ISSN: 0041-4255
e-ISSN: 2791-6472

Altan Çetın

Anahtar Kelimeler: Selçuklu, Memlûkler, İslam

Türk devlet teşkilâtının Islâm âleminde kuvvetli ve bariz tesirler yapması, bilhassa, Büyük Selçukî Devleti’nin kuruluşundan sonradır. Abbâsî halifelerini nüfuzları altına aldıktan sonra, Mısır ve Suriye gibi Şiî Fâtımî halifelerinin hâkimiyet sahaları müstesna olmak üzere, Islâm dünyasının hâkimi olan ilk Selçukî sultanları, devlet müesseselerini çok sağlam olarak kurdular. Bunlar arasında Sâsânî ve Islâm menşeinden gelenlerin yanı sıra, kısmen Karahanlılar’dan ve kısmen de Oğuz ananelerinden kökünü alan Türk müesseseleri de mevcuttu. Bu büyük devletin parçalanmasından sonra, yerine kâim olan muhtelif devletlerde meselâ, Harizmşahlarda, Suriye, Iran ve Anadolu Selçukîlerinde, Atabeylerde, Eyyûbîlerde, sonraları Memlûklerde- Türk menşeinden gelen müesseseleri görmek kabildir[1]. Mısır Memlûkleri’nin, devlet teşkilâtı husûsunda Selçuklular’ın tesiri altında kaldıkları çok açıktır. Onların varis oldukları Eyyûbîler, Selçuklular Devleti’nin kollarından biri idi[2]. Bu makalede, Fuat Köprülü’nün Selçuklu tesiriyle ilgili mülahazaları kaynakların ışığında bir nebze de olsa teferruatlandırılarak, konuya ışık tutulacaktır. Ayrıca Memlûklerin tevârüs eyledikleri tarihî arka planı ortaya koymak ve teşkilât tarihlerine bir katkıda bulunmak maksadıyla, elde edilebilen bilgiler dahilinde, Selçuklu-Memlûk teşkilâtları alâkaları ortaya konulmaya çalışılacaktır. Bu yapılırken ıstılahlardan başlanacak gidilebilecek yere kadar gitmeye çalışılacaktır. Ancak bizim maksadımız temas edilecek olan müesseselerin mufassal bir tarihini yazmak değildir. Böyle bir teşebbüs bu makalenin dar çerçevesine sığmayacağı gibi, bizi asıl mevzumuzdan da uzaklaştıracaktır. Burada Selçuklu-Memlûk irtibatını tebarüz ettirmek istediğimizden müesseselerden ancak genel hatlarıyla bahsetmekle iktifa ettik.

I- TEŞKILÂTA DÂIR BAZI UNSURLAR

A) SELÇUKLU GULÂMLARINDAN MISIR’DAKI MEMLÛK NIZÂMINA

Mısır’da kurulan Memlûkler Devleti, münhasıran “memlûk” (=gulâm) statüsündeki askerî zümreye dayalı siyasî bir teşekküldü. Bu devletin askeri teşkilâtının dayandığı tarihî kaynaklardan birisi Selçuklu askeri teşkilâtıdır. Büyük Selçuklu Devleti’ni kuran Türkmenler, yavaş yavaş devlet idaresinden ve ordudan tasfiye edilerek, yerlerine gulâm sistemine göre yetiştirilmiş olan kadrolar getirilmişti. Bunun en başta gelen sebebi, “saltanatın hanedanın ortak malı” olarak telâkki edilmesi şeklinde ifade edilebilecek olan Türk hâkimiyet anlayışının devlete verdiği zararın, tarihî tecrübe ile anlaşılmış olmasıdır. Buna mâni olmak için Tuğrul Bey, başlangıçtan itibaren merkeziyetçi bir devlet kurma gayreti içine girmişti. O, bu sebeple, Ibrahim Yınal, Kutalmış ve Elbasan gibi Selçuk’un torunları olan şehzadelere özel bir hâkimiyet sahası tahsis etmemişti. Bununla beraber, Oğuz töresine göre, yaşı icabı hukuken reisleri bulunan amcaları Inanç Yabgu ile devletin kuruluşunda ve askerî zaferlerde birinci derecede rolü olan Çağrı Bey’i hükümranlık haklarından mahrum etmek doğru ve kolay bir iş değildi. Tuğrul Bey’den itibaren merkeziyetçi bir devlet mekanizması kurma gayretleri beylerin mukavemetleri ve isyanları ile karşılaşmış ve vâki mücadelede Türkmen beyleri aristokrasisinin nüfuzu tedricen kırılmış ve yerlerine kölelikten yetişen Türk emîrleri kumandan ve valiliklere yükseltilmiştir. Netice olarak Tuğrul Bey ile Çağrı Bey’e ait olan miras Alparslan’a intikal ederek Inanç Yabgu’nun hakimiyetine son verilmiş, devletin birliği kurulmuş ve kimseye hâkimiyet hakkı bahşedilmemiştir. Bununla beraber Selçuklu sultanlarının merkeziyetçi bir devlet kurma gayretleri sadece yüksek makamlara yapılan tayinlere münhasır kalmış, ve Türkmen beylerinin nüfuzunu kırma ve Oğuz ileri gelenleri yerine Türk memlûklerini yerleştirme teşebbüslerine rağmen bünyede köklü bir değişiklik yapılmamıştı. Zirâ, köle menşeli emîrler (gulâmlar) görevlendirildikleri yerlerde “resmi bir memur” durumunda olup, insanlar üzerinde başkaca bir nüfuza sahip değillerdi. Türkiye Selçukluları ve Osmanlılarda da bunların büyük ve zengin ıktâlarla kontrol edilmeyecek kadar güçlenmelerine izin verilmemiş ve bu nevi emîrler görevli bir âmir konumunda kalmışlardır. Devleti hanedan azasının müşterek malı kabul eden Türk anlayışını yıkmak, saltanat usûlünü değiştirmek, Büyük Selçuklu sultanlarının ciddi gayretlerine rağmen mümkün olmadığından, her sultanın ölümü bir taht kavgasına, mücadele veya parçalanmaya yol açıyordu. Osmanlılar müstesna olmak üzere, bütün Türk devletlerinde bu anlayışın sürmesi bu ananenin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir.

Selçuklu sultanlarının arazi idaresinde yapmaya çalıştığı düzenlemeler sadece merkezî otoriteyi sağlamayı hedeflemiyordu. Selçuklular, askerlerini ülkenin her tarafına dağıtarak toprağa bağlı bir ordu vücuda getirirken, devletin temelini teşkil eden bir kısım Türkmenlerin geçimini de temin ediyor ve memleketin imar ve idaresine de yeni bir yol buluyorlardı [3]. Iktâ sistemiyle[4] devlet maaş ödemeden bir orduyu beslemekte, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmekte ve istihsalin artmasını, sağlamakta, halk ile hükümet arasında yeni askerî ve idârî bir kadro oluşturmakta idi[5]. Büyük Selçuklu Devletini kuran unsurun, devletin devamı için de, askerî kuvvetin esası olması zarureti vardı. Fakat, bir taraftan devletin henüz baş dayanağı olan bu göçebeleri yeni şartlara uydurmak için onları ananevi hayat tarzı ve hakimiyet telâkkisinden uzaklaştırmak, diğer taraftan da eski hayatın verdiği alışkanlık sebebiyle devam eden yağma ve çapul faaliyetlerine son vererek, devlete bağlı yerleşik bir unsur hâline getirmek gerekiyordu. Işte Selçuklu devrinde toprağa bağlı bir ordunun kurulması, yani göçebelere arazi tevzi etmek suretiyle, askerî ıktâların kuruluşu hadisesi bu ihtiyaç ve zaruretlerin askerî hedefler ile telifi, asker ve idareci unsurlar ile reaya arasındaki münasebet ve menfaatlerin ahenkleştirilmesi faaliyetinin neticesidir[6]. Zira ananevî usullerle bir devletin kaim ve daim olması mümkün gözükmemektedir. Her nevi nizamsız siyasî ve iktisadî etkinliğin talihsiziliği, uzun devirler sürdürülememesidir. Er ya da geç kaynaklar tükenecek ve hazıra dağ dayanmayacaktır. Bu bakımdan ancak tarım toplumuna ait bir nizamın tesisi ve bu yolla siyasî, iktisadî ve askerî gücün payidar olması mümkündü. Bu bakımdan yarı-göçebe kültürün yerine yerleşik ve üretime dayalı bir sisteme ihtiyaç duyulmuştur. Bu yolla hem yarı-göçebe hayata dayalı çevrelerin gücü elinden alınacak, hem de yeni nizamın askerlerine yeni gelir kaynakları sağlanacaktır. Bu bakımdan askerî ıktâ nizamıyla Türkler kendi çağlarına uymakta gösterdikleri bu başarıyla hem coğrafya hem de tarihe tutunma imkânını elde etmişlerdir.

Ortaçağlar boyunca, Türk-Islâm devletleri ordularında, köle statüsünde ki Türkler büyük ölçüde istihdam edildikleri için Selçuklu ordusundaki hür Türkmenlerin yerini zamanla gulâmların[7] alması Büyük Selçuklu Devletinin tekamül ederek klasik bir Türk-Islâm devleti[8] hâline gelmesinin tabii neticesi olarak sayılmaktadır[9]. Bilindiği kadarıyla gulâm düzeni Selçuklulara Sâmânîlerden geçmiştir[10]. Büyük Selçuklu devletinde gulâmlıktan yetişmiş, sarayda veya orduda muayyen bir rütbeye ve dereceye ulaşmış askerî erkân görev almıştır. Bunlar devletin ve hükümdarın dayandığı başlıca kuvvetlerdi. Bu itibarla hazerde ve seferde onların oynadıkları roller pek büyüktü[11]. Büyük Selçuklu ordusunun üç ana kısmından birini gulâmân-ı saray denen bu grup oluşturuyordu[12]. Selçukluların siyasî ve kültürel bakımdan devamı olan diğer tâbi devletlerde de gulâm sistemi görülmektedir. Meselâ, Kirman Selçuklu devletinde ordunun ikinci büyük kısmını gulâmlar teşkil ediyordu. Bu gulâmların Türk kölelerinden satın alınıp Horasan yoluyla Orta Asya’dan getirildiği sanılmaktadır[13]. Yine Selçuklular Anadoluya girdiklerinde bu gulâm (memlûk) sistemini beraberlerinde getirmiş ve uygulamışlardı [14].

Biraz yukarıda da ifade edildiği gibi, Büyük Selçuklular’ın devleti merkezileştirme çabaları ve böylece Türkmen beylerinin nüfûzunu kırıp Oğuz ileri gelenleri yerine, memlûkleri ikâme etme teşebbüsleri köklü bir değişiklik getirmemişti. Zira kendilerine geniş vilayetler verilen ve çoğunun menşei köle olan emîrler, ıktâları dahilinde besledikleri ve maiyyetlerinde bulundurdukları bazen sayısı bine varan askeriyle üstün kuvvetli bir hükümdar gibiydiler. Büyük ıktâ (tımar)’ya müsaade etmeyen Türkiye Selçuklularından ve Osmanlılardan farklı olarak bu ıktâ sahipleri, maiyetlerindeki askerlerin yalnız amiri değil, aynı zamanda hâkim ve efendileri bulunuyorlardı [15]. Bu sebeple Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasını müteakip aynı isimde pek çok Selçuklu Devleti ortaya çıkmıştır. Türkiye Selçukluları Devletinin yıkılmasından sonra ise ancak uçlarda devlet olmaya namzet yapılar ortaya çıkmıştır. Zira belirttiğimiz gibi, Türkiye’de (Anadolu) büyük ve feodal mahiyette ıktâlara müsaade edilmemişti. Vilayetlerde askerleri başında bulunan subaşılar (serleşkerler) o vilayetin ve askerlerin sahibi ve efendisi değil, sadece âmiri idiler[16].

Selçuklular, 11. asrın ikinci yarısından itibaren, bilhassa Sultan Alparslan zamanında, Fâtimî Devleti’nin hakimiyeti altındaki Suriye’ye girmiş ve burada Suriye ve Filistin Selçuklu Devletleri kurulmuştur. Bu yolla Selçuklu müesseseleri ve dolayısıyla ordu teşkilâtı da bölgeye getirilmiştir[17]. Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı olarak kurulmuş olan fakat sonraları bağımsızlıklarını elde eden atabeyliklerin askerî teşkilâtları da aynı idi. Selçukluların yıkılmasından sonra ortaya çıkan ve onların devletlerinin mirasına konan yeni devletlerin bir çoğu onların atabeyleri veya tâbileri olup eski nizâm aynen devam ediyordu[18]. Musul Atabeyliği Nûr ed-Dîn Mahmud Zengî zamanında askerî teşkilâtını düzenledi. Bu düzenleme de tamamiyle Büyük Selçuklu Devletinin askerî teşkilâtının küçük bir modeli idi. Selâh ed-Dîn, amcası Şirkûh ve babası Necm ed-Dîn Büyük Selçuklu Devleti’ne tâbi olan Irak Selçukluları vasıtasıyla Musul Atabeyliğine intikal eden askerî teşkilâtın içinde birer kumandan idiler[19]. Bu yönüyle Eyyûbîler, Selçukluların koynunda gelişmiş ve onların pek çok âdetlerini almıştır[20]. El-Kalkaşandî, Selâh ed-Dîn’in Nûr ed-Dîn Mahmud Zengî adına Mısır’a hâkim olunca bu ülkede icrâ edilmekte olan Fâtimî usûl ve merasimini kamilen değiştirip yerine Türk (yani Selçuklu) nizamını ikame ettiğini yazar[21]. Dolaysıyla, Eyyûbîler Selçukluların pek çok âdet ve nizamını Mısır ve Suriye’ye getirmişlerdir. Bu sebeple Eyyûbî teşkilâtını iyi anlayabilmek için Selçuklu askerî nizamının iyi anlaşılması gereklidir[22]. Selçuklular değerli kumandanlarına askerî hizmet karşılığında ıktâlar veriyorlar ve onları atabek olarak şehzadeleri terbiye ile görevlendiriyorlardı. Bunlar, ifade edildiği gibi, bir süre sonra bağımsızlıklarını elde ettiler. Bu atabegliklerden en önemlilerinden birisi de bahsi geçen Musul Atabeyliği idi. Bu atabeyliğin başında bulunan Nûr ed-Dîn Zengî vasıtasıyla Mısır’ın yolu kendisine açılan Selâh ed-Dîn Eyyûbî (1169-1193) amcasının el-Esedîyye ve kendine bağlı es-Sâlihîyye ve en-Nâsırîyye memlûklerine dayanarak Halife ‘Adîd ölüm döşeğinde iken Mısır’da Abbasî halifesi adına hutbe okutmuştu[23]. Eyyûbîler Fâtimîler’in yerine Mısır’a hâkim olunca Fâtımîlerin pek çok teşkilâtını bırakıp, Musul Atabeki ‘Imad ed-Dîn Zengî Devleti’nin müesseselerini benimsemişlerdi[24]. Selâh ed-Dîn Eyyûbî Mısır’a hâkim olunca askerî teşkilâtı da yeniden düzenlemişti. Bu düzene bakınca sistemin Selçuklularda olduğu gibi ıktâlı süvarilere dayanan bir teşkilât olduğu görülmektedir[25]. Selâh edDîn Fâtimî ordusunda bulunan Zenciler ve Ermenileri ortadan kaldırarak onların yerine Türkleri ikame etmişti[26]. Kaynaklarda, Eyyûbî Devletinde memlûklere ilk önem veren sultanların en-Nâsır Selâh ed-Dîn Yûsuf b. Eyyûb ve kardeşi el-Melik el-Âdil Ebû Bekir olduğu ifade edilmektedir[27]. Eyyûbî Devletinde memlûk gruplarının daha muntazam olarak ortaya çıkması el-Melik el-Kâmil Muhammed (1218-1238) ve el-Melik es-Sâlih Necm ed-Dîn Eyyûb (1240-1249) zamanlarıdır. el-Melik es-Sâlih kardeşi el-Melik el-‘Âdil’e karşı olan mücadelesinde ve bilhassa Moğol Istilası karışıklıkları sırasında cesaretleri, binicilikleri, vücut yapıları, yiğitlikleri, atılganlıkları, iyi atıcı ve soylu oluşları gibi meziyetleri yüzünden pek çok Kıpçak memlûku satın aldı. Bu kıpçak memlûkler yeni geldikleri Mısır’da âdet ve ananelerini sürüdürdüler[28]. Memlûkler Eyyûbî Devleti içinde sultanları hal’ edecek ve yenisini getirebilecek bir güce de ulaşmış bulunuyorlardı [29]. Bu siyasî zeminde kendisine yeni ve farklı bir asabiyye arayan Necm ed-Dîn Eyyûb erRavza adasında kendisine bir saray yaptırıp el-Memâlik et-Türkiyye/ el-Etrâk elKıfcâkiyye[30]/ et-Türk el-Kıfcâk[31]’tan mürekkep memlûklerini de buraya yerleştirmişti. Burada el-Memâlik el-Bahrîyye[32] es-Sâlihîyye/ el-Memâlik enNecmiyye[33] adıyla adlandırıldılar[34]. es-Sâlih Necm ed-Dîn Eyyûb devrine kadar pek çok Sultan memlûk satın almıştı. Ancak onun zamanına kadar mevcut memlûkler genellikle büyük yaşta, savaşlara katılmış tecrübeli kişilerdi. es-Sâlih ise çocuk denilebilecek yaşta memlûk satın almış ve onları medenî ve askerî eğitimden geçirmişti[35]. el-Melik es-Sâlih Necm ed-Dîn Eyyûb’ün getirdiği memlûklerle kurduğu teşkilâtta 800 ila 1000 kişi arasındaki grup Eyyûbî sülâlesini yıkarak 1250 senesinde Memlûkler Devleti’ni kurmuşlardır[36]. el-Makrizî’nin ifadesiyle adı sanı duyulmamış, insanlar arasında bilinmeyen, asil bir soydan da gelmeyen bu memlûkler[37] devlet kademelerinde sultanlığa kadar yükselmişlerdi.

B) ORDU DEVLETIN ESASLARINDAN ASKERî IKTÂ NIZÂMI

Devletin merkezileştirilmesi ve buna bağlı olarak geliştirilen toprak nizamındadaki değişikliğin en önemli sonuçlarından biri olan Askerî Iktâ Sistemi, Selçuklu müesseseleri arasında en önemlisini teşkil eder. Gerçekten Selçuklu Devleti, daha kuruluş devresinde, ananaye göre hakimiyet sahalarına ayrılırken bu taksimin ıktâ ıstılahıyla ifade edilmesi Türk ve Islâm unsurlarının bu müessesenin doğuşunda nasıl imtizaç eylediğini açıkça meydana koymaktadır.

Islâm Dünyasında kendi şartları içinde gelişmiş bulunan ıktâ[38] Selçuklular devrinde Türk askerî ve idârî yapısına göre tamamıyla yeni bir mahiyet almıştı. Iktâ, ilk devirlerinde, halifeler tarafından, değişen vergilerini ödemek şartı ile hukukî bakımdan kimsenin mülkiyetinde bulunmayan toprakların veya maktu bir hazine gelirini temin ettikten sonra bir yere ait sadece vergilerin yahut da muahharen ve bilhassa Selçuklulardan itibaren, muayyen yerlere ait devlet gelirlerinin hizmet ve maaşlarına karşılık olarak, kumandan asker ve sivil ricale menşûr, tevki’ ve daha başka isimler alan vesikalar ile terk ve tahsis manasına bir ıstılahtı [39]. Bu işlerle ilgili olan divân el-cünd, Hz. Ömer (634- 644) devrinden beri Islâm devletletlerinde mevcuttu. Emevîler, Abbâsiler, Büveyhiler, Fâtimîler (divân el-ceyş ve er-revâtib) ve Eyyûbîler’de (divân el-iktâ ve er-revâtîb) hep mevcut olmuştur[40]. Emevî ve Abbâsî halifeleri Memlûklerin uygulamalarından farklı olarak, Mısır arazilerini kendi has adamlarına ıktâ olarak veriyorlardı. Mısırdaki askerlerin maaşları, diğer giderleri ve Beyt el-Mâl’in hakkı haraç gelirlerinden karşılanıyordu. Iktâ arazisinin geliri ise verilen kişinin tasarrufundaydı [41]. Devrin şartlarına uygun olarak kurulan ıktâ nizâmı, Abbâsiler zamanında askerlik hizmeti Araplardan Türklerin eline geçince, artık başka bir mahiyet kesbetmişti. Başlangıçta ücretli asker olan Türkler, zamanla devlet işlerine hâkim olmaları ve para iktisadîyatının sarsılmasıyla, ordunun ihtiyaçları, hazineye ait vergilerin tahsil edilip maaş olarak tevzii yerine, doğrudan doğruya arazi gelirine bağlandı. Bu suretle bir çok yerde vergi toplayıcısı ve kiracısı hâline gelen kumandanlar, maiyetlerindeki askerlerin masraflarına karşılık olarak hesap edilen vergileri tahsil ettikleri yerlerin ıktâ sahipleri oldular[42]. Bu gelişme belli bir geçiş aşamasının yaşanmasıyla oldu. Abbâsilerin merkezinde çoğunluğu Türklerden oluşan profesyonel bir ordunun bulunması ve maliye üzerinde gittikçe ağırlığını hissettirmesi ıktâ sistemini derinden etkilemiştir. Bu dönemde, bir taraftan ıktâ edilebilecek durumdaki devlet toprakları azalırken bir taraftan bu ordunun bakım masraflarının artması ve buna ilâveten baş gösteren isyanları bastırmak için hazinenin aşırı harcama yapması neticesinde devlet hazinesi fevkalâde fakirleşmiş ve bir kısım büyük memur ve kumandanlara maaş ve ücret yerine bazı arazilerin haracını toplama hak ve yetkisinin tanınması usûlü getirilmiştir. Bu yeni uygulamaya ıktâ elistiğlâl denilmiştir[43]. Askerî ıktâ rejimi Büyük Selçuklu Devletinin her tarafına yerleştikten sonra[44], onun diğer müesseseleri gibi, ondan doğan veya medeni tesirlerine maruz kalan devletlerde, yani Atabeyliklerde, Harizmşahlarda ve biraz daha tadil edilmiş ve tekamül etmiş olarak Türkiye Selçuklularında da yerleşmiş ve bu vasıta ile tımar/ dirlik adı altında Osmanlılara intikal etmiş ve Musul Atabeyleri vasıtasıyla da Mısır’a geçmiş, kuruluşundaki gibi Fâtimî ıktâının tadili şeklinde Eyyûbî ve Memlûkler Devletinde Selçuklulardaki ehemmiyetini kazanmış ve hattâ Selçuklu idaresinde kalmış toprakların ilhakı suretiyle Gurîlere ve bu kanal ile de Aybek zamanında Hindistan’a kadar yayılmıştır[45].

Eski Türk toprak rejiminin yeni şartlara uydurulması ile ortaya çıkan ıktâ, askerî olduğu kadar devletin idârî ve hukuki temellerinden birini teşkil etmektedir[46]. Bunların yanında bazı kaynaklar, askerî ıktâyı Selçuklu tarihindeki bir çok idârî ve askerî yenilik gibi ilk defa Nizâm el-Mülk’ün kurduğunu yazarlarsa da gerçekte onun yaptığı, eskiden beri bilinen ve özellikle Büveyhîler tarafından geliştirilen bu usûlü daha sistemli bir yapıya kavuşturmaktan ibarettir[47]. Selçuklular, atabek unvanı verilen emîrlerine ıktâlar vermek suretiyle bu nizamın Iran, el-Cezire ve Suriye topraklarının büyük bir kısmının askerî ıktâ haline gelmesini sağlamışlardır[48]. Bu sistem gelişerek Osmanlılarda ifade edilen tatbik şeklini bulurken, başka bir coğrafyada, Mısır’da, tamamen orijinal bir yapı olarak zuhûr etmiştir. Iktâ sistemi, Buveyhî ve Selçuklulardaki ıktâ uygulamalarının bir benzeri olarak, Fâtimîlerin son dönemlerinde ordu kumandanlarının ücretlerinin ve maaşlarının ödeme uygulaması ile başlamıştı [49]. Selçukluların Suriye’yi fethetmeleri doğunun karakteristik ıktâ sistemini bu ülkeye kadar yaygınlaştırdı. Bu sistemi, ülkenin merkeziyetçi ve otoriter geleneklerinin şekillendirdiği bölge olan Mısır’a Selâh ed-Dîn getirmiştir[50].

Islâm dünyasında gelişmiş olan askerî kölelik sistemi, Islâm dünyası haricinde bu isimle tavsif olunabilecek benzeri olmayan bir müessesedir. Aslında köleleri silâh altına almak suretiyle ordu kurmak Islâm dünyasına mahsus bir hâl değildir; ama hiçbir sistemde Islâm dünyasındaki gibi dev bir hedef uğruna o kadar büyük bir gücü teşkilâtlandırmayı başaran, hayret edilecek başarılar gerçekleştiren ve uzun müddet ayakta kalabilen inceden inceye teşkilâtlanıp, organize edilmiş kölelerden oluşan askerî bir kurum kurulamadı [51]. Bu fevkalâde önemli teşkilât, Mısır Memlûkleri ismiyle bilinen Türk devletinden başkası değildir.

C) SELÇUKLULARDAN MEMLÛKLERE IKTÂ; NÂN-HUBZ

Memlûkler Devleti kelimenin tam manasıyla ıktâ esasına dayanan bir devletti[52]. Tarihî seyrini izaha çalıştığımız askerî ıktâMemlûkler, Selçuklularla başlayan vetirede, bir anlamda vârisi oldukları Eyyûbîlerden tevârüs etmişlerdir. el-Iktâât elceyşîyye[53]/hubz[54]/ahbâz[55]/ahbâz el-ümerâ ve el-halka ve el-ceyş[56] tabiri ile ifade edilen ıktâlar Mısır’da emîrler ve askerlere (cünd) verilmekteydi. Memlûklerin her birisinin hubz denilen ıktâları vardı. Meselâ, memlûk asıllı tarihçi Baybars el-Mansûrî 1271’de en-nakdiyye/erbâb el-câmekîyye’den el-Iktâiyye’ye geçtiğini ve kendisine ıktâ(hubz) verildiğini kaydetmiştir[57]. Memlûklerin ıktâlarına hubz adının verilmesi bize Selçuklular devrinde ıktâ ya da bir görüşe göre zemin’in mahsulünün tahsisi olarak verildiği şeklinde yorumlanan Nân-pâre[58]/nân[59] kelimesini hatırlattı. Hubz kelimesi Arapça’da ekmek anlamına gelmektedir. Nân-pâre kelimesi de Farsça’da ekmek parçası anlamına gelir. Istılah olarak ortaya çıkan bu büyük benzerlikle hubz kelimesinin tarihi arka planda Selçuklulara kadar giden bir başlangıcı olabileceğini düşündürmektedir. Memlûkler devrinde emîrlere arazinin gelirinin tahsis edildiği düşünülünce lafzî olarak görülen benzerlik muhteva olarak da düşüncemizi destekler görünmektedir. Her halükarda biz nân-pare ile hubz kelimelerinin Selçuklu-Memlûk irtibatına delil teşkil edebilecek bir bilgi olduğu kanaatindeyiz. Osmanlılarda görülen dirlik[60] nizâmında bunun başka bir tarihî tezahürü gibidir.

D) MAAŞ NIZÂMI

Büyük Selçuklularının meşhur veziri Nizâm el-Mülk’e göre, ordu, “ıktâ ehli” ve “maaş ehli” olmak üzere başlıca iki kısımdan meydana geliyordu. Ona göre gulâmlar, daha doğrusu emîrlik rütbesine erişememiş gulâmlar, maaş ehlini teşkil ediyorlardı. Bu rütbeye erişmiş gulâmlarsa, maaş yerine ıktâ alıyorlardı. Yine ona göre, ‘Orduya ödenecek para belli edilmelidir. Iktâ ehli olanlar (ıktâları) ellerinde mustakil ve mukarrer tutmalıdır. Gulâm olanların ve ıktâ ehli olmayanların (alacakları) para (mal)nın ne kadar olduğu tayin edilmeli; zamanında kendilerine verilmeli veya yılda iki defa onları (sultan) huzuruna çağırarak kendilerine paralarını vermelidir. Onların kalbinde muhabbet ve uyum (ittihad) meydana gelmesi için, padişahın aylık (müşâhere)larını onlara kendi eliyle vermesi tercihe değer’dir[61]. “Selçuklular devrinde verilen maaşa câmekî denilmektedir[62]. Bu devirde, câmegîyât, câmikiyât -câmegî’nin muaarebi, câmekî’nin cemi-; Bir elbise (câme) için kâfi yün kumaş parçası, maaş, ücret anlamına geliyordu. Câmekiyye: “burs”, “maaş”; sivil ve askerî hizmetkârlar (haşem ve hadem)a ödenir ve müstevfî vasıtasıyla idare edilir, müşrîf ödenmesini kontrol ederdi[63]. Kanaatimizce ıstılâhtaki bu benzerlik Selçuklu-Memlûk irtibatını ortaya koyan çok önemli bir bilgidir. Zira geçen yüzyıllara ve Arapça kaleme alınan kaynaklarda kelime aslını ve mahiyetini koruyarak Memlûklere ulaşabilmiştir. Eyyûbîlerde de ordunun ana muharip gücünü ıktâ sahibi olan veya câmekîyye alan süvari birlikleri meydana getirdiği bilgisi de bu irtibatı desteklemektedir[64]. Burada bu devamlılığın çok önemli bir delili ortaya çıkmış bulunmaktadır. Memlûkler Devletinde de ordunun bir kısmı ıktâlı [65], diğer bir kısmı ise câmekiyye(cevâmik)[66]/câmekiyât[67] adını alan maaşlı kişilerden teşekkül etmekteydi[68]. Emîrler, zaman zaman câmekiyyeden ıktâa geçmekteydiler[69]. Memlûk asıllı tarihçi Baybars el-Mansûrî 1271’de en-nakdiyye/erbâb el-câmekîyye’den el-Iktâiyye’ye geçtiğini ve kendisine ıktâ(hubz) verildiğini kaydetmiştir[70]. Ödemeler, revâtib elmemâlik[71], er-rızk[72], cirâyât[73], mürettebât[74], nafakat el-memâlik[75] olarak da geçmektedir[76]. Erbâb el-ahbâz/erbâb Iktâât[77] ve erbâb el-cevâmik/ erbâb errevâtib/eshâb el-câmekiyye[78] ifadeleri bu iki gruba işaret etmektedir[79]. el-Memâlik essultâniyye, el-memâlik el-karânis, es-seyfiyye gibi memlûk gruplarına bu maaş ve ıktâlar verilmekteydi[80]. Meselâ, Berkuk’un ilk saltanatında el-memâlik el-eşrefîyye kontrol edilmiş; bunların 500 kadar oldukları ve bunlardan 400’ünün halkada ıktâlı, 100’ünün ise cevâmikli memlûklerden oluştuğu tespit edilmiştir[81]. Burada ortaya konulduğu üzere memlûklere yapılan ödemeler sistemi Selçuklu devri ödeme nizamıyla esas itibariyle benzeşmektedir. Her iki devletin maaş sistemi, hem ıstılâhlar hem de uygulamalar bakımındann biribirine çok benzemektedir. Bu durum çok tabiidir zira Memlûklerin tarihi tecrübe itibariyle kendilerinden önceki Eyyûbî ve Atabeyliklerden istifade etmiş olmaları yanında, aynı medeniyet dâiresine dâhil olmaları münasebetiyle neticenin benzer tecelli etmesi eşyanın tabiatı gereğidir. Ancak bu tesadüfî değil tarihî ve tecrübî bir neticedir.

E) VEZÎR, ATABEK, KAZIASKER, TAVÂŞÎ, ÇAVUŞ, TU⁄RA, ÇÂLIŞ, GÂŞIYE

Vezirliğin, Abbasîlerden itibaren Islâm devletlerinde ve bütün Islâmî Türk devletlerinde mevcut olduğu malumdur[82]. Memlûkler devrine kadar devlet hiyerarşisinde ikinci sırada vezir[83] gelmekteydi. Memlûkler devrinde, saltanat naibliği makamı ihdas edilmiş ve vezaret arka plânda kalmıştır. Ancak bu devreye kadar vezirin mali işlerin koordinasyonuyla ilgilendiği görülmektedir. Memlûkler Devleti’nin bilinen ilk veziri Şeref ed-Din Hibetullah b. Said el-Fâyizî adlı Kıptî asıllı kalem ehlinden (küttâb) bir kişi idi[84]. Sultan Kalavun devrinde, kitâbet el-memâlik (askerî kâtiplik) kurulmuştu. Bu büro, sefere çıkılacağı zaman arz (yoklama) için askerlerin kimlik bilgilerinin (soy, neseb, isim, alâmet-i fârika v.s.) bildirilmesinden sorumluydu. Ayrıca memlûklerin câmekiyyeleri (maaş) dağıtılacağı zaman memlûklerin ad ve neseblerini bildirmek gibi işlere de bakıyordu[85]. Kitâbet el-memâlik es-sultânîyye’de kâtib el-‘alîk denilen bir görevli bulunduğu bilinmektedir[86]. Sultan Eşref Halil’in veziri Şems ed-Dîn es-Sallûs’a memlûklere ödeme yapma emri verdiği kayıtlardan anlaşılmaktadır[87]. enNâsır Muhammed devrinde, vezaret iptal olunarak, kitâbet es-sırr(sır kâtipliği)[88], elüstadârîyye[89], nazar el-hâs[90], şadd ed-devâvin[91] olarak ayrılmıştı [92]. Memlûk ordusu sefere çıkacağı zaman vezir ve nâzır el-hâs’a emir verilir, onlar da buyût es-sultân[93] denilen bölümlerde sefer hazırlığına başlarlardı [94].

Atabek[95], Türkçe bir kelime olup, Sultanın çocuklarını eğiten kişi demektir. elKalkaşandî’ye göre, atabek el-asâkir lakabındaki atabek ismi ilk defa 1072 senesinde Melikşah tarafından veziri Nizâm el-Mülk (ed-Devle)’ye verilmiştir. Atabeklik, Eyyûbîlerde ve Memlûkler Devleti’nin ilk devirlerinde Selçuklular zamanındaki[96] bu anlamı ile kullanılmıştır. Bu kelime sonraları Memlûklerde mukaddem el-asker (Memlûk ordusunun baş komutanı) makamında kullanılmıştır. Atabek el-asâkir, devlette mertebece nâibden hemen sonra gelirdi. Memlûkler Devleti’nde de bu unvânın anlamını değiştirerek de olsa kullanılması Selçuklu-Memlûk irtibatının önemli ip uçlarındandır[97]. Buna ilâve olarak Atabek el-Asâkir için Selçuklular’da[98] da görülen Beğlerbeyi[99] kelimesinin kullanılıyor olması da bu görüşümüzü destekler mahiyettedir. Kelimenin lafzen ve manen gösterdiği bu benzerlik iki devlet arasındaki mevcut alâkayı da gösterir mahiyettedir.

Anadolu Selçuklularında ve Eyyûbîlerde mevcudiyetini bildiğimiz Kâzî el- ‘Askerlik[100] görevini deruhde eden kâzî el-‘asker denilen bir görevli Memlûklerde de vardı. Bu kişi hazarda ve seferde sultanın yanında bulunurdu. Seferde ordugâhta belirli bir yeri vardı. Kazıaskerîn yardımcısı kâtipler vardı [101]. Şafiî, Hanefî, Malikî kazıaskerleri bulunduğu hâlde Hanbelî kâzıaskerî yoktu[102]. Suriye’de Malikî ve Hanbelî kâzıaskerler vardı [103]. Bu vazifeyi asker menşeli bir kişi yapardı. Bazan da hâcib elhüccâb bu görevi üstlenirdi[104]. Bu kişi kararlarını çabuk verirdi. Bu, özellikle savaş zamanlarında, zaman kaybına engel olurdu[105]. Köprülü’ye göre bu müessese Osmanlılara ya Memlûklerden ya da Türkiye Selçuklularından geçmiştir[106].

Abbâsîlerin ve Gaznelîlerin pek çok ananesine vâris olan Selçuklularda, ve Fâtimî ananelerine vâris olan Eyyûbîlerde tavâşîlerin mühim mevkilere yükseldiği ve devlet işlerinde ehemmiyet kazandıkları görülmektedir. Salah ed-Dîn Eyyûbî’nin veziri Karakuş bir tavâşî idi. Memlûkler zamanında da bu kişilere tavâşî adı verildiği bilinmektedir[107]. Tavâşîler[108] Memlûkler devrinde, tavâşî [109]/ kesük[110]/ et-tavâşî elmukaddem[111]/ mukaddem el-memâlik[112]/ mukaddem el-memâlik essultânîyye[113]/tavâşîyye et-tibâk[114]/huddâm et-tibâk et-tavâşîyye[115]/ sevvâkûn[116]/huddâm[117]/huddâm-hısyan[118]/el-huddâm es-sultâniyye[119]) gibi isimlerle anılmakta olup hadım idiler[120]. Tavâşîler devlet içinde çok yüksek bürokratik mevkilere[121]de ulaşmışlardır[122]. Bunun yanında, onların tibâkta eğitim gören memlûklerle olan ilgileri sebebiyle fevkalade ehemmiyetli bir yerleri vardı [123]. Bunlar memlûklerin buradaki tanziminden sorumlu idiler. Bunların başına, zimâm eddûr/zimâmîyye/zimâm deniliyordu[124]. Bu kişi tablhâne emîri rütbesinde idi[125]. Halil b. Şâhin bunların makamca en yüksek olanlarının mukaddem el-memâlik es-sultânîyye olduğunu kaydeder[126]. Mukaddem olacak kişiye hil’at giydirilerek tavâşîler arasından tayin ediliyordu. Mukaddem el-memâlik, Bâb el-Kulle’den girilen geniş dehlizde mastaba’da otururdu. Kaynakta bu kişilerin tablhâne emîri rütbesinde olduğu ifade edilmektedir[127]. Sultan en-Nâsır Muhammed b. Kalavun devrinde üstadâr olan Akboğa Abd el-Vâhid adlı memlûk müstesna olmak üzere[128] mukaddemler hep tavâşîlerden olurdu[129]. Tibâkların ayrı mukaddemlerinin olduğu anlaşılıyor[130]. Bu kişilerin naib mukaddem el-memâlik es-sultânîyye adını taşıyan yardımcıları vardı [131]. Bunun yanında huddâmdan oluşan eğitici personel de vardı [132]. Bunlar cevâmik denen maaş alıyorlar veya ıktâları bulunuyordu[133]. Kaynakların verdiği bilgilere göre, el-Melik es-Sâlih ‘Imâd ed-Dîn Ebû Ismail (1342-1345) zamanında et-tavâşîyye devlete hakim olmuştu[134]. Tavâşiyye tibâk’taki görevleri dışında Ebvâb, Kenâniyye, Bâb es-Sitâre gibi yerlerde görev yaparlardı. Halil b. Şâhin bunların sayısının 600 olduğunu kaydetmiştir[135].

Eyyûbîler vasıtasıyla Selçukluların pek çok müessesesini almış olan Memlûklerde Selçuklularda varlığı bilinen çavuşlara da rast gelinmektedir. Selçuklular devrinde çavuşlar hükümdar ve saray görevlileri olup, posta ulaklığıyla muhabere hizmetlerinde bulunurlardı. Bir başka görevleri de hükümdar alaylarının önünde yürüyüp hizmet etmekti. “Dûr bâş” (açılın/ uzaklaşın) diyerek hükümdara yol açtıklarından bunlara dûrbâş da denirdi. Hükümdardan başka Selçuklu büyüklerinin de divanlarında hizmet eden çavuşları vardı [136]. Memlûk sultanlarının maiyyetinde çavuşlar zümresi bulunduğu gibi, Suriye’deki naib es-saltana’nın da maiyetinde çavuşlar vardı [137]. Memlûkler Devletinde şiar el-mülk’ten sayılan çavuşluk (el-Çaviş, eş-Şaviş) görevini halka askerlerinden dört kişi yapardı. Bunların görevi geçit merasiminde sultanın ya da nâibin önünde yürüyüp tazimle bağırarak halkın dikkatini çekmekti. Bunlar aynı zamanda mektup taşımak vazifesini de üstlenmişlerdi[138]. Selçuklular devrinde varlığını bildiğimiz candârlar[139] aynı isimle Memlûklerde de var idiler. Seferde, sultanın çadırının gece ve gündüz korunmasından candârlar sorumlu idi[140]. Çadırlar sultanın seferleri ve avlarında beraberinde giderdi[141]. Yine, sultan tarafından emîrlerden birisinin öldürülme emri verildiğinde bu işle emîr candâr ilgilenirdi[142]. Mukaddem elf ve tablhâne emîri rütbesindeki iki candâr emîr, silâhların teslim alınması işine de nezaret ederlerdi[143].

Memlûk sultanları tuğra gibi sembolleri de Eyyûbîler vasıtasıyla Büyük Selçuklular[144]dan almış görünmektedirler[145]. Bunun yanında, Selçukluların bir adeti olan câliş(tuğ)[146] kullanma usûlü de Eyyûbîler vasıtasıyla Mısır’a gelmişti. Yine Selçukluların Şi’î Ismailî mezhebine karşı geliştirdiği medrese nizamı Nûr ed-Dîn Mahmûd Zengî eliyle Şam’da, Selâh ed-Dîn eliyle de Mısır’da kurulmuştur. Selçuklu âdetlerinden gâşiye taşıma Selâh ed-Dîn vasıtasıyla Mısır’a gelmiş ve Memlûkler Devletine de geçmiştir[147]. Selçuklular devrinden bahseden kaynaklarda visâk[148]/ vişâk, vıtak[149] olarak geçen otak muarreb bir kelime olup Memlûk kaynaklarında da sık sık görülmektedir. Memlûkler devrinde savaşlarda kullanılan çadırlar vıtak ve elharkâh/harkâvât olarak adlandırılıyordu. Bunun yanında devrin Türkçe eserlerinden öğrenildiğine göre, çatır, otak gibi kelimeler de kullanılmaktaydı [150]. Memlûkler devrinde, harp zamanlarında savaş sahasına belli bir mesafede ordugâh kuruluyordu. Kumandanın çadırı ortada ve emîrlerin çadırları bunu çevreleyecek şekilde bir düzenle yerleştiriliyordu[151]. Bu ordugâhlar vıtak(vıtâkât)[152] ya da dehliz[153] olarak adlandırılırdı [154]. Buna ilâve olarak tablhâne ve aşerât emîrleri ile askerlerin de çadırları vardı. Askerlerin vıtakları(çadırları) Mısır, Dimaşk, Haleb askerî olarak ayrılırdı [155]. Yine Memlûklerdeki Dehliz[156] kelimesinin Büyük Selçuklular[157] ve Anadolu Selçuklularında görülen Serâ-Perde ile aynı mânâda olduğu ifade edilmiştir[158].

Büyük Selçuklular da ve kollarında sancaklar ve tablhanelerin varlığı bilinmektedir. Ordularda askeri maksadlı mızıkanın mevcudiyeti bilinmektedir. Kösler bu cümleden kaynaklara aksetmiş bulunan unsurlardandır[159]. Memlûk sultanının seferlerinde ve savaşlarında yanında sanâcık ve tablhâne bulunurdu[160]. Memlûkler Devletinde, tablhânede muhtelif davullar ve borular bulunurdu. Burayı ümerâ aşerât rütbesinde emîr alem denen bir emîr idare ederdi. Seferlerde de bu işle o ilgilenirdi. Mihtâr ettablhâne denilen personeli vardı. Burada davul çalan debendâr, boru üfleyen müneffir, kös vuran küsiyy/el-kösî benzeri musikî aletleri çalan kimseler bulunurdu. Her akşam namazdan sonra Kale’de iki defa kös vurulurdu. Tablhâne savaşlar ve seferlerde tulbların yanında ve sultanın çadırının etrafında olurdu. Çalınan bu aletler et-tablhânât ve el-kusât es-sultânîyye adını da alırdı [161].

II- BAZI KÜLTÜREL UNSURLAR

Sultan el-Melik es-Sâlih’in er-Ravza adasındaki kabrinden Beyn el-Kasreyn’deki medresesindeki türbesine nakli sırasında memlûkler beyaz izâ (matem) elbiseleri giyip saçlarını kesmişlerdi[162]. 1277 senesinde, Memlûk Sultanlarından Melik Said Berke hal’inden bir süre sonra vefat ettiği zaman Memlûk sultanı olan Kalavun matem alâmeti olarak beyazlar giymişti[163]. Bu bilgi, Türklerde ve Selçuklularda eski dönemlerden beri câri olan matem gelenekleriyle mütenasip bir durumdur. Saç kesme ve beyaz yas elbisesi giyme gibi adetler Türklerin eski ananelerindendi. Büyük Selçuklu veziri Kündürî, Sultan Alp Arslan’ın emriyle öldürüldüğünde, hanımları, kızları ve cariyeleri yüksek sesle ağlamışlar, saçlarını yolmuşlar ve başlarını açıp toprak serpmişlerdi. Türkiye Selçuklularında ölüm haberini alan kimseler elbiselerini yırtıyor, saçlarını yoluyor ve cenaze töreninde tamamıyla başlarını açıyorlardı. Bunun yanında yas süresince matem elbisesi giyiyorlardı. Alâ ed-Dîn Keykubâd, kardeşinin ölümü dolayısıyla yas alâmeti olarak beyaz atlas giymişti; kumandanlar da, başlıklarını (külah) ters çevirmişler, elbiselerinin üzerine beyaz örtüler çekmişlerdi. Beyaz rengin tercihi eski Türk büyüklerinin beyaz elbise giyme geleneği ile, şehâdete hazırlanma ve beyaz yas elbisesi giyme geleneklerinin varlığı, beyaz rengin kefenle bağlantıyı (ölümü çağrıştırması) gibi hususlarla ilişkili olmalıdır[164].

Musul Atabeyliğinde kabak oyunu okçular tarafından icrâ edilirdi. Okçular yere dikilmiş bir direğin tepesinde bulunan tahta çembere nişan alırlardı. Türkler arasında bu oyuna kabak adı verilmişti. “Kabak bir atıcılık oyunu idi. Ata binmiş bir okçunun, direğin tepesindeki altın veya gümüş kabak şeklindeki bir hedefe atış yapması sebebiyle bu adı almıştı. Kabak’ın asıldığı direk on zira’ oluyordu. Kabak oyunu Meydan elKabak denen özel bir yerde oynanıyordu. Burası Kahire’nin dışında idi. Meydan elEsved, Meydan el-‘Iyd, Meydan el-Ahdar, Meydan es-Sibâk gibi adlarla da anılırdı. Kaynaktan anlaşıldığı kadarıyla harp kıyafetleri giyilerek de oynanıyordu[165]. Bu oyunu sultanlar ve beyler de oynarlardı. Nûr ed-Dîn Mahmud Zengî’nin bu oyunu oynadığı bilinmektedir[166]. Bu oyunun Memlûklerde de aynı adla oynanıyor olması Selçukluların atabeylikleri ile Memlûkler arasındaki kültürel irtibatı gösteren delillerdendir.

11. asırda Türkler arasında çevgân oyununun çok önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir. Hattâ o kadar ki çevgân vurmakta yarışmak ödüllü müsabakalara ve kumara kadar varıyordu[167]. Çevgân oyunu Selçuklularda da varlığı bilinen bir oyundur[168]. Sultan Nûr ed-Dîn Mahmud Zengî’de iyi çevgân oynayan bir kişi idi. O, elCezire bölgesindeki dindar bir kişiye ‘Ben sizin oyun oynayarak atlara eziyet edeceğinizi, atları yoracağınızı ve eğlence için boş vakit geçireceğinizi zannetmezdim’ sözleri üzerine, ‘Eğlence için değil, askerîmiz ve atlarımızın her an düşmana karşı hazır olması için uğraşıyoruz. Bu uçlarda düşmanla karşı karşıyayız. Saldırılara hazırlıklı olmalıyız. Bunları yapmazsak gece gündüz cihad yapamayız. Her kim ki bu oyunu oynamaya gelirse bu niyetle gelir ve bu da en büyük ibadetlerdendir’ diyerek bu oyunun maksad ve hikmetini çok veciz bir şekilde açıklamıştı [169]. Memlûk sultanları Aybek, Baybars, Kalavun v.b. çevgân oynayan sultanlardandı. Kalavun oyun esnasında emîrlere çeşitli eşya, at, eğer ve hil’atler verirdi. Sultan el-Melik Said meydanda top oynarken attan düşmüş ve birkaç gün yattıktan sonra vefat etmişti[170]. Memlûkler Devletinde sultanların her hafta bu oyunu oynaması adettendi. Bütün bunlar Memlûklerin tevarüs ettikleri kültürü canlı tuttuklarının delillerindendir.

Selçuklu-Memlûk çizgisi kültürün muhtelif sahalarındaki tezahürleri yanında sanat eserlerinde de kendisini göstermiştir. Topkapı sarayında 640 numara ile kayıtlı bulunan Memlûk aleminde bulunan düğümlü geçmelerin Selçuklular devrine ait bir hususiyet olduğu ifade edilmektedir. Selçuklu-Zengî-Eyyûbî-Memlûk çizgisindeki devamın en zarif bir örneği olan bu alem, Suriye’de devam eden özellikle cami ve medrese mihraplarında kullanılan geometrik örgülü düğümlü geçmelerin Memlûkler devrine aksinden başka bir şey değildir[171].

Fuat Köprülü’nün tespitleriyle başladığımız bu makaleyi yine onun şu mülahazalarıyla bitirmek istiyoruz: “Ortaçağ’da, bütün Yakın şark Islâm-Türk Dünyası büyük bir kültür çevresi teşkil eder; bu çevre içindeki muhtelif sâhalar, bâzı mahallî ayrılıklara rağmen, içtimaî ve siyasî müesseselerde büyük benzeyişler gösterir.”[172]

Dipnotlar

  1. Fuat Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri Hakkında Bâzı Mülahazalar, Istanbul, 1981, s.183-184.
  2. Fuat Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, Ankara, 1999, s.163.
  3. Osman Turan, Selçuklular Tarihî ve Türk-Islam Medeniyeti, Istanbul, 1997, s.309-131.
  4. “Hz. Peygamber çok sayıda kişiye değişik mülahazalarla ıktâ vermiştir. Bu ıktâların büyük bir kısmı Müslüman olmaları istenen kişilerin kalplerini Islâm’a ısındırmak, bir kısmı da toprakların daha verimli hale getirilmesini sağlamak amacıyla verilmiştir.”, Mustafa Demirci, “Iktâ”, Islâm Ansiklopedisi (TDV), c.22, Istanbul, 2000, s.43. Bu şekilde Islâm devletinde ilk örnekleri görülen ıktâ daha sonraki tarihî süreçte yeni boyutlar kazanarak devam etmiştir.
  5. Turan, a.g.e., s. 312.
  6. Osman Turan, “Iktâ”, Islâm Ansiklopedisi (MEB), c.5-II, Istanbul, 1993, s.952; Osman Turan, “Türkiye Selçuklularında Toprak Hukuku”, Selçuklular ve Islâmiyet, Istanbul, 1993, s.69.
  7. Sadr ed-Dîn Ebû el-Hasan Ali b. Nâsır b. Ali el-Hüseynî, Ahbâr ed-Devlet es-Selcukiyye,(Ter. Necati Lügal), Ankara, 1999, s.107; el-Hüseyin b. Muhammed b. Ali el-Caferi er-Rudegi Ibn Bibi, elEvâmiru’l-Alâiye fî Umuri’l-Alâ’iye, (Ter. Mürsel Öztürk), c.1, Ankara, 1996, s. 55, 61, 227, 237, 252, 279, 292, 390; c.2, 25, 27, 34, 93, 99, 105, 117, 123, 125, 129, 138, 139, 248; Mahmud b. Muhammed Aksarayî, Müsâmeret el-Ahbâr ve Müsâyeret el-Ahyâr, (Tah. Osman Turan), Intişârât-ı Esâtir, Tahran, 1362, s.17, 86, 188, 325.
  8. Ibn Haldun, bu durumu bütün açıklığı ile hiçbir izaha veya tefsire gerek bırakmadan şöyle tespit etmiştir; “Devletin başında bulunan kimse kendi akraba ve toplulukları olan kavminin ve kendisine arka olanların kuvvet ve yardımlarıyla devlet kurabilir. Bu devletin ilk devresidir. Devlet ikinci devresinde onları istibdadı altına alarak, hükümdar ululuğu ancak kendi şahsında topladıktan ve onları (akraba ve topluluklar) devlet işlerinde ortak olmaktan uzaklaştırdıktan sonra devleti kuran bu kişiler, hükümdarın düşmanı olurlar. Hükümdar bunların kuvvetini kırarak devlet idaresinden uzaklaştırmak için kendi neslinden olmayan yardımcılar aramağa mecbur olur. Gerçek şeref ve asaleti ancak asabiyet erbabına, yani arkalarında kendilerine yardım edecek kuvvet ve şevket sahibi uruğ ve akrabaları olanlara mahsustur. Arkalarında kudretli uruğ ve akrabaları olan şeref ve asalet sahipleri kendi kavimlerinden olmayanları kendi terbiye ve hizmetlerine kabul eder veyahut onlara yardım etmeyi ve himaye etmeyi üzerlerine alırlar, yahut esir ederek ve satın alarak onlara sahip olurlar, yahut azad ederek bunları kendilerine intisap ettirirler. Bu intisab edenlerin intisapları akrabalık yerini tutar. Mensup oldukları kişilere yardım ve arka olmak hususunda, sahiplerinin neseplerine mensup olanlar gibi sayılırlar.” Ibn Haldun, Mukaddime, c.1, (Ter. Zakir Kadiri Ugan), Istanbul, 1990, s.342, 460.
  9. Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu Imparatorluğu Tarihi, c.3, Ankara, 1992, s.236.
  10. Nizâm el-Mülk, Siyasetname, (Haz. M.Altay Köymen), Ankara, 1982, s.134.
  11. Köymen, a.g.e., s.249-250.
  12. Coşkun Alptekin, “Selçuklu Devletinin Askerî Teşkilâtının Eyyubi Askerî Teşkilâtına Tesiri”, Belleten, c.LIV, s.209, 1990, s. 117.
  13. Erdoğan Merçil, “Kirman Selçukluları”, Doğuştan Günümüze Büyük Islâm Tarihi, c.7, Istanbul, 1989, s.281-282.
  14. Speros Vryonis, “Selçuklu Gulâmları ve Osmanlı Devşirmeleri”, (Ter.Tuncay Birkan), Cogito, s.29, Güz-2001, s.93-113.
  15. Turan, a.g.e.,s. 313.
  16. Turan, a.g.e., s. 313.
  17. Ali Sevim, Suriye-Filistin Selçuklu Devleti Tarihi, Ankara, 1989, s.VII; “Topkapı sarayında 640 nolu bir Memlûk aleminde bulunan düğümlü geçmeler Selçuklulardan gelme bir özelliktir. SelçukluZengî-Eyyûbî-Memlûk çizgisindeki devamın en zarif bir örneği olan bu alem; Suriye’de devam eden özellikle cami ve medrese mihraplarında kullanılan geometrik örgülü düğümlü geçmelerin Memlûkler devrine aksinden başka bir şey değildir.”; Bkz. Hülya Tezcan-Turgay Tezcan, Türk Sancak Alemleri, Ankara, 1992, s.16-17.
  18. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, Istanbul, 1997, s.255.
  19. Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, s.163; Alptekin, a.g.m., s. 118.
  20. Alptekin, a.g.m., s. 118.
  21. el-Kalkaşandî,, Ebû el-‘Abb®s Ahmed b. Ali, Subh el-‘Aş® Fî Sinâ’at el-Inş®, (Tah. Muhammed Hüseyin Şemseddin), c.1, Beyrut, 1987, s.130, 453.
  22. Ahmed Muhtâr Abbâdî, Kıyâm Devlet el-Memâlik el-Ulâ fî Misr ve eş-Şâm, Beyrut, 1969,s. 73.
  23. Muhammed Süheyl Takkuş, Tarih el-Memâlik fî Misr ve eş-Şam, Beyrut, 1997s. 20-26.
  24. el-Kalkaşandî, Subh, c. 4, s. 3-4; Abbâdî, Kıyâm, s. 78.
  25. Alptekin, a.g.m. s. 118; Bernard Lewis, “Eyyubiler ve Memlûk Saltanatı”, (Ter. Hamdi Aktaş), Islam Tarihi Kültür ve Medeniyeti, c.1, Istanbul, 1997, s.236; “Eyyûbî ordusunun bir muharip sınıfı da Selâh ed-Dîn’in hassa kuvvetleri idi. Bunlar arasında hür olarak doğmuş ve büyümüş askerler olduğu gibi, bilhassa Türklerden satın alınarak bir eğitimden geçtikten sonra azad edilen ve tavâşi de denen memlûkler vardı. Azad edilen memlûkler kendisini azad eden kişiye nispet edilirdi. Meselâ, Selâh edDîn’in azad ettiklerine es-Selâhiyye, Nur ed-Dîn Mahmud b. Zengî’nin azad ettiklerine en-Nuriyye denirdi”, Alptekin, a.g.m., s. 118.
  26. K. Y. Kopraman, “Memlûkler”, Doğuştan Günümüze Büyük Islâm Tarihi, c.6, Istanbul, 1993, s.436.
  27. 27Baybars el-Mansûrî, Rükn ed-Dîn Baybars el-Mansûrî el-Hatâ’î ed-Devâdâr, Zubdet el-Fikre fî Tarih el-Hicre, (Tah. D. S. Richards), Beyrut, Das Arabische Buch Berlin, 1998, s.3.
  28. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.2; Kopraman, a.g.e., s. 3.
  29. Abbâdî, Kıyâm, s. 93.
  30. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.2.
  31. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.2.
  32. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.6; “el-Bahriyye isimlendirmesi bu devirden daha önce de görülmektedir. Meselâ, Fâtımîler devrinde el-Gûz el-Bahrîyye, Sultan I. ‘Âdil zamanında el-Bahrîyye el-‘Âdilîyye, Yemen sultanı Nur ed-Dîn Ömer’in el-Bahrîyye adını alan memlûkleri vardı.”, Takkuş, a.g.e., s. 27; Abbâdî, Kıyâm, s. 97.
  33. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.6.
  34. 34Ibn el-Verdî, Zeyn ed-Dîn Ömer b. Muzaffer, Tetimmet el-Muhtasar, Tarih Ibn el-Verdî, c.2, Beyrut, 1996, c.2, s.176; Carl F. Petry, “The Military Instution and Innovation in the Late Mamlûk Period”, Cambridge History of Egypt, VI, (Ed. Carl F. Petry), U.K., 1998, s.462.
  35. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.2; Ibn Abd ez-Zâhir, Muhy ed-Dîn, Teşrîf el-Eyyâm ve el-Usûr fi Siret el-Melik el-Mansûr, (Tah. Murad Kamil-Muhammed Ali Behhâr), Kahire, 1961, s.36.
  36. David Ayalon, “Le regiment Bahriya dans l’armee Mamelouke”, Revue des Etudes Islamigues, 1951, s.133-138.
  37. 37el-Makrizî, Takiyy ed-Dîn Ahmed b. Ali, Kitâb es-Sulûk li Marifet-i Duvel el- Mulûk, (Tah. M. Mustafa Ziyade- Said Abdulfettah Aşûr), c.1, K.1, Kahire, 1934,1958, s.7.
  38. “Hz. Peygamber devrindeki başlangıcına işaret ettiğimiz ıktâ uygulamasının, Emevîler devrine gelindiğinde arttığı görülmektedir. Ancak bunlar, gerek gözetilen hedefler gerekse verilen araziler bakımından Hulefâ-yı Raşidîn dönemindekilerden çok farklıdır. Her şeyden önce ıktâlar, saltanat sisteminin mantığına göre öncelikle Ümeyye ailesinin fertlerine ve onların etrafında toplanmış olan kabile ve şahıslara verilmişti. Abbâsiler devrinde de ıktâların yine devletin siyasî öncelikleriyle bağlantılı olarak verildiği ve genellikle şehirleşmeye paralel iskân amaçlı bir politika takip ettiği dikkat çeker. Ancak ıktâlar dağıtılırken her zaman olduğu gibi siyasî davranılmış ve halifelerin şahıslarına bağlı bir zâdegân sınıfının yetiştirilmesi hedeflenmiştir.”, Demirci, a.g.m., s.44; Bu konuda bkz. Abdulazîz ed-Dûrî, “Neş’et el-Iktâ’ fi el-Muctemeât el-Islâmî”, el-Ictihâd, S.1, Sonbahar 1987, Dâr elIctihâd, Beyrut, s.243-267.
  39. Osman Turan, “Iktâ”, Islam Ansiklopedisi (MEB), c. 5-II, Istanbul, 1993, s.949.
  40. Abdulaziz ed-Dûrî, “Divân”, Islâm Ansiklopedisi (TDV), c.9, Istanbul, 1994, s.380-381; Ramazan Şeşen, “Divân-Eyyûbîlerde”, Islâm Ansiklopedisi (TDV), c.9, Istanbul,1994, s.381.
  41. el-Makrizî, Kitâb el-Meva’iz ve el-I’tibar fî Zikr el-Hitat ve el-Âsâr,, Taşbaskı metin c.1, Kahire, 1977, Kahire, 1996, s.156; “Zira, kadim padişahların düzeni böyle idi; Onlar ıktâ vermezlerdi, herkese maaşlarını kendi rütbeleri nispetinde yılda dört defa hazineden nakit olarak verirlerdi.”, Nizâm el-Mülk, Siyasetname, s.127.
  42. Turan,”Iktâ”, s.951.
  43. Demirci, a.g.m., s.44.
  44. “Samanî hükümdarı Ismail elinde bulunan geniş topraklardan aile fertlerinin yanı sıra sevdiklerine de toprak parçaları hediye etti. Arazi bağışı, daha sonra Selçuklular döneminde oldukça yaygın olan ıktâ adlı askerî hizmet karşılığı feodal arazi verme sisteminin muhtemel ilk örneği idi.”, Richard Nelson Frye, Buhara, (Ter. Hasan Kurt), Tarihsiz, s.83; Selçuklular devrinde ıktâ için bakınız. A. K. S. Lampton, Mâlik ve Zâri’ der Iran, (Ter. Menuçehr Emînî), Tahran, 1377, s.120-143.
  45. Turan, a.g.m., s.953-954.
  46. Alptekin, a.g.m., s.117.
  47. Sadi S. Kucur, “Iktâ”, Islâm Ansiklopedisi (TDV), c.22, Istanbul, 2000, s.45; “Emevîler, Abbâsiler, Fâtimîler döneminde haraç arazilerden gelen gelirle giderler karşılanıyordu. Daha sonra divânda emîrler, âmiller ve askerler rütbelerine göre maaşlarını alıyorlardı. Bu Islâm devletindeki maaş usulüydü. Bu, Selçuklulara kadar böyle devam etti. Askerlere ait olmak üzere ıktâ arazileri ayrıldı. Bu ilk olarak, Alparslan’ın veziri Nizâm el-Mülk Ebû Ali b. el-Hasan b. Ali b. Ishak b. el-Abbâs et-Tûsî zamanında yapıldı. 1087 yapılan bu değişiklik zamanımıza kadar geldi.”, el-Makrizî, Hitat, c.1, s.153-154. Burada adı geçen Sultan Melikşah olmalıdır. Bu tarihte Sultan Alparslan vefat etmiş bulunuyordu.
  48. Abbâdî, Kıyâm, s.75-76.
  49. M. Brett, “The Origins of the Mamluk Military System in the Fatimid Period”, Egypt and Syria in the Fatimid, Ayyubid and Mamluk Eras, Vermeulen Urbain Katholieke Universiteit Leuven, May 1992, 1993 and 1994, Orientalia Loveniensiz Analecta, 73, Vitgeverij Peeters, 1995, s.39-52.
  50. 50“es-Sultan Selah ed-Dîn Yusuf b. Eyyûb zamanından günümüze-Memlûkler- kadar Mısır toprakları sultan, ümerâ ve ecnâda tahsis olundu. Mısır arazileri bugün 7 kısımdır. Bir kısım Divân es-Sultan’da bulunanlar ki bu kısım üçe ayrılır. Divân el-Has, divân el-müfred ve emîrler-ecnâd’a ıktâ olunan araziler. Üçüncü kısım cami, medrese, hankâh gibi kurumlara hayır maksadıyla vakfedilmiş vakıf arazilerdir. Yine elAhbâs denilen dördüncü sınıfı oluşturan arazide bir topluluk yaşıyor ancak oradaki mescit, cami gibi kurumlardan sorumlu oluyorlardı. Beşinci kısım alınan satılan mülk arazilerdir. Altıncı kısım işlenmeyen hayvan otlatılan çorak arazilerdir. Yedinci kısım Nil sularının erişemediği çorak (çöl) arazilerdir.”, el-Makrizî, Hitat, c.1, s.157; B. Lewis,“Eyyubiler ve Memlûk Saltanatı”, (Ter. Hamdi Aktaş), Islam Tarihi Kültür ve Medeniyeti, c.1, Istanbul, 1997, c.1, s.214; Ismail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal, Ankara,1988, s.423.
  51. David Ayalon, “Memluk Devletinde Kölelik Sistemi”, (Ter. Samira Kortantamer),Tarih Incemeleri Dergisi, IV, 1988,s. 211.
  52. Kopraman, “Memlûkler”, c.7, s.17; Bkz. Poliak, A.N., “Some Notes on the Feudal System of the Mamlûks”, JRAS, 1937, s.97-107; Said ‘Âşûr, el-Muctema’ el-Misrî fî Asr Selâtin el-Memâlik, Kahire, 1962, s.19-20.
  53. Baybars el-Mansûrî, Muhtâr el-Ahbâr, (Tah.Abdulhamid Sâlih Hamdan), Kahire, 1993, s.59.
  54. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.136, s.166, s.217, s.250; Şems ed-Dîn Ebî ‘Abdullah Muhammed b. Ibrahim Ebî Bekr el-Cezerî, Havâdis ez-Zaman ve Enbâuhu ve Vefiyât el-Ekâbir ve el-‘Âyan min Enbâihi/ el-Muhtâr min Tarih Ibn el-Cezerî, (Kısaltan Ahmed b. Osman ez-Zehebî/Tah. Hızır ‘Abbâs Muhammed Halîfe el-Menşedâvî), Beyrut, 1988, s.234; Ibn el-Verdî, Tetimmet, c.2, s.246; Aybek ed-Devâdârî, Aybek ed-Devâdârî, Ebû Bekr b. Abdullah b. ‘Izz ed-Dîn, Kenz ed-Durer ve Câmi’ el-Gurer/ ed-Durret ezZekiyye fi Ahbâr ed-Devle et-Turkiyye, (Tah. Ulrich Haarmann), c.8, Kahire, 1971, s.23; R. Dozy, Supplément aux Dictionnaires Arabes, c.1, Beyrut, 1991, s.348.
  55. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.136; el-Cezerî, Havâdis, s.238; Aybek ed-Devâdârî, Kenz edDurer, c.8, s.303; el-Makrizî, es-Sulûk, c.4, K.1, s.466, s.462; Dozy, Supplément, c.1, s.348.
  56. 56el-Cezerî, Şems ed-Dîn Ebî ‘Abdullah Muhammed b. Ibrahim Ebî Bekr, Havâdis ez-Zaman ve Enbâuhu ve Vefiyât el-Ekâbir ve el-‘Âyan min Enbâihi/ el-Muhtâr min Tarih Ibn el-Cezerî, (Kısaltan Ahmed b. Osman ez-Zehebî/Tah. Hızır ‘Abbâs Muhammed Halîfe el-Menşedâvî), Beyrut, 1988, s.389.
  57. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.136.
  58. Zahîr ed-Dîn Nişâburî, Selçuknâme, (Tah. Gelâle Haver), Tahran, 1332, s.21; Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Râvendî, Râhat es-Sudûr ve Âyet es-Surûr, (Ter. Ahmed Ateş), c.1, Ankara, 1999, s.109; Hamdullah Müstevfî, Tarih-i Güzide, (Tah. Abdulhüseyin Nevâyî), Tahran, 1381, s.429; Nizâm el-Mülk, Siyer el-Mulûk-Siyasetnâme, (Tah. Hubert Dark), Tahran, 1976, s.21, 37, 45, 138, 147, 154, 156, 205, 252; Hasan Enverî, Istılâhât-ı Divânî Devre-i Gaznevî ve Selcûkî, Tahran, 1373, s.112; Reşîd ed-Dîn Fazlallah, Câmi’ al Tavârîh, Selçuklular Tarihi, II. Cild, 5. Cüz, (Yay. Ahmet Ateş), Ankara, 1999, s. 25, 26, 45, 72, 101, 116, 150, 128.
  59. “Inanç, Mazenderân şâhına sığınmıştı. 561h./1165m. yılı cemâdilulâsının on ikinci Çarşamba günü âlemin sultanı Rey şehrinden çıkıp, Dûlab civarına indi. Aynı günde Mazenderân şâhının elçisi ile Inanc’ın elçisi Sâve, Cerbâde ve Rey’den başka elinde tuttuğu nân’ı Sultan kendisinden memnun kalsın ve yalnızca Rey şehrini kendine bıraksın diye terk etmişti. Gürdbâzû’nun ölümünü duyunca, sözünden cayarak, Sâve ve Cerbâdekan’ı ve daha fazla nân istedi. Elçisi hiçbir hürmet, riayet görmeden geri çevrildi ve hiçbir isteği kabul edilmedi. Ona verile cevap şu olmuştu; “Eğer Sultanın huzuruna gelecekse Sultanın vereceği nân’a kanaat etmelidir, yoksa lâyık olduğunu bulacaktır.”, er-Râvendî, Râhat es-Sudûr, c.1, s.108, c.2, s.252, 279.
  60. “Dirlik: Geçim vasıtası olmak üzere devlet tarafından verilen maaş ve buna yarayan tımar, ulufe ve mevâcip manasına kullanılan tabirdir. Dirliğin lûgat manası hayat, yaşayış, ömür, yaşamak için lâzım olan şey, nafaka demektir. Padişah dirliği namı ile adlandırılırdı. Binaenaleyh bu itibarla sipahilerle zaimlerin ve hassa sahipleriyle yurtluk ve ocaklık eshabının tımar, zeamet ve haslarıyla devlet memurlarının ve askerlerin maaş ve ulufeleri dirlik sayılırdı. Dirlik eski tarih eserlerindeki “zindegânî” yani maaşın tam mukabili olarak kullanılmıştı.”, Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c.1, Istanbul, 1993, s. 455.
  61. Nizâm el-Mülk, Siyasetnâme, s.246, s.127.
  62. Nizâm el-Mülk, Siyasetnâme, s.246, s.158.
  63. “Camegî, Câmekî olarak muarreb yapılmış ve askere maaş olarak verilen istihkakın adıdır.”, Enverî, a.g.e., s.91; Sadr ed-Dîn Ebû el-Hasan Ali b. Nâsır b. Ali el-Hüseynî, Ahbâr ed-Devlet es-Selcûkiyye,(Ter. Necati Lügal), Ankara, 1999, s. 107; Ebû eş-Şeref Nâsıh b. Zafer Cerfâkânî, Tercüme-i Tarih-i Yeminî, (Tah. Cafer Şiâr), Tahran, 1978, s.168; Reşîd ed-Dîn Fazlallah, Câmi’ al-Tavârîh, Selçuklular Tarihi, II. Cild, 5. Cüz, (Yay. Ahmet Ateş), Ankara, 1999, s.44; el-Hüseyin b. Muhammed b. Ali el-Caferi er-Rudegi Ibn Bibi, elEvâmiru’l-Alâiye fî Umuri’l-Alâ’iye, (Ter. Mürsel Öztürk), c.2, Ankara, 1996, s.126; Mahmud b. Muhammed Aksaraî, Müsâmeret el-Ahbâr ve Müsâyeret el-Ahyâr, (Tah. Osman Turan), Intişarât-ı Esâtir, Tahran, 1362, s.12; H. Horst, Die Staatsver Waltung der Grosselğugen und Horazmşâhs.(1038-1251), Eine Untersuchung nach Urkundenformularen der Zit, Weisbaden, 1964, s.VIII+192’den ihtisarla tercüme M. Altay Köymen, “Selçuklu Devri Türk Tarihi Araştırmaları-II”, A.Ü.D.T.C. Fak. Tarih Araştırmaları Dergisi, c.II, s.2-3, Ankara, 1964, s.366.
  64. 64Ramazan Şeşen, Selahaddin Eyyûbî ve Devlet, Istanbul, 1987, s.441.
  65. “Mısır’da ümerâ ve ecnâd, arazi ya da bir bölgeyi ıktâ olarak almaktaydılar. Emîrlerin büyüklerinin ıktâsı 200000 dinâr ceyşiyye(ceyşiyye, divân el-ceyş’te ıktâlar için kullanılan bir tabir idi), Bu emîrlerin rütbesine göre 80000 dinâra kadar inerdi. Bir tablhâne emîrinin ıktâı 30000 dinâr ve fazlası olur 23000 dinâra kadar inerdi. Ümerâ aşerât 9000 dinâr ve aşağısı bir ıktâya sahip idi. Bir mukaddem el-halka’nın ıktâı 1500 dinâr idi. Cünd el-halka’nın ileri gelenlerinin ıkt’aı 250 dinâr idi. Şam’daki ümerânın ıktâları Mısırdakilerin üçte ikisi kadar olurdu. Yalnız Şam nâibinin ıktâı Mısır emîrlerine yaklaşırdı.”, el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.52; “Sultan el-Kâmil Şaban devrinde, el-memâlik es-sultânîyye’nin maaşları ıktâ tahsisiyle ödenmişti.”, el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.3, s.685; “Sultan Hoşkadem, el-memâlik es-sultânîyye’ye ıktâlar ayırmış idi.”, Ibn Iyas, Zeyn ed-Dîn Muhammed b. Ahmed, Bedâî' ez-Zuhûr fî Vekâi ed-Duhûr, (Tah. Muhammed Mustafa ), c.2, Kahire, 1982, s.383.
  66. “Farsça elbise manasına gelen câme kelimesinden türetilmiş bir kelimedir. Nafaka ya da elbise parçası manasındadır. “Bir ay, ya da daha fazlası için verilen maaş”, “ödeme”, “yardım” manaları vardır. Çoğulu câmekiyât, cevâmik, câmekî gelmektedir. Bu kelime kaynaklarda geriye isimlendirme söz konusu değilse; yani sonraki dönemdeki tarihçi öncesini kendi dönemi ıstılahıyla yazmamışsa- Câmekîyye tabiri devletin çok erken devirlerinde (Sülemiş Devri-1279) tespit edilebilmektedir.”, Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.81, s.104; Ibn el-Furat, Nasır ed-Dîn Muhammed b. Abd er-Rahim b. Ali, Tarih Ibn el-Furat, (Tah. Kostantin Zurayk/Neclâ Izzeddin), c.7, Beyrut, 1936, 1939, 1942, s.150; Aybek ed-Devâdârî, Kenz ed-Durer, c.8, s.303; el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.3, s.630, s.671; el-’Aynî, Bedr ed-Dîn Mahmud b.Ahmed, ‘Ikd el-Cumân fî Tarih Ehl ez-Zeman, (Tah.Muhammed Muhammed Emin), c.1, Kahire, 1989, s.257, c.2, s.121, s.224; Ibn Tagrîbirdî, Ebû el-Mehâsin Cemal ed-Dîn Yûsuf, en-Nucûm ez-Zâhire fî Mulûk Mısr ve el-Kahire, (Tah. Muhammed Hüseyin Şemseddin), c.7, Kahire, 1963, s.175; Dozy, Supplément, c.1, s.168; Muhammed Ahmed Duhman, Mucem el-Elfâz et-Tarihîyye fi el-‘Asr el-Misr, Dimaşk, 1990, s.51; Said ‘Âşûr, el-‘Asr el-Memâlikî Fî Misr ve eş-Şam, Kahire, 1994 s.411; ‘Âşûr, el-Muctema’, s.16; “Câmekiyye kelimesi muhtevasını değiştirmekle beraber Osmanlılar devrinde de görülmektedir. Câmekiyye, “vakıflardan veya devlet bütçesinden verilen aylık” anlamında kullanılmaktaydı. Câmekiyye Islâm hukukunda ve özellikle Osmanlı uygulamasında bir hukuk terimi olarak “devlet hazinesinden veya bir vakfın gelirinden genellikle aylık şeklinde verilen maaş ve tahsisat” manasına kullanılmıştır.”, Ahmet Akgündüz, “Câmekiyye”, Islâm Ansiklopedisi (TDV), c.7, Istanbul, 1993, s.45.
  67. el-Yunûnî, Ebû el-Feth Kutb ed-Dîn Musâ b. Muhammed b. Abdullah, Zeyl Mir’at ez-Zamân, c.3, Haydar bad, 1954, s.255. a
  68. el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.2, s.517-518, c.3, K.1, s.24, c.3, K.2, s.479; el-‘Aynî, ‘Ikd el-Cumân, c.2, s.230; n Tagrîbirdî, Ib en-Nucûm, c.13, s.220.
  69. el-Makrizî, es-Sulûk, c.3, K.1, s.24; el-‘Aynî, ‘Ikd el-Cumân, c.2, s.385.
  70. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.136.
  71. “Revâtib belirli zamanlarda verilen aynî ve nakdî ödeme olduğu gibi, gelen hediye cinsinden gelen şeyler payla in ştırılması da olabiliyordu.”, el-Aynî, ‘Ikd el-Cumân, c.4, s.132.
  72. el-Makrizî, es-Sulûk, c.1, K.3, s.669.
  73. el-‘Aynî, ‘Ikd el-Cumân, c.3, s.412; “1294 senesinde el-Erbâb er-Revâtib ‘in günlük cereyâtı buğday ve arpadan müteşekkil 600 irdeb idi.”, el-Makrizî, Igâset el-Umme bi-Keşf el-Gumme ev Tarih el-Mecâât fî Misr, (Tah. Bedr ed-Dîn Sibaî), Kahire, 1956, s.32.
  74. el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.3, s.803.
  75. 75es-Sehâvî, Şems ed-Dîn Ebû el-Hayr Muhammed b. Abdurrahman, et-Tibr el-Mesbûk fî Zeyl es-Sulûk, Tıpkı Basım, Kahire, Tarihsiz, s.426, s.428; Ibn Iyâs, Zeyn ed-Dîn Muhammed b. Ahmed, Bedâî’ ez-Zuhûr fî Vekâi ed-Duhûr, (Tah. Muhammed Mustafa ), c.1/2, Kahire, 1982, s.583.
  76. 76Ibn Hacer el-Askalanî, Şehâb ed-Dîn Ebi el-Fazl Ahmed b. Ali, Inbâ el-Gumr bi-Ebnâ el-‘Omr, (Tah. Muhammed Abdulmuid Hân), c.2, Beyrut, 1986, s.123; ‘Âşûr, el-‘Asr el-Memâlikî, s.425.
  77. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.177.
  78. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.177.
  79. el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.1, s.231, c.2, K.2, s.517-518, c.3, K.2, s.595; el-Makrizî, Igâse, s.32; esSehâvî Inbâ el-Hesr fî Ebnâ el-‘Asr, (Tah. Hasan Habeşi), Kahire, 1970, s.35-36.
  80. Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.15, s.38, c.16, s.59-60.
  81. el-Makrizî, es-Sulûk, c.3, K.2, s.479.
  82. Köprülü, Bizans, s.188.
  83. el-Ömerî, et-Tarîf, s.123; el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.195.
  84. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.6
  85. Ibn Iyâs, Bedâî’, c.1/1, s.349; Popper, Egypt and Syrıa, s.96.
  86. Ibn Tagrîbirdî, Havâdis, c.2, s.522.
  87. Ibn el-Furat, Tarih, c.8, s.136.
  88. “Memlûk Devleti’nde Divân el-Inşâ’yı idare eden görevli.”, el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.195.
  89. “Üstadârlık vazifesi Eyyûbîler zamanında kurulmuş bir vazifedir. Vezaretin bir bölümü, kolu sayılmaktadır. el-Muzaffer b. Cüheyr bu göreve atanan ilk kişidir. Kendisi sultanın dairelerinin işleri(Matâbih, Şarabhâne, el-Hâşiyye, Gılmân), askerîn maaşı(cevâmik el-cünd), hayvanların yemleri ile ilgilenir idi. Kendisi Erbâb es-Suyûftan idi.”, el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.20-23,s.27-28; Ibn Iyâs, Bedâî’, c.1/1, s.310; el-Makrizî, es-Sulûk, c.4, K.2, s.647; Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.14, s.93. “-Memlûk devletinde-el-memâlik essultânîyye’nin maaşları ile üstadâr ilgilenirdi.”, Duhman, Mucem, s.106; Popper, Egypt and Syria, s.98.
  90. “Sultan her sene memlûklere ve görevli kişilere rütbelerine göre yazlık ve kışlık elbiseler verirdi. Suriye’deki emîrlere de kışlık elbiseler gönderilirdi. Bu işle üstadâr, nâzır el-hâs ve onun emrinde kâtib elmemâlik es-sultânîyye ilgilenmekteydi.”, el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.197; c.7, s. 197, 224; Ibn el-Furat, Tarih, c.9, K.2, s.402; Ibn Tagrîbirdî, Havâdis, c.2, s.332.
  91. “Şadd ed-Devâvin vezire malların toplanması konusunda yardım ederdi. Adet olarak bu görevli ‘aşere emîrlerinden olurdu.”, el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.23.
  92. Ibn Iyâs, Bedâî’, c.2, s.415 .
  93. “el-Buyût el-Kerîme, el-Buyût eş-Şerîfe, Buyût es-Sultân; Burası sultana ait taşthâne, firâşhâne, rikâbhâne, zeredhâne, ıstabl, münâh, hûş, şuven gibi sultanın has dairelerinin bulunduğu yerdir. Emîrlerin de sultana ait hizmet daireleri(buyût) gibi kendilerine has daireleri vardı. Taşthâne, Firâşhâne, Rikâbhâne, Zeredhâne, matbah ve tabakhâneleri olurdu. Ancak emîrler havâichâneye sahip olmazlardı zira bu sultana mahsus bir daire idi. Bu dairlerle ilgilenen görevli(mihtâr) bulunurdu. Bu kişinin emrinde pek çok görevli, gılman gibi hizmet erbabı da vardı. Emîrlerin ıstablât el-huyûl(ahırları), munâhât el-cimâl(Deve ahırları) ve şuven el-ğılâl(hububat depolar) gibi muhtelif teçhizatıyla ilgili özel mekânları da vardı. Askerleriyle ilgilenen üstâdâr, re’s en-nevbe, devâdâr, emîr meclis, camedâr, emîr ahûr, üstâdâr es-sohbe ve müşrif gibi görevlileri vardı.”, el-Kalkaşandî, Subh, c.3, s.61-62. 169; c.4, s.62.
  94. el-Makrizî, es-Sulûk, c.3, K.2, s.743.
  95. Atabek ıstılahı Türkçe Ata (baba) ve Beğ (bey) kelimelerinden mürekkeb bir birleşik isim olup “beğ’in atası; beğ’in babası” anlamına gelir ki buradaki “beğ” ile kastedilen kişi Selçuklu sultanlarının şehzâdeleridir. Sultanlar oğullarının terbiyesi ve devlet adamı olarak yetiştirilmeleriyle re’sen uğraşamadıkları için başta hanedana sadâkati, devlet idâresindeki mahareti, askerlik işlerindeki üstün vasıfları ile temâyüz etmiş kişileri bu şehzâdelerin her bakımdan yetiştirilmeleri ile görevlendirirler; bu kişiler kendi terbiyelerine tevdi edilen bu şehzâdelerle (beylere) kendi idârelerine verilen vilâyetlere giderler; orada hem o vilâyeti idare ederler, hem de şehzâdeleri birinci sınıf devlet adamı (geleceğin sultanları) ve kumandanı olarak yetiştirirlerdi. Bu şehzâdelerle kendilerini yetiştiren kişiler (Lala) arasındaki münâsebetler âdetâ bir baba ile oğul arasındaki münâsebet gibi olurdu. Bu yüzden bu kişiler “Atabek” olarak isimlendirilirdi. Işte bu atabekler maiyyetindeki şehzâdelerin yaşlarının küçüklüğünden yararlanarak, idârelerine tevdi edilen vilâyetlerde, siyâsi karışıklıklar ve merkezi idarenin zaafından yararlanarak bağımsızlıklarını ilân edip kendi adlarına devletler kurmuşlar ve bu misüllü devletlerin hepsini birden ifâde etmek üzere bu devletlere Atabeylikler adı verilmiştir.
  96. er-Râvendî, Râhat es-Sudûr, c.1, s. 40, 137; c.2, s. 252, 274, 281, 282, 312, 327; Sadr ed-Dîn Ebû elHasan Ali b. Nâsır b. Ali el-Hüseynî, Ahbâr ed-Devlet es-Selcûkiyye,(Ter. Necati Lügal), Ankara, 1999, s.55, 63, 68, 70-73; 98, 101, 105, 106, 107, 108, 109, 117, 121, 123, 126; Reşîd ed-Dîn Fazlallah, Câmi’ al-Tavârîh, Selçuklular Tarihi, II. Cild, 5. Cüz, (Yay. Ahmet Ateş), Ankara, 1999, s.56, 57, 66, 161, 125, 126, 127; elHüseyin b. Muhammed b. Ali el-Caferi er-Rudegi Ibn Bibi, el-Evâmiru’l-Alâiye fî Umuri’l-Alâ’iye, (Ter. Mürsel Öztürk), c.2, Ankara, 1996, s. 17, 20, 27, 121; Mahmud b. Muhammed Aksaraî, Müsâmeret el-Ahbâr ve Müsâyeret el-Ahyâr, (Tah. Osman Turan), Intişarât-ı Esâtir, Tahran, 1362, s.24-26, 32, 40, 95,100-102, 118, 279, 285, 290, 291.
  97. el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.18; el-Cezerî, Havâdis, s.234, 258; el-Makrizî, es-Sulûk, c.1, K.2, s.438; el-‘Aynî, ‘Ikd el-Cumân, c.4, s.22; Ibn Tagrîbirdî, el-Menhel es-Sâfî ve el-Müstevfî ba’d el-Vâfî, (Tah. M.M. Emin/ Said Aşur), c, 1, Kahire, 1984, 1985, 1986, 1990, 1994, c.1, s.2; es-Sehâvî, et-Tibr el-Mesbûk, s.423; Âşûr, el-‘Asr el-Memâlikî, s.395; Ömer Musa el-Bâşâ, el-Edeb fi Bilâd eş-Şâm Usûr ez-Zengiyyîn ve elEyyûbîyyîn ve el-Memâlîk, Dimaşk, 1989, s.122-125; Coşkun Alptekin, “Atabeg”, Islâm Ansiklopedisi (TDV), c.4, Istanbul, 1991, s.39-40; Leyla Abd el-Cevâd Ismâil, “Atâbek el-Asâkir fî el-Kahire fî ‘Asr Devle elMemâlik el-Bahriyye”, el-Müverrih el-Misrî, c.10, 1993, s.49-106; Abd el-Munim Macid, Nuzum Devlet Selâtin el-Memâlik ve Rusumuhum fî Misr, Kahire, 1964, s.144; Abdurrahman Zeki, el-Ceyş el-Misrî fî el-‘Asr el-Islâmî, Kahire, 1970, s.18.
  98. Ibn Bibi, el-Evâmir, c.2, s.25, 72; Aksaraî, Müsâmeret, s. 37, 74, 40, 42, 50, 65, 89, 92, 97, 100, 145, 146, 192, 193.
  99. Halil b. Şahin ez-Zâhirî, Zubdet, s.112; Köprülü, Bizans, s.194.
  100. el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.1, s.101; Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.10, s.256.
  101. el-Ömerî, et-Tarîf, s.177-178
  102. el-Ömerî, et-Tarîf, s.177-178; el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.37; el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.1, s.101; Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.10, s.256.
  103. Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.10, s.256.
  104. el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.1, s.101.
  105. Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.10, s.256.
  106. Köprülü, Bizans , s.197-198.
  107. Köprülü, Bizans , s.209
  108. 108“Tavâşîler, Rum(Kafkaslar), Habeşistan, Hindistan ve Batı Afrika’dan(Tekrur) alınmaktaydı.”, David Ayalon, “The Eunuchs in the Mamluk Sultanate”, The Mamluk Military Society, London, 1979, s.268; el-Bâşâ, a.g.e., s.382; “Tavâşîler nisbelerini kendilerini azad eden kişiden alıyorlardı. Cevher b. Abdullah el-Kankabâî et-Tavâşî el-Habeşî nisbesini kendini azad Emîr Kankabâî’den almıştı. Yine Hoşkadem b. Abdullah Yeşbekî nisbesini kendisini azad eden Emîr Yeşbek eş-Şabanî’den almıştı.”, Ibn Tagrîbirdî, el-Menhel, c.5, s.38, s.206.
  109. Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.71; Ibn el-Verdî, Tetimmet, c.2, s.188; es-Sehâvî, et-Tibr elMesbûk, s.43.
  110. Ebu Hayyân, Kitabu’l-Idrâk li-Lisân el-Etrâk, (Haz. Ahmet Caferoğlu), Istanbul, 1931, s.46.
  111. el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.2, s.524.
  112. el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.3, s.575, s.581.
  113. el-Makrizî, es-Sulûk, c.3, K.1, s.73, s.140, s.768; Ibn Tagrîbirdî, el-Menhel, c.5, s.44; Ayalon, “Kölelik Sistemi”, s.227-228; Popper, Egypt and Syrıa, s.93.
  114. el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.2, s.342.
  115. Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, C.9, s.62.
  116. Halil b. Şahin ez-Zâhirî, Zubdet, s.122; Ayalon, “Kölelik Sistemi”, s.227-228; Uzunçarşılı, Medhal, s.319.
  117. Ibn el-Verdî, Tetimmet, c.2, s.188.
  118. Ayalon, “Eunuchs”, s.268.
  119. es-Sehâvî, Dav’, c.6, s.234.
  120. el-Makrizî, Hitat, c.3, s.347; el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.3, s.812; Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.10, s.192; ‘Âşûr, el-Muctema’, s.14-15.
  121. “Tavâşîler huddâm taifesi içinde satın alınıp akabinde muhtelif görevlerde kullanılıyorlardı. Memlûk devletinde tavâşîler sultanın özel koruma grubu ve yakın adamları hâssekkiyye içinde hizmet verdiler. Bunlar sâkî, cemedâr, re’s nevbet es-sûkat, re’s nevbet el-cemedâriyye, hazinedâr, mütevelli ez-zimâmiyye, şadd el-hûş gibi görevleri üstlendiler. Meselâ, Hoşkadem b. Abdullah el-Yeşbekî huddâm olarak alınmış ve çeşitli emîrlerin hizmetinde bulunmuş idi. Emîr Yeşbek Şabanî onu azad etmiş ve onun hizmeti devam edip mukaddem el-memâlik vazifesini deruhte etmişti. O, Şeyh Müeyyed devrinde cemedâr el-hâs olmuş, Tatar onu naib mukaddem el-memâlik es-sultaniyye vazifesine getirmiş, Barsbay devrinde ise takdimet el-memâlik essultaniyye görevine tayin olmuştu. Tavâşîler lâlâlık adını alan Sultanın çocuklarının terbiyesi işleriyle de ilgilendiler. ”, Ibn Tagrîbirdî, el-Menhel, c.5, s.206; Ibn Iyâs, Bedâî’, c.3, s.224; Ayalon, “Eunuchs”, s.271-272.
  122. “Tavâşîlerden yüz atlı ıktâ yani takdimet el-elf rütbesinde olanlar vardı. Bedr b. Abdullah es-Savabî bunlardandı.”, Ibn Tagriberdî, el-Menhel, c.3, s.243.
  123. Ayalon, “Eunuchs”, s.268-269.
  124. el-Makrizî, es-Sulûk, c.3, K.1, s.279; es-Sehâvî, et-Tibr el-Mesbûk, s.43, s.61; Uzunçarşılı, Medhal, s.319.
  125. el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.22; “1380 senesinde Safî ed-Dîn Cevher es-Selâhî Zahîr Muhtâr elHusâmî’nin vefatından sonra hil’at giydirilerek mukaddem el-memâlik görevine atanmıştı.”, Makrizî, es-Sulûk, c.3, K.1, s.405.
  126. Halil b. Şahin ez-Zâhirî, Zubdet, s.122.
  127. el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.424-425.
  128. “David Ayalon’un bir istisna olarak takdim ettiği bu kişi kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla bizzat kendisi bu işle ilgilenmemiş tavâşîlerden Sünbül el-Kullî adlı kişi ona niyabeten bu görevi yerine getirmişti.”, Musa b. Muhammed b. Yahya el-Yusufî, Nuzhet en-Nâzır fî Siret el-Melik en-Nâsır, (Tah. Ahmet Hutayt), Beyrut, 1986, s.230.
  129. Ayalon, “Kölelik Sistemi”, s.227-228.
  130. Ibn Iyâs, Bedâî’, c.1/2, s.126.
  131. el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.3, s.601;Ibn Tagrîbirdî, el-Menhel, c.5, s.44; Ayalon, “Kölelik Sistemi”, s.227-228.
  132. el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.424-425.
  133. el-Makrizî, es-Sulûk, c.3, K.1, s.279, c.3, K.2, s.442.
  134. el-Makrizî, es-Sulûk, c.2, K.3, s.679.
  135. Halil b. Şahin ez-Zâhirî, Zubdet, s.122.
  136. el-Hüseynî, Ahbâr, s.68; el-Hüseyin b. Muhammed b. Ali el-Caferi er-Rudegî Ibn Bibi, elEvâmiru’l-Alâiye fî Umuri’l-Alâ’iye, (Ter. Mürsel Öztürk), c.1, Ankara, 1996, s. 64, 108, 118, 126, 156, 174, 181, 194, 234, 244, 251, 279, 342, 416, c.2, 105, 124, 237; Mahmud b. Muhammed Aksaraî, Müsâmeret elAhbâr ve Müsâyeret el-Ahyâr, (Tah. Osman Turan), Intişarât-ı Esâtir, Tahran, 1362, s.89; Enverî, Istılâhât, s.254; Uzunçarşılı, Medhal, s. 37.
  137. Köprülü, Bizans, s. 213.
  138. Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.7, s.10; C.12, s.26; Ebu Hayyân, Kitâb el-Idrâk, s.27.
  139. “Candâr kelimesi, “cân” yani eski Farsça’daki vuran, öldüren manasına gelen “cen” kelimesinden alınarak “dâr” yani sahip kelimesinin terkibinden silâhdâr manasına gelen bir kelimedir.”; Enverî, Istılâhât, s.27; “Büyük Selçuklular’da diğer saray görevlileri gibi candarlar da çeşitli milletlere mensup gulâmlar arasında arasından seçilen hassa askerleri olup hükümdarın ve sarayın güvenliğini sağlamaktan sorumlu idiler. Candarların kumandanına “emîr-i candar” denirdi.”, Aydın Taneri, “Candar”, D.I.A., c.7, Istanbul, 1993, s.145; Mecdud Mansuroğlu, “Candar”, M.I.A., c.3, Istanbul, 1993, s.24-25; Nizâm el-Mülk, Siyasetnâme, s.120; el-Hüseynî, Ahbâr, s.78, 79, 85, 90; er-Râvendî, Râhat es-Sudûr, c.1, s. 137; c.2, s.250;Ibn Bibi, elEvâmiru’l-Alâiye c.1, s.130, 227, 234, 244, 251, 279, 342, 416; c.2, 26, 209.
  140. es-Sayrâfî, Enbâ el-Hasr, s.19.
  141. Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.7, s.77.
  142. Ibn Iyâs, Bedâî’, c.1/1, s.324.
  143. Advan, el-Asker, s.97-98; Abdulaziz, Hazâin, s.114-115.
  144. el-Hüseynî, Ahbâr, s. 67.
  145. Uzunçarşılı, Medhal, s.312.
  146. Reşîd ed-Dîn Fazlallah, Câmi’ al-Tavârîh, Selçuklular Tarihi, II. Cild, 5. Cüz, (Yay. Ahmet Ateş), Ankara, 1999, s.149.
  147. Abbâdî, Kıyâm, s. 78-80; Gâşiye ile ilgili bkz., Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.89; Ibn elVerdî, Tetimmet, c.2, s.226, s.288; el-Makrizî, es-Sulûk, c.1, K.2, s.369, s. 370, s. 438, s.440, s.443, s.516, c.2, K.1, s.67, c.2, K.2, s.344, c.2, K.3, s.620, s.843; Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.7, s.5, s. 11, C.8, s. 211, C.9, s.79, C.10, s.30, s.65, Mufaddal b. Ebi’l-Fedâil, en-Nehc es-Sedîd, c.1, s.487, es-Sayrâfî, Ali b. Davud b. Hatîb elCevheri, Inbâ el-Hasr fî Ebnâ el-Asr, (Tah. Hasan Habeşi), Kahire, 1970, s.76; Carl Heinrich Becker, "Le 'ghâshiya' comme emblême de la royauté" Centenario della nascita di Michele Amari, Vol. 2, Palermo: Stabilimento Tipografico Virz“, 1910, 148-151; Selçuklular Devrinde Gâşiye için bkz. el-Hüseynî, Ahbâr, s.15; Ibn Bibi, el-Evâmiru’l-Alâiye c.1, s. 67, 190, 228, c.2, s. 22; Erdoğan Merçil, Gâşiye ve Selçuklular'da Kullanılışına Dair Bazı Örnekler", Ord. Prof. Yusuf Hikmet Bayur'a Armağan, Ankara, 1985, s.321-328; Erdoğan Merçil, “Gâşiye”, D.I.A., c.13, Istanbul, 1993, s.398-399.
  148. Nizâm el-Mülk, Siyasetnâme, s.36, 130, 140, 141; Mahmud b. Muhammed Aksaraî, Müsâmeret elAhbâr ve Müsâyeret el-Ahyâr, (Tah. Osman Turan), Intişarât-ı Esâtir, Tahran, 1362, s.12, 267; Ibn Bibi, elEvâmiru’l-Alâiye c.1, s.89, 94, 106, 107; Köprülü, Bizans, s.244-245.
  149. Nizâm el-Mülk, Siyasetnâme, s.136; Reşîd ed-Dîn Fazlallah, Câmi’ al-Tavârîh, II. Cild, 5. Cüz, s.70, 172.
  150. Ebu Hayyân, Kitâb el-Idrâk, s.27, s.63.
  151. el-Kalkaşandî, Subh, c.14, s.189.
  152. “Vıtak; Türkçe; otak, otağ manasına gelirdi. Mısır Memlûk Türkçesinde oda manasına geliyordu. Bilâd-ı Şâm’da oda kelimesi de kullanılmaktaydı. Otak, Türkçe’de büyük, süslemeli ileri gelen kişiler için olan çadır manasınadır. Arapça’ya vıtak olarak girmiş; Çadır ve çadırlardan kurulu askerî üs/ordugâh (muasker) manasına gelmektedir.”, el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.425; “el-Vıtak, Türkçe otak, otağ demektir. Bu kelimeyle yalnız çadır kastedilmez. Burada çadırlardan oluşan ordugâh kasd edilmektedir.”, Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.199, s.272, s.289, s.296; en-Nuveyrî, Nihayet el-Ereb, c.31, s.209; el-‘Aynî, ‘Ikd el-Cumân, c.2, s.281; Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.7, s.95.
  153. el-Makrizî, es-Sulûk, c.1, K.2, s.635.
  154. Advan, el-Asker, s.45; ‘Âşûr, el-‘Alakât, s.18; “Vıtak, büyük çadır ya da ordugah anlamına geliyordu.”, Duhman, Mucem, s.155.
  155. “Merc-i Dâbık’ta 15 vıtak bulunuyordu”, Ibn Iyâs, Bedâî’, c.5, s.72; Aybek ed-Devâdârî, Kenz edDurer, c.9, s.45.
  156. el-Kalkaşandî, Subh, c.3, s.299, 572, 573, 577; c.4, s. 47, 50, 424-425; c.13, s.135, 185.
  157. Nizâm el-Mülk, Siyasetnâme, s.52.
  158. Köprülü, Bizans, s.244-245.
  159. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, c.8, Ankara, 1987, s.33-377; Enverî, Istılahât, s.256; Ibn Bibî, el-Evâmir el-Alâiye c.1, s.126, 256, 266, 275, 295, 344, c.2, s.41, 58, 146, 169; Aksarayî, Müsameret, s.77, 79, 139, 143, 150, 176, 220, 225, 227.
  160. el-Makrizî, es-Sulûk, c.1, K.2, s.429; el-‘Aynî, ‘Ikd el-Cumân, c.1, s.40.
  161. el-Kalkaşandî, Subh, c.4, s.8, s.13, s.59, s.78; Ibn Tagrîbirdî, en-Nucûm, c.8, s.37; Ibn Iyâs, Bedâî’, c.1/1, s.324; Advan, el-Asker, s.93.
  162. Aybek ed-Devâdârî, Kenz ed-Durer, C.8, s.15; el-Makrizî, es- Sulûk, c.1, K.2, s.371; el-‘Aynî, ‘Ikd el-Cumân, c.1, s.37.
  163. I.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal, Ankara, 1988, s.310.
  164. Köymen, a.g.e., s.152-153; Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Istanbul, 1988, s. 759; Uzunçarşılı, Medhal, s.310; Aydın Taneri, Türkiye Selçukluları Kültür Hayatı, Konya, 1977, s. 58-62; Ögel, Türk Kültürünün, c.6, s.383; Salim Koca, Sultan I. Izzeddin Keykâvus (1211-1220), Ankara, 1997, s.100; W. Barthold, “Türklerde ve Moğollarda Defin Merasimi Meselesine Dair”, (Ter. Abdülkadir Inan), Makaleler ve Incelemeler, Ankara, 1987, s.362-386.
  165. el-Makrizî, es-Sulûk, c.1, K.2, s.518; el-‘Aynî, ‘Ikd el-Cumân, c.2, s.155, c.3, s.167-168,c.4, s. 124; ‘Âşûr, el-Asr el-Memlûkî, s.446; Aybek ed-Devâdârî, Kenz ed-Durer, c.8, s.343; Baybars el-Mansûrî, Zubdet elFikre, s.293; Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfet el-Mulûkîyye fî ed-Devlet et-Türkîyye, (Tah.Abdulhamid Salih Hamdân), Kahire, 1987, s.79, 84; Samira Kortantamer, “Memlûklarda Türk Kültürü”, Ismail Aka Armağanı, Izmir, 1999, s.186; André Raymond, Yeniçerilerin Kahiresi, Abdurrahman Kethüda Zamanında Bir Osmanlı Kentinin Yükselişi, (Ter. Alp Tümertekin), Istanbul, 1999, s.32-33; Ünsal Yüce, Türk Okçuluğu, Ankara, 1999, s.37-43; Hassanein Rabie, “The Training of the Mamlûk Fâris”, War, Technology and Society in the Middle East, Parry, V. J. (edited by). London: Oxford University Press, 1975, s.160; Hasan Basri Öngel, Türk Kültür Tarihinde Spor, Ankara, 2001, s.239-261; Baybars el-Mansûrî, Zubdet el-Fikre, s.283; “Ilk Memlûk sultanı M’uizz Aybek top oynamaktaydı.”, el-Cezerî, Havâdis, s.235; “Top vurmak (çevgân) fârisliğin faydalı işlerindendir. Fârisliğin hangi sanatını istesen kılıçla, süngüyle, okla iş yapmakta bu oyunu oynamak iyidir. Bu oyunla, hamle yapmak, hedef kapmak, geri dönmek, savunma yapmak, dolaşmak, birbiriyle karşılaşmak, at sürmek, at eğitmek, at ve binicinin savaş için hazır olması-maharetleri kazanılır.-Elbisenin eğerden çıkmadan durması, ayağın üzengîye alışması için iyi bir oyundur. Bu oyun sultanların ve beylerin oyunudur. ....Dört tür çevgân oynama vardır....Çevgân oynayacak atın yapılı olması, tiz nefes olması, ayaklarının düzgün olması, yürüyüşü yumuşak bir at olması ve durdurunca emre uyan bir at olması gerekir.......Üstadların ittifakıyla denildi ki çevgân sopası vuran kişinin avucu ölçüsüyle on dokuz avuç olur. Eğer bundan fazla olursa koluna uymaz, kısasının ölçüsü on yedi avuç olmalıdır. Eğer bundan kısa olursa kişi eğilmek zorunda kalır. Çevgânın ağırlığı 55 miskal olmalıdır. Ağır olursa topa rahat vurulmaz. Hafifi 40 miskal olmalıdır. Eğer hafif olursa sopa titrer, topa vurulmaz. Ancak bu ölçüler oyuncuya göre değişebilir. Bunlar üstadların iyi olduğunu saydıkları ölçülerdir......Çevgânda oyuncuların sayısı on iki kişi olması iyidir. Bundan çok olabilirler. Iki grubun birer başçısı olur ve bir kişi onun arkasında durur ki, o hata yaparsa ona yardım etsin. Diğerleri orta yerde oynarlar; bunlar beş kişi ya da fazla olur. Ancak oyuncunun, savaş veya yarış, atı hazırlayan kişi olmaması gerekir.”, Mustafa Uğurlu, Münyetü’l-Guzât, Ankara, 1987, s.117-123.
  166. Coşkun Alptekin, “Musul Atâbeyliği”, c.7, Doğuştan Günümüze Büyük Islâm Tarihi, Istanbul, 1989, s.574; Eşref Buharalı, “Sultan Nureddin Mahmud Zengî”, Kafalı Armağanı, Ankara, 2002, s.117.
  167. Reşat Genç, Kaşgarlı Mahmuda Göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası, Ankara, 1997, s.161-163.
  168. Ibn Bibi, el-Evâmiru’l-Alâiye , c.1, s. 62, 79, 161, 188, 191, 246, 258, 309, 316, 324, 370, 393, 448, c.2, 209.
  169. Buharalı, “Sultan Nureddin Mahmud Zengi”, s.117.
  170. el-Makrizî, es-Sulûk, c.1, K.3, s.669,c.1, K.2, s.444; el-‘Aynî, ‘Ikd el-Cumân, c.1, s.141; Baybars elMansûrî, Tuhfet el-Mulûkîyye, s.92.
  171. Hülya Tezcan-Turgay Tezcan, Türk Sancak Alemleri, Ankara, 1992, s.16-17.
  172. Fuat Köprülü, “Anadolu Selçuklu Tarihi’nin Yerli Kaynakları”, Belleten, c.7, 1943, s.458.