Mürsel Öztürk

Anahtar Kelimeler: Hacı Bektaş-ı Veli, Türk tarihi, Suluca Karahöyük, Tarih, Türkler, Anadolu

1. Hayatı ve Kişiliği

Her yıl 16-18 Ağustos tarihlerinde Hacıbektaş ilçesinde anısına bilimsel toplantılar, şenlikler düzenlenen büyük Türk düşünürü Hacı Bektaş-ı Velî’nin adının bu kadar tanınmış olmasına rağmen, hayatı hakkında bildiklerimiz yok denecek kadar azdır. Bunun sebepleri olarak, onun Türk tarihinin kaynakları en kıt ve en karanlık bir döneminde yaşamış ve büyük şehirlerden uzakta, Sulucakarahöyük gibi o zaman yedi haneli bir yere yerleşmesi yüzünden devrin tarihçilerinin gözünden kaçmış olması gösterilebilir.

Hacı Bektaş-ı Velî hakkında bilgi veren kaynakları iki grupta toplayabiliriz: i - En eskisi onun ölümünden yaklaşık iki yüzyıl sonra Bektaşîler tarafından kaleme alınmış, tarihi gerçeklerden ziyade kulaktan dolma bilgilere ve menkıbelere dayanan, Hacı Bektaş-ı Velî’yi adeta ilahlaştıran ve ona olağanüstü kerametler atfeden, ancak çok dikkatli bir eleştiri süzgecinden geçirildikten sonra kaynak olarak kullanılabilecek olan Velâyet- nâmeler. 2- Hacı Bektaş-ı Velî’den sadece birkaç satırla bahseden Eflakî’nin Menakıbu’l-Arifin’i ve Aşıkpaşa-zâde’nin Tevarıh-i Al-i Osman-ı..

Bu kaynakları esas olarak, onun Baba İlyas, Ahi Evran (ö. 1262), Mevlâna (1207-1273) ve Yunus Emre (ö. 1320) gibi çağdaşları Türk büyükleri ile olan ilişkilerini, Osmanlı Devletinin ve Yeniçeri Ocağının kuruluşundaki payını ve eserlerini açıklamaya çalışacağım.

Hacı Bektaş-ı Velî, çok sayıda âlim ve şair yetiştirmiş, o zamanın en önemli bilim ve kültür merkezlerinden biri olan Horasan’ın Nişabur şehrinde 1210* yıllarında dünyaya gelmiş, ömrünün Nişabur’da geçen süresinde Arapça ve Farsçayı kitap yazacak kadar iyi öğrenmiş, zamanının bütün ilimlerine vakıf olduktan sonra tasavvuf derslerini, Farsça tez kirelerde de adı geçen Ahmed Yesevî’nin (ö. 1167) halifesi Lokman Perende’den almış, Moğol istilasının Horasan kapılarına dayandığı bir sırada Nişabur’dan ayrılmış, Anadolu’ya gelmeden önce Necefe, oradan Hicaz’a giderek hacı olmuş, Hac dönüşünde Kudüs, Şam ve Elbistan’a uğramış, buralarda bulunan kutsal yerleri ziyaret etmiştir[1].

Aşıkpaşa-zâde’nin verdiği bilgiye göre de[2], Anadolu’da ilkönce Menteş isminde kardeşi ile birlikte Sivas’a, oradan Baba tlyas’a, yani Amasya’ya, oradan Kırşehir’e, oradan da Kayseri’ye gelmiş, kardeşi Menteş, Kayseri’den Sivas’a gittiği zaman orada şehid olmuş, o da, Kayseri’den Karahöyük’e gelmiş ve buraya yerleşmiştir**.

Hacı Bektaş-ı Velînin, o zamanlar yedi haneli bir yer olan Sulucakarahöyük’ü mesken olarak seçmesinin sebeplerini kesin olarak bilmiyoruz. Ancak, buranın zamanın Kırşehir Valisi Cacaoğlu Emir Nureddin’in adil yönetimi sayesinde asayiş ve huzur içinde olması, Türkmenlerin bu civarda kalabalık oluşu, Kırşehir, Kayseri ve Konya gibi devrin idare ve kültür merkezlerine uygun bir uzaklıkta bulunması gibi etkenler onu buraya bağlamış olabilir.

Onun Sulucakarahöyük’e geldiği devir, Anadolu’nun baştan başa karışıklık içinde olduğu bir devir olmasına rağmen, aynı zamanda Mevlâna, Baba îlyas, Ahi Evran ve Yunus Emre gibi Türk düşünce hayatını zamanımıza kadar etkileyen büyük insanların yaşadığı bir devirdir. Bu büyük insanların hcrbiri, bir başka yönden halkın maneviyatını yükseltmek, milli duygularını ayakta tutmak için büyük çabalar harcamışlardır.

Baba llyas Amasya’da yönetime karşı tenkitleriyle; Mevlâna Konya’da saray ve yöneticilerine hoşgörü telkinleriyle; Hacı Bektaş, köylü ve göçebe halk arasına girerek onların her türlü ihtiyaçlarıyla, dilleriyle, şiirleriyle, musikileriyle, ahlakıyla ilgilenerek; Ahi Evran esnaf ve sanatkârları bir birlik altında tophyarak sanat ve ticaret ahlâkını, üretici ve tüketici çıkarlarını güven altına almak suretiyle bu kötü politik ve ekonomik atmosfer içinde onlara yaşama ve direnme gücü vermişlerdir[4].

Hacı Bektaş-ı Velî, Sulucakarahöyük’e yerleştikten sonra burada bir tekke kurmuş, bir yandan bu tekkede yetiştirdiği öğrencilerini, o zaman Anadolu’nun Türk hâkimiyetinde bulunan yerlerine gönderirken, diğer yandan da yukarıda adlarını andığımız çağdaşı Türk büyükleriyle ilişkilerini canh tutmuştur.

Onun ilişki içinde olduğu önemli şahsiyetlerden biri, Amasya’da ziyaret ettiği Baba îlyas’tır. Baba îlyas, Hacı Bektaş gibi Horasan’dan Anadolu’ya göçmüş, bir ara Kayseri kadılığı da yaptıktan sonra Kırşehir’e gelmiş, daha sonra Amasya’ya yerleşerek burada Mcs’udiye tekkesinin başına geçmiştir. Türk şiirinin babalarından sayılan Aşık Paşa’nın (1272 - 1333) dedesi, Aşıkpaşa-zâde’nin de dedesinin dedesi olan Baba tlyas, özünü Orta Asya'da yaşamış olan Türklerin ilk din ve inançlarından alan, içinde genellikle Horasan erenleri olarak adlandırılan şahsiyetler bulunan, Hay- derilik, Melamilik, Kalenderilik, Ahilik, hatta Mevlevîlik ve Bayramîlikte önemli izleri bulunan, Hacı Bektaş-ı Velî’yi de çok etkiliyen Babaîliğin şeyhlerinden biridir[5].

Hacı Bektaş-ı Velî’nin Ahiler, onların şeyhi Ahi Evran ve başta Vali Cacaoğlu Emir Nureddin olmak üzere Kırşehir eşrafı ile daima sohbet ve temaslarda bulunduğunu hem Eflakî[6], hem de Velâyet-nâme'deki şu mısralar anlatmaktadır[7]:

Nakleder ol kan-ı eltaf-ı kerem
Hacı Bektaş-ı Velî’yi muhterem
Kırşehrî’de Ahi Evran ile
Oturup sohbet ederlerdi bile
Kırşehrî’de ne ki var hâs u âm
Kıldı istikbal Hünkâr’ı tamam.

Silah taşımalarına izin verilen, bir şeyhin yönetimi altında bulunan, yolcu ve misafirlerin ağırlanmasından, yolların güvenliğinin, huzur ve asayişinin sağlanmasına kadar çeşitli görevler üstlenen, esnaf ve sanatkârlardan oluşan Ahilerin şeyhi Ahi Evran bir sözünde: “Şeyhi olduğum kimsenin Hacı Bektaş da şeyhidir” [8] demiştir. Gerçekten de Hacı Bektaş’ın ilk öğrencileri aynı zamanda birer ahi idiler. Bunlar Batı Anadolu’ya göç ederek Osmanh Devletinin kurulmasına yardımcı olmuşlar, fetihlere katılmışlar, Balkanlara geçerek Türk Kültürünü oralara kadar götürmüşlerdir [9].

Ahilerin ayin ve erkanlarında görülen kemer takma, aynı tastan içme [10], özel elbiseler giyme, tarikate girişte dualar etme, her salikin iki yol arkadaşı, bir de yol atası tutmaya mecbur olması, çeşitli derecelerden geçmek için birçok şartların yerine getirilmesi, her derecenin ayrı ayrı sırlara sahip bulunması gibi hususlar Hacı Bektaş-ı Velî’nin bu teşkilata yaptığı etkilerin en açık işaretleridir. Zaten ilk zamanlarda Ahilik ve Bektaşilik arasında büyük benzerlikler vardır. Bu yüzden Ahiler, XIV. yüzyıl sonlarında Bektaşî adını alıp, silsilelerini Hacı Bektaş-ı Velî’ye dayandırmışlardır [11].

Hacı Bektaş-ı Velî, Mevlâna’nın çağdaşıdır. Kalpleri insan sevgisiyle çarpmış olan bu iki Türk büyüğünün yüz yüze gelip konuştuklarını kesin olarak söyleyemesek de, birbirlerininin varlıklarından haberdar oldukları muhakkaktır. Aynı kültür ortamında yetişmiş olan bu velilerin düşüncelerinde müşterek noktalar oldukça fazladır, ikisi de tslâmın yarattıkların en şereflisi saydığı insana değer verip, onlara sonsuz sevgi duymakta ve hoşgörü ile bakmaktadırlar. Yalnız Mevlâna, Türkçenin o zaman Anadolu’da konuşulan lehçesini bilmediğnden düşüncesini Farsça açıklıyor ve bilhassa yüksek zümreye hitabediyordu. Hacı Bektaş-ı Velî ise, Türkçe Arapça ve Farsça eserler vermiş olmasına rağmen muhatap olarak, aralarında yaşadığı köylüleri seçmiş, onlarla Türkçe konuşmuş ve Türkçenin gelişmesine hizmet etmiştir.

Gerek Bektaşi, gerekse Mevlevi kaynakları, düşmanlarına dahi hoşgörüyle davranan bu iki piri birbirine rakip gösterip, onları bilgi ve keramet bakımından yarıştırıp, tartışmaya sokarlar ve ikisi arasında derin bir fikir ayrılığından bahsederlerse de bunlar, onlar adına sonradan kurulmuş olan tarikatlerin rekabeti ile ortaya atılmış sözlerdir.

Ahmed Eflaki, 1318 yılında yazmaya başlayıp 1358 yılında tamamladığı Menakıbu'l Arifin adlı eserinin iki hikâyesinde Mevlâna ile Hacı Bektaş-ı Velî’yi söz düellosuna tutuşturur. Tabi Mevlâna’yı galip getirir. Birinci hikâyenin özeti şöyle: Hacı Bektaş-ı Velî, Baba Resul’ün has halifesidir. Marifetle dolu ve aydın bir kalbi olmasına rağmen şeriate uymamaktadır Hacı Bektaş, müridlerinden Baba tshak’ı Konya’ya göndererek ondan Mevlâna’ya şu haberi iletmesini istemişti: Eğer hakikat eriyse ve hakikati bulduysa âleme ne diye gürültü salıyor? Yok hakikati bulamadıysa ne diye aramıyor? Baba îshak Konya’ya gelmiş ve Mev- lâna’nın huzuruna girmişti. Bu sırada sema’da bulunan Mevlâna şu gazeli okuyordu: Dostu görmediysen ne diye aramıyorsun? Sevgiliye ulaştıysan niçin çahp çağırmıyorsun? Bu gazeli pir’i Hacı Bektaş’a cevap sayan Baba tshak hemen geri dönmüş ve Kırşehir yolunu tutmuştur [12].

“O civar karyelerinden birinde Yunus isminde rençberlikle geçinir çok fakir bir adam vardı. Bir sene kıtlık oldu; Yunus’un fakirliği büsbütün arttı. Nihayet, birçok keramet ve inayetlerini duyduğu Hacı Bektaş Velî’ye gelip yardım istemek fikrine düştü. Sığırının üstüne bir miktar ahç koyup dergâha geldi. Pir’in ayağına yüz sürerek hediyesini verdi ve kendisine bir miktar buğday istedi. Hacı Bektaş Velî ona lutfile muamele ederek birkaç gün dergâhta misafir etti. Yunus geri dönmek içi acele ediyordu. Dervişler Pîr’e Yunus’un acelesini anlattılar. O da “buğday mı ister, yoksa erenler himmeti mi?” diye haber gönderdi. Gâfil Yunus buğday istedi. Bunu duyan Hacı Bektaş tekrar haber gönderdi: “İsterse o alıcın her danesine nefs edeyim” dedi. Yunus buğdayda İsrar ediyordu. Hacı Bektaş üçüncü defa yine haber gönderdi: “İsterse her çekirdek sayısınca himmet edeyim” dedi. Yunus tekrar buğdayda İsrar edince artık emretti, buğdayı verdiler, Yunus da dergâhtan çekilip gitti. Lâkin biraz yürüdükten sonra işlediği hatanın büyüklüğünü anladı. Çok pişman oldu. Derhal geri dönerek kusurunu itiraf etti. O vakit Hacı Bektaş, onun kilidini Tapduk Emre’ye verdiğini, bu yüzden isterse ona gitmesini söyledi” [13].

Velâyet-nâme’den alınan yukarıdaki parçanın ve devamının anlattığına göre büyük Türk şairi Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî’nin halifelerinden Tapduk Emre’nin dervişidir.

Velâyet-nâmelerden başka kaynaklarda adı geçmeyen Tapduk Emre’yi Yunus şiirlerinde derin bir saygıyla anar ve onu her fırsatta ulular. Bu yüzden Tapduk’un Yunus’un mürşidi olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Tapduk’un Hacı Bektaş-ı Velî’nin halifesi olduğunu gösteren Velâyet- nâmelerden başka kaynak yok ise de Yunus,

Vardığımız ellere
Şol safalı güllere
Baba Taptuk manisin
Saldık elhamdülillah

gibi birçok şiirinde Tapduk’a “baba” Unvanı vermekte, bu Unvanın da genellikle Hacı Bektaş-ı Velî’nin halifeleri tarafından kullanılmış olduğunu biliyoruz.

Yine Yunus bir başka şiirinde:

Yunus’a Tapduk u Saltuk u Barak’tandır nasib
Çun gönülden cuş kıldı, men nice pinhan olam

diyerek Tapduk Emre’yle beraber, Bektaşi kaynaklarından başka Mevlevi ve hatta Hıristiyan kaynaklarında da saygı ile yad edilen Hacı Bektaş-ı Velî’nin halifelerinden Sarı Saltuk ve Barak Baha’dan nasib aldığını söylemektedir.

Yunus’un bugün elde bulunan divanında Hacı Bektaş-ı Velî’nin adı geçmezse de onun düşüncelerini nakleden şiirleri vardır. Zaten eldeki Yunus Divan’ı onun bütün şiirlerini ihtiva etmediği gibi onda Yunus’a ait olmayan şiirler de bulunmaktadır Yunus’un:

Kırkların birisine çalmışidim nişteri
Kırkından kan akıdıp ibret gösteren menem
Muhammed’i yarattı mahluka şefkatinden
Hem Ali’yi yarattı müminlere fazlından

gibi Bektaşî ananelerine uygun beyitlerin yanında bilhassa,

Bir sualim var sana ey dervişler ecesi
Meşayih ne buyurur, yol haberi nicesi

ile başlayan ve

Dört kapudur kırk makam yüz altmış menzili var
Ana eren açılur vilâyet derecesi

ile devam eden beyitler çok önemlidir. En eski yazmalarda da bulunan bu şiirde Yunus, âdeta Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât’ını özetlemektedir[14].

Bir başka şiirinde de Yunus:

Ana eren dervişe iki cihan keşfolur
Anın sıfatın över ol Hocalar Hocası

diyerek Makâlat’ı görmüş ve Hocalar Hocası diyerek de Hacı Bektaş’ı yüceltmiştir[15].

Hacı Bektaş-ı Velî’nin Osmanoğullarının gelecekteki saltanatını müjdelediği, Osman Gazi’ye kılıç kuşattığı veya taç giydirdiği, Yeniçeri Ocağının kuruluşunda manevî bir pir, bir hâmi rolünü oynadığı hakkındaki sözlere gelince: Hacı Bektaş-ı Velî’nin 1270 yıllarında öldüğü[16], son zamanlarda yapılan araştırmalar sonunda bugün artık kesinlik kazanmıştır. O halde 1270 yılında ölen bir kimsenin 1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti ile 1362 yıllarında I. Murat zamanında kurulan, Osmanlı Devletinin ilk düzenli ordusu olan ve onu zaferden zafere koşturan Yeniçeri Ocağının kurulmasında doğrudan doğruya katkılarda bulunacağı düşünülemez. Ancak, çoğu Hacı Bektaş-ı Velî’ye mânen bağlı olan Abdal Musa, Abdal Murat, Geyikli Baba ve daha pek çok Rum Abdalları, mücahit Türkmen Babaları ve Ahiler, Osmanlı Devletinin ve Yeniçeri Ocağının kurulmasında büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. İlk Osmanlı padişahlarının takdir ve sevgilerini kazanmış olan bu kimseler, pirleri Hacı Bektaş-ı Velî’nin adını ve hatırasını yaşatmak için onu Yeniçeri Ocağına mânevî pir seçmişlerdir[17]. Nitekim Yeniçerilerin en eski teşkilatlarından olan cemaat ortalarından 99. Orta, Hacı Bektaş-ı Velî’nin vekiline tahsis olunmuş ve mensuplan “Hû-keşanlar” (Hû-çekenler) olarak anılmıştır. Bunlar sabah ve akşam ocağın selameti için dualar ederler ve törenlerde “hû” çekerek yürürlerdi[18]. Yine Yeniçeri Ocağında Hacı Bektaş-ı Velî’nin içinde çorba pişirip ocağa hediye ettiğine inanılan ve “Kazan-ı Şerif’ diye anılan bir kazan vardı. Yeniçeriler bu kazanın kaldırılıp da yerine bir kova su dökülse, dünyanın altüst olacağına inanırlardı[19].

2- Eserleri

Hacı Bektaş-ı Velî tasavvuf, ahlak, nasihat ve din konularında Türkçe, Arapça ve Farsça birçok kitap yazmıştır. Bunlar: îki sayfalık Türkçe Şathiyye[20], Ahmed Yesevî’nin Divân-ı Hikmet’ini örnek alarak Farsça yazdığı Fevaid[21], son zamanlarda Rüştü Şardağ tarafından bulunup yayınlanan Besmele Şerhi [22], Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye [23] ve Makâlât’dır.

Ben burada Hacı Bektaş-ı Velî’nin dinî ve tasavvufi görüşlerini ortaya koyan Makâlât’ı üzerinde biraz durmak istiyorum. Ash Arapça olan ve Hacı Bektaş-ı Velî’nin İslâmî ilimlere ve tasavvuf esaslarına layıkıyla vakıf olduğunu gösteren, tarikate yeni girenlere yol göstermek amacıyla anlaşılması kolay ve sade bir dille yazılmış olan bu eserin [24] biri Hacı Bektaş-ı Velî’nin müridlerinden Sadeddin tarafından mensur, diğeri XIV. yüzyılın sonlarında Hatipoğlu tarafından Bahru’l-Hakayık adıyla manzum olarak yapılmış iki Türkçe çevirisi vardır.

Sekiz bölümden meydana gelen Makalât’ın özeti şöyle[25]: Birinci bölüm, dört çeşit Müslüman bulunduğundan ve bunların özelliklerinden; ikinci bölüm şeriatten; üçüncü bölüm tarikatten; dördüncü bölüm mârifetten; beşinci bölüm hakikatten; altıncı bölüm, insanın kalbi ile Allah’ı tanıyabileceğinden; yedinci bölüm, şeytan ile ona yardım eden kötü alışkanlıklardan; sekizinci bölüm ise, insanın yaratılışından ve değerinden bahseder.

Hacı Bektaş-ı Velî, Müslümanları dört gruba ayırır: i- Şeriat sahibi olanlar, yani Abidler, 2- Tarikat sahibi olanlar, yani Zahidler, 3- Marifet sahibi olanlar, yani Arifler, 4- Hakikat sahibi olanlar yani Muhibler.

Ona göre bu dört grup insanın ait olduğu 4 kapı vardır:

  1. Şeriat kapısı: Temizi kirliden, iyiyi kötüden ayırt eden bu kapıya mensup olanlar, Kur’an-ı Kerim’deki Allah’ın emirlerini yerine getirir ve yasakladıklarından sakınırlarsa da, bu kapıda kaldıkları sürece yükselemez- ler.
  2. Tarikat kapısı: Gece gündüz Allah’ın adını zikrederek dua eden bu kapının mensuplan dervişler, kendilerini gurur ve kibirden arındırıp, ibadetlerini inanarak yapmazlarsa, daha ileriye gidemezler.
  3. Marifet kapısı: Bu kapıya ait olanlar su gibi temizdirler ve her şeyi temizlerler. Bunlar, Allah tarafından sevilen kişiler olup, bilmedikleri konularda dahi yanılmazlar.
  4. Hakikat kapısı: En yüksek seviyede bulunan bu kapıya mensup olanlar, hakikati bulma mutluluğuna erişmiş, hakkına razı, alçakgönüllü ve itaat eden kimselerdir. Benliklerinden kurtulmuş, daima müşahede ve dua halinde bulunan bu kimseler, Allah’ın sevgili kulları velîlerdir.

Bu şekilde birbirini takip eden bu dört kapıyı geçmek, en yüksek dereceye ulaşmak için gereklidir. Her kapının on makamı vardır ve hepsi 40 makam eder. Hiçbir kimse, bu makamları tek tek tırmanmadan Allah’a ulaşamaz.

Ona göre, eğer bir kimse iman etmeden ibadet ediyorsa, ibadetinde samimi değilse, Hz. Muhammed ve onun yakınlarına inanmıyorsa, yaptığı her şey boşunadır. Kalbimizde şeytanî ve ilahi düşünceler, aralıksız savaş halindedirler, tlahî düşüncelerin komutanı bilgelik, en önemli silahı iman, subayları ise bilgi, merhamet, iflet, sabır, günahtan sakınma, Allah korkusu vb. dir. Bu faziletlerin emri altında yüz binlerce asker vardır, insan kendi iyi ve kötü yanlarını bilmeden en küçük bir savaşı dahi kazanamaz. Bunun için Hacı Bektaş-ı Velî, insanlara kendi kendilerini öğrenmelerini tavsiye eder ve kendini bilmiyenin Allah’ı da bilemiyeceğini söyler. Çünkü ona göre Allah, insana kendi vücudundan daha yakındır. Hacı Bektaş-ı Velî, insan vücudu üzerinde çok durmuş, eserinin bir bölümünü bu konuya ayırmış, sonuçta insan vücudunu ve kâinatı karşılaştırarak “tnsan küçük bir kâinattır” demiştir.

Davranışlardaki ikiyüzlülük, kendini beğenmişlik, uyuşmazlık Hacı Bektaş-ı Velî’nin en çok üzerinde durduğu zaaflardır. “Zavallı bedbahtlar, imanın sizin için hiçbir önemi yok. Allah’ı inanıyorum diyorsunuz, fakat emirlerini yerine getirmiyorsunuz. Meleklere inanıyorum diyorsunuz, Takat yalnız kalır kalmaz hemen günah işlemeye kalkışıyorsunuz. Kur’an’a inanıyorum diyorsunuz, Takat kötülük yapmaktan geri kalmıyorsunuz” diyerek insanları uyarmıştır.

Hacı Bektaş-ı Velî, insanların iç temizliğine verdiği önemi şu şekilde belirtmiştir: Nasıl ki içi kirli, dışı temiz bir testinin suyu işe yaramazsa, içi kirli dışı temiz bir insanın yaptığı işler de faydasızdır. Kalplerinde saldırganlık, cimrilik, öfke ve kıskançlık gibi kötü huyların yer tuttuğu kimseleri su nasıl temizler? Kalpleri temiz olmayan insanların yaptıkları ibadet boşunadır.

O, Allah rızası için ve samimi bir Allah sevgisiyle yapılan ibadete büyük önem verir. Bunun için Muhibleri, yani Allah’ı seven kimseleri Müslümanların en üstünü sayar.

İnsanlara karşı sonsuz sevgi duyan ve onlara büyük bir hoşgörüyle bakan Hacı Bektaş-ı Velî, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin insanlara saygı gösterilmesini, onlara, hatta hayvanlara bile kötülük yapılmamasını öğütler.

Sonuç olarak:

Eserleriyle Türk düşünce hayatına, Ahilerle Türk sosyal hayatına, Yunus Emre ile Türk halk edebiyatına doğrudan doğruya; Osmanlı Devletinin kuruluşuyla Türk İdarî hayatına, Yeniçeri Ocağıyla Türk askeri hayatına dolaylı olarak damgasını vurmuş olan Hacı Bektaş-ı Velî, XIII. yüzyıl karanlığında doğmuş, zamanımıza kadar ışığını kaybetmemiş ve Türk milletinin kalbinde ebedî yerini almıştır. Onun hakkında yapılacak yeni araştırmalar ve ortaya çıkarılacak yeni belgeler, hayatının ve kişiliğinin karanlıkta kalan kısımlarını aydınlatacak, gerçek kimliğini ortaya çıkaracak ve böylece o, daha çok sevilecek ve daha çok sayılacaktır.

* Bektaşi kaynaklan Hacı Bektaş-ı Velî’nin 1248 yılında doğduğunu, 1281 yılında Anadolu’ya geldiğini, 1337 yılında vefat ettiğini yazarlarsa da, bu tarihler onun Osmanlı Devletinin ve Yeniçeri Ocağının kuruluşunda bulunduğunu göstermek için geriye alınmış tarihlerdir. Çünkü tarihi kaynaklar Hacı Bektaş-ı Velî’nin 1262 yılında ölen Ahi Evran, ondan birkaç yıl önce ölen Baba îlyas’la Anadolu’da görüştüğünü naklederler. 
** Son zamanlarda Hacı Bektaş-ı Velî hakkında yapılan bazı araştırmalarda, Eflaki’nin piri Mevlâna karşısında Hacı Bektaş-ı Veli’yi küçük düşürmek için Hacı Bektaş-ı Velî hakkında söylediği “Baba Resul”ün has halifesiydi” 3 sözüne dayanılarak Hacı Bektaş-ı Velî’nin Baba ishak'ın halifesi olduğu ve onunla birlikte Babaîler isyanına katıldığı öne sürülmüştür. Bilindiği gibi Babaîler veya Babalılar isyanı, halktan kopmuş, beceriksiz Selçuklu yöntemine karşı, kendini resulullah yani peygamber ilan ederek etrafına Türkmenleri toplayan Baba tshak tarafından düzenlenmiş, 1240 yılında Kırşehir’de kanlı bir şekilde bastırılmış, asilerin elebaşları ipe çekilmişti. Gerek Velayet-nâmelerde, gerekse başta Ibni Bibî olmak üzere Babaîler İsyanı hakkında bilgi veren tarihî kaynaklarda Hacı Bektaş-ı Velî’nin bu isyana katıldığına dair hiçbir bilgi yoktur. Hem bu iddiayı ortaya atanların şu sorulan da cevaplamaları gerekir: Hacı Bektaş-ı Veli, isyanın lideri Baba İshak’ın halifesi olarak katıldığı bu isyandan canını nasıl kurtarmıştır? Eğer kaçıp kurtulduysa, bir kaçak olarak hangi cesaretle savunması zor, her türlü saldınya açık, o zamanki büyük şehirleri birbirine bağlayan bir yol üzerinde bulunan Sulucakarahöyük gibi bir yere gelip yerleşmiş ve burada serbestçe faaliyetlerine devam etmiştir?
***Başta Ahiler olmak üzere Mevlevilerin dışındaki hemen hemen herkesi küçük gören ve onlar hakkında ağır sözler sarfeden Eflâk!, eğer Hacı Bektaş-ı VelI’nin Hacca gittiğini, tekkesini kurarken cami yaptırmayı ihmal etmediğini bilmiş ve onun Makâlât, fevâid ve Besmele Şerhi gibi eserlerini okumuş olsaydı, bu sözü söylemezdi.

Dipnotlar

  1. Prof. Dr. Cavit Sunar, Melâmilik ve Bektaşilik, Ankara 1975, s. 37.
  2. 2 Aşıkpaşa-zâde Tarihi, İstanbul 1332,5. 204
  3. 3 Ahmed Eflâki, Ariflerin Menkıbeleri, Türkçeye çeviren Prof. Dr. Tahsin Yazıcı, Hürriyet Yayınları, İstanbul 1973, c. I, s. 370
  4. Prof. Dr. Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ankara 1974, s. 93
  5. 5 Cevat Hakkı Tarım, Tarihte Kırşehri-Gülşehri, İstanbul 1948, s. 25
  6. 6 Ahmed Eflaki, a.g.e., c. I, s. 450
  7. Cevat Hakkı Tarım, a.g.e., s. 22 
  8. Esad Coşan, Hacı Bektaş Veli et le Bektaşi, in Arts de Coppodoce, Geneve 1971 s. 193
  9. Aynı eser, s. 193
  10. 10 Aynı eser, s. 193
  11.  Prof. Dr. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında tik Mutasavvıflar, üçüncü basım, Ankara 1976, s. 215 
  12. 12 Mchmed önder, Gönüller Sultanı Hazreti Mevlâna, İstanbul 1961, s. 112
  13. Prof. Dr. Fuad Köprülü, a.g.e., s. 260 
  14. 14 Abdülbâki Gölpınarh, Yunus Emre-Hayatı, İstanbul 1936, s. t8
  15. 15 Aynı eser. s. 18
  16. 16 Abdülbâki Gölpınarh, Yunus Emre, İstanbul 1973, s. 29
  17. 17 Fuad Köprülü, Origines du Bcktachisme, Extrait des Actes du Congres international d'Histoirc des Religions tenu â Paris en 1923, Paris 1926, s. 24
  18. 18 I. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilatından Kapıkulu Ocakları, Ankara 1943, c. I, s. 159
  19. Aynı eser, c. t, s. 259
  20. 20 Türk Ansiklopedisi, Bektaş maddesi, c. II, s. 402
  21.  Fuad Köprülü, Türk Yurdu no: 8 (1341) s. 139
  22. Rüştü Şardağ, Her Yönüyle Hacı Bektaş-ı Veli ve Onun En Yeni Eseri Besmele Şerhi, İzmir 1985
  23. 23 Türk Ansiklopedisi, Bektaş maddesi, c. II, s. 402
  24. 24 Hacı Bektaş-ı Velî, Makâlât, Prof. Dr. Esad Coşan neşr. Ankara 1986.
  25. 25 Bu satırlar, Esad Coşan’ın “Hacı Bektaş Velî et le Bektaşi, s. 190 vd.“ adh makalesinden faydalanılarak yazılmıştır.