AHMET AKGÜNDÜZ

I — GENEL OLARAK OSMANLI CEZA HUKUKU

Osmanlı hukukçularına göre ceza hukuku, “insan toplumunun Allah tarafından irade edilen şekilde medeni olarak yaşayıp terakki edebilmesi İçin vaz' edilen kanun ve nizamların hükümlerini korumak amacıyla konulan kaidelerden" ibarettir. Kanun ve nizamların hükümlerini koruma görevi ceza hukukuna has değilse de, ceza hukuku sırf bu gaye İçin var olduğundan, bu fonksiyonu ile tarif edilmiştir. Yoksa protesto ve haciz gibi birtakım tedbirler de bu fonksiyonu icra İçin kabul edilen tedbirlerdir[1]. Yapılan bu tarif temel anlam itibariyle günümüzdekinden farksızdır. Maksat ayni ama ifade ve üsluplar farklıdır[ 2]. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti bir kamu hukuku dalı olan ceza hukuku alanında da, İslam hukukunun hükümlerini benimsemiştir. Onun müsaade ettiği ölçüde bazı ceza kurallarım kabul etmiş ve kanunname tarzında ortaya koymuştur[3]. Bu sebeple Osmanlı Hukukunda da ceza hukukuna İslam hukukunda olduğu gibi “Ukubat” denmekte ve Mecelle de de “Ukubat”, yaptığımız tarif doğrultusunda izah edilmektedir[4].

Cumhuriyet Türkiye'sinde Osmanlı hukuku ile ilgili araştırmaların bir çoğu bizzat ana kaynaklara inemediğinden, varılan sonuçlarda da hatalıların çoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri de 1274/ 1858 tarihli Ceza Kanunname-¡ Hümayunu hakkında söylenenlerdir[5]. Bu sebeple biz bu makalemizde bu Kanunnamenin Hukuki kaynaklarını, günümüz hukukçular, tarafından çok merak edilen tatbik şeklini arşiv kaynaklarına inerek açıklamaya çalışacağız.

Yukarıda da söylediğimiz gibi Osmanlı Devleti, ceza hukuku olarak İslam hukukunun “Ukubat” ile ilgili hükümlerini uygulamıştır. Bilindiği gibi, “Ukubat” yani İslam ceza hukuku üç kısımdır: Birinci kısım, nassların, yani Kur’an ve hadis metinlerinin, miktar ve sınırını açıkladığı belli cezalardır ki, bunlara had cezaları denir ve bu kelimenin çoğulu olan “El- Hudud” başlığı altında fıkıh kitaplarında açıklanır. Had cezalarını gerektiren suçlar hırsızlık (sirkat), yol kesmek veya eşkiyalık, kazf (iffete iftira), zina, şarap içmek, irtidat ve -görüş farkı bulunmakla beraber- isyandan ibarettir. İkinci kısım, şahsa karşı işlenen cinayetlerdir ki, cezası kısas ve tazminat olarak da diyettir. Bunlar da yine fıkıh kitaplarında Kitabü’l-Cinayet veya El-kısas başlığı altında işlenmiştir. Üçüncü kısım ise nasslarda miktar ve sınırı belirtilmemiş, belki takdiri devlete bırakılmış olan cezalardır. Bu cezaların devlet tarafından tesbit ve tayin edilmesine ve bunların biraraya getirilerek Kanunname adı altında toplanmasına mani şer’i bir yasak yoktur. İşte Osmanlılarda ve diğer Müslüman Türklerde, fıkıh ve fetva kitaplarının yanında gördüğümüz yasa ve kanunnameler, “Şer’-i Şerife” muhalefet için veya İslam ceza hukuku hükümleri beğenilmediği için değil, belki İslam hukuku, hükümdara bu çeşit cezaların tavin ve tesbitinde vetki verdiği için, belli alanlarda (tazir cezaları alanlarında) çıkarılan hukuki düzenlemelerdir. Ve bu hukuki düzenlemeler, İslamın, zamanın yasama organlarına verdiği yetkiye dayanılarak, fıkhın boş bıraktığı sahaları doldurmuştur ve fıkha aykırılık sözkonusu değildir[6] .Bazı istisnalar hariç.

“İslam hukukuna göre zina fiilinin cezası recm veya dayak iken, Fatih Kanunnamesinde bunun yerine para cezası konulması” ve benzeri hükümler ileri sürülerek ifade edilen Osmanlı Kanunnamelerinin had cezalarını da değiştirdiği iddiası ise [7], yine meselenin aslını araştıramamaktan ileri gelmektedir. Zira bir zina fiili yahut hırsızlık, eğer had cezalan tatbik edilecek şekilde ısbat edilemiyorsa, suçlu had cezasından kurtulsa bile tazir cezası ile cezalandırılabilmektedir. Aynı şey şahsa karşı işlenen cinayetlerde de geçerlidir. Kanuni’nin Ceza Kanununamesindeki şu hüküm bunun en büyük delilidir: “Eğer bir kimse adam öldürse kısas edeler, cerime (yani para cezası) almayalar; eğer kısas etmeseler veya kısas lazım olıcak katil olmasa ganîden hin akçe dalla ziyadeye gürü yetse dörtyüz; vasatü'l -halden altiyüz akçeye malik olsa İkiyüz; ve fakirden yüz akçe cerime alma.'' [8].

Osmanlıların ilad cezalan ve şahsa karşı işlenen cinayetlerde, harfiyyen İslam hukukuna aykırı hareket etmedikleri helki “şer'i hükümlerden kıl ucu kadar ayrılmadıkları” arşivlerdeki şer'iye sicillerinden, hukukun asil tatbikat örnekleri olan fetva kitaplarından, Osmanlı Şeyhülislamlarının yazdıkları eserlerden ve de sözü geçen Kanunnamelerden anlaşılmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman’ın Kanunnamesini hazırlayan Şeyhülislam Ebussuud'dur, ayrıca bütün fasıllarında şer'i had ve kısasdan bahsedilmek­tedir. Tanzimat'tan sonra Abdülmecit devrinde çıkarılan ceza kanunname­lerinde ise, biraz sonra daha uzunca bahsedeceğimiz gibi, had ve kısas cezalan yani can, mal ve namus emniyeti İçin Şer’-i Şerifçe vaz'olunan eczalar adîmü'1-indiraştır, yani zamanla değişmez, kaybolmaz temel hukuk kaideleridir[9] diye tavsif olunmuştur.

11 — 1858 TARİHİ CEZA KANUNNAME-İ HÜMAYUNU VE HUKUKİ KAYNAKLARI

Buraya kadar kısa da olsa atf-ı nazar ettiğimiz Osmanlı ceza hukukunun, asil önemli safhasına, yani Tanzimat sonrası üçüncü ceza kanunu olan 1858 (1274) tarihli Kanunnameye geçelim. Bu Kanunname­nin, çoğu yazarların[10]iddia ettiği gibi, 1810 tarihli Fransız Ceza Kanununun hemen hemen aynen ve hatalı çevirisi, şer'i hükümleri temel sayan 1256/1840 ve 1267/1851 tarihli Kanunnamelerin tersine, laik hükümlerden meydana gelmiş bir Kanunname mi, yoksa eskinin devamı olmakla beraber Tanzimatın tesiriyle, hele hele Avrupai Kanunların nakil ve tercümesi akımının etkisiyle yeni üslup ve sistematikle donatılmış, kökü mazide olan bir Kanunname mi[11] olduğunu araştırmamız gerekecektir. Yani 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi hakkında, peşin hükümler vermek veya verilenleri aktarmak yerine, arşiv malzemelerine dayalı araştırma yaparak sonuca varmayı tercih ediyoruz.

Esefle şunu belirtmek isterim ki, bu Ceza Kanunnamesi hakkındaki gayr-ı ilmi hükümler yabancı bilim adamları İçin de söz konusudur. Mesela Müslüman Arap hukukçuları bile, gerekli araştırmayı yapmadan, bu Kanunname ile “Şer’-i Şerifin” “Ukubat" hükümlerinin tamamen terkedildiğini rahatlıkla eserlerinde söyleyebilmişlerdir [12]. Ayrıca henüz bu Kanunnamenin Türkçe'ye bile çevrilmediğini, ilk Türkçe çevirisinin “Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyâtı” isimli eserimizde yayınlandığını belirtmek isterim [13].

Bu kısa girişten sonra şimdi de 1274/1858 tarihli Kanunnamenin Hukuki kaynaklarım tetkike geçelim:

Bir kanunun mahiyetini gösteren en önemli materyal, o kanunun kendisi, esbab-, mucibesi ve de kanun tasarısını hazırlayan komisyonun mazbatasıdır. Başbakanlık Osmanlı Arşivindeki 65/1-3 nolu ceza hukuku dosyasındaki belgeler, özellikle Komisyon Mazbatası konu hakkında en sağlam ve önemli belgedir. Bu önemli belgeyi aynen vermeden önce şunu da hatırlatmakta yarar var; Mazbatada da zikredildiği gibi uzun uzadıya esbab-i mucibe (gerekçe) layihası yazmaya gerek duyulmamıştır. Buna sebep, bu yeni kanunun eskinin aynısı, tekrarı ve de islah-tashih edilmiş yeni sistematik İçinde bazı ilaveler yapılmış şekli olmasıdır. Bu bizim İçin önemlidir. Bahsettiğimiz sebep Komisyon Mazbatası ve Sadaretin Arz tezkeresi İçinde tekraren zikredilmektedir [14].

Makalemizin temelini teşkil eden Komisyon Mazbatasını buraya aynen alıyoruz. 21 Zilhicce 1274 tarihinde Sadarete arzedilen Mazbatanın Arşivde mahfuz, orijinalinden alınmış sureti şöyledir:

“Malûm-İ âli-i Vekalct-Penahileri buyurulduğu üzere bir müddetten beru Meclis-i Tanzimatta terkim ve tanzim olunmakta olan Ceza Kanunnamesi müsveddesi sâye-i muvaiTakiyet-vaye-i Hazret-i Mulüknede reside-i hadd-i hitam olmuş olduğundan usulü vechile lüzumu miktar nüshası tab'etlirilerek li-ecli'tetkik icabeden zevat-i fiham hazeratına birer nüshası gönderildiği sırada taraf-, Meşihat-Penahiye dahi bir nüshası gönderilmiş idi. Taraf-ı Hazret-i Müşarünileyhken derci tensip buyuruları bir kaç mesele-i mühinıme dahi müteallik olduğu maddelere zam ve ilave olunarak manzûr-ı âli-i Hidivileri buyurulmak üzere takdim-i pişgâh-ı âsifâneleri kılınmıştır. Kanunname-i Mutekaddimenin mütezammm olduğu mevadd, zabıta-ı lâzimenin esasi olmasıyla ve zeman-i ma'delet-nişân-ı Hazret-؛ Padişahidc bunun vaz' ve neşrine derkâr olan ihtiyaç nezd-i hikmet-i vefd-i Sadaret-Penahilerinden malum bulunmasıyla lüzumu bahsinden sarf-ı nazar olunmuş ve İşbu Ceza Kanunnamesi müsveddesinin eczayı asliyesinden olup bâ-irade-i seniyye evvel be evvel neşr ve ilan olunan Men'-i irtikâb Kanunnamesinin bazı bendleri Islah ve tashih ile yerleştirilmiş olduğundan muvafık-ı emr ü İrade-İ âsifâneleri olduğu ve icra- yi ahkâmına müsaade-i ma’delet-âde-i Cenab-, Padişahi şâyân buyuralarak bâlâsı Hatt-ı Hümayun-İ meyâmin-makrun-i Hazrcti Hilafet-Penahi ile tevşih ve tenvir buyurulduğu halde, gerek men’-i irtikaba dair mukkademce neşr ve ilan kliman ve gerek derdest olan Ceza Kanunnamelerinin ahkâmı bunun iler yerde ilam gününden itibaren ilga olunup, ba'd-ezih bununla amel ve hareket olunmak üzere Ilüslıa-i memhuresinin Divan-I Hümayun Kaleminde kayd ve hıfzıyla beraber şimdilik dort bin nüsha tab' ve temsil ettirilerek kâll'e-i eyâlet ve liva ve kaza meclislerine ve sair iktiza edenlere verildikten sonra fazlasının dahi istekli bulunanlara füruhati tensip ve tasvip olunmuş olmakla olbabda emir ve ferman Hazret-i Men Lehul-emrindir, 21 Zilhicce 1274 (1858)

Ahmed Cevdet Muhammed Rüşdü Ahmed Celal Şevket
Mühür Mühür Mühür
Seyyid Mustafa Hıfzı Mahmud Paşa İbrahim Edheın Muhammed
Mühür Diğer Memuriyette Mühür Mühür”[15].

Dikkat edilirse Mazbatayı hazırlayanlardan birisi ve Komisyon Başkanı, kozmopolit Tanzimat döneminde Avrupai kanunlar mı, yerli -İslami kökenli kanunlar mi tartışmasına yerli- İslami kökenli kanunlar tezi lehine karışan büyük hukukçu Ahmed Cevdet Paşa'dır [16]. Mazbatadan da anlaşılacağı üzere, 1271 tarihli Men'-i İrtikâb Kanunnamesinin çıkarılmasından beri hazırlığı yapılan bu Kanunname sekiz kişilik Komisyon tarafından hazırlanmış, Tanzimat Meclisinde tanzim edilerek müsveddesi tamamlanmıştır. Müsvedde nüshaları, tetkiki icabeden ilim adamlarına ve

Şeyhülislâmlığa gönderilmiştir. Şeyhülislamlık makamının öngördüğü, değişiklikler ve ilaveler aynen yapılmıştır. işbu Ceza Kanunnamesinin “Ceza-yı asliyesi” yani ana kaynakları özellikle üç sene önce uzun esl)ah-ı mucibe ile neşredilen 127! tarihli Men’-i irtikâb Kanunnamesi olduğun- dan, diğer ana kaynaklar ise elde mevcut Ceza Kanunnameleri bulunduğundan gerekçe yazılmaya lüzum görülmemiştir.

Zaten bunun böyle olacağı daha önce hazırlanan Men'-i irtikâb Kanunnamesinin Esbab-i Mucibe Mazbatasında da şöyle ifade olunmuştur: “Hülasa-İ kelam memürnin irtikâb ve irtişadan men’i, Tanzimat-I matlubenin esasi olmakla beraber, daima umur-İ devlet bir daire-i müteselsile şeklinde olarak iler bir tarafı müsavi tutulup tanzim olunmaz ise lazım olan kuvvet hasıl ve tanzim olunan cihetinin bile yoluna girmesi kabil olamaz. Binaenaleyh bâlâda ta'dad olunan şeyler birbirine lazım ve melzum kabilinden olup men'-i irtikâb İçin yapılacak nizam ve kanunun devam ve İcrasının mevkufun aley hi olduğundan bunları dahi beraber düşünmek ve tedai,İr-i kaviyyesine teşebbüs eylemek farizadan olduğu misillu memurin İçün kabahat yalnız İrtikâb, ve irtişâ maddeleri olmayıp onlara müteallik olan sair töhmetlerin cezalarını dahi tayin ile memurin için bir başka ceza kanununun yapılması ve muamdât-ı umumiyeye müteallik olan kanun-ı cezanın dahi ıslah ve tashihiyle ikisi birleştirilerek umumi bir ceza kanunnamesi tanzim kılınması icab-ı hal ve maslahattan görünüp....” [17].

Bütün bu izahlardan anlaşılıyor ki 1274/1858 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayununu hazırlayan Komisyon, kanunu hazırlarken, kendi ta'birleri ile ecza-yı asliye olarak şu hukuki kaynakları esas alınışlardır:

  1. 1271/18.55 tarilrli Men'-i irtikâb Kanunnamesi (rüşvet ve zimmet suçları ile ilgili kanunname),
  2. Eski Ceza Kanunları, yani 1256/1840 ve 1267/1851 tarihli Ceza Kanunnameleri,
  3. Şeyhülislâmlığın teklif ettiği İlâve maddeler,
  4. Diğer Kaynaklar.

O halde 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi hakkındaki hüküm, kısa da olsa, bu dört maddenin tahlili ve bir de kanunun kendi maddelerinin tetkiki ile verilebilir ve ancak o zaman Kanunnamenin mahiyeti anlaşılabilir. Biz bunları yapmaya çalışacağız.

A — 1271/1855 tarihli Men’-i İrtikâb Kanunnamesi

1858 tarihli Ceza Kanunnamesinin Komisyon Mazbatasından an­laşıldığı gibi Men’-i İrtikâb Kanunnamesinin ihtiva ettiği (31 madde) maddeler memleketin güvenliğinin esasıdır ve daha önce irade-i seniyyeye iktiran ederek yürürlüğe girmiştir. Bu sebeple gerekçe zikrine de gerek kalmadan, söz konusu “Kanunnamenin bazı bendlerı ıslah ve tashih ile yeni Ceza Kanunnamesine aynen yerleştirilmiştir. Yanı 260 küsur madde­nin 30 küsur maddesi bu Kanunnameden alınmıştır. Acaba sözkonusu bu Kanunname nasıl hazırlanmıştır ve mahiyeti nedir?

Kanunnamenin on sayfalık uzun ve cidden önemli olan 15 CA 1271 / 1855 tarihli Esbab-ı Mucibe Mazbatasından [18]öğrendiğimize göre, bu Cezaname lâyihasının mazbatası Safvet, İbrahim Edhem, Mehmed Fuat, Mehmet Rüştü, Mustafa Hıfzı, Mehmet Rıfat, Muhammed, Es-Seyyid Mehmet Emin Ali isimli sekiz kişilik bir komisyon tarafından hazırlanmıştır. Esbab-ı Mucibe Mazbatası günümüz hukukçularına da ışık tutacak değerdedir. Bu sebeble hem esbab-ı mucibeyi, hem de lâyihanın maddelerini orijinalinden naklen Türkçe harflerle yayınlayarak, günümüz hukukçuları­nın istifadesine arzedeceğiz. Ancak mazbata ve lâyihanın metnini arzetmeden önce mazbatanın şu son cümlesine dikkat çekmek istiyoruz: “İşbu mütalaat ile yapılan Cezaname lâyihasının sebk (üslûp) ve hükmü (yani lafzı ve manası) efkar-ı acz ve sâr-ı âcizânelerimizin eseri olup noksanı ind-i abîdânemizde müsellem ve meczum olduğundan ikmali ârâ-yı hakayık-intima-yı vükela-yı fiham üzerine şerefsüdur buyurulacak emir ve ferman-ı hikmet-beyan-ı Hazret-i Hilafet-Penahiye mütevakkıf ve menût ise de muhat-ı ilm-i âli buyuruldukda her halde emir ve ferman Hazret-i Men Lehü’l-emrindir” [19]O halde 1858 tarihli Ceza Kanunnamesinin ecza-yı asliyesinden (temel kaynaklarından) olan ve sadece bazı bendleri ıslah ve tashih edilerek Kanunnameye aynen dercedilen bu lâyihanın, Fransız 1810 tarihli Ceza Kanunu ile en azından fazla bir alakası yoktur. İstifade edilmiş olabilir.

15 Cemaziyelûla 1271/1855 tarihli ،Men’-i İrtikâb Kanunnamesi lâyihası aynı tarihi taşıyan Esbab-ı Mucibe Mazbatası ile birlikte Meclis-i Âli-i Tanzimata sevkedilmiştir. Meclis-i Umumi de Gurre-i Cemaziyelâhire 1271 tarihinde, Komisyonun ifadesiyle bu cezaname lâyihasını ittifakla kabul etmiştir. Yalnız 52 üyenin içinde Es-Seyyid Ahmed Vefik, Abdullatif ve Hayrullah isimli üç üye şöyle bir muhalefet şerhi koymuşlardır: “Onbeşinci maddeden memurinin iltizam almasına mesag (cevaz) gösteren fikra müstesna olmak üzere mevadd-i sairenin cümlesi makbulumuzdur.” [20]. Bunların bu İsteği, esbab-i mucibede de belirtildiği üzere, ancak yeni bir arazi kanunu ile yerine getirilebilecektir ki 1274/1858 tarihli Arazi Kanunname-i Hümayunu iltizam usulünü lagvetmiştir[21]. İrtişa, yani rüşvet verip alma ve irtikab, yani devlet malim çalma, zimmete geçirme suçlan çok önemli olduğundan ve memleketin güvenliğini tehdit ettiğinden bir an evvel umumi hukuki düzenlemelerin tamamlanması beklenmeden rüşvet ve zimmet suçlan ile ilgili bu Kanunname hazırlanmıştır[ 22].

Meclis-i Umumide kabul edilen bu Cezaname layihası 52 kişinin altında İmzası bulunan bir mazbata ile sadarete arzedilmiştir. Sadarete arz mazbatasının sureti aynen şöyledir:

“Meclis-i Âli-i Tanzimat’ın tesisi hakkında ma'delet-efza-yı sudur buyurulan Hatt-ı Hümayun-ı Şevket-makrün-ı Cenab-I Cihan-banide emir ve ferman-i Hümayun-İ Hazreti-i Padişahi buyurulduğu vechile, irtikab ve İrtişa madde-i mekrûhesinin men'i Zimmnda Meclis-i Â1İ-İ mezkurede yapılmış olan Nizamname layihasıyla esbab-i mucibesini şamil olan bir kıt'a mazbata, usulü üzere meclis-i umumi akdiyle kıraat olundukda; mazbata-i merkumede beyan olunduğu vechile, bu madde esas ittihaz olunarak müteferriatı olan nizamat dahi bi'1-mütalaa meydana konulmak üzere ber- mukteza-yı İrade-İ seniyye-i Hazret-i Padişahi mevadd-, saireye (diger meselelere) tercihan ve takdimen tezekkür ve doğrusu pek muhikkane ve müdekkikane mütalaa ve tefekkür olunmuş olup, fakat her güne (çeşit) fenalığın ve irer nevi uygunsuzlukların en başlı sebebi ve menşe-i hakikisi irtikab ve İrtişa keyfiyeti olduğu cümlenin muterifve malumu bulunduğu ve defi ve İlgasının lüzumunu herkes müşahede ve tasdik eylediği ve bunun İçin şimdiye kadar bir hayli kavanin-i şedide yapıldığı halde bir çaresi bulunamayarak efvah-i yar ve ağyarda (dost ve düşmanın dillerinde) Türkistan'm İrtikâbı darb-ı mesel hükmüne girmiş ve milletimizin enzâr-ı ecânibde bir güne kadri kalmamak emareleri görünmüş olduğu ve bu dahi erbab-i İrtikâbın herbiri birer suretle ve gûna-gûn tevilat ve mefasid imaliyle tedip ve mücazattan kurtulup, bu cihetle madde-i rezile-i İrtişa ve İrtikâbın adet-i cariye yolunu tutması ve ol babda ittihaz olunan tedabir-i mania-i hükümeti alenen istihza etmek ve men’ini tervic edip fiilen yine icradan geri durmamak usul olmuş olmasından neş'et ettiği umur-i mucerrebeden olmasıyla, eğerçi mukteza-yı diyanet ve hamiyet ve sadakat olduğu üzere, İşbu nizam dahi hakikaten infaz olunmayıp da fırka-i habise-i murtekiblnin zuumlan yine te'yit olunduğu takdirde artık devletçe ve milletçe derkar olan mez.arrât-ı muhlikeden başka haricen dahi ta'rizâtm ve belki hodangerde bir takım tasmimat-ı muzırranın onu alınması bir vechile kabil olamayacağına binanen; inşaallahu Teâlâ saye-i tevfikat-vaye-؛ Hazret-i mült'ı- kânede ba'd-ezin tevil tarikine gidilmemek ve hiç bir gune hatır ve günülc bakılmayarak nizam-, mezkûrun tenfiz-i ahkam-i mundericesine bi’l-ittifak say ve gayret olunmak azimct-i halise ve şart-ı katisiyle zikrolunan layihanın mevadd-i mundericesi ittifak-, a ile kabul olunmuş ve mazbata-i merkümede beyan olunmuş olduğu vechile; şu fazihanın külliyen İlgası, esbabının ref'iyle yani alet-i irtikâb ve rüşvet olan şeylerin kaldırılmasıyla hasıl olabileceğinden meclis-i mezkûrun bunlara dahi ikdam eylemesu tezekkür kılınmış ise de herhalde mutalaat-i kasıra-i bendegânm mümeyyiz ve mukemmili olan emir ve irade-i keramet-mu'tade-i Ccnab-, Hilafet- Penalıi her ne vechile şeref'-sünuh ve .sudur buyurulur ise hayır ve isabet onda olacağı muhât-ı İlm-i âli buyuruldukda emir ve ferman Hazret-i Men Eehü'l-cmrindir.

Gurre-i Cemaziyelâhire 1271 (1855)

Elli iki üyenin İmzası” [23].

Meclis-i Umuminin bu mazbatasın, alan Sadaret Makamı, sözkonusu cezaname lâyihasını iler iki mazbata ile birlikte 4 Cemaziyelâhire 1271/ 1855 tarihinde bir tezkere ile Padişaha arzetmiştir[24]. layihanın kanunlaştığını gösteren 5 Cemaziyelâhire 1271/1855 tarihli İrade-İ seniyyenin sureti ise şöyledir:

“Ma'ruz-İ Çakir-kemineleridir ki,

Hâme-pira-yı ihtiram olan İşbu tezkere-i sâmiye-i asıfaneleriyle mezkûr mazbatalar ve layiha, manzur-i maâlim-vüfûr-i Hazret-i Padişahi buyrulmuş ve layiha-i merkumenin ahkâm-i mündericesi münasip ve yolunda göründüğünden İktiza-yı âlisi icra buyurularak zikrolunan mazbatalar ile beraber savb-ı sami-i sadaretpenahilerine iade ve teysir

kılınmış olmasıyla icra-yı icabı müteallik ve şeref-sudur buyurulan emir ve irade-i seniyye-i Cenab-ı Cihanbâni mukteza-yı münifinden bulunmuş olduğu muhat-ı ilm-i âli-i âsıfıleri buyuruldukda olbabda emir ve ferman Hazret٠i Men Lehü’l-emrindir.

5 Cemaziyelâhire 1271”[25].

İşte 1858/1274 tarihli Ceza Kanunnamesinin önemli kaynaklarından olan Men’-i îrtikâb Kanunnamesinin mahiyeti ve yürürlüğe giriş şekli budur. Görüldüğü gibi lâyiha eski ceza kaidelerini bazı yönlerden değiştirerek esas almış ve ciddi bir gayretin sonucu olarak ortaya çıkarılmıştır. Komisyon, mazbata ve lâyihanın kendi âciz fikirlerinin neticesi ve eseri olduğunu da eklemekten geri kalmamıştır. Kısaca Ceza Kanunnamesinin bu parçası hatalı bir tercüme değildir ve sadece rüşvet- zimmet suçları ile ilgili tazir cezalarını ihtiva eden, ancak sistematik ve muhteva açısından modern kanunlar taklid edilerek hazırlanmış ulülemrin takdir yetkisine dayanan bir hukuki düzenlemedir. Ancak Kanunname hazırlanırken, günün modası haline gelen, Avrupai kanunlara müracaat edildiği de bir gerçektir. Kanunnamenin esbab-ı mucibe mazbatasını ve maddelerini Ek-ı’de sunacağız.

B—Eski Ceza Kanunları:

Bunlardan kasdımız 1256/1840 ve 1267/1851 tarihli ve Abdülmecit devrinde çıkarılan ceza kanunnameleridir. Men’-i îrtikâb Kanunnamesinin Esbab-ı Mucibe Mazbatası ve 1274/1840 ve 1267/1851 tarihli Kanunun mazbatası[26]son ceza kanununun hazırlanmasında bunlardan da yararlanıldığım göstermektedir. Zaten fasıllar arasındaki benzerlik de bunu göstermektedir. Bunlar son Ceza Kanununa kaynaklık ettiğine göre kısaca bunların mahiyetine de göz atmak gerekmektedir:

a) 1256/1840 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu

Bu Kanun hakkında geniş bilgi vermeyeceğiz. Sadece mahiyetini gösterecek şekilde bazı yönlerini tetkik edeceğiz[27]. Evvela dikkatimizi çeken sadaretin hazırladığı mazbatadır. Mazbatada aynen şöyle denmektedir: “Emniyet-i can ü mal ve muhafaza-i ırz ve namus maddeleri ehemm-i mehâmm-ı mülkiyeden olmasıyla, bu maddeler ve bazı müteferriat-ı

lazımesi bazı vükela kavilleriyle bir müddetten beri müzakere kırnakta olunduğundan tem’-i ukul ve tertib-i bend ve füsul ile bu babda kaleme alman Ceza Kanunnamesi İşbu pazar günü akd olunan Meclis-i Umumide kıraat ve mütalaa olundukta, havi olduğu bilcümle medlul ve ifadesi şer' ve akla muvafık ve niyât-ı hasene-İ şâhâneleri netayic-i hayriyesinden olan usul-i adalete mutabık olduğundan..."[28]

Mazbatadaki bu ifadeler Kanunnamenin tamamen İslam hukukuna muvafık olduğunu göstermektedir.Gerçekten tetkik edildiğinde görülecektir ki. Kanunnamede iler ne kadar had cezalarından bahsedilmemişse de, kısas ve diyet sözkonusu edilmiş ve tazir cezaları sınırı aşılmamıştır. Daha önceki Kanunnamelerin gelişmiş şeklidir. “Kir vezir bir çobanı canına kıysa ol vezirin hakkında dahi kısası-ı şer'i icra oluna" denmektedir. Son cümlenin ''ve bundan böyle dahi yine meclisce bi'1-mütalaa bazı mevadd-ı mukleziye (gerekli maddeler) ilavesi câiz ola" diye bitmesi kanaatimizi teyit etmektedir . Zira tazir cezalan değişken cezalardır".

b) 1267/1851 Tarihli Kanun-i Cedid

Bu kanun, bir önceki kanunun son cümlesine dayanılarak çıkarılmış ve bir önceki kanunun daha mükemmel şeklidir. Kanun henüz başında “Şer'i Şerifin can mal emniyeti ve ırz-namus muhafazası hakkındaki emirleri (yani had ve kısas cezalan) esas-ı ad i m ü' 1 - i ndirastır. Yani zamanın değişmesi ile değişmeyen ve sarsılmayan esaslardır." diyerek [30]mahiyetini ortaya koymuştur. Maddeler arasında ise had cezalarının malum olduğu, kadarca hükmedilegeldiği İçin kanunda yer almadığı ve daha çok siyaset ve tazir cezalarına yer verildiğinden yer yer bahsedilmektedir[31]. Yani bu da tazir cezalarını ve suçlarını düzenleyen bir kanunnamedir.

C - Şeyhülislâmlığın Teklif Ettiği ilaveler

1858 tarihli Ceza Kanunnamesinin mazbatasında, kanun tasan halindeyken bastırılan nüshalardan bir nüsha da “Li-ecli't-tetkik (tetkik İçin) icabeden zevat-i fiham hazeretına birer nüshası gönderildiği sırada taraf-i meşihatpenahiye dahi gönderilmiş idi. Taraf-, Hazret-i müşarünileyhden derci tensip buyurulan bir kaç mesele-İ mühimme dahi müteallıkk olduğu maddelere ilave ve zam"[32] olunmuştur, o halde “Şer’-i Şerife” aykırı hükümler taşımaması için Fetvahane ve Şeyhülislâmlığın da tetkikinden geçmiştir. Ancak biz araştırmalarımızda Şeyhülislâmlığın dercini münasip gördüğü mühim meseleleri tesbit edemedik, fakat tetkik için gönderilmesi dahi bizim İçin çok önemlidir.

D-Diğer Kaynaklar ve Kanunun Maddeleri

Her ne kadar Mazbatada ve diğer arşiv malzemelerinde açıkça zikredilmese bile, 1274/1858 tarihli Ceza Kanununun Avrupa Kanunlarından, özellikle 1810 tarihli Fransız Ceza Kanunundan da yararlandığı şüphesizdir. Ancak bu yararlanma kanaatimizce, hatalı bir tercüme ve nakil yoluyla değil, sistem, tertip ve tahkik yoluyla iktibas şeklindedir. Bir yazarın da haklı olarak belirttiği gibi Tanzimat devri kozmopolittir. Kanunun vâsfını da bu atmosfer İçinde bulmak gerekir [33]. Avrupai kanunlar im yoksa yerli kanunlar mi münâkaşasının zirvede yapıldığı ve yerli kanunlar yapılsın fikrinin mimari olan Ahmet Cevdet Paşa’nın Komisyon başkanlığını yaptığı bir zeminde, şer’i hükümlere açıkça aykırı bir ceza kanununun hazırlanması düşünülemez..

Ancak 1858 Ceza Kanunnamesi hazırlanırken Avrupai kanunlara müracaat edildiği ve hatta tazir cezaları alanındaki düzenlemenin had cezalarının yerine geçebilecek kadar geniş tutulduğunu bizzat Ahmet Cevdet Paşa da itiraf etmekledir. Avrupai kanunların etkisini ve kendisinin görevini anlatan şu ifadeler enteresandır: "H. 1273 senesi Rebiülevvelinin altısında Reşid Paşa gine Sadrazam oldu ve Rebitilâhirin onbirinde fakire Mekke-i Mükerreme payesi ve Reçebinin 21'inde Meclis-i Â1İ-İ Tanzimat a'zalığı tevcih buyuruldu. Ondan sonra artık kavanin ve nizamat lâyihalarım kaleme almakla meşgul oldum. Olvakit meclisçe elde Ceza Kanunnamesi müsveddesi olup takım takım ani tashih ile fasıl fasıl havass-i vükela huzurunda kıraatle kabul olundukça tebyize verirdim. Bu suretle- Ceza Kanunname-i Hümayunu hitam bularak arz ve istizan ile irade-i seniyyesi bi'-İstihsal tab ve temsil ettirilmiştir.” [33a] “Gariptir ki Avrupa Kavanini hükmünce bir şahıs bir kimsenin idamına kasdedip de bazı esbab-i mania hayluletiyle (araya bazı engellerin girmesiyle) fiile çıkmazsa kürek cezasıyla mahkum olur. Ancak hükümdar hakkında suikasd edenler idam olunmak lazım gelir. Ceza Kanunname-i Hümayununun lâyihası da bu yolda yapılmıştı. Ve fakir bu İşin memur-i mahsusu olup madde madde bu lâyihayı havass-i vükela komisyonunda kıraatle verilen karar üzerine tashih ederdim. Bu bahsi okuduğumda Meclis-i Tanzimat a'zasından merhum Şevket Paşa “Padişah hakkında suikast kimsenin hatırına gelmemelidir. Bunu kanuna yazıp ilan etmek münasip olmaz." demekle kanunda hükümdara mahsus olan madde tayettirilmişti. Olvakit bu komisyonda Ali ve Fuat Paşalarla Rüşdü Paşa dahi vardı [33b]. Bu kere Kuleli vakasında (Hüseyin Daim Paşa, Şeyh Ahmet Efendi'nin teşkil ettikleri fesat cemiyeti hadisesi) ol maddelere hacet messetti. Fedailerin Zat-ı Şahaneye suikastları tebeyyün eylemiş ise de mezkur maddeler Kanunname-i Hümayun'da tayedilmiş (alınmamış) olduğundan Padişah hakkında olan suikastlarına idam hükmü terettüp ettirilemeyip sair efrad-, nas hakkında olan suikast edenler .gibi kürek veya kalabendlik cezalariyle mucazat olunmalarına mecburiyet .görüldü. Ali ve Fuat Paşalar fakiri celp ile bunların idamına medar olacak madde sual ettiklerinde Şevket Paşa hikâyesini kendilerine İhtar ettim. Onun sözü ile Kanunnameyi nakis bıraktıklarına teessüf ettiler."[33c]. Bu ifadelerden ve anlatılan hadiseden. Kanunnamenin Avrupa kanunlarına da müracaat edilerek derlendiği anlaşılmaktadır.

Kanunun birinci maddesi de Kanunname hakkındaki görüşümüzü desteklemektedir. “Doğrudan doğruya hükümet aleyhine vuku bulan cerayimin (suçların) İcra-yı miicazati (cezalandırılması) devlete ait olduğu gibi, bir şahıs aleyhinde vuku bulan cerayimin asayiş-i umumiyi İhlal eylemesi ciheti dahi kezâlik devlete ait olduğundan tayin ve İcrası şer'an emr-i ülü'l-emre ait olan tazirin tayin-i derecatını dahi İşbu Kanunname mütekebil ve mutazammın olup ancak iler halde şer’an muayyen olan hukuk-ı şahsiyeye halel gelmeyecektir[34].Kanunun bu maddesi dikkatle incelendiğinde, bu hukuki düzenlemenin yüzde doksan tazir suç ve cezalan ile ilgili olduğu görülecektir. Zaten ‘doğrudan doğruya hükümet aleyhine vukubulan suçlar” ifadesi ile siyasi ve idari suçlar kastedildiği gibi, şahıslara karşı işlenen suçlar, asayiş-i umumiyeyi İhlal ettiği takdirde, İslam hukukunun ulü'1-emre (zamanın yasama organına) ait olan kısım, tazir diye tasrih de edilerek mesele iyice vuzuha kavuşturulmuştur. Ancak tazir ceza ve suçlarının tesbitinde Avrupa kanunlarına müracaat olunmuştur.

Allah ve Resülünden başka hiç kimsenin müdahele edemediği iki çeşit suç ve cezalardan birincisi olan kısas ve diyet cezalan hususunda kanunun söz sahibi olmadığı ve bu konudaki hükümlerin fıkıh kitaplarından alınacağı, Kanunun birinci maddesindeki “ancak herhalde şer'an muayyen olan hukuk-ı şahsiyeye halel gelmeyecektir" ifadesi ile belirtilmek istenmiştir. Kanunun diğer maddelerinde de bu ana prensip değişik şekillerde tekrar edilmektedir. Mesela “hükm-i kanuni hukuk-ı şahsiyeyi iskat edemeyeceğinden maktulün veresesi var ise onların iddiaları üzerine hukuk-.ı şahsiye davası muhakeme-¡ şer’iyeye havale olunur.” diyen 171. madde, kısas ve diyetten bahseden 172, 177 ve 180. maddeler ve “fakat emr-i kısasta hükm-i şer’ ne ise icra olunur." diyen 181. madde bu meyanda zikrokmabilir [35].

Had cezalarına gelince, kanun bu konuda sâkittir, yani suskundur. Ne yapılacağına dair bir sarahat yoktur. “Hukuk-ı şahsiye” kelimesi had cezalarını tazammun etmemektedir kanaatindeyiz. Ayrıca bu ceza kanunnamesinin yayınlanmasından sonra uzun zaman Temyiz Mahkemesi reisliği yapmış ve Mecelle Cemiyeti azalığında bulunmuş olan Karinâbâdizâde Ömer Hilmi Efendi'nin “Ukubat” ile ilgili yarı resmi “Mi’yâr-ı Adalet" isimli ve 247 maddelik eserinin de, sırf kısas ve diyet cezalarına tahsis edilmesi dikkat çekici bir durumdur[36]. Yani bu eserde de had cezalarına yer verilmemiştir. Yaptığımız araştırmalar sonucu Temyiz Mahkemesi Kararları arasında da, kısas ve diyet ahkâmına çokça ratladıysak da, had cezalan ile ilgili hiç bir karara rastlayanındık.

Hülasa 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi temelde tazir cezalarını düzenlemiş, kısas ve cinayet davalarına, şer 1 ahkâmın düzenlediği kısma karışmamış, had cezaları hususunda ise susmayı tercih etmiştir. Had cezalarının konusuna giren hırsızlık, zina, kazf (iffete iftira), yol kesme ve içki içme suçlarına ait taziri cezalar tertip etmişse de, “Şer’i Şerifin” aradığı şartlar tekemmül edince had cezalarının uygulanıp uygulanmayacağına işaret dahi etmemiştir. Konu Fetvahanenin kayıtlarından incelenerek araştırılmalı ve yine de peşin hüküm verilmemelidir.

III —KANUNUN TATBİKATTAKİ DURUMU

Bu konu daha önceki başlıkta da işaret ettiğimiz gibi, hem kanunun yürürlükte olduğu dönemdeki Osmanlı hukukçularının, hem de günümüz

hukukçularının merakını mucib olmuştur. “Hükm-i kanuni hukuk-ı şahsiyeyi iskat edemeyecektir”[37], “Ancak herhalde şer’an muayyen olan hukuk-ı şahsiyeye halel gelmeyecektir” [38]ifadelerinden ne anlaşılacaktır? Kanun nasıl tatbik edilecek, hangi mahkeme nasıl karar verecektir? işte bu soruların cevabını arşiv belgelerine ve Osmanlı Temyiz Mahkemesi Kararlarına dayanarak cevaplandırmaya çalışacağız.

1839 Tanzimat Fermanı’nın okunmasından önceki devrede mahkeme­ler tek tipdi ve Şer’iye Mahkemeleri adı ile anılıyordu. Tek hakimli ve tek dereceli idiler. “Kazaskerlik” bir çeşit askeri mahkeme görevini, “Divan-ı Hümayun” da bir yüksek mahkeme görevini yürütüyordu. Tanzimat Fermanı’nın okunmasından sonra ise, Şer’iye Mahkemelerinin yanısıra, Nizamiye Mahkemelerinin kurulması fikri gündeme geldi. Bu çeşit mahkemelerin kurulmasının “Şer-i Şerife” aykırı olmayacağını ve bu mahkemelerin şeriat gereği olduğunu müdafaa eden Ahmet Cevdet Paşa’nm fikri devlet ricali indinde kabul görünce [39]1864/1284’de Nizamiye Mahkemeleri kuruldu[40]. 1284 tarihli Divan-ı Ahkâm-ı Adliye Nizamname-i Esasisi’ne göre, Şer’i mahkemelerde rü’yet olunan hukuk-ı şer’iye, gayr-i müslim cemaatlere ait hususi davalar ve ticari davaların dışındaki hukuk ve ceza davaları Nizamiye Mahkemelerinde görülecekti[41]. 1869/1286’da çıkarılan Divan-ı Ahkâm-ı Adliye Nizamname-i Dahilisi de aynı hükmü tekrarlıyordu[42]. 5 Haziran 1879/Silh-i Şevval 1288 tarihinde “Mehakim-i Nizamiye Teşkilatı Kanun-ı Muvakkati” yürürlüğe girdi ve Nizamiye Mahkemelerinin kuruluşunu daha sistemli bir şekilde düzenledi.

Buraya kadar yaptığımız izahları şöylece özetleyebiliriz: 1858 Ceza Kanunnamesinin yürürlüğe girmesinden beş altı sene sonra Nizamiye Mahkemeleri kurulmuştur. Tazir cezalarını düzenleyen kanunun hükümle­ri Nizamiye Mahkemelerince uygulanacaktı [43]. Özellikle kısas ve diyet gibi konuların halline ise Şer’iye Mahkemeleri yetkiliydi[44]. Yeni kanun nizami ve şer’i ikililiğini ortaya çıkarıyordu. Bir davada, hukuk-ı şahsiye denilen kısas, diyet gibi tamamen maktulün mirasçılarına ait şahsi haklar ile asayiş-i umumıyeyı ihlal eden ve dolayısıyla Nizamiye Mahkemelerini ilgilendiren haller de bulunabilirdi. Tatbikatta, durum karışıklığa vesile olmuştu. Örneğin, bazı mahkemeler mirasçıların şahsi hak davalarını halleden ve Şer’iye Mahkemelerinden sâdır olan Şer’iye ilamları ile yetinmişler, ayrıca sanık hakkında Nizamiye Mahkemelerinde dava açmadan, tahkikat yapmadan davayı sonuçlandırmışlardır, işte bu tatbikattaki karışıklığa son vermek amacıyla 13 Recep 1277’de sâdır olan irade-i seniyye, o günün tatbikatçıları kadar bugünün hukukçularını da ilgilendirmektedir. Kanunun tatbikatını en ince noktalarına kadar açıklayan bu irade-i seniyyeyi, kısmen sadeleştirerek aynen verecek, sonra da mahkeme kararlarından örnekler sunacağız.

A — Ceza Kanunnamesinin Tatbikatı İle İlgili önemli Bir İrade-i Seniyye

1858 tarihli Ceza Kanunnamesi tatbikatı ile ilgili çok az bilgimiz mevcuttur, özellikle Başbakanlık Osmanlı Arşivindeki araştırmalarımızda bu konu hep zihnimizde canlı olarak kalmıştı. Konu ile ilgili resmi bir kaynak bulmak gerekiyordu. Aksi takdirde, bütün mahkeme kararlarını tarayarak sonuca varmak zor olacaktı. Hamd olsun, istediğimiz resmi belgeyi arşivde değilde arşivden çıkarılma ve derlenme büyük bir eser olan Serkiz Karakoç’un “Külliyat-ı Kavanin” adlı eserinde bulduk. Bu irade-i seniyyeyi aynen almak daha yararlı olur kanaatindeyiz.

“Mevadd-ı cezaiyede tahkikat ve muhakematın ve hukuk-ı şahsiyeden dolayı mürafaat-ı Şer’iyenin Şurût-ı icrasıyla ahkâm-ı sâdırenin keyfiyet-i infazı hakkında irade-i seniyyeyi mübelliğ Tezkeri-i Samiye” ismini taşıyan 13 Recep 1277 tarihli bu tezkere aynen şöyledir:

“Şahıslara karşı işlenen cinayetlere terettüp eden cezai hükümlerinin iki ciheti olduğunu izaha gerek yoktur: Birincisi, hapis, pranga, kürek ve idam cezalan gibi kanunun belirlediği cezalardır. İkincisi ise, kısas, diyet ve erş (kısmi diyet) gibi şahsa ait olan şer’i cezalardır. Birincisi suçlunun ceza kanunnamesinin ve diğer nizam ve kaidelerin hükümlerine göre sorgulanması ve yargılanması neticesinde, İkincisi ise davacının iddiası üzerine şer’an mürafaa icra edilerek verilecek şer’i hüküm neticesinde uygulanacaktır.

Ayrı ayrı mahkemelerden verilen şu iki hükmün yol ve ciheti başka başka olmasıyla, herhangi bir töhmet ve cinayetten dolayı mahkemeye celbolunan şahsın, ilk etapta sorgulaması yapılarak irtikâb ettiği fiilin sübût ve tahakkukuna yarayacak her türlü deliller ve senetler meydana konulur. Leh ve aleyhine şahit var ise onlar dahi usulüne uygun olarak yemin ettirildikten sonra dinlenilir. Bu şekilde kanunen gerekli olan soruşturma ve araştırmalar yapılarak kayda ve zapta geçirilir. Sanık şahsın kanunen suçlu olduğu tahakkuk eylediği takdirde cezasına hükmolunmak lazım gelir.

Ancak katil davalarında, maktûlün mirasçıları olup da, kısas, diyet ve diğer benzeri şahsi haklar iddiasında bulunurlar ise, onların iddiası üzerine hukuk-ı şahsiye davasının şer’i mürafaaya havalesiyle, şer'i mahkemeden verilecek şer’i ilam gereğince hareket edilmesi ve şu iki çeşit yargılamanın yekdiğerine karıştırılmaması mühim ve lazımdır.

Bu konuda şimdiye kadar defalarca bütün ilgililere gerekli talimat yazılmış iken, yine çoğu yerlerde bu usule riayet olunmayarak ve özellikle katil davalarında kanuni soruşturma yapılmayarak, sadece katil ile maktûlün mirasçılarının yapılan şer'i yargılanmalarını tazammun eden ilam üzerine bir mazbata yazılıp gönderilmekte ve bu ise mevcut usul ve kaidelere aykırı olduğu cihetle bu tip evrakların çoğu yine mahallerine iade ile türlü zorluklar görülmektedir.

Meclis-i Âli-i Tanzimatta Usul Hukuku ile ilgili bir kanun vaz’ı gündemde ise de, onun ikmal ve ilanına kadar davaların hukuka uygun halledilmesi ve tarafların karışıklıktan kurtarılması için şimdilik zikredilen hususların bir kere daha tamimen ihtar ve iş’arı gerekli görülmüştür. Şöyle ki taşralarda vuku bulacak her çeşit ceza davalarında suçluların ve özellikle katil fiiliyle mütlehem olan şahısların, birinci ¡ilanda, açıklandığı şekilde sorgulaması yapılacak, zapta geçirilecek, zabıt sanıklara ve yemin ettirildikten sonra şahitlere mühür veya imza ettirilecek. Meselenin doğru olup olmadığı kesinleştikten sonra, eğer doğru ise hukuk-ı şahsiye için dava açılırsa, şer’i mürafaası yapılarak şer'i ilam yazılacaktır. İlamın hükmü mahalli mahkemenin yetkisi dahilide ise kanunun hükmü mahallinde icra edilecek ve Dersaadet’e haber verilmekle yetinilecektir. Pranga, kürek, kal’abendlik ve idam cezaları gibi hükümleri icrada Dersaadet'ten izin istenecek, suçluların ve şahitlerinin takrirlerini havi mühürlü ve imzalı sorgulama evraklarıyla tahkikat ve yargılama şeklini tazammun eden mazbataları, hukuk-ı şahsiye davasına ve hükmüne dair şer'i mahkemece verilecek ilamlar ile beraber Dersaadet’e gönderilecektir. Hukuk-ı şahsiye ve kanuni ceza hükümlerini netice veren muhakeme ve mürafaalar asla birbirine karıştırılmayıp ayrı ayrı ve etraflıca yazılacaktır.

Kısas meselesi herşeyden ziyade ve ciddi dikkat ve itina gösterilecek meselelerden olması sebebiyle bu konuda ikame edilecek şahitlerin gizli ve açık soruşturmalarında (tezkiyelerinde), her türlü tahkikat ve tetkikat icrasına itina olunacaktır.

Velhasıl hu şeylerin usul ve kaidesi dahilinde İcrası bir vecibedir, bunlara fevkalade dikkat edilmek İçin, bu kere sadır olan emir ve ferman-ı Padişahi üzere keyfiyet bütün vali, mutasarrıf ve kaymakamlara tavsiye ve iş'ar kılına.....

13 Recep 1277”[45].

1858 tarihli Ceza Kanunu ile beraber şahsa karşı işlenen katil ve müessir fiiller konusunda, tamamen şer’i hükümlerin tatbiki devam etmiştir. Hatta tatbikat gerektirdiği İçin Hanefi Mezhebi hukukçuları arasında ihtilaflı olan meselelerde, baz, görüşlerin İrade-İ seniyye ile tercih edildiğini müşahade ediyoruz. Misal olarak 3 Ramazan 1293 İrade-İ Seniyycyi zikredebiliriz [46].

Kısas meselesinde ise gerekli itina gösterilmiştir. Yerleşik tatbikat olarak kısas davalarım şöylece özetleyebiliriz: Kasden adam öldüren bir katilin kısasına hakim-i şer'i tarafından karar verildikten sonra usulüne uygun olarak ilam tanzim edilerek Bab-ı Âliye takdim olunur. Oradan dahi ilam tetkik edilmek üzere Fetvahaneye gönderilerek orada ilam tetkik edilir ve gereği İlamın arkasına yazılıp mühürlendikten sonra Rab-ı Âliye iade olunur. İlamın usule uygun olduğu Fetvahaneden tasdik edilip kısasın İcrası gösterilmiş ise keyfiyet padişaha arz ve kısasın İcrası babında irade-i seniyye alınır ve gereğince Dİvan-ı Hümayun kaleminden bir ferman yazılır ve kâtilin kısası icra olunur[47],.Şimdi de tatbikattan iki örnek vererek konuyu bitirelim.

B —Temyiz Mahkemesi Kararlarından iki Misal

Yukarıdaki İrade-İ seniyyeden öğrendiğimize göre, mahalli mahkemelerce verilen pranga, kürek, kal’abendlik, idam ve kısas cezalan ayrıca İstanbul'daki Temyiz mahkemesinin muhakemat-i cezaiye dairesinde tetkik edilerek bir mazbata hazırlanıyordu. Şimdi biz bu mazbatalardan sadece ikisinin özetini misal olarak takdim edeceğiz:

Birincisi, 2 Safer 1292 tarih ve 270 sayılı muhakeme-i cezaiye dairesinden takdim olunan mazbata suretidir:

“Mastar kazasına tabi Çurtac köyü sakinlerinden Ezlomislek Loka'nın öldürülmesinden dolayı yapılan tetkikat-ı nizamiye ve mürafaa-i şer’iye[48]yi tazammun eden Bosna vilayetinin Divan-ı Ahkâm-ı Adliyeye havale buyurulan 24 Şa’ban 1291 tarih ve 193 nolu tahriratiyle Divan-ı Temyız-ı Vilayetten eklenmiş Meclis-i Temyiz-i Liva mazbatası, ilam-ı şer’i ve soruşturma evrakları muhakemat-ı cezaiye dairesinde mütalaa olundu........... evrak-ı nizamiyenin tetkiki sonucu katil Mato'nun inkârına rağmen münakaşa esnasında taammüd bulunmaksızın maktûl Loka’yı öfkeyle öldürdüğü ve 174. Md. gereği ،Mato'nun 15 sene kürek cezasıyla cezalandırıldığı anlaşılmıştır.

Şer’i ilamda ise Mato’nun amd (kasıt) iddiasını inkâr etmesine karşı, Loka’nın vasisi Marko ve Matine amd (kasıt) davasını isbat edemeyince talepleri üzerine davalıya yemin tevcih edilmiş ve sanık Mato’nun hataen katli ikrar etmesi üzerine de lazımgelen diyet, diyet-i recül (erkek diyeti) olan 10.000 dirhem-i şer’i ile Mato’dan talep olunması ancak Akon isimli mirasçı sanığı kendi alacağından dolayı ibra edince diğer mirasçıların paylarının üç taksit ile adı geçen vasiye kâtilin ödemesi gerektiği canib-i Fetvahaneden şer’i ilamın arkasına yazılmıştır.

Yapılan tetkikat-ı nizamiyenin yerindeliğine ve gereğinin yapılması için Tuna vilayetine emir ve iş’ar buyurulmasına karar verildi[49].”

İkincisi ise: “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye Muhakemat-ı Cezaiye Dairesi’nden tanzim ve takdim olunan mazbata üzerine, daha önceki emr-ı samiye cevaben Adana vilayetinin Divan-ı Ahkâm-ı Adliye’ye havale buyurduğu 17 Zilkade 1290 tarih ve 103 sayılı, 26 Cemaziyelâhir 1291 tarih ve 33 sayıh iki parça tahrirat, Divan-ı Temyiz-i Vilayet ve Meclıs-ı Temyız-ı Liva mazbatası, eski evrakla birleştirilerek Muhakemet-ı Cezaiye dairesinde mütalaa olundu.

Eski evrakdan anlaşıldığına göre, Hasan’ın dahre ile Ahmed’in başına vurduğu ve aldığı yaradan beyni fırlayarak yarım saat sonra öldüğü, Mamo ve Hüseyin’in Ahmed’e vurduğu darbelerin fazla müessir olmadığı ve olaya sebep de 1286 senesinde şeker kamışı bahçesinde üç sanığın hırsızlık ederken Ahmed’in engellemek istediği olduğu maktûlün vereseleri tarafından iddia edilmiş ve keşif sonucu Ahmed’in beyninin dağıldığı ve omuzu ile göğsünde dahi darb eserleri görüldüğü ilam ve rapordan anlaşılmıştır. Soruşturma

esnasında Hüseyin kendi müdahelesini inkâr etmiş, Mamo dahrelerle vurulduğunu ancak kendisinin değnekle vurduğunu ileri sürmüş. Haşan da beş on kişi kendilerini dövünce değnekle Ahmed’e vurduklarını söylemiştir isimli şahitler ise hadisenin iddia edildiği şekilde vukuunu müşahede ettiklerini yeminle sözlü olarak haber vermelerine nazaran, katil fiilinin münakaşa üzerine Hasan’dan sudur ettiği, Mamo ve Hüseyin’in dahi katil fiiline yardım ettikleri NÎZAMEN ve katl-i mezkurun kısası gerektirdiği ŞER’AN sabit olarak; Hasan’ın kısas edilmesine şer’i hüküm lâhık olduğundan gereğinin icrasına, Hüseyin ve Mamo’nun dahi 175. madde-i kanuniyeye uygun olarak onar sene müddetle küreğe konulmalarına karar verilmiştir.

Yeni evraklar arasında bulunan Meclis-i Temyiz-i Liva mazbataların­da tekrarlattırılan mürafa-i şer’iyede, şahitlerin şehadetlerinc itiraz olunmuş ve Hasan’ın da NlZAMEN cezasının tayin olunması ve 174. madde gereğince 15 sene müddetle küreğe konulması kararlaştırılmış ve Divan-ı Temyiz mazbatasında dahi hükmün ıslahı istenmişse de, eski hükümde ısrar edildiğinden Divan’ca tasdik olunamadığı anlaşılmıştır.

Zikredilen tafsilattan Hasan’ın Mamo ve Hüseyin’in yardımlarıyla katil fiilini ika etmiş olduğu ve hasiphanede vefat ettiğinden tayin-i cezaya da gerek kalmadığı, Mamo, firarda olduğundan ele geçirilince önceki cezanın icrası lazım geldiğine karar verilmiştir. Emir ve ferman [50]” Her iki karardan da ikili tatbikatın nasıl yapıldığı anlaşılmış oldu. Şer’i hükümler kısmı, yani diyet, kısas, diyetin üç taksitte ödenmesi, onbin dirhem-i şer’i miktarında olması, maktulün velilerinin İbra edebilmeleri v.s. tamamen Hanefi Mezhebinin hükümlerine uygundur.

IV —SONUÇ

Bizzat asli kaynaklara inerek yaptığımız araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır ki Osmanlı Devlet-i Âliyesi, başlangıçtan 1274/1858 tarihine kadar her hususta İslam Ceza Hukukunun hükümlerini yani Ukubat ahkâmını uygulamıştır. Şer’i siciller yani mahkeme kararları, hukukun tatbikatını gösteren fetva kitapları, Şeyhülislamların yazdığı hukuki eserler, irade-i seniyye ve fermanlar bunu göstermektedir. Değerli ilim adamlarının kaleminden çıkıp da zamanın padişahının tasdikinden geçen yani irade-i seniyyeye iktiran eden ve Kanunname adıyla anılan hukuki düzenlemeler ise, ya eski perakende fetva ve iradelerin derlenmesinden ibaret veya pâdişâhın emiriyle yetkili İslam hukukçuları tarafından yazılan mecmualardır. Ceza hukuku alanındakiler ise defletin, “Şer'-i Şerifin” kendilerine tanıdığı yetkiyi kullanarak tazir cezalan ve suçlarını tanzim ettiği hukuki kâideler derlemesidir. Fatih, Kanuni ve III. Ahmet Kanunnameleri misal olarak zikredilebilir.

Kanaatimizce Ceza Hukuku alanında en önemli değişiklik, 1274/1858 tarihli Ceza Kanunnamesi ile olmuştur. Bu zamana kadarki bütün hukuki düzenlemeler, sadece tazir suç ve cezalarım düzenlediklerini, İslam Ceza Hukukunun en önemli bölümü olan kısas ve diyet cezaları ile had cezalanma ait ahirimin fıkıh ahkâmı olduğunu ihsas ve hatta tasrih ettikleri halde, 1858 tarihli Kanunname bunlardan farklı gitmiştir. Bu Kanunname de gerçi diğerleri gibi, sadece “tazirin derecatını" tayin İçin vaz, olunmuş ise de, kısas ve diyet cezalan yani şahsa karşı işlenen suç ve cinayetlerin ahkâmını açıkça “Şer'-i Şerife” havale ettiği halde, had cezalan konusunda ayni hassasiyeti göstermemiştir.

Bu makalede 1858 tarihli Kanun hakkındaki peşin hükümler de ber taraf edilmiştir. Yani bu Kanunun, her ne kadar kendine göre, İslam hukukuna aykırı olmamak şartıyla, Avrupa kanunlarından istifade ettiği ve hatta bazı maddelerinin aynen iktibas edildiği en yetkili ağızlar tarafından bile ifade edilmişse de, bazılarının iddia ettiği gibi sadece 1810 tarihli Fransız Ceza Kanununun yanlış bir tercümesi değildir. Sadece sözkonusu Kanuna dayanmamaktadır. Belki mazbatasında ifade olunduğu üzere, daha önce hazırlanan Men'-i İrtikâb Kanunnamesi “ıslah ve tashih ile” aynen yeni kanuna alındığı gibi, 1256/1840 ve 1267/1851 tarihli kanunlardan ve de Şeyhülislamlık makamının tavsiye ettiği maddelerden de yararlanılmıştır.

Kanunnamenin arzettigi nizami ve şer'i mahkeme ayrılığı ve bunun tatbikattaki durumu hakkında, kanaatimizce ilk defa ve yeterli malumat vermiş bulunuyoruz. Bu konuda makalemize aldığımız bir İrade-İ seniyyenin önemine ve tatbikattan misal olarak zikrettiğimiz iki Temyiz Mahkemesi kararının bu İrade-İ seniyyeye nasıl uygun olduğuna tekrar dikkat çekmek istiyoruz.

Son olarak Osmanlı Devletinde rüşvet, irtikâb ve hediye mes'elelerine ışık tutacak olan Men'-İ irtikâb Kanunnamesini de ilk defa olarak orijinalinden yayınlamış olacağız. Kanunname hakkındaki son ve kendi kanaatimizi belirten cümle ise şudur: “Kendi yürüyüşünü terketmiş, başkasını yürüyüşünü ise öğrenememiştir”.

Ekler;

MEN'-İ IRTİKAB KANUNNAMESİ

ESBAB-İ MUCİBE LAYİHASI

Velinimet-i iri minnetimizi„ nimet-i cihan Padişahımız efendimiz hazretlerinin mebde-i selamet ve saadetimiz olan cülûs-ı feyz-me'nûs-i hümayunlarından beri, ihya-yı din ve devlet ve İbka-yı mülk ve millet içün, nice himmet-bülend pek çok semerât-ı hayriyesi âlemin meşhuru olmuştur. Mülk ve milletin intizam halinin derece-i kemale îsâli çin matlub-i âli-i hazret-i şehinşahi olan neticenin husulü emrinde, mesâi-i mütevaliye masruf olmuş ise de, idare-i memleketin esasi ve kaidesi olmak lazım gelen nizamat ki ahkâmı daimiyyü'l-cereyan olan evamir-i seniyye-i padişahidir, devam ve tamami-i icrasında zuhur eden kusurlar buna mani ve hail olmuştur. Bu dahi esbab-i mütennevieden neş'et edip başlıcaları nizamat-ı mevzuanın icra ve muhafazasına memur olanların menâfı-i mahsusları galebe ederek ihlaline muktedir olmaları veyahut nizamat-ı mevzuanın tamami-i cerayanı içûn mevkufunaleyhi olmak lazım gelen esbab-ı müteselsilenin mefkud bulunması kaziyeleridir.

Birincisi ki menâfı-i mahsusa maddesidir. Bunun tefsiri irtikâb ve İrtişa olup her nizami ihlal ve iler emri işkâl eden dahi budur. Onun içün bu kere te’kid-i nizamat İrade-i hikmet ifadesiyle şerefsudur buyurulan hatt-, humayun-ı Hazret-i Padişahide bu emr-i mekruhun kamilen ve tamamen def ve İmhasına bakılması hususu mahz-ı keramet olan sair mevadda takdim ile emr ü ferman buyurulmuştur. Bunun mazarrat ve memnuiyeti şer’an ve aklen sabit olmakla ve şimdiye kadar bunun üzerine kitaplar kadar şeyleri yazılmış ve pek çok şeyler söylenmiş olmasiyle burada ne yazılsa ve söylense yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar etmek ve malumu tarif eylemek olacağı bi iştibahtır. İmdi illet matlum ve mühlik olduğu meczum olduğundan şimdi lazım olan şey devasını aramak ve onunda tesirini bulmak kaziyesidir. Bir de İrtişa maddesi şimdi men' olunacak şey olmayıp her müslüman içûn dinen ve iler insan içûn aklen memnu ve mezmum bir madde olduğundan başka nizamat-ı mevzua-i ahire ile dahi bu memnuiyet mükerreren te'kit ve mücazat, teşdid ve eyman-ı gılâz ile teşyid olunmuş iken malum olan eseri görülemediğinden bunun esbabı aranıldığı halde, çünkü her hüsn-i harekat mükâfat ile davet olunduğu gibi her kabahat mücazat ile men’ olunabilip mükâfat ve mücazat bir kâide ve nizam üzerine mübteni olmak lazım geldiği misillu, her kaide ve nizamin devam üzere cereyanı ve kuvveti dahi ahkâmında asla istisna olmamakla hasıl olup, mesela her bir nizamın tutulmamasına sebep irtişa ve irtikâb maddesi olduğu cümle tarafından itiraf ve tasdik olunur iken men'i zamanında yapılan nizamın temel tutamaması ol nizamın kaidesi olan mücazat icra olunmamasından veyahut emr-i rüşvetin nevi ve miktarında ve mürteşi (rüşvet alan) ve râşinin (rüşset verenin) şahsında istisna olunmasından neş'et eylediği kaziyeleri olduğu anlaşılıyor. Halbuki bir nizamda edna mertebe raiyetsizlik vukuu, onu kamilen ihlale sebep olur. Ayniyle bir lokma, nakz-ı savme bâis olup bir sofra taam yemekten hiç fark olamaz. Bu cihetle her nizam cüzi ve külli ahkâmında riayet ile ve sebeb-i muhafaza-i nizamat olan men’-i irtikâb ve irtişa nizamı ise kâide-i asliyesi olan mücazatın icrası ile sabit şibr-i karar olabilir.

Rüşvet içûn yine bir niza m yapılsa bunun içûn şimdiye kadar yazılmış olan cezaların az çok teşdidinden ibaret olup, halbuki evvelkilerin noksanı mücazatının za’fında olmayıp, adem-i icrasında olduğu emr-i muhakkaktır, terasız ceza yalnız bir vaid (tehdit) derecesinde kalır ise, ol halde “Laanallahurraşi ve’l-mürteşi-Allah rüşveti alana da verene de lanet etsin” tehdidi hikmet-bedîdinden kuvvetli bir şey bulunup yazılamaz. Benabîrin men’-i sahih, rüşvet mürtekibinin emr-i mücazatında ahkâm-ı kanuniyenin tamam-i icrasından başka şeyle hasıl olamaz. Bu kaide esas-ı madde olduğu halde, irtişâya sebep veren hâlâtın dahi bulunup ortadan kaldırılması men’inin esbab-ı asliyesinden olacağı bi iştibahtır. Çünkü rüşvet iki şey için yani ya def-i mazarrat veyahut celb-i menfaat zımnında verildiğinden, bir kimse hod be hod fenalık etmeye veyahut bir faide vermeye muktedir olamadığı anlaşıldıkda, kimse kimseye bir akçe vermez. Menba-ı merhamet ve ma'delet olan zat-ı Hazret-i Şehinşahinin tesisine muvaffak buyurulduk­ları Tanzimat-ı Hayriye’den evvel can ve mal ve namusça kimsede emniyet olmadığından yani her memur-ı mütecebbir, bir adamın canına ve malına ve namusuna doğrudan doğruya suikasda muktedir olduğundan ol vakit her bir adam bu üç şeyden tehlikede gördüğünü muhafaza içûn akçeler vermeye yani canını veya ırzını ve malını satın almaya mecbur olur idi. Hamd olsun şimdi mücerred saye-i Hazret-i Şehinşahide bu şeyler içûn herkesin nâil olduğu emniyet-i kâmile, bu babda rüşvet vermenin ihtiyacını def eylemiş olduğundan, şu günde hiç bir kimsenin hiç bir kimseye bunun içûn rüşvet vermediğine katiyyen hüküm olunabilir.

Defi mazarrat içûn vukubulan emr-i irtişanın esbab-ı külliyesinin indifaıyla başluları mündefı’ olup eğerçi bir adam hakkı olduğu bir maddede memur ve hâkimin hükm-i hodkârisi mazarratından kurtulmak içûn akçe vermesi kalmış ve bu mm dahi mazarratı bedihiyattan bulunmuş ise de, evvelki hallere kıyas olunamayacağı misillû, celb-i menfaat emrinde olan irtişanın keyfiyet ve kemiyetiyle dahi muvazene olunamaz. Bu cihetle şimdi madde-i irtişada asıl at oynatılan meydan, celb-i menfaat ciheti yani şuna buna akçe vererek devletten akçe kazanmak suretidir. Bunda ise madde-i irtişanın zaten mel’uniyetinden başka devlete olan mazarratı cihetiyle iki başlı bir beladır. Bunun fesadı dahi râşi ile mürteşi beyninde olan rabıta-i maneviye-i menfaatin maddeyi mektum tutturmaya sebeb olmasıdır. Def-i mazarrat maddesinde vukubulan emr-i irtişâde bu suret olamaz idi. Mesela mukaddem bir şahs-ı mütecebbirin pençe-i kahrından canını kurtarmak içûn birisi akçe verse, selamete çıktıktan sonra mürteşisini söylemek ihtimali var idi. Halbuki mal-i devleti gasb içûn alınıp verilen rüşvette, râşi ile mürteşi şerîk-i töhmet olduklarından ile’l-ebed ketm-i râzı mucib olur. Bu yolda olan irtişanın menba ve masdarı ise, iltizamat maddesi yani bir takım varidat-ı devleti muvakkaten şuna buna satmak keyfiyetidir. Bunda ahalice ve memleketçe olan mazarrat mertebe-i bedehatte olup, ona dair bir şey söylenmeye hacet görünemez. Lâkin asıl zamanede rüşvet kapısı bu madde olduğundan ve buna nice te’viller ile anahtar uydurmak kabil idüğünden rüşvetin men’-i küllisi içûn bu kapının bütün bütün sed ve bend edilmesi elzemdir. Bu hasıl olur ise, devlet bir büyük bela ve mazarrattan kurtulmuş ve emr-i irtişanın külliyâtı mündefi olmuş olur. Ve büyük akçeler bu yolda alınıp verildiğinden, burası kapanır ise bir takım ufak tefek şeyler kalıp maslahat bu mertebeye indikde kolaylıkla ahkâm-ı kanuniyeyi icra kabil olabileceğinden ve bir iki mücazat ile göz korkacağından az vakit içinde şu madde-i kerihenin indifa-ı kâmili mümkün olabilir denilir.

Emr-i irtişaya sebep veren hâlâtın biri dahi rütbe ve memuriyet için alınıp verilen akçe keyfiyetidir. Kuru rütbenin hiç faidesi olmadığını herkes bildiğinden rütbe isteyen memuriyet tahsili içûn bir serrişte-i iddia kazanmak efkârında olup, memuriyet içûn akçe verenler dahi sadece bir sebeb-i taayyüş bulmak içûn olmayıp, verdiği akçenin bir kaç katını o dahi şundan bundan almak ümidiyle olduğu emr-i aşikârdır. Maaşı muayyen olan bir memuriyeti tahsil içûn bir adam alacağı aylığın iki üçünü peşin verse, onu çıkardıktan sonra iki üç katını almaz ise, memuriyeti niçûn tahsil etmiş olur? Bu cihetle men’-i irtişa içûn rütbeye ve memuriyete istihkakın derecâtını tayin ile bunlara neyi, akçe ile olmayıp hüsn-i hizmetle olmasının bir çaresini bulmak emr-i ehemdir. Çünki irtikâb demek yalnız nakden akçe veya zî-kıymet hediye almak manasına olan rüşvete münhasır olmayıp, her ne suretle olursa olsun, Devlet-i Âliyeye ve İbadullaha mazarratı olan bir maddeyi ligarazın yapmak dahi büyük bir irtikâbtır. Nâehil olan bir adama rütbe ve memuriyet tahsiline çalışmak elbet bir menfaat-i mahsusaya mübteni olacağından, ortada akçe bulunmaması bâdi-i i’tizar olamaz. Zira bir rüşveti men' eseri olan mazarratı def içûn olduğundan, bu mazarrat ne ile hasıl olur ise onun imhası lazımdır. Mesela âlet-i câriha ile kati etmek ile tesmimin (zehirlemenin) hiç farkı olmayıp men’ olunan telef-i nefis maddesidir. İşte bu mütalaata mebni, Menba-i irtişâ-yı nakdi olan hâzinece iltizam-ı emval hususunun refi lâzimeden olduğu misillû, mastar-ı ırtikâb-ı manevi olan iltizam-ı eşhas usulünün dahi refi pek ziyade düşünülecektir.

Bir de halkı irtikâbdan kurtarmak içûn bir takım taayyüş kapıları açıp ve usul ve idare-i zatiyeyi yoluna koyup, herkesi geçinmek içûn bab-ı devlete düşürmekten ve yağman-giran gibi mal-i hâzineye üşürmekten kurtarmak ve ehil olarak istihdam olunan memûrîn-i devleti ihtiyacen veya ihtiyaten irtikâba sevkeden hâlâttan beri eylemek dahi bu yolda iktiza eden tedâbîr-i külliye ve asliyedendir. Şimdiki halde ehl-i İslamın bir tabakası ya doğrudan doğruya devletin memuriyetinde veyahut devlet memuriyetinde bulunanla­rın hizmetinde bulunarak geçinmeyi itiyat edinmiş ve bir kere bu yola girdiği halde, başka suretle taayyüş etmeyi hatırlarından çıkarmış olmakla, mesela devletin büyük küçük on bin memuriyeti var ise yüzbin talibi olup, bu memuriyetlere lüzumu olan on bin kişi istihdam olunsa 90 bini açıkda ve açlıkda kaldıklarından herbiri bir vasıtaya teşebbüs ile esbab-ı intiaşı tahrime mecbur olmaktadır. Memuriyetler içûn bu kadar talip yani müşteri bulunması, bazargâh-ı irtişanın bittab’ revacına bâis olduğu gibi, bunca aç ve muhtacın söz ve güzârına dahi kulak asmamak kabil olmadığından, eseri yine devletçe muzır olan şefkat-ı zaruriye ile nâehlin istihdamına mecburiyet hasıl ve çünki muhtacîn güruhundan herbirisi bu suretle müstahdemin dairesine konulsa ve o daireden çıkarılan öbür güruha dahil olarak bu devir ve teselsül ile aleddevam tebdil-i memûrîn gibi bir usul-i muzırra ile ihlal-i umûr olunmaktadır. Bunun içûn ihtida vesile-i istihdam addolunan meratib-i divaniyenin bezlden kurtarılmasıyla beraber, her rütbe istihkak-ı sahih üzerine verilir ise hizmet ve memûrîn içûn dahi müstahak ve ehliyet eshabı tedarik olunmuş olacağı cihetle bu maddenin bir kavi ve müstemir usule konulması farz derecesinde bir şeydir.

Bu halde gerek mevcut olup memuriyet bulamayanlar ve gerek rütbeye ve o tarik ile memuriyete nail olamayacaklar içûn dahi başkaca taayyüş kapıları açmak lâzımedendir. Zira her hangi sınıfdan olur ise olsun kesret üzere bikâr adam bulunması devletçe muzır bir keyfiyettir. Memuriyet ve hizmet istihkak ve ehliyete ve sadakat ve hüsn-i harekete tahsis olunduğu halde, bunları dahi kayd-ı ihtiyaç ve ihtiyattan kurtarmak içûn layıkı veçhile geçindirmek ve hüsn-i hizmet ettikçe nâil okluğu memuriyeti bila- sebep elinden gidermemek içûn emniyet verilmek lazımdır. Çünkü şimdi her memur elinde olan hizmetin yarına kalacağını bilmediğinden ve bir diğerine destres oluncaya değin pençe-i zarurete düşeceği gözü önünde olduğundan, artık ne yol ile olur ise olsun, İşsizliği zaman içûn zahire tedarik eder gibi rüşvet almaktan ve çalıp çarpmaktan geri durmadığı misillû, bulunduğu işde kiracı ve belki gündelikçi gibi hareket eylemektedir.

Ehil olarak istihdam olunan memûrîni dahi devletin verdiği vazife-i muayyene ile geçindirmek içûn yeni bir yol açılmak lazımdır. Çünki eser-i itiyad olarak bir takım masarif-i zâide halkı ya medyûn seyahut irtikâba mecbur eylemekte olup, ezcümle kesret-i etba٠ münasebetiyle herkes aldığım ve kazandığını şuna buna yedirmek halinde olduğu derkârdır. Bu hademe maddesi dahi ayniyle devletin zaruri geçindirmesini düşündüğü adamlar gibi olup mesela pek çok kimse vardır ki dâiresini taklil edüp bir suret-i mazbutaya koymak ister. Lâkin nasıl bir takrib dairesine girsin? Birtakım adamları kovsa bunların sokaklarda kalacağı mütalaasıyla nâ-çâr beslemeğe muhtaç olup mansıbda iken bir ordu kadar halkı idare eylediği misillû, ma’zûliyetinde dahi yine bir çoğunu evinde tutmaya mecbur olur. Bu şeylerin hepsine sebep, halkın medar-ı taayyüş-i aslisi olmak lazım gelen ticaret ve hiref ve sanayide olan müşkülat ile devlet hizmetinde veyahut hademe-i devletin hizmetkarlığında görülen sühûlettir. Binanaleyh halka başka tarik ile geçinmek mümkün olduğunu göstermek içûn ticaret ve sanayi ve hirfete sühulet ve revaç vermek ve bir de hüner ve maarif ve ticaret ve sanayide ikmal-i maharet dahi mucib-i şeref ve temeyyüz olduğunu anlatmak lâzımedendir. Bunların ilerlemesi ise ihtida ziraat ve ticaretki memâlik-i Devlet-i Alİyyenin en büyük şeyidir.Onlara her güne suhulet ve emniyeti vermekle hasıl olur. Suhulet-i sermayeye muhtaç olanlar ucuz akça bulmak içûn ve ticaret sandıklan yapılmasına ve mahsulünü kolaylıkla nakl ve füruhat eylemek içûn yollar ve limanlar tesviye olunmasına menûttur. Emniyeti dahi herkese devlete verdiği teklifden başka mal ve mülkünden sahihen mutasarrıf olup bir dava ve nizaı zuhurunda hak ve adi üzere görülmek içûn muhik ve âdil mahkemeler olmasına ve nizamat-ı mevzuanın tamami-i cereyaniyle saye-i devlette her suretle emin ve müsterih olmalarına mütevakkıftır.

Hülasa-i kelam, memûrînin irtikâb ve irtişâdan men’i, Tanzimat-ı matlubenin esası olmakla beraber daima umûr-i devlet bir daire-i müteselsile şeklinde olarak her bir taraf müsavi tutulup tanzim olunmaz ise, lazım olan kuvvet hasıl ve tanzim olunan cihetinin bile yoluna girmesi kabil olamaz. Binanaleyh bâlâda ta’dad olunan şeyler birbirine lazım ve melzum kabilinden olup men’-i irtikâb içûn yapılacak nizam ve kanunun devam ve icrasının mevkufunaleyhi olduğundan bunları dahi beraber düşünmek ve tedâbir-i kaviyyesine teşebbüs eylemek farizadan oluğu misillû, memûrîn içûn kabahat yalnız irtikâb ve irtişâ maddeleri olmayıp onlara müteallik olan sair töhmetlerin cezalarını dahi tayin ile memûrîn içûn bir başka ceza kanunu yapılması ve muamelat-ı umumiyeye müteallik olan kanun-ı cezanın dahi ıslah ve tashihiyle ikisi birleştirilerek umumi bir CEZA KANUNNAMESİ tanzim kılınması icab-ı hal ve maslahattan ve men’-i irtikâb maddesi yapılacak şeylerin esası yani beyan olunan dairenin mihveri makamında olarak eh emmi mühimme takdim kâid esince evvel be evvel onun içûn yapılması lazımgelen nizamın te’sisi farizadan bulunduğundan, mukteza-yı emir ve irade-i seniyye üzere onun müzâkeresine şuru' ve ibtidar olunup netice-i mütalaa ve mübahase-i âcizânemiz olmak üzere yapılan CEZA-NAME LÂYİHASI, işbu mazbata-i çâkiranemiz ile beraber takdim olunmuştur.

İrtikâb iki kısım olup, birisi rüşvet ve diğeri mal-i devleti sirkat olduğundan, lâyiha-i mezkurede bunlar ayrı ayrı iki fasılda gösterilerek herhalde asıl madde tayin-i ceza keyfiyeti bulunduğundan tabiatıyla ibtida cezanın şiddet ve sureti dermayan-ı bahs olup, irtikâb, her emri ihlale sebep olan bir madde olmakla devletçe pek büyük cünha olduğundan, mürtekibi mücazat-ı ebediyeye layık olup, fakat bu derece şiddet, icrasını rütbe-i imtinaa getirerek yapılan nizamın mensûh kalmasını mucib olacağı lecârüb-i kesîre ile malum olduğundan ve kanunca esas ise ahkâmında istisna vuku bulmamasından olup, halbuki icrada görünen müşkilât bu esası ihlal edeceğinden, mücerred emr-i icrayı derece-i imkâna getirmek içûn cezanın her derece-i irtikâbda te’bidinden sarf-ı nazarla başka yolda şiddet verilmesi ve eğerçi ale’l-ıtlak irtişâ kerih madde ise de, devletin emin diyerek bir işe memur ettiği adamın mal-i devleti sirkat etmesi daha büyük bir fezahat olacağından, sirkat yolunda olan irtikâbın teşdid-i cezasıyla irtişâ maddesi hazine-i celileyi ızrar içûn vukubulmuş ise mürtekibinin sârık cezasına müstahak olmasıyla ve rüşvet için tayin olunan cezalardan daha ağır bir cezayı icabedecek sair cinayet içûn alınıp verilmiş ol cinayet içûn olan cezanın tayin kılınmasıyla emr-i irtişanın eserine göre mücazatı derece derece teşdid olunması daha münasip gibi görünmüş ve ESKİ CEZA KANUNNAMESİNDE madde-i irtişada müttehem olanların ref'i rütbe tarikiyle şahıslarına göre te’dip kılınması sureti gösterilerek bu cihetle zî- rütbe adamların mücazatında kanunen fark ve tefavüt hasıl olmuş olup, ancak bu misillû ahkâm-ı kanuniye istisna kabul etmeyeceğinden ve münteşir olacak kavanini elfaz-ı istisnaiyeden kurtarmak lâzımeden olduğundan şahsına göre tabirinden sarf٠ı nazarla icab-ı veçhile istimal olunmak üzere mücazatınm tenvi’i tercih kılınmıştır.

Bu cihetle şahs-ı mürtekibin kadr٠i zatisi içûn kanupcn fark gösterilmeyip ale’l-umum ilk defada iki nevi ceza yani hapis veyahut nefiy suretleri tayin olunduğu gibi ber-vech-i muharrer emr-i cezanın defa-i ûlâda te'bidinden sarf-ı nazarla mahdut müddetler tayin olunmak istenilmiş ise de KAVANİN-Î SÂBIKADA mürteşinin yalnız almış olduğu rüşvet akçesinin istirdadiyle iktifa olunmuş iken bu kere onun bir misli daha alınması sureti bu yüzden yine mücazatı teşdid edeceği mütalaasıyla beraber, vakıa töhmetçe bir kuruş almakla bir milyar almak bir olup mücazatında tesâvi lazım gelir ise de, mesela 100 kuruş rüşvet almış bir adamla 100 bin kuruş almışın beyninde yine fark-ı külli olduğundan, mal-i irtişanın iki katı alınmasında 100 kuruş alan 100 kuruş ve 100 bin kuruş alan 100 bin daha ilavesiyle vereceğinden ve bir de bâlâda beyan olunduğu vechiyle emr-i irtişâ sirkate veyahut âher cinayete sebep okluğu halde bittab’ onun mücazatı ağırlaşıp bunların berüsünde olan irtişâde ilk def a ile tekerrürün farkı olmak lazım geleceğinden, rüşvet ile müttehem olanların ilk defasında rütbe ve memuriyet ve maaşlarının nef ve kat’ıyla bir sene hapis veyahut iki sene nefiy ile mücazat olunup, mükerrirlerinin min-ba’d devlet hizmetinde kullanılmamak şartıyla cezaları teşdid olunmuş yani kürek cezasını ilavesiyle beraber hapis ve nefiy cezalarının müddetleri dahi tezyid kılınmıştır.

İşte bunun içûn Lâyiha-i ma'ruzanın irtişâ faslına dahil olan1.ve 2. ve 3. maddelerinde mürteşi ve râşinin ve ikisi arasında vasıta olan râişin cünhaları ilk defa olduğu halde bir sene hapis veya iki sene nefiy ve tağrib ile beraber mürteşiden mal-i rüşvetin iki katı alınıp, birisi kendisinin mücazat-ı nakdiyesi ve diğeri râşinin ceza-yı nakdisi olacaktır. Bunlar eshab-ı rütbe ve tarikten olduğu halde ref i esas-ı ahkâm-ı cezaiyeden olup fakat içlerinden islah-ı nefis edip de yine rütbe almaya ve bir hizmete girmeye sâlih olabilenler içûn dahi mücerred kanunda istisna ve ahkâmında halel vukua gelmemek içûn 4. maddesinde dahi bu makulelerin haklarında olacak muamele ve 5. maddesinde dahi mürteşi ve râşi ve râiş ashab-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dûçar olacakları cezalar tayin kılınmıştır.

6. ve 7. maddelerinin ahkâmı, râşi ve mürteşi ve râiş güruhunun mükerrirleri haklarında terettüp edecek mücazat-ı kanuniyeyi havidir. Fezahat-i irtişâyı mükerrir olarak mürtekib olanların cezaları ilk dereceden eşed olmasının lüzumu bâlâda beyan olunmuş ve bu suret umur-ı vâzıhadan bulunmuş olduğundan olbabda isbat-ı lüzum zımnında tafsilata hacet görünmemiştir.

8. ve 9. maddelerinden dahi nisa tâ'ifesinin madde-i irtişâda müdahele ve tavassutları vukua gelir ise mürteşiye ve râşiye ve râişeleri ve bunların zevçleri haklarında olunacak muameleler beyan olunmuştur.

Her ne kadar henüz para alınmamış ise de rüşvet içûn senet teati olunmuş veyahut bir mukavele-i sahiha sebkat etmiş ise, bu dahi ayniyle rüşvet telâfisi demek olacağına ve bundan dolayı kanunda bir güne sarahat olmadığı halde, bu misillû bir hal vukuunda türlü tevilat ve bir takım müşkilat zuhura geleceğine binaen, 10. maddede dahi bu husus tasrih ve tayin kılınmıştır. Ve bazan rüşvet verişi mecburi ve ıztırarı olmak mütaalasına mebni, bu yolda akçe verenler veyahut kendilerinden akçe istenmiş olanlar içûn, bazı kuyud ile istisna gösterilmesi iktiza-yı ma’deletten bulunduğundan 11. ve 12. madde ile bunlar haklarında olınacak muamelât irâe olunup: Çünkü mürteşiyi def etmek kadar râşinin dahi önünü kesmek lazım geleceğinden, bu cihetle bir adam kendisine rüş٧et arzolundukda veya verildikde başka yerden duyulmaksızın gelir haber verir ise tahsıne seza olacağı gösterilmesinde ehl-i ırzı teşvik ve râşiliği tahvif kazayayı nâfiası derkâr olmasıyla 13. maddede dahi bu keyfiyet yazılmıştır.

Rüşvet denilen şey yalnız nakden akçe almak olmayıp ligarazın her güne nâmeşru olan temettü dahi rüşvet olacağından ve mübayaat ve muamelat-ı saireden adeta rüşveti burnuna koyup tevilat ile akçe almak kabil göründüğünden bunun dahi men’i lazım gelip fakat bununla mübayaat ve muamelat-ı adiyeye bir güne halel ve suûbet getirilmesi dahi câiz olmayacağından, bunun üzerine tetkikat-ı arnika icrasıyla 14. maddede lazım olan kuyud-ı ihtırazıyenın derciyle beraber böyle müevvel olarak yapılan mübayaat ve muamelat-ı irtişâiyenin suret-i memnuiyeti ve mürtekiblerinin mücazatı gösterilmiştir.

İltizam usulü ber-vech٠i meşruh, masdar ve menba-ı irtişâ olmasıyla bunu kapayıp hem devletçe ve hem halkça menfaatii ve emniyetli bir başka usul bulunması lâzımeden olup fakat vâridat-ı devletin en büyük bir şubesinin emr-ı tahsilini başka bir surete koymak pek çok mütalaat ve tetkikat icrasına mütevakkıf olduğundan ve bu dahi evvelbe evvel yapılacak şey ise de nasıl olsa yapılıncaya ve yerleşinceye kadar biraz vakit geçeceği cihetle o zamana değin usul-i haliyenin cereyanı tabiat-ı maslahattan olacağı misillû bi’l-farz ileride ÎLTÎZAM USULÜ ilga olunsa yine bir takım vâridat olur ki onların bila-mahzur maktûan ihalesi kabil olacağından ve bir de memûrin-i devletin iltizam almaktan men’inde olan (aide ile ol takdirde emval-i devletin münhasıran âdi iltizamcıların elinde kalacağından hasıl olacak mahzur, bi’l-müvazene usul-i mevzua ve nizamat-ı müessesesine tatbikan herkesin iltizam almaklıkda muhtar olması korkulan fesadı mehma emken dâfi' gibi göründüğünden, hem şimdi cari olan usul bakı oldukça meşhud olan uygunsuzlukların önünü kesmek ve hemtie ileride yine maktuân ihale olunan şeylerde irtikâbı men' eylemek içûn, furûrât-ı maslahata girişilmeyerek kâide-ı külliye olmak üzere iltizam tarikinde olan usul-i irtişâiyenin memnuiyetiyle mürtekiblerinin mücazatı 15. maddede beyan ve tasrih kılınmış ve 16. maddede dahi ihalat-ı (asidenin icrası ıçûn rüşvet alan memurlar emval-i devleti sârık hükmünde olacağından bunların sirkat cezasına müstahak olacakları gösterilmiştir.

17. maddede dahi çünki bazı rüşvetin devletçe fitne ve fesad ve halkça katl-i nefs gibi cinayat-ı cesime içûn alınıp verilmesi mülahazasına mebni rüşvet alan memurlar emval-i devleti sârık hükmünde olacağından bunların verilmiş olan rüşveti teâti etmiş olanlar ol cinayetin mücazatıyla te'dip olunacağı beyan olunmuştur.

Hidamât-ı devlette bulunan ecnebiler haklarında dahi bir şey denilmesi lazım geldiğinden 18. maddede dahi bunların haklarında olunacak muamele tayın kılınmıştır.

Bundan sonra emval-i mîrîyeden sirkat faslına girilip, kâffe-i memurin saye-i merâhimvaye-i Şahinşâhîde vazife-i muayyeneye nail olduklarından cümlesinin en büyük vazifeleri emval-i devleti kendi malından ağır bilmek ve belki canı gibi muhafaza etmek iken devletin malını sirkat eylemek, pek büyük fezahat ve melanet olduğundan sirkatin tayin-i cezası emrinde güzerân eden mübâhesâtın neticesi olmak üzere 19. ve 20. ve 21. maddeleriyle dahi bu makuleler min-ba’d hizmet-i devlette kullanılmama- ları şart-ı evvel olmak üzere rütbe ve tarikinin refiyle üç sene içûn haps olunmak veyahut yedi sene içûn nefiy kılınmak mücazatı tahsis edilmiştir.

Ashab-ı matlup yedinde bulunan mîrî düyûnu sirki ve senedâtından kırma tarikiyle akçe alındığı yani ashab-ı matlube alacağı sairlerinden evvel verilmek üzere uyuşularak bir miktarı tenzil ile ita olunup devletten tamamı alınarak, ashab-ı matlûba verilenden üst tarafı irtikâb olunduğu malum olup, bu dahi hem sirkat ve hem de pek büyük fesadlı bir şey olduğundan 22. maddede dahi bu emr-i mekrûhu mürtekib olan memûrînin mücazatı ve 23. de bunların müteallikat ve mensubatlarının bu fezahata cesaretleri vukuunda görecekleri te’dibâtı tayin olunarak bununla sirkat faslı hitam bulmuştur.

Buna zeyl olmak üzere HEDÂYÂ maddesi ayrıca bir fasıl yapılarak yazılıp şöyle ki: İş görmek içûn alınıp verilen zî-kıymet hedâyâ adeta irtişa olduğundan bunu alıp verenlerin te’dibatı irtişa ahkâmına bittabi dahil olur ise de bu hediye maddesi mukaddema mahsusen men' olunmuş olduğu halde, mukabele veçhile ve suver-i uhrâ ile yine teati olunmakda olduğu mi- sillû düğünlerde eskiden verilen hediyelerin bir kaç katı payendaz ve sair suretlerle taife-i nisa tarafından verilmekte olduğuna ve bu ise zaten ihlal-i kaide eylediğinden başka âr-ı akran belasiyle herkes haremleri eliyle bir çok masraflara girip, memûrini irtikâbdan men' dahi esbabım yani ihtiyacatını def ile hasıl olacağına binaen: Bunun az çok hedâyânın memûrîn tarafından alınıp verilmesi kamilen ve külliyen men’ edilerek ve haremler marifetiyle verilen hedâyâ dahi bu memnuiyete ithal kılınarak ve hedâyâ٠yı Tesmiyenin kabulü mutlaka emir ve irade ve ruhsatı seniyye-i Hazret-i Şâhâneye muhtaç olduğu tekit olunarak bunların ahkâmı dahi hedâyâ faslına dahil olan 24. ve 25. ve 26. bendlerde beyan ve tasrih olunmuştur.

Kâfle-i cinayet ve enva-ı cünha ve kabahatler mürtekiblerinin evvel emirde bil-etraf ve bervech-i hakkaniyet muhakeme ve töhmetleri sabit ve mütehaklık olmadıkça ve onun üzerine irade-i adalet-ifade-i Hazret-i Şehinşahi celâdet-efza-yı sünuh ve sudur buyurulmadıkça tayin olunan cezalarla mücazatları caiz olmayacağı derkâr olduğundan, bu kâide-i külliyenin dahi ayrıca bir fasılda tekrarı sırasında; o makulelerin nerelerde muhakemeleri lazım geleceğinin ve taşralar memurlarından hangilerinin Dersaadet’te ve kimlerin mahalleri mecâlis-i kebîresinde istintak ve muhakemeleri münasip olacağının tasrih ve tayini ileride bir güne karışıklık ve tereddüde mahal kalmamak içûn elzem görünmüş ve Mecalis-i Kebire-i Eyâlât azasından bu misiliü müttehem zuhurunda muhakemesi kendi bulunduğu meclisde olsa ya icra-yı nüfuz ederek mücazat-ı mükerrereden kurtulması veyahut rüfekası kendisini garaz ve nefsaniyet ederek bigayr٠ı hakkın mağdur olması hatıralarına binaen; onların dahi Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’de muhakemeleri sureti tercih olunup Fasl-ı Muhâkemâta dahil bulunan 27. ve 28. ve 29. ve 30. maddelerde dahi bunlar gösterilmiştir.

Çünki yeniden bir nizam ile nizamat-ı mevzua-i kadimede bulunan ahkâmdan biri tahvil ve tağyir olundukta nizam-ı cedidde onu beyan eylemek lazım geldiğinden ve mevcut olan CEZA KANUNNAMESİ ileride tashih ve İslah olunacak ise de ol vakte kadar ahkâmının bittabi cereyanı lazım gelip, bunda ise irtişâ ve sirkat maddelerine dâir ahkâm-ı cezaiye olup, onların hükmü bu nizam-ı cedid ile münfesih olduğunu bildirmek iktiza eylediğinden madde-i mahsusa deyu en sonra yazılan maddede dahi bu suret ifade ve tayin kılınmıştır. Bâlâda arz ve beyan olunduğu veçhile bir kimsenin almış olduğu rüşvet akçesi iki kat olarak yani bir misli dahi zam ile mürteşiden alınıp asıl mal-i rüşvet râşinin verdiği akçe olmakla, bu onun ceza-yı nakdisi ve misli olarak alınacak akçe dahi mürteşinin mücazatı olacaktır. Alınıp verilen akçelerin böyle iki kat olarak istirdadı mürteşi ile beraber râşinin dahi tedibini mucib olacağından başka akçeyi candan muazzez olan namusa tercih edenlerce en tesirli ve şiddetli mücazat olacağı ve miktarı rüşvete göre cezanın tefavütü bu tarikle tayin olunabileceği cihetle hem bu rüşvet maddesinde ve hem de emval-i devletin sirkati töhmetinde bu mücazat esas olarak ittihaz olunmuştur.

Serîka olunan (çalman) şey devletin malı olup zararı ona ait olmasıyla gümrükten mal kaçıranlar hakkında cari olduğu gibi sârıkdan alınacak akçenin hazine-i celileye teslimi lazım geldiğinden, buna dair maddelerde bu suret tasrih olunup, fakat emr-i irtişâda doğrudan doğruya zarar devlete ait olmadığından ve bu yolda alınan akçeyi saye-i şevket-vaye-i Hazret-i Şahanede hazine٠i celilenin kabule tenezzül etmeyeceği misillû aklı ermez kimseler indinde dahi bu şey bir irad içün yapılmış mülahazasının varid olacağı tahattur kılındığından bu suret münasip gibi mütalaa olunarak bu makule nükud-ı me'huzenin suret ve mahall-i hıfz ve sarfı hakkında dahi mahsusu bir nizam yapılması tasavvur olunmuştur.

İşbu mütalaat ile yapılan CEZANAME LÂYİHASININ sebk ve hükmü eikâr-ı acz ve sâr-ı âcizânelerimizin eseri olup noksanı ind-i abîdânemizde müsellem ve meczûm olduğundan ikmali ârâ-yı hakaik intima-yı vükela-yı fiham üzerine şerefsudur buyurulacak emir ve ferman-ı hikmet-beyan-ı Hazret-i Hilafet-Penahiye mütevakkıf ve menût idüğü muhât-ı ilm-i âli buyuruldukda her halde emir ve ferman Hazret-i Men Lehü’l-emrindir.

15 Cemaziyelevvel 1271

Safvet İbrahim Edhem Mehmet Fuad
Mehmet Rüşdü Mustafa Hıfzı Mustaf Muhammeda Hıfzı
Es-Seyyid Muhammed Emin Ali
Es-Seyyid Muhammed Emin Ali

MEN’-l ÎRTÎKÂB kanunnamesi

(MUCEBINCE AMEL OLUNA)

FASL-ı RÜŞVET

MADDE 1 — Mürteşi yani gerek bizzat doğrudan doğruya ve gerek adamlar, marifetiyle bi’l-va-sıta rüşvet alan tebea-i şahaneden her kim ve hangi milletten olur ise olsun ve herhangi rütbe ve mansub ve memuriyette bulunur ise bulunsun ibtida almış olduğu rüşvet kendisinden istirdad ile beraber zecren tamam bir misli daha ahz ve istifa kılına ve bundan maada şahs-ı mürteşi erbab-i mansıb ve memuriyetten ise mansıb ve memuri- yetinden çıkarılarak ve üzerinde bulunan rütbe ve tarik ref ve maaş kat' edilerek, bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise bir sene devlet mahbeslerinde veya iki sene müddetle ve vatanin gayri bir yere nefiy oluna.

MADDE 2-Râşi yani rüşvet veren tebca-i şaltaneden her kim ve herhangi milletten olur ise olsun ve herhangi rütbe ve mansıb, ve memuriyette bulunur ise bulunsun verdiği rüşvet akçesi bend-i evvelde beyan olunduğu üzere mürteşiden alınarak kendisi bulunduğu mansıb ve memuriyetinden çıkarılıp üzerinde olan rütbe ve tarik ref ve maaşı var ise kat' olunup bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise kezalik bir sene hapis veyahut iki sene müddetle nefiy kılına.

MADDE 3— Râiş yani rüşvet alıp verenin arasında vasi ta olan tebca-i Devlet-i Aliyyeden her kim herhangi milletten olur ise olsun ve iler hangi rütbe ve mansıb ve memuriyette bulunur ise bulunsun, bulunduğu mansıb ve memuriyetten çıkarılıp üzerinde olan rütbe ve tarik ref ve maaşı var ise kat' olunup bu cünhayı eğer ilk defa olarak İşlemiş ise bir sene liapis veyahut iki sene müddetle nefiy oluna.

MADDE 4—Mevadd-I sabıkada beyan kılındığı vechile mürteşi ve râşi ve raişden devletçe rütbe ve tariki olanların rütbe ve tariki ref olunacak olup firkat bu cünhayı ilk defa olarak İşlemiş iseler ıslah-ı nefs eyledikleri devletçe layıkıyla sabit ve mütehakkık olduktan sonra tashih-i rütbe ve tarikleri ve maaş ve memuriyete nailiyetleri caiz olabilir ise de, bu müsaade inkıza-yı muddet-i cezadan itibaren en ekâllı dört sene-i kamile geçmedikçe tecviz olunmaya.

MADDE 5 —Mürteşi ve râşi ve râiş, erbıb-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dahi yukarıki maddelerde beyan olunduğu üzere rüşvet akçesi mürteşiden iki kat olarak alınıp kendileri kezalik zikrolunan maddelerde muayyen olan müddetlerle ya hapse konulalar veyahut sürgüne gönderileler.

MADDE6—Bir şahıs bir kere irtişâ töhmetiyle müttehem olup te’dibat-ı kanuniyesini gördükten sonra ikinci defa olarak tekrar bu fezahati irtikab eylediği halde, almış olduğu rüşvet kendisinden iki kat olarak istirdad bir de kendisi iki sene küreğe vaz' veya beş sene nefiy oluna ve erbabı rütbe ve mansıb ve memuriyet ve ashab-ı, maaşdan olduğu takdirde, rütbe ve mansıb ve memuriyeti ref' ve maaşı kat' olunup ahir ömrüne kadar bir daha hiçbir vesile ve cihet ile rütbe ve mansıb ve memuriyet ve maaşa ve devletçe hizmete na'iliyeti kat'an caiz olmaya.

MADDE 7—Mükerrir olan râşi ve râiş dahi iki sene küreğe konula veyahut buna bedel beş sene nefye gönderile ve bu makulelerin dahi ahir ömürlerine kadar devlet hizmetlerinde istihdamları caiz olmaya.

MADDE 8—Mürteşi nisa taifesinden olduğu ve kocası olup da madde-i irtişada onun dahi ilminin lâhık bulunduğu bi'l-isbat tebeyyun eylediği surette alman rüşvet kezalik iki kat olarak kendilerinden tahsil olunup, kocasıyla beraber haklarında I. maddede beyan olunan mürteşi cezalan icra oluna ve mürteşiyenin kocası olmadığı veyahut olup da madde-i İrtişâdan haber ve rızası bi'l-muhakeme tahakkuk etmediği surette yalnız kari hakkında mücazat-ı nakdiye icrasından sonra zikrolunan I. maddede muharrer olan hapis cezası icra oluna.

MADDE 9— Râşiye yani rüşvet veren ve râişe yani Vasıta-İ rüşvet olan kanlar ve bunların kocaları haklarında dahi bir sene hapis veyahut buna bedel iki sene nefiy cezalan icra kılına.

MADDE 10—Rüşvet olarak henüz akçe ve eşya alınıp verilmesi olmayıp da, fakat olmayıp da senet veya tahvil verilmiş veyahut senet dahi alınmayarak rüşvet teatisi üzerine yalnız bir mukavele-i mahsusa vukubulmuş olduğu ve bu mukavelenin fiile çıkmaması râşi ve murteşinin defi ine muktedir olan adıkları bazı mevani'den neş’et eylediği bi'l-muhakeme sabit ve mutehakkık olur ise, bu makule mukavelelere biaynihi rüşvet alınıp verilmiş nazariyle bakılıp bunu mürtekib olanlar haklarında mürteşi ve râşi ve râiş cezalan icra oluna. Şu kadar ki bu halde cezayı nakdi olmak üzere mukavele olunmuş olan rüşvet mikdarı akçe raşiden ve bir misli dahi murteşiden ahz ve tahsil olunacaktır.

MADDE 11 —Bir adam can ve mal ve ırzını velhasıl menfaati meşruasını mahafaza içün birine rüşvet vermeye mecbur ve muztar olur da ba'dehu keyfiyeti canib-i hükümete haber verir ise, vermiş olduğu akçe bi'1- istirdad kendisine ita olunup bu rüşveti almış olan şahıs hakkında mürteşî İçin 1. maddede muayyen olan mücazat-ı nakdiye ve te'dibat-i saire tamamiyle icra kılına. Ve bu adam öyle mecburen verdiği rüşveti bervech-i muharrer vaktiyle yani sebeb-i mecburiyet ve kendisince olan havfve haşyet mündefi olduğu anda Dersaadet’te ise bâarzuhal Makam-ı Âli-i Sadarete ve taşralarda bulunduğu takdirde, vali ve mahalleri meclislerine haber vermeyip de âher tarafından duyulduğu takdirde, adeta râşi mücazatıyla te'dip oluna.

MADDE 12Bir adamın hakka makrun bir işi olup da onun rü'yet ve tesviyesi zımnında müracaata mecbur olduğu memur tarafından akçe istenilir ve o dahi gelir haber verir ve isbat eyler ise, maslahatı ber-vech-i hakkaniyet görüldükten başka kendisinden istenilmiş olan akçe, talibinden ahz ile nefsine mükâfaaten kendisine ita oluna ve rüşveti talip olan hakkında mürteşi mücazatı icra kılına.

MADDE 13Her ne husus için olur ise olsun kendisine rüşvet arz olunan kimesne ol rüşveti gerek almazdan mukaddem ve gerek aldıktan sonra, âher tarafından duyulmaksızın nihayet iki ay zarfında Dersaadette Makam-ı Vekalet-i Kübraya ve taşralarda ise bulunduğu mahallin en büyük memuruna ve meclisine haber verir İse, hakkında muamele-i tahsilliye icra oluna ve rüşvet-i ma’ruzanın miktarı kadar akçe mücazaten ahz olunarak râşi olan kimesne hakkında 1. maddede beyan olunan sair tedibat dahi icra kılma.

MADDE 14Bir güne garaz-ı fasit ve sebeb-i memnu tahtında olmayan mübayaat ve muamelat-ı âdiyede bila-istisna herkes muhtar olmakla olbabda hiç kimsenin bir kayıt ile mukayyet olmaması umur-ı rabiyyeden olup, fakat rüşvet yolunda bir mülk veya bir malı vakit ve mahalce değerinden fark-ı fahiş ile dûn veya ziyade bahaya alıp satmak müevvel olarak rüşvet ahz ve i'ta eylemek olduğundan o yolda satılan emlak ve emvalin kıymet-i sahıhasıyla bey’ olunduğu fiyat beyninde olan tefavüt mürteşiden iki kat olarak istirdad bu muarnelat-ı irtişâiyede bulunanlar haklarında yukarıki bendlerde muharrer olan râşi ve mürteşi cezaları tamamiyle icra kılına.

MADDE 15Devlet-i Aliyenin maktuiyet veçhile verilen emvalinin esas-ı nizam-ı ihalesi mutlaka müzayede-i aleniye ve sahihadır. Büyük ve küçük memûrin-i Devlet-i Aliyye ve sairleri taraflarından bila-müzayede iltizam alanlar veya csna-yı müzayedede taliplerini ürkütenler veya tahammülü derecesine vardırmamak içim icra-yı nüfuz veyahut i’mal-i hiyel ve tedlis ile kapatanlar ve kapattıranlar ve bu makule fesadlı halatta nam-ı müstear ile müşterek olanlar ve her cins ve sınıfdan buna sebep ve vasıta bulunanlar, bu hareketlerinden hazine-i Devlete arız olmuş olan zarar evvel be evvel kendilerinden tazmin ettirildikten ve erbab-ı mansıb ve memuriyetten iseler, ulunduktan mansıb ve memuriyetten azl olunduklarından sonra bir sene müddetle hapse konulalar veyahut buna bedel iki sene içûn nefy ve tağrib edileler.

MADDE 16—Varidat-I devletin ihalesi hizmetinde bulunan memur iter kim olursa olsun, varidat-i devleti aher talip var iken birinden rüşvet alarak dun paha ile ihale eder ise, bunu intikali eden memur, emval-¡ devlet sanki hükmünde olarak sirkat faslına dahil bulunan ıg. maddede beyan olunan cezalar ile mücazat oluna.

MADDE 17 —Bir kimse diğer bir kimseye bir cinayeti işletmek içûn rüşvet verir ve ol cinayet bâlâda zikrolunan rüşvet cezalarından daha bir ağır cezayı icabeden cinayetlerden olur ise, ihtida mürteşi yani akçeyi alıp cinayeti işleyenden, yalnız teâti olan akçe alındıktan sonra kendisi ve gerek râşi yani akçeyi verip ol cinayeti İşletmiş olan kimse ve bunlar arasında vasıta var ise CEZA KANUNNAME-l HÜMAYUNUNDA ol cinayeti işleyen ve işleten ve vasıta olanliir haklarında muayyen olan cezalar ile mücazat olunacaklardır.

MADDE 18-- Düvel-İ ecnebiye tebeasından Devlet-i Aliyye hizmede ve miri ile ticaret ve ahz ü i'ta maslahatında bulunanlardan mürteşi ve râşi ve râiş kabahatlerinden biriyle müftehem olanlar olup da bu töhmetleri subut bulduğu halde, o misillular herhangi hizmet ve maslahatta iseler ondan çıkarılıp fimaba’d Devlet-i Aliyyenin bir hizmetinde ve bir maslahat ve muamelatında kullanılmayacak ve töhmet-i sabiteleriyle haklarında verilen karar müteallik olduğu sefarete resmen beyan olunacaktır.

FASL-I sirkat

MADDE 19 —Her kim emval ve eşya-yı miriyeyi nakden ve aynen sirkat eder ise sirkat etmiş olduğu şey iki kat olarak âhizinden istirdad ve hazine-i devlete teslim olunup fimaba’d hidemat-ı. Devlet-i Aliyyede kullanılmamak üzere kendisi ashab-ı rütbe ve mansibdan ise rütbe ve mansıbı ve nez’ olunarak ve devletten maaşı olduğu takdirde o dahi kat' edilip kendisi bir sene müddetle küreğe vazı veyahut üç sene müddetle hapis veya beş sene nefiy oluna ve sirkat töhmetiyle müttehem olan kimse rütbe ve maaş ashabından değil ise, hiç bir vakitte rütbe ve memuriyete nail olması ve bir memuriyette kullanılması caiz olmaya.

MADDE 20—Her kim Devlet-i Aliyye hesabına olarak iştirasına veyahut bey'ine veya imaline memur olduğu iler nevi eşyanın bey' ve ,şirasında ve paha ve miktarında ve imalinde fesad karıştırarak her ne surette olur ise olsun irtikâb eyler ise sârık olacağından bend-i sâbıkada tayin olunan mucazatı göre.

MADDE 21— Bu makule sarıklar erbab-ı rütbe ve memuriyetten olmadıkları halde dahi yukarıki maddelerde beyan olunduğu üzere emval-i mesrûka iki kat olarak alınıp kendileri kezalik zikrolunan maddelerde muharrer müddetlerle küreğe veya hapse konula veyahut sürgüne gönderile.

MADDE 22—- Memûrîn-i Devlet-i Aliyyeden ashab-ı matlup yedinde bulunan mîrî düyunu sirki ve senedatından kırma tarikiyle akçe alanlar veyahut ashab-ı matlubenin alacaklarını te’diye mukabelesinde kendilerin­den ziyade ve sair hedâyâ ahz ve kabul edenler olduğu halde haklarında evvelki bendlerde tayin olunan sarık mücazatı icra oluna.

MADDE 23Bu misillû memûrînin daireleri tebeasından ve müteallıkat ve mensubatlarından kendilerinin müsaadesiyle sirki kırmasına icra edenler olur ise, sarık cezasıyla mücazat olunup buna müsaade eden memur dahi mansıbından azl ile müsaadesiyle alınmış olan akçenin bir katı zecren kendisinden istifa ile hâzineye teslim kılına.

FASL-I HEDÂYÂ

MADDE 24 Erbab-ı ihtiyacın atiyye ve sadaka itasına vesile ittihaziyle getirdikleri meyve ve sair me’kulat ve meşrubat gibi kalilü’l- mikdar şeylerin semenin itasıyla kabul ve tevkifinde ve muhabbeten beyne'l- ehibba teati olunan kezalik bazı meyve ve sair me’kûlat ve meşrubat misillû eşya-yı cüz’iyenin dahi ahz ve kabulünde be’s olmayıp bunlardan ve muhtacin ve müstahıkkine ve hademeye hasbice verilen atâyâ ve bahşişlerden maada sair suretlerle alınıp verilecek külli ve cüz’i hedâyâ, memûrîn-i devlet ve haremleri ve daireleri halkı haklarında rüşvet addolunarak alan ve veren ve vasıta olanlar rüşvet faslında beyan olunan cezalar ile mücazat oluna.

MADDE 25Devletçe alınıp verilmesi usul-i cariyeden olan hedâyâ-yı samiye ve aleniyenin kabul ve itası mutlaka irade-i seniyye-i Hazret-i Hilafet-Penahi ve ruhsat-ı sariha-i Cenab-ı Zıll-ı İlahiye menüt olmakla, bila ruhsat-ı seniyye o misillû hedâyâyı gerek doğrudan doğruya bizzat ve gerek adamları marifetiyle bi’l-vasıta ahz ve ita edenler haklarında dahi mürteşi ve râşi cezaları icra kılına

MADDE 26Her nevi düğünlerde ve akit cemiyetlerinde hademe-i devlete mahsus olmak üzere gerek haremler tarafından ve gerek erkekler cânibinden bulunan hademeye adi bahşiş itasından maada payendaz namiyle ve sair te’vilat ve esâmi ile bir akçelik kimseye hediye ita ve kabûlü kat’â câiz olmayacağından bunun hilafında hareket edenler dahi râşi ve mürteşi cezalarına dûçar olalar.

FASL-İ USUL VE MAHALL İ MUHAKEMÂT

MADDE 27-- İşbu babda muharrer olan töhmetler erbabı hakla­rında muayyen olan cezaların icrası kendilerinin evvelemirde kemal-i hakkaniyet ve bî tarafane bi’l-muhakeme kabahatlerinin sübutuna ve ba’de's-sübut hâkipâ-yı Hazret-i Mülûkaneye arz ile irade-i seniyye şerefsuduruna vâbeste ve menûttur.

MADDE 28Dersaadette bulunan memûrîn-i Devlet-i Aliyye ve sairleri ile taşra valilerinden ve defterdarlar ve mal müdürleri ve kaymakamlar ve mecalis-i kebire a’zasından bu töhmetlerle müttehem olanların muhakemeleri mutlaka Dersaadette Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyede icra olunacaktır.

MADDE 29—27. ve 28. maddelerde beyan ve ta'dad olunan memurinden maada taşralarda olan küçük memurlar ve kaza müdürleri ve evrad-ı ahaliden töhmet-i irtikâbı mürtekib olanların muhakemeleri, her eyalet merkezinde bulunan Meclis-i Kebirde rü’yet olunup kararını mutazammın vürud edecek mazbata Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyede dahi bi’l-mütalaa tasdik olunduğu halde atebe-i ülya-yı Hazret-i Hilafet- Penahiye arz ve takdim ile istizan kılınacaktır. Gelen mazbata ve evrakdan sübut-ı töhmet hakkında Meclis-i Vâlâya kanaat gelemediği surette müttehemin Dersaadet'e Celbiyle Meclis-i mezkûrda bir kere daha istintak ve muhakemesi câiz olacaktır.

MADDE 30 —Bu misillü mevadd-ı memnûadan dolayı vükela-yı Devlet-i Aliyyeden birinin muhakeme ve istintakı lazım geldikde, Meclis-i Tanzimat'ta bi’l-icra yapılacak mazbatası Meclis-i Vükelada dahi tetkik olunarak hâkipa-yı adalet intima-yı Hazret-i Mülûkaneye ref ve takdim edilecektir.

MADDE-İ MAHSUSA

Bâlâda muharrer olan füsul-i erbaanın havi olduğu mevadd-ı muhtelife üzerine mevcut olan Ceza Kanunname-i Hümayununda muharrer ve şimdiye kadar mer’iyyü’l-icra olan ahkâm-ı cezaiye, bunun her yerde ilanı gününden itibaren ilga olunup ba’d-ezin işbu nizam ile amel ve hareket olunacaktır.

15 Cemaziyelûla 1271

 

Safvet İbrahim Edhem Mehmet Fuad
Mehmet Rüşdü Mustafa Hıfzı Mustaf Muhammeda Hıfzı
Es-Seyyid Muhammed Emin Ali

“İŞBU NİZAMNAME LÂYİHASININ HAVİ OLDUĞU MEVÂDDİN CÜMLESİ ÎTTİFAK-İ ARAÎLEMECLİS-Î UMUMİDE KABUL KILINMIŞTIR’’

Gurre-i Cemaziyelâhir 1271

Meclis-i Umuminin elli üyesinin imzası. Hayrullah, Abdullatif ve Ahmet Tevfik isimli üç üye ise şu muhalefet şerhini düşmüşlerdir.

“15. maddede memûrînin iltizam almasına mesağ gösteren fıkra müstesna olmak üzere mevadd-ı sairenin cümlesi makbûlümüzdür.”

(Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dosya Usulü No: 65/1-3)






Dipnotlar

  1. Ahmed Salahattin, Tarih-i Kanun-ı Ceza, İstişare Ceridesi, 19 Mart 1324 No: 27 s. 75.
  2. Krş: Taner, Tahir, Ceza Hukuku, Istanbul 1949, s. 2, Artuk, Emin, Ceza Hukukuna Giriş, İstanbul 1983 s. 15.
  3. Örneğin bkz. Kanuni Sultan Süleyman Han-ı Evvel Kanunnamesi, Serkiz Karakoç, Külliyat-ı Kavanin, Dosya No: 1 Metin No: 6091 (Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi, Yazma).
  4. Mecelle, Md. 1.
  5. Taner, age, s. 149-150, ayrıca bkz. Artuk, age, s. 72.
  6. Hukuk-ı Aile Kararnamesi Mazbatası, Ceride-i Adliye, Ynl, 2, s. 950-951, Âlûsî, Mahmut, Ruhu’l-Maânı, Beyrut, e. 28, s. 20-22. Aksi fikir için bkz Köprülü, M. Fuad, İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara 1977, s. 303-311, Barkan, Ö.L. İslam Ansiklopedisi, Kanunname md.
  7. Kantar, Baha, Ceza Hukuku, Ankara 1937, s. 69, Artuk, age, 68.
  8. Ceza Kanunnamesi, KK, Dosya No: ı Metin No: 6091, ikinci Fasıl, ayrıca Bkz. Udch, Abdiilkadir, Et-Teşriü’l-Cinaiyyi’l-lslami, Beyrut, e. II, s. 421 vd.
  9. 267/1851 tarihli Kanun-ıCedid Mukaddimesi, Karakoç, KK. Dosya No: 5, Metin No: 997, Atik Mecmua-i Kavanin ve Nizamat, Sene 1267 s. 128.
  10. Kantar, age, s. 74 vd. Taner, age, s. 149-150, ayrıca bkz. Tanzimat Devrinde Ceza Hukuku, Tanzimat I, İstanbul 1940, s. 221-232, Artuk, age, 72-73.
  11. Ahmed Salahattin, age, İC, No: 27 s. 78-79, Karaman, Hayrettin, Mukayeseli İslam Hukuku, İstanbul 1974, C. I, s. 166-168.
  12. El-Eşkar, Ömer Süleyman, Eş-Şcriatü’l-tlabiyyeli'l-Kavani'l-Cahiliyye, El-Kuvait 1983, s. 64-65.
  13. Akgündüz, Ahmet, Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyatı, 6. kitap (Düstur I.T.C.I, s. 537 vd. ile Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dosya Usulü No: 65/1-3 den naklen).
  14. Bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Dosya No: 65/1-3 Akgündüz, age, 6. Kitap.
  15. Başbakanlık Osmanlı Arşivi. Dosya Usulü, 65-1/3. 15 Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dosya Usulü, 65-1/3.
  16. Ayrıca: Bkz. Ebül-ülâ Mardin. Medeni Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Paşa, s. 45 vd...
  17. BOA. Dosya l sulu, No: 65/ 1-3. Men'-i Irtikâb Kanunnamesi Esbab-ı Mucibe MazbatasıVrk. 3/A.
  18. BOA, Dosya No: 65/1-3.
  19. BOA, Dosya No: 65/1-3, Men'-i Irtikâb Kanunnamesi Esbab-ı Mucibe Mazbatası Vrk. 5/B, son bend.
  20. BOA, Dosya No: 65/1-3, Men’-i irtikâb Kanunnamesi, son varak.
  21. Arazi Kanunname-i Hümayunu için bkz. Akgündüz, age, 4. Kilap.
  22. BOA, Dosya No: 65/1-3, Men’-i İrtikâb Kan unnamcsi Esbab-ı Mucibe Mazbatası.
  23. BOA, Dosya No: 65/1-3, Men’-i Irtikâb Kanunnamesi Meclis Mazbatası.
  24. BOA, Dosya No: 65/1-3, Sadaret Tezkeresi.
  25. BOA, Dosya No: 65/1-3, Sadaret Tezkeresi.
  26. Bkz. BOA, Dosya Usulü No: 65/1-3, sözügçen mazbatalar.
  27. Geniş bilgi için bkz. Akgündüz, age, 6. Kitap, Karaman, age, I /164, Artuk, age, 69-70.
  28. Karakoç, Scrkiz, Külliyat-ı Kavanin, Dosya 5, Metin No: 993 s. 1 •
  29. Akgündüz, age, 6. Kitap.
  30. Karakoç, Kül, Kav, Dosya: 7, Metin No: 997, Akgündûz, age, 6. Kitap.
  31. Kanun-ı Cedid, Md. 1/15, 2/5, 3/13, Krş, Karaman, age, 1/165-166.
  32. 274 tarihli Ceza Kanunu, Mazbatası, BOA. Dosya No: 65/1-3.
  33. Karaman, 1/166-167.<br> 33a Ebül-Ula, age, 45.<br> 33b Bkz. BOA, Dosya Usulü No. 65/1-3, Mazbatalar.<br> 33c Ebül-Ula, age, s. 45-46.
  34. Madde, 1 (Düs, I.I C.I. s. 537).
  35. Ceza Kanunnamc-i Hümayunu, Düs. I.I. C.I, s. 536 vd. Akgündüz, age, 6. Kitap.
  36. Ömer Hilmi, Mi’yar-ı Adalet, Dersaadet 1301, Akgündüz, age, 6 Kitap.
  37. Madde, 171.
  38. Madde, 1.
  39. Ebül-Üla, age, s. 229. vd. Yenisey, Feridun, Ceza Muhakemesi Hukukunda İSTİNAF ve Tekrar Kabûlü Sorunu, İstanbul 1979. s. 35 vd.
  40. Düs. I.T.I. C. s. 325 vd.
  41. Mad. 2, (Düs. I.T.C.I, s. 325).
  42. Düs. I.T.C.I, s. 328-342.
  43. Mahakim-i Nizamiye Hak. Niz. Md: 4 (Düs. I.T.C.I. s. 353).
  44. Mahakim-i Şcr’iyc Nizamnamesi, Md, 31-32 (Düs. I.T.C.I. s. 307-308).
  45. Kara koç, Külliyat-ı Kavanin, Dosya No: 10, Metin No: 3584.
  46. Ömer Hilmi, age, s. 53.
  47. Ömer Hilmi, age, s. 77, ayrıca Krş. Artuk, age, s. 72 (Nord, Erich, Das türkisehe Strafgesetzbuch vom 28. Zilhidce 1274 (9 August 1858), Berlin s. 53 Dn. 3 den naklen).
  48. Bu iki tabirden tetkikat-ı nizamiye kanuni soruşturmayı, mürafaayı şer’iye ise şcr’i yargılamayı ifade etmektedir.
  49. Ccride-i Mahakim, No: 87, s. 1262-1264.
  50. Ceride-i Mahakim, No: 96, s. 1339-1330.

Şekil ve Tablolar