., 393/2.
  101. Ö.N. Bilmen; a.g.e., c. 5, s. 116, 231 vd.; A. Akgündüz; a.g.e., s. 250-52.
  102. Çşs. 387/106.
  103. H,ŞS.; 394/108.
  104. Ç.5.S.; 387/106.
  105. R. Özdemir; "Tokat'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", TTT., s. 123, 124; "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", adlı tebliğ. "Karsehir'de Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", Osmanlı Araştırmaları Dergisi, Sayı, IX. s. 25; "Trabzon'da Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" adlı tebliğ.
  106. Ö.N. Bilinen; a.g.e., c. 7, s. 267-294 vd.; A. Akgündüz; a.g.e., s. 260-2.
  107. Ö.N. Bilmen; a.g.e., c. 7, s. 273-274 vd.; A. Akgündüz; a.g.e., s. 260-2.
  108. ÇŞS.; 387/ 294.
  109. R. Özdemir; "Tokat'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", TTT., s. 124-126; "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", adlı teblit, "Kırsehir'de Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı",Osmanlı Araştırmaları Dergisi, s. IX, s. 126; 'Trabzon'da Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" adlı tebliğ. Basım safhasında olan bu tebliğlerimizde çeşitli örnekler tesbit edilmiştir.
  110. Ö.N. Belmen; a.g.e., c, 7 , s. 208-217-224 vd.; k Akgündüz; a.g.e., s. 279-281.
  111. HŞS.; 394/118.
  112. Hşs.; 394/133
  113. HŞS.; 394/176.
  114. H."Ş.",.; 394/397; ÇŞS.; 387/94, 144, 209.
  115. Ö.N. Bilmen; a.g.e., c, 5, s. 116, 179, 180, 189, 202, 208, 217, 224, 231, 267, 273, 274 vd.; A. Akgündüz; a.g.e., s. 238-242.
  116. HŞS.; 394/233, 234.
  117. HŞS.; 394/234.
  118. ÇŞ.S.; 387/294.
  119. Ç.5,5.;387/ 108.
  120. R. Özdemir; "Tokafta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", TTT., s. 127-9.
  121. R. Özdemir; "Kırşehir'de Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", Osmanlı Araştırmaları Dergisi, Sayı, IX, istanbul, 1989, s. 128-129.
  122. "... Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızlunı biz vereceğiz..." Enam Suresi, Ayet, 151; "Ana ve baba ile yakın hısı mların bırakuklarından erkeklere, ana ve baba ile yakın hısımlann bı raktıklanndan kadınlara azından da, çoğundan da farz edilmiş nasiyb olarak, hisseler vardır" Nisa Suresi, Ayet, 7; "Allah size (miras hükümlerini şöyle- tavsiye (ve emr) eder; Evlatlarınız hakkında (ki hüküm) erkeğe, iki dişinin payı miktandır. Fakat onlar (O evladar) ikiden fazla kadınlar ise (ölünün) bıraktığı= (terikenin) üçte ikisi onlanndır. (Dişi evlad) bir tek ise o zaman (bunun) yarısı onundur. (Ölenin) çocuğu varsa ana ve babadan her birine terikenin altıda biri (verilir). Çocuğu olmayıp da ana ve babası ona mirasçı olduysa üçte birisi anasımndır. (Erkek, dişi) kardeşler varsa o vakit altıda biri anasınındır. (Fakat bütün bu hükümler ölenin) edeceği vasiyyet (in tenfızin) veya borc (unun ödenmesin)den sonradır..." Nisa Suresi, Ayet, 11; "Öyleyse sakın öksüze kötü muamele etme" Duha Suresi, Ayet, 9 (Bkz. H. Yazar; HDKDT., c. s. 1270, 1299, c. 3, s. 2090; H.B. Çantay; KHMK., c. 118, 120, 211; DİBY.; KKTA., 148, 595); Aile arasındaki miras taksimi, feraiz hukuku ile sistematik hale getirmiştir (Bk.z. Ali Himmet Berki; İslam Hukukunda Ferâzi ve Intikal, Ankara, 1985).
  123. Ali Himmet Berki; İslam Hukukunda Feraiz ve intikal, Sadeleştiren, İ rfan Yücel, Ankara, 1985.
  124. HŞS., 394/3, 20, 42, 86, 100, 118, 152, 153, 157, 165, 188, 207, 208, 241, 247, 257, 258, 331.
  125. MS.; 394/4, 5, 16, 17, 18, 19, 176, 233, 246, 257, 275, 289, 347, 365, 370, 379, 380, 381, 382, 379.
  126. CS.; 387/94, 105, 106, 108, 140, 144, 145, 165, 170, 169, 206.
  127. Ç,S,S.; 387/111, 114, 130, 154, 243, 271, 279, 315, 324.
  128. Bu ücretlerin miktarları, zaman zaman gönderilen ferman ve kanun-nâmeler ile belirleniyordu (13Itz. R. Özdemir; ege.. s. 177-199-202 vd.).
  129. H.55.; 394/275, 289, 331, 365, 382 vd.
  130. Ankara Etnoğrary, Müzesi, Ankara Şer'i,ye Sicili, Defter No: 319, Bu defterde oldukça çok alım-satım hücceti bulunmaktadır.
  131. R. Özdemir; "Kırsehir'de Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı", Osmanlı Araştırmaları Dergisi, Sayı , IX, İstanbul, 1989. s. 129-133.
  132. R. Özdemir; "Tokat'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı 1771-1810", TTT., 5. 119-121, 129, 132.
  133. R. Özdemir, a.g.e., s. 143-147, 159-163, 200-202, 226-236.
  134. ÇŞS.; 387/35, 94, 96, 102, 108, 197, 248, 294; HŞS. ; 394/4, 5, 118, 247, 382 vd.
  135. Dipmt 74 ve 90'da verdiğimiz 60 tereke ölçü olarak alınmıştır.
  136. HŞS.; 394/59, 67, 118, 275, 347, 379, 381.
  137. HŞS.; 394/118, 165, 331.
  138. HŞS.; 394/59, 67, 233, 246, 253, 275, 289, 347, 365, 370, 379, 381, 382, 397.
  139. HŞS.; 394/59, 233, 246, 253, 275, 289, 347, 365, 370, 379, 381, 382, 397 vd.
  140. Elazığ'ın etrafında yer alan bazı köylerde, hala aileler birkaç dönüm tarla, bir-iki kı ta bağ ve bahçeyi işlerken 3-5 tane de koyun ve keçi beslemektedir. Ailelere ait bu 3-5 koyun ve keçi köylü tarafından ortak olarak tutulan çoban tarafından gündüz güdülüp gece eve getirilmektedir. Bunun tipik örneğini, Elazığ merkezine bağlı 30-40 km. uzaklıktaki Hedi (Aydınlar), Dişidi (Hıdırbaba), Hal (Yeni Çubuk) köyleri teşkil etmektedir.
  141. ÇŞS.; 387/3, 15, 41, 42, 46, 51, 142, 165, 170 yel.
  142. HŞS.; 394/331.
  143. HŞS 394/382.
  144. ÇŞS 387/165, 170.
  145. Hşs.; 394/365.
  146. Zabitlerin kütüphâneleri ile ilgili çok fazla döküman topladı k. Bunları başka bir çalışma için plânlamış bulunmaktayız.
  147. R. Özdemir, "Harput'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı" adlı teblig.

Şekil ve Tablolar