ARSLAN TERZİOĞLU

Platon’un bize haber verdiğine göre Hippokrat (M.ö. 460-377) tıbbı, felsefeden yani o zamanın anlayışına göre umumi bilimlerden ayırarak başlı- başına bir bilim kolu haline getirmiştir. Bilimlerin gelişmesi için en lüzumlu vasıta olan, İlmî lisan, yani terminolojinin de en az ilimler tarihi kadar eski olduğu düşünülecek olursa, tıbbî terminolojinin de tababet ilmi kadar eski olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. Gerek eski Mısır tababetinde gerekse Mezopotamya’daki Sümer, Asur, Babil tababetinde tıbba ait özel bir terminolojinin varlığı bugüne kadar gelen papyrus’lann ve tabletler üzerindeki çivi yazılarının okunmasından sonra belli olmuştur.

Şurası muhakkak ki, bugünkü tıbbî terminolojinin esası “Corpus Hip- pocraticum” denilen ve sonraları bir araya getirilen Hippokrat tababetine ait tıbbî eserlere dayanır[1]. Büyük İskender zamanında eski Mısır, Mezopotamya ve Hind tababetinin, Yunan tababeti ile tekrar temasa geçerek, biraz sonra İskenderiye’deki meşhur tababet ekolünde yeni bir altın devrin açılmasına sebep olduğu görülür. Fakat İskender öncesi devirde de eski Yunan tababetinin Hind tababetinden etkilendiği, hatta Hippokrat’ın bir sürü ilaç isimlerini ve bazı tıbbi deyimleri Hindçe zikrettiği ünlü eczacılık tarihçisi Hermann Schelenz tarafından ileri sürülmüştür [2].

Artaxerxes Mnemon’un M.Ö.416 yıllarında yaşayan özel hekimi Ktesias Hindistan’ı tanıdığı gibi, orada kullanılan Karpion dediği merhemden bahseder ki bu tıbbî terminoloji Hind ilim lisanı Sanskritçe Karpura’dan karpion şeklinde Yunancaya geçmiş olduğu görülmektedir [3]. İskender’in yanında Hindistan’a görtürdüğü Yunan hekimleri de, orda yılan sokmasından dolayı meydana gelen zehirlenmelere karşı çaresiz kalınca, Hind hekimlerinin me- todlannı tatbik ettiler. O zamandanberi tıbbi terminolojiye geçen bir sürü Sanskritçe tabirler bugün bile kullanılmaktadır. Mesela şeker için kullanılan Saccharum deyimi (Almancada Zucker) Sanskritçe Çarkara ve Sakara deyiminden gelmektedir [4]. Herodot, İşkillerin memleketinde hamama girildiğinde, kızgın taşlar üzerine serpilen ve tatlı bir uyuşukluk yani narkoz durumu veren Cannabis, denilen bir bitkiden bahseder. Bugün de Cannabis denilen ve uyuşturcu hassalan olan tıbbî nebatın ismi Sanskriçte S’ana, Ganjah olup bu isim eski Iran dilinde Kanab, Herodot zamanında Yunancaya Cannabis, sonraları Rusçaya Kanop, eski Almancaya Hanaf şeklinde geçmiştir. Meşhur İsveç hekimi ve nebatat âlimi Linneus’da bunu tıbbî terminolojiye Allhaea cannabıa şeklinde geçirmiştir [5]. Romatizma, asthma, lepra (cüzam), gonorrhoea gibi bir sürü hastalıklara karşı ilaç olarak kullanılan Pipet longum, Hintlilerin Ramayana'sında Sanskritçe ismi olan pipalı olarak geçer [6]. Sonraları Hellenistik devirde İskenderi’ye ye gemilerle Hindistan’dan ihraç edilen bu bitkisel ilacın eski Yunancaya Sanskritçe “pipeli” den bu şekilde geçtiği ve hatta Hip- pokkratik tıbbî metinde rov vvöıxov d xakeovaıv oi Plcçaaı TÛnegı şeklinde zikredildiği görülmektedir [7].

Hellenistik devirde büyük bir tababet merkezi hâline gelen İskenderiye’de anatomik araştırmalar insan cesetleri üzerinde yapılan teşrihlerle daha da tekâmül ettiğinden, gene İskenderiye’de toplanan Corpus Hippocrati- cum’a yeni tıbbî bilhassa anatomik deyimlerin ilave edildiği görülür. Böylece İskenderiye’de tıbbî terminolojinin büyük bir gelişme kaydettiği bir tarihi hakikattir. Roma İmparatorluğunun ilk gelişme döneminde de İskenderiye, Bergama gibi merkezlerde yüksek bir seviyeye ulaşan Hellenistik devir Yunan tababeti Roma tababetini çok etkilemiş olup; eski Yunanca, Romalılarda uzun süre tababet lisanı olarak kalmıştır. Efesli Ruphos’un M.S.2. yüzyılda yazılmış tıbbî eserinde o zamanki anatomik terminolojinin etki Yunanca olarak kullanıldığı görülmektedir. [8]. Hellenistik devrin sonunda yaşayan BergamalI Galen’in (129-200) o zamanın tıbbî bilgilerini büyük eserinde bir araya getirmek istediği görülür. Galen’in eserlerinde kullandığı tıbbî terminoloji, sonraları asırlar boyunca, hatta Rönesansın sonuna kadar Avrupa’da tıbbî terminolojinin esaslarını teşkil etmiştir [9].

Romalılar, Hellenistik devirde arta kalan yakın doğunun bütün devletlerini egemenlikleri altına aldıktan sonra eski Yunan kültürünün tesiri altında kalarak, kendi kültürlerini bu eski antik devir kültürü üzerine inşa ettiler. Eski Yunan eserlerinin Latinceye tercümesiyle, Roma tababetinin ilk tekâmül devrinin başladığı görülür. Hekim olmadığı halde eski Yunan tıbbî eserlerini Latinceye çeviren Celsus (M.S.I. yüzyılın ilk yansı) Roma tababetinin ilerlemesinde çok büyük bir rol oynadı. Celsus bu eserleri Latinceye çevirirken karşılıklannı bulamadığı eski Yunanca tıbbî deyimleri olduğu gibi Yunanca olarak bu Latince tercüme eserine almıştı. Bir kısım eski Yunanca tabirleri de Latinceye çevirmiş, hatta “Vulgâr lâtince” denilen halk arasında kullanılan kaba Latince tabirleri bile Latince tıbbî terminoloji için kullanmak mecburiyetinde kalmıştı. M.S.I. yüzyılda yaşayan Plinius’un (M.S. 23-79) “Tabiat Tarihi” isimli Latince eseri fennî ve bilhassa tıbbî terminolojinin gelişmesinde büyük bir rol oynamıştır. Bu 37 ciltlik büyük eserin bir cildi anthropo- loji ve fizyolojiye, sekiz cildi de tıbbî botaniğe ve tıbbî zoolojiye tahsis edilmiştir [10]. Hıristiyanlığın M.S. 3 yüzyıldan itibaren Batı-Roma’ya kadar yayılmasıyla birlikte Latince üzerine Yunanca ve îbranice’nin tesirleri artmıştır. Ispanya’da Hıristiyan patriği olan Sevillalı İsodor’un (570-636) “Etymyologiae” isimli eseri ortaçağ Latincesinin gelişmesinde büyük rol oynadı. Ortaçağda yazılan bütün ilmi eserler, hatta Salemo tıp ekolüne ait bütün tıbbî eserler ve Avrupa’da ilk teşrihi yaptığı iddia edilen anatomi âlimi Mondino de Luz- zu’nin (ölümü 1326) Bologna’da yazdığı meşhur anatomiye ait eseri bu İsodor’un eserinde kullandığı ortaçağ Latincesiyle yazılmıştır[11]. Ortaçağda büyük bir gelişme kaydeden İslâm tababeti de Avrupa’da bu alandaki gelişmeye yol açan belli başlı âmillerden biridir. Çoğu ortadan kaybolan eski Yunan ve Bizans tıbbî eserleri önce Emcviler ve bilhassa Abbasiler devrinde Arapçaya çevrilmiş, sonraları ar-Razi (865-925), Ali İbn Abbas el-Mecûzî (10. yüzyıl) ve İbn Sina (980-1037) gibi büyük İslâm âlimleri sayesinde İslâm ilmi ve tababeti o zamana kadar görülmeyen bir şekilde gelişmişti. Bu büyük İslâm âlimlerinin eserlerinin Avrupa’da Latinceye çevrilmesiyle tıbbî terminolojide Arapçanın Latinceyi etkilediği ve bir sürü Arapça tıbbî deyimlerin Latinceye geçtiği görülür.

Aslen Arap olup sonradan Salemo’da Arapça tıbbî eserleri Latinceye çeviren Constantinus Africanus (ölümü 1087) ve Ispanya’nın Toledo şehrindeki tercüme merkezinde İslâm âlimlerinin Arapça yazdıkları tıbbî eserleri Latinceye çeviren Gerard von Cremona (ölümü 1187) bir sürü Arapça ve îbranice anatomik deyimlerin Latinceye geçmesine yol açtılar.

Böylece gerek İbn Sina’nın el-Kanun fı’t-tıbb’ının, gerekse diğer ünlü İslâm hekimlerinin eserleri Toledo’da ve İtalya’daki tercüme merkezlerinde Latinceye çevrilirken Arapça birçok tıbbî deyimler Latinceye girmiş, tercümesi yapılamayan deyimlerin yerine Arapça karışımı yeni anatomik ve diğer tıbbî deyimlerin girmesi ile latino-barbari denilen bir barbar Latince ortaya çıkmıştı. İbn Sina’nın Kanun’unu en güzel şekilde, Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Latinceye çeviren Andreas Alpago, 1527’de yayınlanan bu Kanun tercümesinin sonuna ek olarak bir tıbbî deyimler lügatçesi ilave etmişti. Bu lügatçe için Kanun’un İbn en-Nefıs ve eş-Şirâzî tarafından yapılan şerhlerinden istifade etmişti [12].

İbn Sina’nın Kanun’unun Latince tercümelerinde Arapça nomina ana- tomica üzerine tıp tarihçisi ve İbn Sina uzmanı rahmetli Gemot Rath’ın değerli İlmî çalışmaları vardır. Prof. Gemot Rath’ın bu çalışmalarında belirttiği gibi, Avrupa’da İbn Sina’nın Kanun tercümeleri ile Latinceye giren çok sayıda Arapça nomina anatomica 1895’te Basel’de kabul edilen yeni Nomenkla- tur’a kadar yani sekiz asırdan fazla bir süre içinde Avrupa’da kullanılmıştı[13]. Bugün hâlâ kullanılan albuginea veya tunica albuginea gibi deyimler İbn Sina ve er-Razi’nin eserlerinin Latinceye tercüme edenlerin Latinceleştirdikleri Arapça deyimlerdir.

Rönesans devrinde Latincenin bir tababet lisanı olarak olgunluğa ulaşmasında yeni bir devir açan Vesal (1514-1564) ve VVilliam Harvey (15781657) gibi ünlü hekimlerin meşhur eserlerinin büyük rolü vardır. Vesal ve Harvey’in eserleriyle anatomik tibbî terminoloji büyük bir zenginliğe ve açıklığa ulaşmıştır. Bundan sonraki devirlerde de Latince, ilim ve bilhassa tababet lisanı olarak gelişti. Yalnız Galen’den beri muhtelif anatomik deyimlerin, vücuttaki sadece bir yer için kullanılması karışıklığa yol açmaktaydı. Vesal gi bi büyük anatomlar bunun önüne geçmek için insan vücudundaki her uzuv ve kısımlar için yalnız bir anatomik deyimin kullanılması için çalıştılar[14]. Ama sonraki devirlerde tekrar insan vücudundaki muhtelif yerlerin bir yerine aynı manaya gelen bir kaç anatomik deyimle isimlendirildiği görüldü. Bu karışıklığı önlemek için, bizde Galatasaray’daki ilk modem tıbbiyenin hocalarından Sigesmund Spitzer’in Viyana’daki meşhur hocası Anatom Josef Hyrtl (1811-1894) 1880 senesinde Anatomik Nomenklatur’un (Anatomik terminolojinin) geniş bir şekilde reforma tabi tutulmasını ileri sürdü. Böylece bir Anatomik-Nomenklatur-Komisyonu kurularak, 1895’te İsviçre’nin Basel şehrinde yapılan Anatomi kongresinde bu komisyonun tavsiye ettiği Anatomik terminolojiyle ilgili teklif kabul edildi. Böylece Basel-Nomina-Anatomicası olarak (kısa şekliyle BNA) bilinen anatomik terminoloji ile artık bir terimler kargaşalığının önüne geçildi. Bunun için 10.000 kadar anatomik deyim, yanlış anlaşılmaya sevkediyor gerekçesiyle resmen terkedildi. Basel-Nomina- Anatomicası uzun müddet milletlerarası kabul edilen anatomik terminoloji olarak kullanıldı. Yalnız zamanla bazı anatomik deyimlerin bu sistemde filolojik kaidelere uymayışı ve bu arada gelişen mukayeseli anatomideki bazı deyimlerle mutabakatın sağlanamaması 1920 ile 1930 seneleri arasında Basel Nomina-Anatomica’sında bazı düzeltmeler yapılması için hazırlıklara yol açtı. Almanya’nın meşhur tıp fakültelerinden birinin bulunduğu Jena şehrinde 1935 senesinde yapılan “Alman Anatomi Kongresinde” Hermann Stieve (1886-1952) Basel-Nomina-Anatomicasındaki yukarıda zikredilen iki yöndeki aksaklıkları bertaraf eden yeni bir Nomina-Anatömica teklif etti. Bu teklif kabul edildi. Bu “Jenanser Nomina-Anatomica” eskisine nazaran filolojik bakımdan daha doğru anatomik terminoloji getirmekle birlikte pratikte kullanılışında, çoğu kez uzun anatomik deyimlere yer verilmesinden, zorluklarla karşılaşıldı. Milano’da 1936’da toplanan Milletlerarası Anatomi Kongresinde bu Jena-Nomina-Anatomicası esasına göre çalışılarak bir Milletlerarası Nomina-Anatomica yapılması kararlaştırıldı. Ama Basel-Nomina-Anatomicası o zamana kadar milletlerarası kullanılan bir durum arzettiğinden Jena-No- mina-Anatomicası yalnız Almanya’da tutundu ve diğer ülkelerde pek rağbet görmedi. Oxford’da toplanan 5. Milletlerarası Anatomi Kongresinde Basel- Nomina-Anatomicasının düzeltilmiş şeklinin kabul edilmesine, bu düzeltmeyi yapmak için de Milletlerarası Anatomi-Nomenklatur-Komisyonu teşkil edilmesine karar verildi. 1955 senesinde Paris’te toplanan 6. Milletlerarası Anatomi Âlimleri Kongresinde, bu Nomenklatur-Komisyonu’nun çalışmalarının neticesinde ortaya çıkan teklif kabul edildi.

Böylece bugün kullanılan Paris-Nomina-Anatomicası (kısaltılmış şekliyle PNA) ortaya çıktı. Paris-Nomina-Anatomicası gerçi Basel-Nomina- Anatomicasma dayanmakta ise de bir çok anatomik deyimleri Jena-Nomina- Anatomicasmdan almıştır. Jena-Nomina-Anatomicasının etiolojik sahihlik esaslarına dayanmasına karşılık Paris-Nomina-Anatomicasında anatomik deyimlerin basit, kısa ve çabuk hatırlanabilecek şekilde olmasına dikkat edilmiştir. Paris-Nomina-Anatomicasında bilhassa şu hususlara dikkat edilmiştir:

  1. Her organın yalnız bir anatomik deyimle isimlendirilmesi.
  2. Bu anatomik deyimlerin imkânlar dahilinde yalnız Latince olması.
  3. Her anatomik deyimin bilhassa kısa olması.
  4. Topografık olarak birbirleriyle sıkı ilişkisi olan organların benzer isimlerle adlandırılması. Mesela: Arteria femoralis ve Vena femoralis gibi.
  5. Ayrıntıları belirten kelimelerin tam tezatı gösterebilecek şekilde olmasına. Mesela: Majör ile minör; superior ile inferior gibi.
  6. Makroskopik anatomiden müelliflerine veya onu bulana istinad eden bütün deyimlerin çıkarılması.

Paris-Nomina-Anatomicası 1960 senesinde New York’ta toplanan Milletlerarası Anatomi Kongresinde bazı modifikasyonlarla daha da zenginleştirilmiş olup, Milletlerarası Nomenklatur-Komisyonu tarafından devamlı olarak mükemmelleştirilmektedir.

Şimdiye kadar olan tekâmül tarihine bakılacak olursa, klinik tababetin terminolojisinin temizlenip bir nizama sokulmasına, anatomik terminolojide olduğu kadar bir gayret sarfedilmemiş olduğu görülür. Klinik tıbbî terminoloji için intemasyonel bir mutabakata yanlamadığı için de, klinik tababetinde kullanılan deyimlerin her ülkede anatomidekinin aksine, başka başka şekilde oldukları görülmektedir. Klinik tıbbî terminolojisinin tekâmül tarihi de şimdiye kadar tatmin edici bir şekilde incelenmiş değildir. Yalnız anatomik terminolojiden klinik tibbî terminolojiye geçişin nasıl olduğunu göstermek için, burada bazı tarihi mühim noktalara işaret etmek gerekmektedir. Anatomik terminoloji ile klinik terminolojinin arasında bir karşılaştırma yapıldığında şu esas farkların bâriz bir şekilde ortaya çıktığı görülür:

  1. Klinik terminolojide, bilhassa vücut organları ile ilgili olanları için anatomik terminolojiye nazaran daha çok eski Yunanca deyimlerin yer aldığı görülür. Mesela Anatom omurga için columna vertebralis Latince deyimini kullanırken klinisyen omurga ile ilgili hastalıkta eski Yunanca Spondylitis, Spondylose veya Spondylarthrose deyimlerini kullanmaktadır.
  2. Kliniğin teorik dallarında da terminolojinin, kimya, fizik, biyoloji gibi fen bilimlerinde kullanılan terminolojinin tesiri altında kaldığı görülür.

Şunu da burada vurgulamak lazımdır ki bugün klinik dallarında kullanılan tıbbî terminolojide birçok deyimlerin eski antik devir tababetinde de kullanıldığı bir hakikattir. Mesela bugün klinikte kullanılan Enterocele veya Hydrocele deyiminin menşei Hippokrat ekolüne kadar uzanır. Bugün der- matolojik bir hastalık için kullanılan Psoriasis deyiminin Galenos’tan önce bile kullanıldığı biliniyor.

1311 ’de ölen meşhur hekim Amald von Villinova’nın da bir eserinde belirttiği gibi organlardaki hastalıklar için kullanılan deyimlerin organın anatomik isminin sonunda bir Su(Tix değişikliği ile üretilmişlerdir. Mesela eski Yu- nancada böbrek için kullanılan Nephros deyiminden böbrekle ilgili hastalıklara ait Nephrose, Nephrom, Nephritis gibi deyimlerin üretilmesi gibi, ki bu deyimler bugün de klinik termininolojide kullanılmaktadır.

Klinikte kullanılan terminolojinin, bilhassa 18. yüzyılda, belli kurallara göre bir sistematik düzenlemeye sokulması için çalışmaların yoğunlaştığı görülür. Bitkiler ve hayvanlar için bir sınıflama yapan ve terminolojik esaslar ortaya koyan ünlü İsveç hekimi Cari von Linne (1707-1778) klinik terminoloji bilhassa hastalıklar için kullanılan deyimler için bir sistem ortaya koymaya çalışmıştır. Aynı yüzyılda yaşayan ve Montpellier tıp fakültesinde profesör olan François Boissier de Sauvages de Nosologia methodica adlı eserinin ilk bölümünde hastalıklar için tıbbî terminolojinin esaslarının ne olması gerektiğini ortaya atmıştır. Bu bakımdan Sauvages, Cari von Linne ile birlikte klinik terminolojinin babası sayılır.

François Boissier de Sauvages’nin klinikte kullanılacak tıbbî deyimler için ortaya attığı esasları kısaca şöyle sıralamak mümkün:

  1. Her tıbbî deyim kısa ve basit olmalıdır. Çok kelimelerden oluşacak deyimler yerine tek kelimeden ibaret deyimler kullanılmalıdır. Mesela “inflammâtio intestinorum” yerine sadece “Enteritis” kullanılmalıdır.
  2. Buna karşın eğer çeşitli manalara gelebilecek bir deyim kullanılıyorsa, buna, yanlış anlaşılmayı önleyici ikinci bir kelime ilâve etmelidir.
  3. Bir tıbbî kavramı ifade edebilecek synonyme yani eş anlamlı birden fazla deyimlerden allegorik olmayan en kısa olan deyimi seçmelidir.
  4. Latince ve eski Yunanca kökenli olmayan barbar deyimler kullanılmamalıdır.

Bunlar bugün de geçerli olan altın kaidelerdir. Ama Sauvages’den sonra çoğu kez çiğnendikleri de bir hakikattir.

Sauvages’nin bugün de geçerli olan bu kaidelerinin yanısıra,bugün kayıtsız şartsız kabul edemeyeceğimiz şu kaidelerinden de bahsetmek gereklidir: Mesela Sauvages’nin tıbbî terminolojide, tıp dışı bilim dallarından terimler alınmamalıdır kuralının bugün geçerli olmasına imkân yoktur. Zira bilhassa 19. yüzyıldan beri deneysel bilimlerdeki gelişmenin sayesinde büyük bir gelişme gösteren ve kendisi de bir deneysel bilim haline gelen modem tababet, diğer deneysel bilimlerle iç içe ve devamlı kollaboration halinde olduğundan, diğer deneysel bilimlerde kullanılan terminolojiyi de kullanmak mecburiyetindedir.

Sauvages’nin hastalıkların bulunduğu yere veya sebebine göre isimlendirilmesi yerine, hastalığın Symptomlannm şekline göre isimlendirilmesi gerektiği kuralını da bugün kayıtsız şartsız uygulamaya imkân yoktur. Gerçi bugün de bazı hastalıkların isimlendirilmesinde Symptomlannm veya Syndromlannın rol aldıkları görülür, ama prensip olarak hastalıkların isimlendirilmesinde o hastalığın patolojik anatomik yerinin veya patofızyolojik ve patokimyasal fonksiyon bozukluklannın ön planda tutulduğu da bir gerçektir.

Bilhassa cerrahide hastalığın, yerine ve yayılmasına göre isimlendirilmesi kaçınılmazdır. Anatomide mesela bir adaleyi isimlendirmede onun başladığı ve bağlandığı bölgeye göre isimlendirme metodu, patolojide ve klinikte de patolojik olgulann yayılışına göre isimlendirme şeklinde kullanılmaktadır. Mesela “ischiorektal Abszess” deyimi buna en güzel bir ömek teşkil etmektedir. Zira bu deyim, Rektum’dan iskiyuma kadar uzanan bir iltihaplanma durumunu ifade eder. Cerrahide bu isimlendirme şekli bir sürü cerrahî müdahalelerin isimlendirilmesine de geçmiştir. Mesela böyle bir cerrahi terim olan “amputatio interscapulothoracalis” sadece bütün kolun değil, buna ilave olarak omuzun bir bölümünün de kastedildiğini ifade etmektedir.

Fakat herşeyden önce klinik terminolojinin, eski Yunanca’nın bir sürü kelimeleri bir araya getirip büyük bir Compositum yapma özelliğinden istifade ettiği görülmektedir. Bunu bir misâlle açıklayalım. Mesela göğüsün tho- rax, havanın pneuma, iltihabında pyon gibi eski Yunanca sözcüklerle adlan- dınldıklannı düşünürsek, klinik terminolojide kullanılan “Pneumothorax deyimi ile patolojik veya artifiziell olarak giren havanın göğüste pleura boşluğunda toplanması ifade edilir. Buna karşın Pyothorax deyimi pleura boşluğu içinde cerahat toplanmasını, pyopneumothorax ise pleuradaki cerahat ve hava toplanmasını ifade eder.


Tıbbî terminolojiyi anlayabilmek için, onun yapıtaşlannı bilmek gerektir, zira bunlarla çeşitli şekilde birleşmiş olarak mütemadiyen karşı karşıya gelinir.

Tıbbî terminolojinin bugün bütün dünyada eski Greco Latinceye dayalı olmasının kısaca ana hatları ile anlattığımız gelişiminin bir sonucu olduğu görülmektedir. Aynca eski Grekçenin kelimelerle Composita yapılarak terimler üretmeye çok yatkın oluşunun, Latincenin kısa, açık ve basit bir şekilde ifâde etmeğe çok müsait oluşunun bunda büyük rol oynadığı da muhakkaktır. Bugün dünya lisanı olan İngilizce’de bile son yapılan araştırmalara göre, tıbbî alanda eski angelsakson kelimelerin atılarak klasik Greco-Latin deyimlerin kullanıldığı görülmektedir. Bunun tesadüfi bir gelişme olmayıp, Greco- Latince’nin kısa ve basit olarak anlamlan daha iyi ifade etme özelliğinden kaynaklandığı ileri sürülmektedir[15]. İngilizce gibi diğer yaşayan dillerin devamlı olarak zamanla değişmesine karşın eski Yunanca ve Latince gibi bugün konuşulmayan ölü lisanlann değişmeden sabit kalışlannm bunlann dünyada tıp lisanı olarak kullanılmasının daha büyük avantajlar getirdiği de Avrupalı uzmanlarca kabul edilmektedir [16].

Bütün bu özellikleri ve tıp eğitiminde önemi göz önünde tutularak “tıbbî terminolojinin” 1972’den itibaren İsviçre, Batı Almanya ve Avusturya’daki tıp fakültelerinde klinik öncesi dönemde sınav zorunluğu olan bir ders olarak konulduğu görülmektedir. Eskiden orta Avrupa ülkelerinde, tıp öğrenimini seçen öğrencilerin çoğunluğu Latince ve eski Yunanca eğitimine de ağırlık veren humanistik Gymnasium denen edebiyat liselerinden gelirken, son yüzyılda tamamen deneysel bir bilime dönüşen tıbbın okutulduğu tıp fakültelerine yalnız fen liselerini pekiyi ile bitirenlerin alınması bunlann Türkiye’de de olduğu gibi Latince ve eski Yunanca eğitimden yoksun olarak yetişmiş olmalan Orta Avrupa’da tıp fakültelerine tıbbî terminoloji dersinin konmasına yol açan diğer önemli bir faktör olmuştur. Bizde de durum aynı olduğundan Orta Avrupa’daki gibi tıp eğitiminde tıbbî terminoloji dersinin sınav zorunluğu olan bir ders olarak konması, kaliteli tıp doktorlannın yetişmesi için gereklidir. Aynı Avrupa’da olduğu gibi bu dersin gerekli performansa sahip Tıp Tarihi ve Deontoloji hocaları tarafından verilmesi, ilerde bu alanda devamlı olarak yapılacak İlmî araştırmalarla bizde tıbbî terminoloji ile ilgili sorunların da halledilmesine büyük katkıda bulunacağı kanısındayız.

Dipnotlar

  1. Michler, M. und J. Benedum: Einfuhrung in die Medizinische Fachsprache. Berlin- Heildelberg-New York 1972, s. 8.
  2. Schelenz, Hermann: Geschichte der Pharmazie. Berlin 1904, s. 51.
  3. Schelenz,H.: a.e.,s. 51, 56; krş. Flückiger :Pharmakognosie, 1893, *. 236. 
  4. Strabo’ya göre Hindistan’da, îkschu denilen nebattan çıkarılan suya Çarkara denilmek¬te idi. Bk. Schelenz, H.: a.e.,s, 56.
  5. Herodot, III,Kap. 74, 75. Bk.Schelenz, H.: a.e.,s. 56.
  6. Dymock, VVilliam: Pharmacographia indica. Karashi 1972, Vol. II, s. 176-178.
  7. Hippokrates: De morbis mulier. 1, 84; Bk.Schelenz H.:a.e.,s. 56.
  8. Bk.Neumann, E.F.: Die anatomische Nomenklatur des Ruphos und ihre Beziehungen zur JNA. Leipzig 1943 (Elle yazılmış tez).
  9. Bk.Marchel, E.: Galens anatomische Nomenklatur. Diss. Bonn 1951 (Daktilo ile yazıl-mış tez).
  10. Briisseler, H.: Celsus und Plinius als Quelle der anatomischen Nomenklatur. Diss. Bonn 1943 (Daktilo ile yazılmış tez).
  11. Lemaitre, M.: Die anatomische Nominklatur der Chirurgie des 13. u. 14. Jahrh. Diss. Bonn 1951 (Daktilo ile yazılmış tez)
  12. d’Alvemy, Marie-Therese: Avicenne et les medecins de Venice, in:Medioevo e renasci- mento studi in onore di Bruno Nardi I, Firenze 1955, s. 118.
  13. Rath, Gemot: Die Anatomie des Avicenna und die Nomina anatomica in der Ca- nonübersetzung des Gerhard von Cremona. Diss. Bonn 1948 (Daktilo ile yazılmış tez).
  14. 14H Steudel, J.: Vesals Reform der anatomischen Nomenklatur. Zum Vierhundertjahr-Jubi- lâum der Fabrica. Z. Anat. Entwickl-Gesch. 112 (1943), s. 675 İT.
  15. Michler, M.und J.Benedum: a.e.,s.4-5.
  16. îbid

Şekil ve Tablolar