Yahya Akyüz

Anahtar Kelimeler: III. Selim Dönemi, Medrese Islahatları, Bursa Medresesi, Nizam-ı Cedit

Bilimsel tarih yazımında belgelere dayanmak gerekir. Belge, tarihsel olayların üzerinde iz bıraktığı her şeydir. Belgeler kanalıyle tarihsel olaylara ulaşılır ve tarihsel gerçeklik ortaya konmaya çalışılır. Geçmiş bir döneme ilişkin ne kadar çok tarihsel olay açıklığa kavuşturulursa, o dönemin gerçek tarihini yazmak o ölçüde mümkün olur.

III. Selim dönemi (1789-1807) Osmanlı tarihinde “Nizam-ı Cedit” denen yenileşme girişimlerinin uygulanmaya çalışıldığı bir dönemdir. Sosyal, siyasal, askerî, ekonomik alanda olduğu kadar eğitim ve kültür alanında da bu yenileşme akımının izleri görülmüştür. Askerî eğitim alanında önemli bir kurum olan Kara Topçu Okulu’nun (Mühendishane-i Berrî-i Hümayun) bu dönemde kurulduğu (1793) bilinmektedir. İlmiye teşkilâtının ıslahı için de bazı girişimler yapılmış, örneğin, müderrisliklerin ve kadılıkların satılıp alınmasının önüne geçilmiş, bu görevlere ehil olan kişiler sınavla alınmaya başlanmıştır. Fakat, Ord. Prof. Sayın E. Z. Karal’ın belirttiği gibi “belge azlığı” nedeniyle III. Selim döneminde İlmiye alanındaki ıslahat henüz yeterince ayrıntılı biçimde ortaya konamamıştır[1].

Başbakanlık Devlet Arşivinde gördüğümüz bir belge bizi bu alanda bir nebze aydınlattığı için önem taşımaktadır. Bu belge, Bursa mütesellimi Seyit Elhac Abdülkadir’in 25 Safer 1209 (21 Eylül 1794) tarihinde Sultana gönderdiği bir yazıdır[2]. Belgenin bizi doğrudan ilgilendiren kısımları şunlardır:

“... Âsitâne-i aliye medreseleri misillû mahrusa-i Bursa’da vaki medreselerde sakin talebe güruhu ehl-i ırz ve talim-i ulûm ve tedris ile meşgul olmak muktezattan iken bazan içlerinde yobaz tabir olunur kimesne talebe namıyle kendilerini ihtifa ve cibilliyât-ı aslîsi üzre gûnâgûn fesadâtı icra edenleri marifet-i şer’le ve müderrisleri marifetiyle teftiş ve tefahhus olunmak babında vürud eden emirname-i hazret-i veliyyunnaîmîye imtisalen Sultan Yıldırım Bayezid Han tâb-ı surah medresesinde sakin İznikmidli Külahlı Ali ve Aydınlı Kara Mustafa ve Sultan Murad-ı Sâni medresesinde sakin Aydınlı Osman nam kimesneler talebe-i ulûm suretine girüp ilim ve marifetten bîbehre ve dâima âlât-ı harb ile gezüp erazil ve nekebat ile ülfet ve ihtilât gâh fâhişe avrat ve gâh oğlan ile gûnâgûn fısk-u fesad eylemek âdet-i müstemirreleri olduğunu sikat ve sulehâ ihbarlarıyle ledeşşer’ tahkik olmağla mezbûrûn âlât-ı harb ile ahz ve te’dibât-ı lâyikaları icrası içün Bursa naibi faziletlû efendi dâîleri ilâmiyle hâkpây-ı devlet-i veliyünnaimîlerine irsal olunmaları bilcümle vücud-u müderrisîn-i kiram-ı dâîleri iltimas etmeleriyle mezburları te’dip ve emsâlini terhip re’y-i âlilerine menüt olmağın mezkûr-el-esâmî üç nefer yobaz te’dip buyurmaları ricasıyle arzuhâl-i çakerânem takdimine ietisar kılındı ...”

I — Belgenin içerik yönünden incelenmesi

Belge, III. Selim’in önem verdiği düzenlemelerden olan “disiplin ıslahatı” nın medreselere ilişkin örneklerinden biridir. Mütesellim, Bursa medreselerinde de, İstanbul’daki medreselerde olduğu gibi, öğrenci kılığına girmiş fakat, eşkiyalık, zorbalık yapan kimseler varsa yakalanıp İstanbul’a gönderilmesi yolunda Sarayın bir emirnamesini hatırlatarak yazısına başlamaktadır. Bu satırlardan, İstanbul’da olduğu kadar taşra medreselerinde de disiplin sağlanması sorununa el atıldığı anlaşılmaktadır.

Mütesellim, daha sonra, Bursa medreselerinde, emirname gereği yapılan araştırmaların sonuçlarından söz ediyor. Bu araştırma ve soruşturmalar sonunda, yobaz tabir edilen bazı kişiler yakalanmıştır. Bunlar, Yıldırım Bayezid medresesinde sakin (oturan, yatıp kalkan) iznikmidli (İzmitli) Külahlı Ali ve Aydınlı Kara Mustafa ile II. Murad medresesinde sakin Aydınlı Osman adındaki kimselerdir.

Adı geçen ve yobaz denen kişilerin davranışları, belge bugünkü dile çevrildiğinde, şöyledir:

“... adındaki kimseler medrese öğrencisi görünümüne girmiş, bilim ve bilgiden yoksundurlar ve sürekli olarak savaş âletleri ile gezmektedirler. Bunlar âdî ve yoldan sapmış kişilerle görüşüp konuş-mayı, fahişelerle ve erkek çocuklarla çeşitli ahlâksızlıklar ve kötülükler yapmayı vazgeçmedikleri bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu durum, inanılır, güvenilir kimselerin ihbarları ve şeriat yoluyle kesinlik kazandığından adıgeçen kişiler üzerinde savaş âletleri ile yakalanmış ve layık oldukları cezaya çarptırılmaları ve benzerlerinin de bu cezalandırmadan korkmaları için Bursa kadısının ilâmı ile beraber ve tüm medrese hocalarının da istemesiyle İstanbul’a gönderilmiştir. Bu üç yobazın cezalandırılmaları ricasıyle ...”

Arşivde aynı yerde, kadının adıgeçen ilâmı da bulunmaktadır.

II — Belgenin dil yönünden incelenmesi

Belge ağdalı bir Osmanlıca ile kaleme alınmıştır ve döneminin özelliklerini taşımaktadır. Bugün için asıl ilginç olan nokta, yobaz kelimesine verilen anlamdır.

Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan Türkçe Sözlük (1974, 6. baskı) yobaz kelimesini yalnızca şöyle açıklıyor: “Din taassubunu başkalarını rahatsız edecek derecede ileri götüren, sataşkan sofu.” Meydan Larousse'da ise (1973) yobaz’ın eski Türkçedeki yavuz (kötü)’dan gelebileceği ihtimali belirtilmekte ve şu açıklamalar verilmektedir: “Dinde taassubu aşırılığa vardıran ve başkalarına baskı yapmağa yönelen kimse. /Teşm. yol. Düşüncelerinde aşırılığa kaçan, hoşgörüden yoksun kimse./ Eski. İri, kaba.” M. Z. Pakalın ise Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü'nde (1954) bu kelimenin karşılığı olarak, “azgın ve haşarı softa yerinde kullanılır bir tabirdir” demektedir. Ş. Sami ise Kamûs-u Türkî'de (1901) yobaz kelimesine çok daha dar bir anlam vermekle yetinmektedir: “iri ve kaba, kuvvetli, tüvânâ, zıpır: yobaz hizmetçi”.

Başlıca sözlüklerin yobaz kelimesine verdikleri anlam, görüldüğü gibi, belgemizdeki bu kelimeyi tam olarak açıklamaya yetmemektedir. Bu kelime belgede zorba, haydut, eşkiya, ahlâksız anlamlarında kullanılmıştır.

Belgede dil yönünden “âlât-ı harb” terimi de dikkati çekiyor. Sözü edilen üç yobaz'ın daima âlât-ı harb ile gezdikleri ve âlât-ı harb ile yakalandıkları belirtiliyor. Bu terim “savaş âletleri” anlamındadır ve anlatılmak istenen onların silahlı dolaştıkları ve üzer-lerinde silahlarla ele geçirildikleridir. Fakat üzerlerinde çeşitli silahlar bulunduğu, çok iyi silahlanmış oldukları anlatılmak için olsa gerek âlât-ı harb gibi çarpıcı bir terim kullanılmıştır.

Nihayet belgede “talebe güruhu” terimi de ilginçtir. Burada küçültücü bir anlam yoktur ve “talebe topluluğu” denilmek isten-miştir. Oysa bugün, TDK Türkçe Sözlük'de belirtildiği gibi, Farsça güruh sözcüğü dilimizde artık yalnızca “hoşa gitmeyenler için” kullanılmakta ve “topluluk, sürü” anlamını taşımaktadır.

Dipnotlar

  1. Karal, Selim III'ün Hat-tı Hümayunları, Nizam-l Cedit, 1789-1807, Ankara, 1946 (TTK Yay.) s. 130.
  2. Başbakanlık Devlet Arşivi, Cevdet Tasnifi, Maarif, Sıra No. 72.

Şekil ve Tablolar