Giriş
İnsanlar, çevrelerinde meydana gelen olaylarda zor durumda kalan kişilere duygusal saikler ve toplumsal beklentilerle şekillenen iç ve dış motivasyonlar doğrultusunda yardım eli uzatmışlardır. İç motivasyon, çoğunlukla acıma ve yardımseverlik gibi duygulardan kaynaklanan bir sorumluluk bilinciyle şekillenmiştir. Devletin yetkili birimlerinin her zaman hızlı bir müdahalede bulunamaması da bireylerin etrafında gelişen olaylara karşı doğrudan sorumluluk üstlenmesinde etkili olmuştur. Dış motivasyon ise toplumsal beklentileri karşılama dürtüsü ile devletin bu tür davranışları çeşitli ödüller aracılığıyla takdir ve teşvik etmesi arasında şekillenmiştir. Bu durum, zor durumda kalan kişilere yönelik yardımların hangi saiklerle yapıldığını belirlemeyi çoğu zaman zorlaştırmıştır. Ancak motivasyonları ne olursa olsun, başkasını kurtarmak için kendi hayatını tehlikeye atanlar hem toplumun hem de devletin takdirini kazanmış, kamusal hafızada ve resmî söylemde “kahraman” olarak konumlandırılmışlardır.
Bireysel cesaret ve yardım pratikleri, zamanla yalnızca toplumsal takdirle sınırlı kalmamıştır. Bu tür davranışların teşvik edilmesi ve daha sistemli bir zemine oturtulması amacıyla Avrupa’da kurumsal girişimler de ortaya çıkmıştır. Tanımadığı birine karşı yardım etme duygusunu teşvik etmeyi ve bunu kurumsal bir çerçeveye yerleştirmeyi amaçlayan oluşumlardan en bilineni, 1774’te İngiltere’de kurulan Royal Humane Society idi. Denizde boğularak öldüğü sanılan kişileri kurtarmayı ve bu amaçla kendi hayatını tehlikeye atanları madalya ile ödüllendirmeyi hedefleyen kuruluş, İngiliz doktorlar William Hawes ve Thomas Cogan tarafından hayata geçirilmiştir. Denizin yanı sıra tren kazaları ve yangınlar da kent yaşamının tehlikeleri karşısında devlet ve toplum arasında iş birliği yapılmasını gerekli kılmıştır. Bu çerçevede devletin de desteğiyle kurulan birbirinden farklı oluşumlar, İngiltere’de meydana gelen pek çok kazada kendi hayatlarını tehlikeye atanları teşvik etmek amacıyla çeşitli madalyalar ihdas etmiştir[1] . Söz konusu madalyalar, diğer devletlerde de benzer uygulamalara örnek oluşturmuştur[2] . Sonraki yıllarda ise doğrudan denizde meydana gelen gemi kazalarına müdahale etmek amacıyla daha uzmanlaşmış oluşumlar kurulmuştur. Bunlardan biri, 1824’te İngiltere’de “National Institution for the Preservation of Life from Shipwreck” adıyla teşkil edilmiştir. Kuruluş, 1854’te “Royal National Lifeboat Institution” adını alarak kraliyet desteğini de kazanmış ve faaliyetlerini günümüze kadar sürdürmüştür. Bu süreçte pek çok Avrupa ülkesinde ve Amerika’da da cankurtaranlık faaliyetlerine yönelik benzer girişimler hayata geçirilmiştir[3] .
Osmanlı İmparatorluğu’nda da hem iç hem de dış siyaset için önem arz eden özel durumlar için çeşitli taltif araçları kullanılmıştır. Erken dönemlerde hilat, sorguç, çelenk, kılıç ile enfiye kutusu ve at vb. objeler tercih edilmiştir. 18. yüzyılda ise tam olarak karşılık gelmemekle birlikte “Ferâhî”, “Sikke-i Cedid” gibi altın örnekleri ile “Maşallah” adıyla anılan levhalar, biçimsel özellikleri itibarıyla madalya kategorisinde değerlendirilebilir. Ancak Avrupa örneğinde bir taltif aracı olarak madalyanın taltif sistemine dâhil edilmesi, 19. yüzyıla tekabül etmektedir. Başlangıçta nişan ve madalyalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun “hükümranlık hakkı ve güç gösterisi” beklentisiyle hazırlanmış olmasına rağmen zamanla Batılı devletlerin rica/istek/taleplerini karşılama mecburiyetiyle ayrıcalıklı bir uygulama alanına dönüşmeye başlamıştır. Bu durumun fark edilmesiyle birlikte artık tebaa da taltif uygulamasının doğrudan muhatabı hâline gelmeye başlamıştır. III. Selim (1789-1807) ve II. Mahmud dönemindeki (1808-1839) ilk tecrübelerden sonra Abdülmecid dönemi (1839-1861), daha çok subay ve askerleri taltif etmeye yönelik madalya ve nişanların hazırlanmasıyla öne çıkmıştır. Osmanlılar, “yeni ve değişik tipte” hatıra madalyalarıyla da bu dönemde tanışmıştır. Madalyaları “değişik, hatta olağanüstü kılan” özellik; “vatandaşlık” ya da “sivil liyakat” olarak tanımlanabilecek boyutta olmasıydı. Bu çerçevede ihdas edilen madalyalardan biri de Tahlisiye Madalyası’dır[4] .
“Tahlisiye” veya “tahlis-i can” gibi can kurtarma eylemini tanımlayan ifadelerden ismini alan Tahlisiye Madalyası, taltif uygulamasının çoğu zaman siyasi, askerî ve pragmatik amaçlarla yapıldığı Osmanlı uygulamasında, farklı bir yere sahiptir[5] . Zira bu madalya, askerî başarıdan ziyade sivil fedakârlığı görünür kılması bakımından Osmanlı taltif sisteminde yeni bir ahlaki vurgu üretmiştir. İmparatorluğun çeşitli bölgelerinden seçilen sınırlı sayıdaki örnek üzerinden birkaç çalışma yapılmış olsa da konu;[6] literatürde genellikle nişan ve madalyalar tarihi kapsamında ele alınmıştır[7] . Bu makalede ise başkalarını kurtarmak uğruna kendi canlarını tehlikeye atan tebaa ve kamu görevlilerini onurlandırmak, ödüllendirmek ve teşvik etmek amacıyla kullanılan madalyalar ve nişanlar birlikte değerlendirilmiştir. Tahlisiye Madalyası, “Denizden âdem kurtaranlara i‘tâ olunmak üzere” Abdülmecid döneminde ihdas edilmiştir[8] . Ancak zamanla yalnızca deniz kazalarıyla sınırlı kalmamış; hayati tehlike içinde bulunan kişilerin kurtarılmasını kapsayacak biçimde anlam ve kullanım alanı genişlemiştir. Bu çerçevede denizde ve karada meydana gelen çeşitli kazalar, yangınlar, bina ve duvar gibi yapıların ani yıkımları ile doğal afetler sırasında, kimi zaman yetkili kurumların veya şahısların dikkatsizlik ve ihmaliyle birleşen durumlarda can kurtarma hizmetinde bulunanlar da aynı kapsamda değerlendirilmiştir.
Can kurtarma vakalarının tespitinde en önemli kaynak grubunu, T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA) oluşturmaktadır. Tahlisiye Madalyası ile ilgili kayıtlar, nizamnamesi gereğince tahkikatın yürütülmesinden sorumlu olan birim olmaları nedeniyle genellikle Zaptiye Nezareti ve Dâhiliye Nezareti tasnifinde yer almaktadır. Dâhiliye Nezareti, Zaptiye Nezaretinden gelen bilgiler doğrultusunda taltif sürecini yönetmiştir. Arşiv kayıtları, genellikle kazanın yeri ve gerçekleşme biçimi, kazazedenin maruz kaldığı tehlikeli durumu betimlemekte, ardından kurtarma eylemini ve cankurtaran kişinin kimliğini tasvir ederek taltif sürecine ilişkin bürokratik işleyişi ortaya koymaktadır. Vekayi-i Zabtiye, Takvim-i Vekayi, Sabah gibi dönemin gazetelerinde yapılan ayrıntılı incelemeler, kaza ve kurtarma haberlerinin benzer şekilde aktarıldığını göstermektedir. Bu haberler, Vekayi-i Zabtiye’de ayrı ayrı duyurulurken Takvim-i Vekayi’de “Madalya” başlığı altında bir arada verilerek standart bir bildirim sürecine dönüşmüştür[9] . Bu yönüyle basın; kaza, kurtarma ve taltif sürecini kamuoyuna duyurarak temelde yardımlaşma gibi toplumsal değerleri canlı tutma ve devletin egemenliğini görünür kılma bakımından önemli bir rol üstlenmiştir. Ayrıca basında yer alan haberler, kurtarma olaylarına tanık olan bireylerin duygusal tepkilerine dair bazı ipuçları sunmaktadır[10]. Bu bakımdan basın, kapsamlı bir şekilde taranmış olsa da esas itibarıyla tanıklıkların duygusal temsillerine ilişkin fikir edinmek amacıyla kullanılmıştır.
BOA’da kelime esaslı yapılan incelemelerde genel olarak tüm imparatorluk çapında çok sayıda örnekle karşılaşılmıştır. Bu nedenle çalışma; daha derinlemesine bir perspektif sunabilmek amacıyla İstanbul ile sınırlandırılmıştır[11]. Zaman bakımından ise “nişan, rütbe ve diğer onurlandırma mekanizmalarının çok önem kazandığı ve bunların girift bir protokole bağlandığı” 19. yüzyıla odaklanılmıştır[12]. “Onur nişanları çağı” olarak nitelendirilen[13] bu süreçte özel olarak II. Abdülhamid dönemi (1876-1909) merkeze alınmıştır. II. Mahmud, Abdülmecid ve Abdülaziz gibi yakın dönem seleflerinin aksine II. Abdülhamid, kendini dışarıya kapatarak kamusal alanda daha nadir görünmüştür. Bu yönüyle “iktidar titreşimleri” yayarak “görünmeden varlıklarını hissettirme” yoluna giden daha uzak seleflerini takip etmişti. Böylece “daha efsanevi bir havaya bürünmüş” ama “şahsi görünürlüğünün verdiği meşruiyet kaynağından yoksun” kalmıştı. Bu noktada çağdaşı hükümdarlar arasındaki meşru konumunu da korumak isteyen “…Padişahın resmî bir biçimde efsaneleşmesi için simgeler aracılığıyla tebaasına ulaşma, egemenliğini görülmeden pekiştirme yoluna gidilmesi gerekiyordu…”. Üstelik bu tutumun Britanya ve Japonya örneklerinde de karşılığını bulmak mümkündü[14]. Nihayetinde II. Abdülhamid, bir yandan madalya ve nişan ile taltif etmenin “itibar ve prestijinden” faydalanarak “bağlılık ve sadakat duygusu uyandırmaya” çalışan[15] bir diğer yönüyle bunları “giderek artan sayıda ve gelişi güzel bir şekilde hak etmeyen kişilere dağıtılması” ile ilgili eleştirilerin odağında yer alan bir padişah olmuştur[16]. Gerçekten de Tahlisiye Madalyası, her ne kadar Abdülmecid döneminde ihdas edilmiş olsa da II. Abdülhamid tarafından “sahiplenilmiş” ve daha geniş bir kullanım alanına sahip olmuştur[17]. Bu nedenle II. Abdülhamid döneminin incelenmesi, cankurtaranların taltifine ilişkin hem 19. yüzyılın son çeyreğinden hem de 20. yüzyılın başlarından seçilen örneklerin birlikte değerlendirilmesine imkân sağlamıştır.
Denizde ve karada meydana gelen çeşitli kazalar ve doğal afetlerde kendi canını tehlikeye atarak başkasını kurtaranları taltif etmek amacıyla Tahlisiye Madalyası dışında İftihar Madalyası ve Mecidî Nişanı da kullanılmıştır. Hatta sadece bir örnekle sınırlı olsa da cankurtaranların Ceyb-i Hümâyun’dan (Padişahların şahsi hazinesi) verilen parayla da taltif edildikleri tespit edilmiştir. İnsani değerleri yüceltme adına ihdas edilen bu madalya ve nişanlar, genel olarak imparatorluğa sadakatin, içinde yaşadığı topluma duyarlılığın bir timsali olarak verilmiştir. Hem tanıkların övgüsünü ve saygısını kazanma hem de devletin taltifine mazhar olma, ödüllendirme mekanizmasının kamusal yönüne işaret etmesi bakımından da önemlidir. Böylece taltif mekanizması, bireysel fedakârlığı ödüllendirmenin ötesinde, sadakat üretme ve benzer davranışları teşvik etme, toplumsal hafızaya kazıma ve geleceğe taşıma işlevi gören sembolik bir araç hâline gelmiştir.
1. Can Kurtaranlar İçin Taltif Edilmenin Nizamı
Kendi canını tehlikeye atarak başkalarını kurtaranlar, Osmanlı uygulamasında çoğunlukla Tahlisiye Madalyası ile taltif edilmişlerdir. Madalyanın ismi, can kurtarma anlamına gelen tahlisiye kelimesine izafeten verilmiş olup kimi zaman doğrudan “cankurtaran madalyası” şeklinde de belirtilmiştir. Bu madalya, gümüş ve bakırdan imal edilmek üzere tasarlanmış olmasına rağmen bakırdan olanı üretilmemiş, gümüş olanı ise 7,5 dirhem ağırlığında (yaklaşık 24 gr), 36.7 mm çapında ve 830 ayardadır. Madalyanın ön ve arka kısımlarının etrafı “Arap tarzında” nakışlarla süslü olup ön yüzünün ortasında tuğra, arka yüzünün ortasında “Halka düştükçe edenler imdad/Olunur midhat ü tahsin ile yad” (Düşenlere yardım eden, her zaman övgü ve hayranlıkla hatırlanacaktır) beyti bulunmaktadır[18]. Madalya yazıları Naif Efendi’ye (hattat), tuğrası Hüsrev Efendi’ye, nakışları ise Mr. James Robertson’a aittir[19]. Bu durum, tasarım sürecinde hem Osmanlı hattatlık geleneğinin hem de dönemin teknik imkânlarının bir arada kullanıldığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Tahlisiye Madalyası, Abdülmecid döneminde ihdas edilmiştir. Bu dönemin son yılları, madalya ihdasının belirgin bir şekilde azaldığı, fakat “…İmparatorluğun ilk sivil veya ‘halk’ mükâfatlarının mütevazı bir şekilde de olsa ortaya çıkmasıyla mana kazandığı” bir zamana tekabül etmektedir[20]. Mehmet Zeki Pakalın, madalyanın ihdas tarihi olarak Hicri 1276 (1859) yılını belirtmektedir[21]. Ancak Edhem Eldem, bu bilgiyi doğrulayacak herhangi bir kaynağın zikredilmemiş olması nedeniyle madalyanın ihdas tarihine ihtiyatlı yaklaşılması gerektiğine dikkat çekmektedir. Yazar, madalyanın stoklarının yeterli olup olmadığıyla ilgili Kuyumcubaşı Bogos Bey’e danışılmasını konu edinen 17 Haziran 1858 tarihli bir belgeye ulaşmıştır. Yazara göre hem bu tarih hem de stokların yetersiz olması durumu dikkate alındığında madalyanın en azından 1857’de, hatta daha öncesinde bile ihdas edilmiş olma olasılığı kuvvet kazanmaktadır.[22] Özellikle de Kırım Savaşı’nın sona ermesinden sonra durumun normalleşmesi ve imali gereken yüzbinlerce madalyayla ilgili yükün hafiflemesi akabinde Tahlisiye Madalyası’nın üretimine geçilmiş olması daha muhtemeldir. Eldem, bu tür madalyaların Danimarka’da 1812’den, Belçika’da ise I. Leopold döneminden (1831-1865) itibaren kullanıldığını belirtmekle birlikte asıl ilham kaynağının Fransa olabileceğini savunmaktadır. Nitekim III. Napoleon tarafından ihdas edilen benzer bir madalya, içinde Osmanlı askerlerinin bulunduğu bir teknenin Fransız bahriyeliler tarafından kurtarılması sonrasında verilmiştir. Kırım Savaşı sırasında asker nakliyatının stratejik önemi göz önünde bulundurulduğunda, benzer olayların sıklıkla yaşanma ihtimalinin de Osmanlı bağlamında böyle bir madalyanın ihdasını teşvik eden unsurlar arasında değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır[23]. Bu çerçevede Tahlisiye Madalyası’nı yalnızca iç dinamiklerin ürünü bir düzenleme olarak değil, 19. yüzyılda Avrupa’da giderek yaygınlaşan sivil kahramanlık ödülleri uygulamasının Osmanlı bağlamında yeniden yorumlanmış bir tezahürü olarak değerlendirmek mümkündür. Dolayısıyla Tahlisiye Madalyası’nın ihdası, yalnızca bir ödüllendirme uygulaması değil aynı zamanda 19. yüzyıl devletleri arasında dolaşımda olan sembolik meşruiyet araçlarını benimseme ve bu araçlara uyum sağlama çabasının bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Tahlisiye Madalyası, Abdülmecid zamanında ihdas edilmiş olmasına rağmen II. Abdülhamid döneminde yaygınlık kazanmış, nizamnamesi de 16 Kasım 1892 tarihinde yayımlanarak son şeklini almıştır[24]. Nizamnamenin madalyadan sonra yayımlanması, nadir görülen bir uygulamadır. Ancak yüzyılın sonlarına ait Salnâme’lerde madalyanın nizamnamenin yayımlandığı tarihte II. Abdülhamid tarafından ihdas edildiğinin belirtilmesi dikkati çekmektedir[25]. Bu durum, geç dönemde yapılan düzenlemenin adeta yeni bir madalya ihdası gibi algılandığını ya da sunulduğunu düşündürmektedir. Söz konusu nizamnameye göre Tahlisiye Madalyasının yeşil, kırmızı, beyaz ve bu üç rengin birleşiminden oluşan dört kurdelesi vardır. Madalyanın kurdele rengi, kişinin gerçekleştirdiği can kurtarma sayısına göre değişmektedir. Can kurtarma eylemi her tekrar ettiğinde yeni bir madalyayla taltif edilmesi yerine sadece kurdelesinin rengi sırasıyla kırmızı, beyaz ve bu üç rengi bir arada ihtiva eden kurdeleyle değiştirilecektir[26]. Tahlisiye Madalyası, genel olarak yangın, deniz, göl ve nehirlere düşme, bina ve duvar çökmesi ile doğal afetlerde kendi hayatını riske atarak başkalarını kurtaranlara verilecekti. Eğer kurtarılan kişinin tedavi edilmesi gerekliyse cankurtaran tarafından en yakın belediye veya zaptiye memuruna haber verilmesi gerekmekteydi. Bu aşamada madalyanın verilebilmesi için cankurtaranın kimlik bilgileri kayıt altına alınmalıydı. Eğer cankurtaran kişi, bir devlet görevlisiyse bağlı bulunduğu kurumunca, tebaadan ise İstanbul’da Şehremaneti veya Zaptiye Nezareti, taşrada yine Zaptiye Nezareti’nin yanı sıra mahalli idareler ve mutasarrıflıklarca bir tahkikat yürütülecekti. Bu tahkikat, her defasında tekrarlanacak, Tahlisiye Madalyası verilecek kişilerin kimlik bilgileri Dâhiliye Nezareti’ne, oradan Sadarete gönderilecekti. Askeriyeye mensup olanlar içinse Seraskerlik, Bahriye Nezareti ve Tophane Müşiriyeti’nden yine Sadaret’e gönderilerek padişahın onayına sunulacaktı. Uygun bulunması hâlinde taltif işlemi, padişah iradesiyle kesinlik kazanacaktı[27]. Görüldüğü gibi kendi canını tehlikeye atanları mükâfatlandırmak için hazırlanan Tahlisiye Madalyası, yürütülen uzun bir bürokratik tahkikat neticesinde verilmiştir[28]. Bu çok aşamalı süreç, yalnızca ödüllendirmenin teknik bir prosedürü değil aynı zamanda II. Abdülhamid döneminde belirginleşen denetim mekanizmalarının bir yansımasıdır. Fedakârlık gibi bireysel ve ani gelişen bir eylemin dahi kayıt altına alınması, soruşturulması ve merkezî makamlara arz edilmesi, devletin toplumsal alan üzerindeki gözetim kapasitesini artırma eğilimiyle paralellik göstermektedir. Ayrıca devletin resmî takdiri, fedakârlık, merhamet ve cesaret gibi ahlâkî erdemleri kamusal bir değere dönüştürmüş olmaktadır. Taltif edilen kişi yalnızca bir “cankurtaran” değil, aynı zamanda devletin himayesini hak eden örnek bir tebaa olarak temsil edilmektedir. Dolayısıyla Tahlisiye Madalyası, sembolik bir ödül olmanın yanı sıra sadakat üretimine hizmet eden bir araçtır.
Tahlisiye Madalyası’nın verilme usulü kadar, ölüm hâlinde statüsünün ne olacağı meselesi de dönemin hukukî ve sembolik hassasiyetlerini yansıtmaktadır. Nizamnamede ölüm hâlinde madalyanın geri alınıp alınmayacağına dair açık bir bilgi yer almamaktadır[29]. Konuyla ilgili 2 Şubat 1893 tarihli yazışmada, ilk olarak geri alınması yönündeki görüşe karşın vârislerine devredilmesinin daha uygun olacağı belirtilmiştir. 8 Şubat 1893’te alınan kararla vefat hâlinde madalyanın takılmayıp saklanması şartıyla vârislere devredilebileceği kararlaştırılmıştır[30]. Tahlisiye madalyaları için 5 kuruş berat harcı alınacak olup istenildiği zaman göğse takılabilecektir[31]. Bu düzenleme, madalyanın yalnızca bireysel bir takdir aracı değil, aile nezdinde muhafaza edilen bir onur ve hatıra nesnesi olarak da anlam kazandığını göstermektedir.
Cankurtaranlar, bazı durumlarda İftihar Madalyası ile de taltif edilmişlerdir. Bu madalya, “muhtemelen II. Mahmud zamanındaki Nişan-ı İftihar’dan kısmen de olsa esinlenerek” ihdas edilmiştir. Yine madalya üzerinde tarih bulunmadığı için tam olarak ne zaman ihdas edildiği kesin değildir. Her ne kadar nizamnamesi, 6 Aralık 1888 tarihinde yayımlanmış olsa da Şeker Ahmed Ali Paşa’nın 13 Eylül 1885’te bu madalyayla taltif edilmiş olması, yaklaşık üç yıl öncesinde ihdas edilmiş olması ihtimalini düşündürmektedir[32]. Nizamnamesine göre bu madalyanın bir tarafında Osmanlı arması diğer tarafında defne dalı arasında madalya sahibinin adının yazılacağı boş bir alan vardı. Kırmızı renkli kurdele ile altın ve gümüş olmak üzere iki türde hazırlanmış olup istendiğinde göğsün sol tarafına takılabilecekti. Madalyanın fazla sayıda yapılması gerekirse masrafları Maliye Hazinesi’nden, ara sıra verildiğindeyse padişahın şahsi hazinesinden karşılanacaktı. İftihar Madalyası; hamiyet, yiğitlik/cesaret ve güzel hizmetlerde bulunanları ödüllendirmek için ihdas edilmiştir. Devletine sadık olup ziraatın, sanatın ve mesleğinin ilerlemesine katkı sağlayan, yangın ve salgın hastalık zamanlarında memleketine, milletine ve tüm insanlığa faydalı hizmette bulunan Osmanlı ve ecnebi tebaasına verilecekti[33]. Sanayi alanında verilen ödül olarak da kullanılan İftihar Madalyası, bu durumda kırmızı-beyaz renkli kurdele ile sunulmuştur[34]. Daha sonra ise Sanayi-i Nefise Madalyası’na dönüştürülmüştür. Her iki madalya karşılaştırıldığında ağırlık ve şekil olarak birbirinden farklıdır[35]. Bu durum, İftihar Madalyası’nın Tahlisiye Madalyası’na kıyasla daha kapsayıcı bir hizmet anlayışına dayandığını ve fedakârlığı çok boyutlu bir kamusal erdem olarak tanımladığını göstermektedir.
Cankurtaranları ödüllendirmek için Tahlisiye ve İftihar madalyalarının yanı sıra 1268 (1851) yılında Sultan Abdülmecid tarafından ihdas edilen ve kendi adını taşıyan Mecidî Nişanı da kullanılmıştır. Beş dereceli olan bu nişan, dördüncü dereceye kadar altından imal edilirken beşinci derecesi “gümüş levha üzerindeki Tuğra ile, bunun etrafı kırmızı mine üzerinde altın hatla” çevrelenmiştir. Nişanın üzerinde “Hamiyet”, “Gayret” ve “Sadakat” nitelikleri ile tesis tarihi olan 1268 yılı yazılıdır. Bu nişanın verilebilmesi için gerekli şartlardan biri, asker ve memurların en az 20 yıl hizmet etmiş olmalarıdır. Öncelikle beşinci dereceden Mecidî Nişan ile taltif edilen kişiler, hizmetlerinin yanı sıra belli süreler sonunda daha üst rütbelere geçebilmekteydi. Bazı istisnalar hariç tutulmak kaydıyla beşinci rütbede iki, dördüncü rütbede üç, üçüncü rütbede üç, ikinci rütbede iki sene bulunmuş olmak gerekliydi. Bu kademeli yapı, nişanın aynı zamanda hiyerarşik bir sadakat ve hizmet sisteminin parçası olarak tasarlandığını göstermektedir. Ecnebiler hariç, her bir rütbe için değişen miktarlarda berat harcı alınacak olup bu ücret beşinci derece için 250 kuruştu. Yabancılara verilecek nişanlar istisna tutularak her bir rütbe için verilebilecek madalyalara üst sınır getirilmişti. Bunlar sırasıyla 50, 150, 800, 3.000 ve 10.000 şeklinde belirlenmişti. İmparatorluğun sonuna kadar verilmeye devam eden Mecid Nişanının özellikle düşük rütbeli olanları daha fazla basıldığı için günümüzde nispeten daha kolay bulunabilmiştir[36]. Cankurtaranlar, padişahların şahsi hazinesinden verilen parayla da taltif edilmiştir[37]. Bu uygulama, sembolik nişan ve madalyaların yanı sıra doğrudan maddî ödüllendirmenin de kullanılabildiğini göstermektedir. Bu çerçevede taltif pratiği, sembolik meşruiyet, kurumsal hiyerarşi ve maddî karşılık unsurlarını bir arada barındıran çok katmanlı bir ödüllendirme düzeni olarak karşımıza çıkmaktadır.
Taltif mekanizması, her zaman nizamnâmelerde öngörüldüğü gibi sorunsuz işlememiştir. Kimi zaman cankurtaranlara verilmesi uygun görülen Tahlisiye veya İftihar Madalyası ile Mecidî Nişanının hazırlanıp takdim edilmesi uzun bir zaman alabilmekteydi. Nitekim Bostancı Reji Sandalı kolbaşılarından Kadri Efendi, sadakati ve can kurtarma konusundaki hizmetlerinin karşılığında dört beş sene önce takdim edilen beşinci rütbeden Mecidî Nişanı ile Tahlisiye Madalyasını alamamıştır. Bunun üzerine bir arzuhal ile müracaat etmiş, gereğinin yapılmasını “lütfen ve merhameten” talep etmiştir. Gerekli inceleme yapıldığında konunun doğruluğu saptanmış ve ilgili birimler bilgilendirilmiştir[38]. Tahlisiye madalyalarının tükenmesi de gecikmelere neden olabilmekteydi. 1903 yılında tahlisiye madalyalarını alamayanların müracaatı üzerine bu konu gündeme gelmiş, Darphane-i Âmire’de imal ettirilmesi ve ilgili kişilere takdim edilmesi istenmiştir[39]. Bu tür gecikmeler, devletin sembolik takdir iradesi ile idarî ve teknik imkânları arasındaki mesafeyi ortaya koymaktadır.
2. İstanbul’un Cankurtaranları ve Taltif Araçları
Osmanlı İmparatorluğu’nda meydana gelen çeşitli kazalarda can kurtarma hizmeti vermek üzere teşkil edilmiş kurumsal yapılar mevcuttu. Özellikle 19. yüzyılın ortalarından itibaren dünya ticaretinin ve denizcilik faaliyetlerinin hız kazanması, Osmanlı İmparatorluğu’nun da bu alanda bazı düzenlemeler yapmasını gerekli kılmıştı. Özellikle 1838 tarihli Bala Limanı Anlaşması, Avrupalı devletlerle kurulan ticari ilişkileri canlandırarak başta İngiltere olmak üzere birçok ülkenin Osmanlı limanlarına yönelik deniz trafiğini artırmıştır[40]. Bu gelişme, deniz kazaları ve kurtarma faaliyetlerini daha görünür ve idarî bakımdan düzenlenmesi gereken bir mesele hâline getirmiştir. Bu sürecin devamında, Kırım Harbi sırasında isim değişikliğine giden ve uluslararası alanda kurtarma hizmetlerinin öncüsü sayılan Royal National Lifeboat Institution’ın etkisiyle Osmanlı İmparatorluğu da gemi kazalarını önleme ve kurtarma faaliyetlerini kurumsallaştırma yönünde birtakım girişimlerde bulunmuştur. 1866 yılında Fransa Sefaretinin de talebi üzerine yurt dışındaki benzer uygulamaları inceleyen Osmanlı İmparatorluğu, ertesi yıl Karadeniz Boğazı girişindeki tahlisiye hizmetlerinin düzenlenmesi amacıyla bir komisyon oluşturulmasına karar vermiştir. Komisyonda yer alan Henry Woods’un da önemli katkılarıyla 1869 yılında kurtarma faaliyetleri yürütmek üzere Karadeniz Boğazında bir Tahlisiye İdaresi kurulmuştur[41]. Ancak söz konusu İdare, faaliyet sahası ve kurumsal yapısı itibarıyla doğrudan deniz kazalarının önlenmesi ve kurtarma organizasyonuna odaklanan ayrı bir teşkilat yapısı sergilemektedir. Bu çalışma ise İstanbul’da bireysel ya da yarı-kurumsal düzeyde yürütülen kurtarma faaliyetlerine ve bu faaliyetlerin hangi taltif araçlarıyla ödüllendirildiğine odaklanmaktadır. Dolayısıyla Boğaz’daki Tahlisiye İdaresi’nin teşkilat yapısı ve işleyişi inceleme kapsamı dışında bırakılmıştır.
Yangınlar ve doğal afetler de İmparatorluğun ve başkent İstanbul’un erken dönemlerinden itibaren süregelen bir problemiydi. Bu tür felaketler hem can hem de mal kayıplarına yol açmaları nedeniyle yalnızca bireyleri değil, toplumsal düzeni ve şehrin yeniden inşa süreçlerini de etkileyerek imparatorluğu sosyal ve ekonomik bakımdan derinden sarsmaktaydı[42]. İstanbul’da başlangıçta evinde merdiven ve içi su dolu fıçı bulundurmak gibi yükümlülüklerle halk tarafından “gelişigüzel” sürdürülen yangınlarla mücadelede esas amaç, yangının söndürülmesi değil evlerin baltalarla yıkılarak yayılmasını önlemekti. 18. yüzyılda ise yangınla mücadele, tulumbacı ocağı ile daha örgütlü ve teşkilatlı bir nitelik kazanmıştır[43]. Bununla birlikte geniş alanlara yayılan ve ciddi can kayıplarına yol açan büyük yangınlar sonraki dönemlerde de devam etmiştir[44]. Bu noktada can ve mal kayıpları bakımından devleti zor duruma düşüren 1870 Beyoğlu Yangını, önemli bir kırılma noktası olmuştur[45]. Daha sonraki süreci planlayıp yangın söndürme konusunda teşkilatlanma çalışmaları kapsamında Budapeşte İtfaiye Alay Kumandanı Kont Edmond Szechenyi, itfaiye taburları kurmak üzere 1874’te İstanbul’a getirtilmiştir. Bu dönemde itfaiye teşkilatı, bir yandan yangınlara hızlı müdahale etme amacıyla toz söndürücüler, su temini için vapur ve tulumbalı arabalar gibi teknolojik yenilikleri takip etmiş, diğer yandan merdiven ile tahliye, pencereden bez üzerine atlama, bez boru aracılığıyla kurtarma gibi yöntemlerle tatbikat yapmıştır. Tüm tedbirlere rağmen İstanbul’da çeşitli sebeplerle pek çok yangın çıkmış, bunun sonucunda can ve mal kayıpları yaşanmıştır[46]. Bu yangınlar, sadece evinde/iş yerinde mahsur kalanları değil onları kurtarmaya çalışanları da etkilemiştir. Bazı vakalarda kurtarma faaliyetleri bizzat müdahale edenlerin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır[47].
İstanbulluların vicdanî sorumluluğu devam etmekle birlikte yangınların söndürülmesi ve mahsur kalanların kurtarılması, belirli ölçüde kurumsallaşmış bir yapı içerisinde yürütülmekteydi. Buna karşılık hem karada hem de denizde meydana gelen kazalarda ve deprem, sel, fırtına gibi doğal afetlerde ise böyle bir kurtarma teşkilatından söz etmek mümkün görünmemektedir. Bu alandaki boşluk; 1892’de altı katlı bir otel binasının aniden yıkılmasıyla daha görünür hale gelmiştir. Beş işçinin öldüğü, on üç işçinin de yaralandığı söz konusu kaza, “afet yönetimi ve koordinasyon konusundaki eksiklikleri” gözler önüne sermişti. Bu noktada Szechenyi Paşa, karada ve denizde meydana gelen her türlü kaza, yangın ve doğal afette zor durumda kalanlara bilinçli bir yardımda bulunmak ve tedavi hizmeti sunmak amacıyla Heyet-i Tahlisiye adında bir kurtarma örgütü kurma girişiminde bulunmuştur. II. Abdülhamid’in yaveri ve danışmanı Ahmet Şakir Paşa’yı “son derece heyecanlandırmış” olan bu tasarı, Saray’a sunulmuş olmasına rağmen gereken ilgiyi görmemiştir. Szechenyi Paşa, 13 Şubat 1911 tarihinde projesini tekrar sunmuştur. Kemalettin Kuzucu, dönemin basınında İstanbul’da bir kurtarma örgütü kurulduğunu tespit etmiş, ama bu bilginin arşiv belgeleriyle teyit edilemediğine ve ilerleyen yıllarda da herhangi bir faaliyetine rastlanmadığına dikkat çekmiştir[48]. Bu durum, girişimin kurumsal bir yapıya dönüşemediğini düşündürmektedir. Dolayısıyla yangınları söndürmek ve mahsur kalanları kurtarmakla görevli itfaiye teşkilatı hariç tutulursa başkent İstanbul’da can kurtarma konusunda sistemli bir örgütlenmeden bahsetmek zordur. Bu alandaki müdahaleler, daha çok toplumsal duyarlılık, yardımlaşma ve bireysel fedakârlık gibi insani değerlere dayalı reflekslerle şekillenmiştir. Devletin taltif uygulaması ise bu tür davranışları resmî takdir çerçevesine dâhil ederek hem görünürlük kazandırmış hem de benzer fedakârlıkları teşvik eden bir araç işlevi görmüştür.
Cankurtaranların ödüllendirilmesine yönelik bir taltif sisteminin tesis edilmesi, başkent İstanbul’un denizde “yeni” ulaşım taşıtlarıyla tanıştığı bir döneme rastlamaktadır. 19. yüzyılın ortalarından itibaren ulaşım alanında yaşanan dönüşüm, şehrin gündelik hayatını hızlandırırken risk alanlarını da genişletmiştir. Bir yanda devletin diğer yanda yabancı müteşebbislerin girişimleriyle başlayan Boğaziçi’nde yolcu taşıma süreci, 1851’de Şirket-i Hayriye’nin kurulmasıyla daha sistemli bir yapı kazanmıştır. Karayolunda da Dersaadet Tramvay Şirketi ile birlikte şimendifer, omnibüs ve otomobil şehir içi yolcu taşımacılığında kullanılmaya başlanmıştır[49]. Bu süreçte özellikle sürücülerin (kaptan, süvari, şoför) veya yolcuların, hatta kara yolunda yayaların dikkatsizliği neticesinde meydana gelen pek çok kaza meydana gelmiştir. Bu olaylarda ilk sırayı, denizde meydana gelenler almaktadır. Kayık, mavna, sandal, vapur ve zaman zaman gemiler, çarpışmalar ya da yolcu alma ve indirme sırasında birçok kazaya karışmıştır. Ayrıca rıhtım veya köprü civarında denize düşenler, intihar girişiminde bulunanlar ya da yüzerken dalgaların sürüklediği kişiler de boğulma tehlikesi yaşamıştır. Karada ise en çok tren, tramvay ve atlı arabaların karıştığı kazalar meydana gelmiştir[50]. Şehir içi ulaşım çeşitlenirken düzenleyici ve denetleyici mekanizmaların aynı hızla gelişememesi riskleri artırmıştır. Son dönem Osmanlı İstanbul’unda alt yapı eksiklikleri, yapısal sorunlar ve maddî yetersizlikler de kazalara zemin hazırlamıştır. Ahşap evlerin yapısal özellikleri ve bitişik nizam inşa edilmeleri, yangın söndürme ekipmanlarındaki yetersizlik, dar ve çıkmaz sokaklar, harap durumdaki duvarların yıkılması, kazaların ve felaketlerin boyutunu büyütmüştür[51]. Fırtına, sel gibi doğal afetler de insanları başkasının yardımına muhtaç durumda bırakmıştır[52]. Böylece bireysel cesaret ve müdahaleler, şehir hayatının kaçınılmaz bir unsuru hâline gelmiştir.
Denizde ve karada meydana gelen çeşitli kazaların ardından gerçekleştirilen kurtarma girişimleri, elbette her zaman başarıyla neticelenmemiştir. Modernleşen ulaşım imkânlarının ve yoğun şehir hayatının ürettiği riskler, kimi zaman müdahaleyi güçleştirmiştir. Böyle kazalar, basit yaralanmalardan kalıcı sakatlıklara ve ölümlere uzanan ağır sonuçlar doğurmuştur. Örneğin Büyükada’dan Galata Köprüsü’ne gelen vapurda yolculuk eden bir adam, Sarayburnu önlerinde denize düşünce “canhıraş bir seda ile” yardım istemiştir. Bunun üzerine bindiği vapur ile Kadıköy’den gelen diğer vapur sandallarını indirmiş, “hamiyetli” iki adam denize atlamıştır. Ne var ki kuvvetli akıntı, tüm çabalara rağmen müdahaleyi sonuçsuz bırakmış ve kazazedenin kurtarılması mümkün olmamıştır[53]. Bununla birlikte, her vaka bu şekilde trajik bir sonla noktalanmamıştır. Zamanında ve cesaretle uzanan bir yardım eli sayesinde ölümle burun buruna gelen pek çok kişi hayata tutunabilmiştir. Bu çalışmada, kazalarda ve doğal afetlerde hayatını kaybedenler değil ölümle burun buruna geldikleri durumlarda kendilerine uzanan yardım eli sayesinde hayata tutunanlar ile onları kurtarmak için canlarını tehlikeye atanlar konu edilmiştir. Dolayısıyla odak noktası, felaketin kendisinden ziyade müdahale anı ve bu müdahalenin devlet tarafından nasıl anlamlandırılıp taltif edildiğidir.
Denizde gerçekleşen kazalarda ve kurtarma olaylarında, kamusal alanda daha görünür olan erkeklerin ağırlıkta olduğu görülmektedir. 1887’de Üsküdar’dan Kabataş İskelesi’ne ağnam (koyun) taşırken denize düşen Kasap Hasan Ağa’yı kurtaran bir yüzbaşı ve polis “cankurtaran madalyalarıyla taltif ” edilmişlerdir[54]. Askerî ve mülkî görevlilerin müdahalesi, kurtarma eyleminin aynı zamanda kamusal bir görev bilinci çerçevesinde değerlendirildiğini göstermektedir. Hassa Ordu-yı Hümayunu Eczacısı Ali Rıza Efendi, Arnavutköy Rıhtımı üzerinden denize düşerek “telef olmak derecesine gelmiş olan” Osmanlı tebaasından Yani oğlu Kaptan Dimitri’yi kurtararak “cankurtaran madalyasıyla taltif ” edilmiştir[55]. Burada dinî kimlikten ziyade hayat kurtarma fiiline odaklanılmış olması dikkati çekmektedir. Bakırköy Rüsumat Memuru Salim Efendi, 1893 yılında Bakırköy sahilindeki boş bir sandalın içine baktığında dört kişiyi yatar halde görmüştür. Sorgulamanın ardından kendilerinin gece boyunca içip sarhoş olduktan sonra uyuyakaldıklarını ve rüzgârın şiddetiyle sandalın Bakırköy sahiline kadar geldiğini öğrenmiştir. Ardından sandal içindekileri sahile çıkarıp kurtarmıştır. Daha önce Tahlisiye Madalyasına sahip olduğu için sadece şerit değişikliği yapılmasına karar verilmiştir. Ancak kayıtlarda kendisine böyle bir madalya verildiğine dair bir kayıt bulunamayınca, kendisinden bu durumu belgeleyen beratını ibraz etmesi istenmiştir[56]. Bu vaka, kurtarma eyleminin yalnızca kazalarla sınırlı olmadığını, ihmalkârlık veya dikkatsizlik sonucu ortaya çıkan tehlikeleri de kapsadığını göstermesi bakımından önemlidir.
20. yüzyılın başlarında şehir içi vapur ulaşımı sırasında meydana gelen kazalar, kurtarma faaliyetlerinin yoğunlaştığı alanlardan biri olmuştur. Birinci Daire-i Belediye kâtiplerinden Celal Efendi, bir yaz günü Köprü’den Şirket-i Hayriye vapuruna binerken denize düşmüş, “boğulmasına ramak kalmış” iken denize atlayan vapur mültezimi Nikolaki ile çımacı Hasan tarafından kurtarılmıştır. Yapılan tahkikat sonrasında her iki görevli birer Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[57]. Anlaşıldığı kadarıyla vapur personeli, ulaşımı sağlayan görevliler olmalarının yanında fiilî cankurtaranlar olarak da önemli vazifeler üstlenmiştir. Aynı yıl sonbaharında Müskirat Tezkere Muharriri Mehmed İhsan Efendi, rıhtımdan denize düşerek boğulma tehlikesi geçiren Petro’yu hemen denize atlayarak kurtarmış ve bu davranışı nedeniyle Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[58]. Şirket-i Hayriye’nin 37 numaralı vapurundan iskeleye çıkacağı sırada denize düşen Tanaş isimli bir kişi ise kendilerini denize atan açıktan ikinci Komiser Hacı Ali, açıktan Çavuş Mehmed, köprü polislerinden Erzincanlı İsmail ve Çımacı Mustafa tarafından kurtarılmıştır. Bu kişiler, yapılan tahkikatın akabinde Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmişlerdir[59]. Balıkçı Aleko’nun oğlu Niko da Büyükdere’den hareket eden bir sandalın devrilmesiyle denize düşen dört kişiden birini “kendisini denize atmak suretiyle” kurtarmış ve Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[60]. Aynı yıl Unkapanı Köprüsü’nden denize düşen İsmail adındaki bir kişi, boğulmak üzereyken Komiser Hasan Basri ile Polis Rüştü Efendi, Unkapanı Değirmeni Kolbaşısı Mustafa ve ameleden Derviş tarafından kurtarılmıştır. Bu kişiler de Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmişlerdir[61]. Yine Üsküdar’dan hareket eden Şirket-i Hayriye’nin 41 numaralı vapurundan denize düşen süvari jandarma onbaşılarından Ali, hemen denize atlayan üçüncü komiser Ömer ile şirketin 45 numaralı vapur memuru Nazif Efendi tarafından kurtarılmıştır. Bir yanda şirket mürettebatının diğer yanda bir kamu görevlisinin fedakâr ve duyarlı davranışı da Tahlisiye Madalyası ile ödüllendirilmiştir[62]. Kuruçeşme’de bindikleri sandalın devrilmesiyle denize düşen iki kişi de fener çavuşlarından Faik tarafından kurtarılmıştır. Aynı şekilde taltif edilmesi için kendisi bizzat arzuhalle müracaatta bulunmuştur[63]. Bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde, şehir içi deniz ulaşımında meydana gelen kazaların çoğunlukla iskeleye biniş ve iniş sırasında, köprü ve rıhtım çevresinde gerçekleştiği görülmektedir. Fedakârlık göstererek cankurtaranların önemli bir kısmının vapur personeli, polis ve belediye görevlileri olduğu görülmektedir.
Deniz kazaları; şiddetli fırtınaların etkisiyle yaşanan alabora vakaları ve yüzme bilmeden denize girme gibi farklı risk türlerini de kapsamaktadır. Müdahaleler ise yine vapur personelinin yanı sıra polis ve jandarma gibi kamu görevlileri tarafından gerçekleştirilmiştir. Topal Hasan’ın 9 numaralı kayığını kiralayan Rum İstimat, Davutpaşa İskelesi’nden otuz yedi çuval kömürü yükleyip Harem İskelesi’ne getirirken şiddetli esen rüzgâr nedeniyle kontrolü kaybetmiştir. Alabora olan kayıktan denize düşen İstimat ile Ermeni milletinden 17 yaşlarındaki Aris ve 16 yaşlarındaki Vahran’ın yardım isteği üzerine Şirket-i Hayriye’nin 48 numaralı mürettebatı tarafından kurtarılmışlar ve dinlenmeleri için Haydarpaşa’ya getirilmişlerdir. Kurtarma hizmetinde yararlılık gösteren vapurun kaptanı Şeref, makinisti Sadeddin, memuru Sami ve lostromosu Nazmi ve Kamil ile tayfası Şükrü, birer Tahlisiye Madalyasıyla ödüllendirilmiştir64. Ancak birkaç ay sonra Nazmi Efendi’nin Tahlisiye Madalyasına sahip olduğu anlaşılmış, yeni bir madalya verilmek yerine nizamname uyarınca kurdelesinin renginin kırmızıyla değiştirilmesine karar verilmiştir[65]. Bu vaka, taltif sisteminin kademeli ve düzenlemeye bağlı işleyen yapısını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Ayakapı sahilinde yüzme bilmemesine rağmen denize giren 15 yaşlarındaki hamal İsmail’i boğulmak üzereyken bizzat denize atlayarak kurtaran Komiser Mahmud ve İsmail Efendi de taltif edilme talebinde bulunmuşlardır. Gerekli tahkikat yapılarak olayın doğruluğu anlaşılmış ancak taltifin ne şekilde yapılacağı belirtilmemiştir[66]. Trabzonlu Mahmudoğlu İdris, Yeniköy sahilinden geçerken su alan cam yüklü sandalıyla batmak üzereyken Bahriye askerlerinden Bahri Çavuş tarafından kurtarılmıştır. Yapılan tahkikat sonucunda, başkasının hayata tutunmasında rol oynayan bir kamu görevlisi Tahlisiye Madalyası ile taltif edilmiştir[67]. Kartallı Hüseyin Reis’in gemisi, şiddetli fırtınada oluşan dalgalara dayanamayarak sahile çarpıp parçalanmıştır. Denize düşen Necip, Mustafa ve Dimitri adındaki üç tayfa kurtarılmıştır. Bu fedakâr davranışı gösterenlerden komiser Abdullah Efendi’ye Mecidî Nişanı, Geyveli Polis Sava ve Nezaret-i Tahkik memurlarından Ali, Behçet ve Mehmet Ali efendilere birer Tahlisiye Madalyası verilmiştir[68]. Bu vaka, ödüllendirmenin katkı düzeyi ve statüye göre farklılaştırılabildiğini düşündürmektedir.
Deniz kazalarına ilişkin arşiv kayıtları, kadın ve çocukların çoğunlukla kazazede konumunda yer aldığını, vakaların ise sandala biniş ve yüzme esnasında gerçekleştiğini, kurtarma ve taltif pratiklerinde ise erkek kamu görevlilerinin belirgin bir ağırlığa sahip olduğunu göstermektedir. Çocuklar, genellikle vapura binerken, rıhtımda oynarken ve yüzerken boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Böyle durumlarda kamusal alanda daha etkin konumda bulunan ve çoğunlukla devlet görevlisi olan erkekler tarafından kurtarılmışlardır. 1885 yılında gerçekleşen bir kurtarma olayının kahramanı, Tiyatrolar Müfettişi Hilmi Efendi’dir. Yeniköy’de ikamet eden üç kadın ve yedi yaşlarında bir çocuk, eğlence maksadıyla Küçüksu Çayırı’na gitmiştir. Sahilden kayığa bindikleri sırada denize düşen çocuk, oradan geçen Hilmi Efendi tarafından fark edilmiş ve kendisinin denize atlamasıyla kurtarılmıştır. Hilmi Efendi, “cankurtaranlara mahsus madalya ile taltif ” edilmiştir[69]. 1890’da Mekteb-i Sultanî talebelerinden Halid Bey, Salı Pazarı’nda deniz hamamı uzağında yüzerken “gark olmak derecesine” geldiği sırada Taharri Memuru İsmail, Polis Çavuşu Rıza ve asker Nazmi tarafından kurtarılmıştır. Kamu görevlilerinin müşterek müdahalesiyle gerçekleşen bu kurtarma davranışları nedeniyle kendilerine birer “cankurtaran madalyası” verilmiştir[70]. Muammer adındaki çocuk ise Üsküdar Şemsipaşa’da girdiği denizde boğulma tehlikesi geçirmiştir. Bu sırada orada bulunan mülazım-ı sani Cevdet ile Dokuzuncu Daire-i Belediye amelesinden Halil, “kendilerini tehlikeye” atarak “boğulmasına ramak kalmış” olan çocuğu kurtarmışlardır. Bu kahramanca davranışları, Tahlisiye Madalyası ile ödüllendirilmiştir[71]. Sekiz yaşlarındaki Salim ismindeki çocuk ise 1906 yılı Ağustos’unda Reji Ambarı önündeki rıhtımda oynarken dengesini kaybederek denize düşmüştür. Cibali komiserlerinden Halil ve Ahmed ile Reji amelesinden Mustafa, “boğulmasına ramak kalmış” iken denize atlayarak çocuğu kurtarmıştır. Kendileri, bu davranışları nedeniyle birer Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[72]. İstinye sahilinde denize düşen yedi yaşındaki Koçu ismindeki çocuğu denize atlayarak kurtaran bakkal Hralambo da taltif edilme talebinde bulunmuştur. Gerekli tahkikat yapılarak olayın doğruluğu anlaşılmıştır. Ancak ödüllendirmenin hangi surette gerçekleştirileceğine dair kayıtlarda açık bir bilgiye rastlanmamıştır[73]. Bir diğer olayda Beşiktaş Yeni Mahalle’de ikamet eden Yorgi’nin 14 yaşlarındaki kızı Sofya, sabah beş buçuk civarında sandalla seyir hâlindeyken meydana gelen dalgalar sebebiyle denize düşmüştür. Karadağlı Milo Yankoviç, boğulmasına ramak kalmış Sofya’yı “elbisesiyle kendisini denize” atarak “mevt-i muhakkaktan” kurtarmış ve bu davranışından dolayı Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[74]. Kadınların da çeşitli sebeplerle denize düşerek kurtarma vakalarının öznesi hâline geldikleri anlaşılmaktadır. Örneğin Tabiiyet Kalemi Müdürü’nün karısı, 1893’te Boğaziçi’nde Kireçburnu Rıhtımı’ndan arabasıyla denize düşmüştür. Kendisini kurtaran askere Tahlisiye Madalyası verilmiştir[75]. Hayriye Hanım ise Şirket-i Hayriye vapurundan köprüye çıkacağı sırada denize düşmüştür. “Boğulmasına ramak kalmış” iken denize atlayarak kadını kurtaran Çımacı Mustafa, Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[76]. Bu örnekler, kadın ve çocukların çoğunlukla kazazede konumunda yer aldığını, kurtarıcıların ise büyük ölçüde erkek kamu görevlilerinden oluştuğunu göstermektedir.
Deniz kazalarından farklı olarak, arşiv kayıtlarında bilinçli bir eylem olarak intihar teşebbüsünde bulunan kişilerin de kurtarılmasına ve bu müdahalelerin taltif edilmesine dair dikkat çekici örnekler yer almaktadır. 1890 yılında Şirket-i Hayriye’nin 18 numaralı vapuruyla seyahat hâlinde olan bir kız, Mesarburnu açıklarında kendini denize atmıştır. Kızı kurtaran vapur tayfasından Ahmed, Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[77]. Yeniköy’de bir kış günü rıhtım kenarından denize atlayan Elen adındaki kız, yine vapur tayfasından Nikola tarafından kurtarılmıştır. Ölmek üzere olan Elen’i kendi “hayatını tehlikeye” atarak kurtaran Nikola, Tahlisiye Madalyası ile taltif edilmiştir[78]. Veli Bey ise bir yaz günü “intihar kastıyla kendisini denize atmış”tır. İkinci Daire-i Belediye memurlarından Manya Efendi ile Komiser Mustafa Efendi, kendi canlarını tehlikeye atarak Veli Bey’i kurtarmışlardır. Mustafa Efendi, ilk kez gerçekleşen can kurtarma hizmeti dolayısıyla yeşil kurdeleli Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir. Manya Efendi ise zaten kırmızı kurdeleli bir Tahlisiye Madalyasına sahip olduğu için sadece renginin değiştirilmesine karar verilmiştir[79]. Manya Efendi’nin madalyasının kurdele renginin kırmızı olmasına istinaden daha önce iki kez Tahlisiye Madalyasıyla taltif edildiği anlaşılmaktadır. Nizamname gereğince, bu son kurtarma eyleminde madalyasının kurdele rengi beyaz olarak değiştirilmiştir. Ali isimli bir amele de Rumelikavağı’ndan denize atlayarak intihara teşebbüs etmiştir. Şirket-i Hayriye’nin 49 numaralı tayfasından Şükrü ve Ahmed Çavuş, “kendilerini denize atmak suretiyle” onu kurtarmıştır. Yapılan tahkikatta Ahmed Çavuş, Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilirken Şükrü’nün daha önce sahip olduğu madalyasının kurdelesinin değiştirilmesine karar verilmiştir[80]. Bu örnekler, intihar kastı söz konusu olduğunda dahi bireyin niyetinden bağımsız biçimde “hayatın korunması” devlet nezdinde ahlâkî ve idarî bir öncelik olduğunu göstermektedir.
Kurtarma vakaları ve taltifler, farklı tabiiyet statülerine sahip kişileri de kapsayan çok boyutlu bir yapıya sahiptir. Yabancı devlet tebaası, denizlerde çeşitli sebeplerle gerçekleşen kazalarda; kimi zaman kurtarıcı kimi zaman da kurtarılan konumunda yer almıştır. Örneğin, 1890 yılında Şarap İskelesi’nden sandala binecekleri sırada denize düşen Rusya Kumpanyası vapurunun ateşçisi Aleksandır ile arkadaşı, karakol memurlarından Osman, Ömer, Halil, İbrahim, Ahmed ve Mustafa tarafından kurtarılmıştır[81]. 1898’de İstanbullu Nikola oğlu Leonidi ise bir yaz günü denize düşen İngiliz Tomson’u (Thompson) “hayatını tehlikeye” atarak kurtarmış ve Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[82]. 1903 yılı baharında, Fransız gemisine ait sandal ile Şirket-i Hayriye’nin 38 numaralı vapurunun çarpıştığı kazada; bahriye mülazımı olan bir Fransız askerini kurtaran Tarabya kayıkçılarından Aleksandır Panayoti’ye Fransa hükümeti tarafından birinci sınıf gümüş Tahlisiye Madalyası takdim edilmiştir[83]. Bir diğer örnekte Nemçe Kumpanyası’nın mavnacısı Marko, geceleyin denize düşünce Şirket-i Hayriye’nin Galata’da bulunan fabrikasındaki kömür memuru Mahmud ile bekçi Hasan tarafından kurtarılmıştır. Bu fedakârlıkları üzerine kendilerine birer Tahlisiye Madalyası verilmiştir[84]. Osmanlı tebaası ile yabancı devlet vatandaşlarının aynı kurtarma vakasında karşı karşıya gelmesi, taltif mekanizmasının diplomatik bir boyut da taşıdığını göstermektedir.
Görüldüğü gibi arşiv kayıtları ve basında kazazedelerin ve cankurtaranların kimliği ile olayın gerçekleşme ve taltif süreci açıkça belirtilmiştir. Ancak kazanın ve kurtarma anının ayrıntılarına nadiren yer verilmiştir. Bu kayıtlardan can kurtarma ânında ve sonrasında vapurda seyahat eden yolcuların, kazazedenin ve olayın kahramanının düşüncelerini ve hislerini anlamamız pek mümkün değildir. Bununla birlikte can kurtarma olayına tanık olan bir kişinin anlatısı üzerinden konuyla ilgili küçük de olsa bazı bilgi kırıntılarına ulaşılabilmektedir. Sabah gazetesinde “Bir Tahlis-i Fedakârane” başlığıyla yayımlanan bu habere göre Şirket-i Hayriye’nin 39 numaralı Neveser Vapuru, Osman Kaptan kumandasında Yeni Mahalle’den Köprü’ye gitmek üzere hareket etmiştir. Köprü’ye yanaşmak için halatı (çıma) verdiği sırada baş taraftaki yolculardan biri denize düşmüştür. Çımacı Ziya ve Hüseyin adındaki “iki fedakâr”, o sırada suya batmış olan kazazedeyi aramak üzere dalmışlardır. Bu sırada vapur yolcuları, “fedakâr tayfaların” denizin derinliklerine batmış olan kazazedeyi kurtarıp kurtaramayacağı konusunda bir “endişe ve merak” içine girmişlerdir. Bu gergin bekleyiş, umutları arttıran bir gelişmeyle sona ermiştir: “…Derken denizin bir yerinden hafif bir dalga peyda olmasını müteakip üç insan başı birden zuhur ediverince herkesin yüzü güldü…”. Tayfalar, tekrar batmaması için halatın bir ucunu kazazedenin beline diğer ucunu da dubaya bağlayıp sandalın yardıma gelmesini beklemeye başlamışlardır. Sandal gelince de hepsi sağ salim kıyıya çıkmıştır. Olay sonucunda kazazedenin kendisiyle ilgili bulunması muhtemel çıkarımını ve yolcuların da olayın kahramanlarıyla ilgili düşüncelerini şu sözlerle ifade etmiştir: “Kazazedenin simasında görülen asar-ı nedamete [pişmanlık belirtileri] nazaran bir daha vapur içinde ihtiyatlı adım atmayı ahdeylediği hükmolunabilirdi. Kendisini tahlise himmet eden fedakâr taifelere gelince vapurun güvertesine çıktıktan sonra herkesin tahsin ve aferinine mazhar olmak suretiyle fedakârlıklarının ilk mükâfatını almışlardır”[85]. Bu örnek, can kurtarma eylemlerindeki fedakârlığın dönemin toplumsal vicdanındaki yansımaları bakımından oldukça çarpıcıdır. Fedakârlık, bireysel cesaretin yanı sıra dönemin toplumsal vicdanında karşılık bulan ahlâkî bir erdemin de tezahürü hâline gelmiştir.
Tanıklık anlatısında görüldüğü üzere kurtarma eylemi, çoğu zaman dışarıdan müdahaleye bağlıydı. Ancak deniz kazaları, bireyin yüzme bilmesi durumunda kendi hayatını kurtarma imkânını da barındırması bakımından diğer kaza türlerinden ayrılmaktaydı. Nitekim incelenen örneklerde denizde gerçekleşen kazalarda, boğulma riskiyle karşı karşıya kalan kişilerin yüzme bilmediği özellikle vurgulanmaktaydı. Bu noktadan hareketle 1912’de kaleme alınan bir eser, yüzme becerisinin yalnızca bireysel sağlık açısından değil, aynı zamanda beklenmedik durumlarda ortaya çıkan kazalarda hem kişinin kendini koruması hem de başkalarının hayatını kurtarabilmesi bakımından yaşamsal bir yetkinlik olduğunu vurgulamıştır. Eserin “Kazazedegânın Suret-i Tahlisi” başlıklı kısmında, “merhametsiz denizlerin korkutucu fırtınaları” nedeniyle meydana gelen kazalar sonucunda kadınların dul, çocukların da babasız kaldığı vurgulanarak yüzme bilmenin hayati önemine dikkat çekilmiştir[86]. Böylece yüzme becerisi, yalnızca bireysel bir yetenek ve kazanım değil ihtiyaç anında hem kendi hayatını koruma hem de başkasının kurtarılmasına müdahil olma imkânı üzerinden toplumsal bir sorumluluk alanı olarak konumlandırılmıştır.
Denizde olduğu gibi kara ve demiryolu araçlarının yayalara çarpmasını son anda önleyen veya kazalarda yaralıları kurtaran kişilere de Tahlisiye Madalyası verildiği görülmektedir. Deniz kazalarında rüzgâr, akıntı ve fırtına gibi doğal unsurlar belirleyici iken kara ve demiryolu kazalarında tehlike, modern ulaşım araçlarının teknik arızaları, hız faktörü ve hat üzerindeki karşılıklı dikkatsizlikten kaynaklanmaktaydı. Örneğin Irgat Pazarı’ndan Bayezid’e gitmekte olan tramvayın tekerleği kırılınca arabayı çeken atlar ürkmüş, içindeki kadınlar “telef ” olmak üzereyken belediye çavuşu Tevfik tarafından kurtarılmıştır. Bu fedakârlığı üzerine kendisi, Tahlisiye Madalyası ile taltif edilmiştir[87]. Raylar üzerinde dolaşan yedi-sekiz yaşlarındaki bir çocuğu trenin önünden kurtaran Kumkapı İstasyonu Kondüktörü de “hizmet-i insaniyetkâranesine mükâfaten” Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[88]. Rumeli treninin Gülhane’den geçtiği sırada hat üzerinde “canı tehlikede kalmış” Taşköprülü Mustafa Ağa ise demiryolu bekçilerinden Mehmed tarafından kurtarılmıştır. Kendisinin bu davranışı, Tahlisiye Madalyası ile ödüllendirilmiştir[89]. Bu vakalar, modern ulaşım ağının genişlemesiyle birlikte kamusal alanın yeni ve öngörülmesi güç risklerle karşı karşıya kaldığını göstermektedir.
Deniz yolculuğu sırasında meydana gelen kazalarda olduğu gibi karada da olaya ilk müdahale edenin kamu görevlileri olduğu görülmektedir. Örneğin Maltepe zabıtalarından Behçet, bir askerin trene binmek üzere atladığı sırada karşı karşıya kalabileceği muhtemel bir tehlikeyi bertaraf etmiştir. Olayın ardından, ilgili görevlinin gösterdiği dikkat ve sorumluluk duygusu takdire şayan bulunmuş ve taltif edilmesi yönünde resmî bir teklif sunulmuştur[90]. Feneryolu İstasyonu makasçısı Zeynel Ağa da Doktor İbrahim Paşa’nın küçük oğlu Münir Bey’i Pendik istikametinden gelen tren altında kalarak “telef olmak derecesine gelmişken” kurtarmış, “emsali vechle” taltif edilmiştir[91]. Bu şekilde cankurtaranlara genellikle Tahlisiye Madalyası verildiği için Zeynel Ağa’nın da aynı şekilde ödüllendirildiği tahmin edilebilir. Nitekim Bakırköy’de Rençper Hasan’ın küçük çocuğunu lokomotif altında ezilmekten kurtaran demiryolu görevlisi İbrahim Ağa, Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[92]. Bir diğer kayda değer hadisede Büyükdere’den gelen Hristo’nun kontrolündeki araba, İngiltere Sefarethanesi önlerinde seyrederken atlardan birinin aniden çifte atması ve ayağının kayışa dolanması sonucu denize doğru yönelmiştir. Bu esnada, İngiltere Sefarethanesi’nin kapıcısı olarak görev yapan Hırvat asıllı Yuvan’ın müdahalesiyle araçtakiler, “denize düşmelerine ramak kalmışken” kurtarılmıştır. Daha önce iki kez can kurtarma hizmetinde bulunarak Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilen ve kurdelesi de değiştirilen Yuvan, bu kez beşinci dereceden Mecidî Nişan ile taltif edilmiştir[93]. İngiltere Sefarethanesi kethüdası Petro Armail de ünlü banker Zarifi Leonidas’ın kızını atın altından kurtardığı için Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[94]. Fatih Karakolundan jandarma mülazımı Kazım Efendi ise Yaver Miralay Ethem Bey’in tramvay arabasının atları altında kalan sekiz yaşlarındaki oğlu Hıfzı’yı hayatını kaybetmek üzereyken kurtarmış ve dördüncü rütbeden Mecidî Nişan ile taltif edilmiştir[95]. Bir diğer olayda 22 numaralı tramvay, Hastahane-i Askerî merdiveni önlerinde “yürür iken” sekiz yaşlarındaki bir çocuğa çarpmıştır. Bu sırada orada bulunan hastanenin Tabib-i Sanisi Mahmud Bey, “âdeta canını tehlikeye koyarak” ön tekerleğin altında kalan çocuğu kurtarmıştır. Bu davranışı nedeniyle Tahlisiye Madalyası ile taltif edilmiştir[96]. Sekiz-on yaşlarındaki Raife adındaki kız ise tren hattından geçmek isterken Bakırköy’den Narlıkuyu’ya süratle gelen tren karşısında paniğe kapılmıştır. Bu sırada oradan geçen Sirkeci İstasyonu’nda yazıcı olan İtalyan uyruklu Henri, dikkati ve cesaretiyle çocuğu kurtarmış, akabinde de Tahlisiye Madalyası ile ödüllendirilmiştir[97]. Demiryolu hatlarının yerleşim alanlarına yakınlığı ve çocukların bu alanları oyun mekânı olarak kullanması, modern ulaşım ağını özellikle küçük yaş grupları için bir tehlike alanına dönüştürmüştür. Bu tür örnekler, demiryolu çevresindeki güvenlik açıklarına dair fikir verirken tehlikelerle iç içe olan İstanbul’un gündelik yaşamında kamu görevlilerinin gösterdiği anlık reflekslerle gelişen müdahalelerinin önemini bir kez daha vurgulamaktadır. Ayrıca dönemin güvenlik personelinin sadece asayişle değil, kamu güvenliği açısından da aktif bir rol üstlendiğini göstermektedir.
Şehir hayatının öngörülemez tehlikelerin bir diğeri olan yangınlar esnasında da alevler arasında mahsur kalan ya da çöken bina ve duvarların altında kalan kişilerin kurtarılmasında da benzer fedakârlıkları görmek mümkündür. Yangınlar, çoğu zaman tek bir kazazedenin değil bir mahallenin ya da bir binada mahsur kalan birden fazla kişinin hayatını tehdit etmesi bakımından ulaşım ile ilgili kazalardan ayrılmaktadır. Buradaki önemli farklılıklardan biri, kurtarma faaliyetlerinde halkın ve askerlerin yanı sıra itfaiye teşkilatı erlerinin de önemli roller üstlenmiş olmasıdır. Arşiv belgelerinde, Osmanlı tebaasından müslim veya gayrimüslim, kadın, erkek ve çocukların kurtarılmasına yönelik çok sayıda örneğe rastlanmaktadır. Bu vakalar, yangınların şehir toplumunun sınıfsal ve meslekî çeşitliliğini bir araya getiren, herkesi eşit derecede etkileyen felaketler olduğunu göstermektedir. 1892’de Edirnekapı’da meydana gelen bir yangında yıkılan duvar altında kalan iki kişi, Jandarma Ahmed Osman, Ahmed Çavuş ve Hüseyin Onbaşı tarafından kurtarılmış, kendileri “cankurtaranlara mahsus” madalyayla taltif edilmiştir[98]. İtfaiye Alayı Birinci Taburunun Binbaşısı Ali Efendi ile Esvap Emini Yüzbaşı Mustafa Efendi, Beşiktaş’ta çıkan bir yangında ateşler içinde kalmış olan bir kadını kurtarmıştır. Kendi görev tanımları içinde yer alsa da canlarını tehlikeye atarak gerçekleştirdikleri özverili davranışları nedeniyle Tahlisiye Madalyasıyla ödüllendirilmişlerdir[99]. Huzur-ı Hümayun ders âlimlerinden Hüsnü Efendi’nin Bayezid civarında Soğan Ağa Mahallesi’nde bulunan evinde yangın çıkmıştır. Kendisini kurtaran Müderris Hadimizade Mustafa Necati Efendi, Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[100]. Keresteciler’de başlayan yangında “ateşler içinde kalmış olan” Musa ve Ruşen adındaki iki tayfanın hayatını kurtaran Şehremaneti Müfettişlerinden Osman Efendi ile Filibeli Hasan ve Davut Paşalı Mehmed Çavuşlar da birer “cankurtaran madalyasıyla” taltif edilmişlerdir[101]. Şimendifer kondüktörlerinden Lozaros Makridi, hem can kurtarma hem de yangın söndürme konusundaki hizmetlerine karşılık olmak üzere Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilecekken isminin Marko şeklinde yazıldığını belirterek yanlışlığın düzeltilmesini istemiştir[102]. Üsküdar’da meydana gelen yangında can kurtarma konusunda gösterdikleri yararlılıklar nedeniyle pek çok kişi Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmişlerdir[103]. Bostancıbaşı önlerinde ise yanan bir mavnadan dört kişiyi kurtaran kişilerden biri olan Kolcubaşı Kadri, daha önce de can kurtardığı için sadece madalya renginin değiştirilmesiyle taltif edilirken arkadaşı Osman’a ilk kez Tahlisiye Madalyası takdim edilmiştir[104]. Yangın söndürme ve can kurtarma konusundaki gayretlerinden dolayı bazı isimlere İftihar Madalyası takdim edilmiş,[105] Yeniköy İskelesi muhafaza memurlarından Hacı Salim ve Cemal Efendilere ise Tahlisiye Madalyası verilmiştir[106]. Yangınlar, daha fazla kişiyi anda etkileyen felaketler olduğu için kurtarma müdahalelerinde herkesin kurtarılabilmesi her zaman mümkün olmamıştır. Nitekim Galata’da Karanlık Fırın Sokağı’nda bulunan bir gazinoda meydana gelen bir yangında içerideki herkesin sağ salim kurtarılması mümkün olmamıştır. Beş kişiyi ölü, iki kişiyi de sağ olarak kurtaran Beyoğlu polis memurlarından Ankaralı Ömer ve İstanbullu Mehmet Celalettin Efendi ile Jandarma onbaşılarından Nevşehirli Mustafa, bu “şayan-ı takdir” hizmet ve gayretlerinden dolayı Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmişlerdir[107].
Yangınlarda mahsur kalanlar arasında erkeklerin yanı sıra kadınlar ve çocuklar da vardı. Toplumsal roller bağlamında değerlendirildiğinde ev içi mekânın kadın ve küçük çocuklar için birincil yaşam alanı olması, yangınlarda bu grupların daha fazla etkilenmesini beraberinde getirmiştir. Tespit edilen vakalarda kurtarılanların çoğunlukla ev içindeki kadınlar ve çocuklar olması, yangın felaketinin aile bütünlüğünü tehdit eden bir tehlike olduğunu göstermektedir. Bu örneklerden birinde; Polis Tahsin Efendi, Haydarpaşa yangınında bir Rum kadını “mevt-i muhakkaktan” kurtarmıştır. Görev tanımında olmasına rağmen bu hizmetinden dolayı kendisinin taltif edilmesi talep edilmiştir[108]. Aynı şekilde Bağlarbaşı’nda Keresteci Karaki’nin evinde çıkan yangında “ateş içinde kalmış olan” bir kadını kurtaran kişilere de Tahlisiye Madalyası verilmesi istenmiştir. Ancak kurtarma hizmetinde yer alan Polis Hüseyin Sabri Efendi’nin daha önce Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilip edilmediğinin araştırılması istenmiştir. Yapılan inceleme sonrasında kendisinin isminin Hüseyin Sabri değil Hasan Sabri olduğu tespit edilmiş ve madalyasının da bulunmadığı anlaşılmıştır[109]. Bir başka örnekte Samatya’da kahvehane üzerindeki odada çıkan yangını genişlemeden söndürüp kasap Dimitri’nin on yaşlarındaki çocuğunun kurtarılmasını sağlayanlar, İftihar Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Bunlar; açıktan ikinci komiser Mehmed Raif, ikinci komiser Yusuf Ziya ve Recep, üçüncü komiser Şehsuvar Efendi ile Sekizinci bölük efradından Ethem Efendi’dir[110]. Koska Sekbanbaşı Ağa Mahallesi Tramvay Caddesi’nde bir evde çıkan yangında “şaşırmış kalmış olan kadınları” kurtaran, yangın mahalline girmek suretiyle söndürme çalışmalarında “son derece hizmet ve gayreti” görülen Süvari Dairesi Alay Çavuşu Ahmed de bu davranışıyla Tahlisiye Madalyasına layık görülmüştür[111]. Ayrıca Bahriye kolağalarından Mustafa Bey’in evinde kiracı olarak ikamet eden Mariçe ismindeki kadının evinde çıkan yangında, İlha adındaki hamile kadını “cansiperane bir surette” kurtaran açıktan komiser İzzettin ile efrattan Ömer Efendiler Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmişlerdir[112]. Üsküdar’ın Doğancılar semtinde çıkan yangında “ateş içinde” kalan Naciye Hanım’ı kurtaran kişilerden açıktan ikinci komiser Rıza Efendi’nin madalyasının kurdele rengi değiştirilirken Polis Ahmet Efendi, bekçi Yusuf, arabacı Ahmet birer Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmişlerdir[113]. Dersaadet Jandarma Alayı’ndan Onbaşı Salih oğlu Bekir ile aynı alay efradından Hasan oğlu İsmail, Kadıköy’de çıkan yangında “bir aile halkını” kurtarmış ve kendisinin “münasip bir nişanla taltifleri” istenmiştir[114]. Şura-yı Devlet Azası Nazif Serveri Bey’in yanan evinden ailesini kurtaran Jandarma Onbaşılarından Selim ve Hüseyin’e de Tahlisiye Madalyası verilmiştir[115]. Başka bir örnekte Aksaray’da zuhur eden yangında “oda içerisinde” mahsur kalarak yanmakta olan Makbule ismindeki kızı kurtaran Şehremaneti muhasebe kâtiplerinden Şevket, Polis Onbaşısı Trabzonlu Osman Efendi, Yüzbaşı Arslan ve Aksaray Merkez Baş komiseri İshak Necati, Tahlisiye Madalyası ile ödüllendirilmiştir[116]. Yine Aksaray’da Telgraf Nezareti ketebesinden Arif Bey’in evinde çıkan bir yangında hem yangının büyümesini engelleyen hem de “kendini dışarı atmak üzere pencere önüne gelmiş hane sahibesini” cansiperane bir şekilde kurtaran Dersiâm Mümeyyizi Hüseyin Hamid, Polis İhsan Efendi ve Bekçi Mehmed Ağa’ya Tahlisiye Madalyası verilmesi, açıktan komiser Giritli Kazım’ın ise madalyasının kurdele renginin değiştirilmesi kararlaştırılmıştır[117]. Divan-ı Hümayun Kalemi kâtiplerinden Fazlı Efendi ise Unkapanı civarında çıkan yangında, hasta halde yatan bir kadını kurtarmış ve İftihar Madalyasıyla taltif edilmiştir[118]. Tophane-i Amire’ye mensup Seyyar Topçu Beşinci Alayı efradından Amasyalı Hamdi, Bakırköy Hamam Sokağı’nda meydana gelen yangında “ateşler içinde kalmış olan beş yaşında bir kız çocuğunu” cansiperane bir şekilde kurtarmıştır[119]. Sadece olayın kaydedildiği belgede Amasyalı Hamdi’nin ne şekilde taltif edildiği belirlenememiştir. Bu örnekler, yangın vakalarında fedakârlığın derecesine ve gösterilen hizmetin kapsamına göre hiyerarşik ve çeşitlenmiş bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.
Ulaşım ve yangın felaketlerinin ötesinde arşiv kayıtları, şehir hayatının kuyu, havuz, enkaz ve çalışma atölyeleri gibi daha dar ve gündelik mekânlarında meydana gelen kazalarda da can kurtarma vakalarının taltif edildiğini göstermektedir. Geceyi Sultanahmet Medresesi’nde geçiren Bolulu Hafız Naim Efendi, Maarif Nezareti için inşa olunan binanın karşısındaki yangın mahallinde bulunan kuyuya düşmüştür. Kendisini kurtaran Lütfü Efendi ile Jandarma Ahmet ve Rıfkı Hasan adındaki kişilere Tahlisiye Madalyası verilmiştir[120]. Altı yaşındaki Mustafa adındaki bir çocuk ise Silivrikapı’da evinin bahçesinde oyun oynadığı sırada kuyuya düşmüştür. Babasının “feryadı üzerine” yardıma gelen polis Kazım Efendi, hemen bir kuyucu getirterek çocuğu sağ salim kurtarmış ve hizmetinden dolayı Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[121]. Basına yansıyan örneklerden birinde Samatya polislerinden Abdullah, Mirahor İlyas Bey Mahallesi’nde tamir için kazdığı duvarın yıkılmasıyla altında kalan rençperi kurtarmış ve bu hizmeti nedeniyle Tahlisiye Madalyası ile ödüllendirilmiştir.[122] Hasköy’de de Avram’ın iki yaşındaki kızı Luna’yı düştüğü kuyudan kurtaran Eskinazi, “hizmet-i fedakâranesine mükâfaten” Tahlisiye Madalyasıyla ödüllendirilmiştir[123]. Şükrü Ağa’nın eşi Kamile Hanım da Firuz Ağa Terlikçi Sokağı’nda bulunan evindeki kuyuya düşmüştür. Mahalle bekçisi Ahmet, “hayatını tehlikeye koyarak” beline bağladığı iple kuyuya indirilmiştir. Kamile Hanım, Komiser Şükrü ile hallaç Mehmet’in de yardımlarıyla kurtarılmıştır. Olayın kahramanları, kendi duyarlılıkları ve görev bilinciyle hareket ederek Kamile Hanım’ı kurtardıktan sonra resmî taltif sürecinin başlatılması için arzuhal ile başvuruda bulunmuşlardır. Gerekli incelemenin akabinde kendilerine Tahlisiye Madalyası verilmiştir[124]. Polis Çavuşu İsmail Hakkı ve “efrattan” Nuri Efendi de Merkez Efendi Dergâhı avlusundaki havuza düşen Ülfet Hanımı “boğulmasına ramak kalmış” iken kurtarmış ve Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmişlerdir[125]. Enkaz altında kalan kişilerin kurtarılmasıyla ilgili örneklerden birinde Polis Mustafa Efendi, Feriköy’de Terkos Su Yolları için hazırlanan mahallin çökmesi sonucu altında kalan iki kişiden birini kurtarmıştır. Bu fedakârlığı nedeniyle “cankurtaranlara mahsus” madalya ile taltif edilmiştir[126]. Beyoğlu Balıkpazarı’nda, Fransa tebaasından Ogüst’ün (Auguste) barakası gece vakti yıkılınca, altındaki ecza deposunun enkazında kalan dokuz ve on yaşlarındaki iki çocuğu hayatını kaybederken hamal Suğhan kurtarılmıştır. Bu konuda yararlık gösteren kişiler, Tahlisiye Madalyası’yla ödüllendirilmiştir[127]. Yine tamir sırasında yıkılan bir evinde altında kalan yedi ameleyi kurtaran Bekçi Hüseyin ve Hasan Ağa da “emsali misüllü taltif ” edilmişlerdir[128]. Artin Asadoryan Matbaası’nda makineci olarak çalışan Nersis Efendi ise “kolunu silindir makinesine kaptırıp telef olmasına ramak kalmış iken” Malumat ve Servet gazeteleri baş makinisti Artin Efendi tarafından kurtarılmıştır. Bu fedakârlığı nedeniyle Artin Efendi’ye Tahlisiye Madalyası verilmiştir[129]. Ayrıca Yedikule İplik Fabrikası ustabaşısı Avram, “kendisini makineye kaptırmış” olan İstimat adındaki işçi kızı kurtararak Tahlisiye Madalyası ile ödüllendirilmiştir[130]. Kuyu, havuz, enkaz ve iş kazalarına dair örnekler birlikte değerlendirildiğinde, Osmanlı şehir hayatında tehlikenin gündelik yaşamın sıradan mekânlarında da sürekli mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, bireyleri çevrelerinde gelişen olaylara seyirci kalmak yerine müdahil olma ve sorumluluk üstlenme yönünde fiilî bir zorunlulukla karşı karşıya bırakmaktadır. Taltif sistemi ise bu müdahaleyi sembolik olarak ödüllendirerek sorumluluk alma pratiğini kamusal düzlemde meşrulaştırmakta ve teşvik etmektedir.
Fırtına ve sel gibi doğal afetler sırasında zor durumda kalanları kurtaran kişiler de Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmişlerdir. Talebe-i ulumdan Hafız Ahmed Efendi, Çatalca’nın Sürgün köyüne giderken kar fırtınasında mahsur kalmıştır. Bu zor durumdan kurtulmasını sağlayan Yenice Hristiyan köy korucusu Petro’ya Tahlisiye Madalyası verilmiştir[131]. Terkos’ta Karaköy civarında bulunan çayırları su basınca sele kapılan kişilerin kurtarılmasında “fevkalade ibraz-ı mesai ve gayret” gösteren Yanko da Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmiştir[132]. Dönemin basınında yer alan örnek vakalardan birinde, Tophane İskelesi’nden Kadıköy istikametine doğru seyreden bir kayık, Harem İskelesi açıklarında aniden çıkan şiddetli fırtına nedeniyle alabora olmuş ve kayıkta bulunan Hüseyin adlı kayıkçı ile arkadaşı Hüsnü denize düşmüştür. Durumu fark eden 12 numaralı İhsan vapurunun kaptanı Lütfullah Bey, her iki kişiyi de boğulmaktan kurtarmıştır. Göstermiş olduğu bu insani sorumluluk neticesinde, Lütfullah Bey’e Tahlisiye Madalyası tevdi edilmiştir.[133] Böylece deniz kazalarından kara ulaşımına, yangınlardan gündelik mikro-risklere ve nihayet doğal afetlere kadar uzanan geniş bir yelpazede, hayatı koruma eylemi Osmanlı şehir düzeninde taltif sistemi aracılığıyla normlaştırılmış bir kamusal sorumluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tahlisiye Madalyası her can kurtarma iddiasında doğrudan verilmemiş, nizamname hükümlerine aykırı görülen müracaatlar titizlikle reddedilmiştir. Nizamnameye aykırı hususların tespit edilmesi neticesinde can kurtarma eylemiyle ilgili başvuruların reddedildiği vaka sayısının da kayda değer seviyede olduğu görülmüştür. Nitekim Tophane-i Amire tahkik memurlarından Recep, denize düşen bir kadını kurtardığını beyan edip Tahlisiye Madalyası talebinde bulunmuştur. Yapılan tahkikatta aslında kadının iskeleye çıkarken sendelediği, sadece bir ayağının denize girdiği ve bu sırada düşmemesi için Komiser Tahir Efendi tarafından kendisine yardım edildiği, dolayısıyla Tahlisiye Madalyasına gerek olmadığı bildirilmiştir[134]. Bu ayrım, sıradan insani yardım ile kendi hayatını tehlikeye atarak gerçekleştirilen fedakârlık arasında bilinçli bir sınır çizildiğini göstermektedir. 1908 yılına ait iki örnekte ise Tahlisiye Madalyasıyla taltif edilmek için müracaatta bulunanların yalnızca “muavenet-i insaniyetkaranede” bulundukları, yani sadece insani bir yardım yaptıklarına dikkat çekilerek talepleri kabul edilmemiştir[135]. Benzer şekilde yangınları söndüren ya da söndürülmesine yardım edenlerin müracaatları da nizamnameye uygun olmadığı gerekçesiyle kabul edilmemiştir[136]. Hatta yanmakta olan bir kız çocuğunu kurtaran kişinin bile taltif edilmediği görülmektedir. Buna göre Samatya Sulumanastır civarındaki Pamukçu Sokağı’nda altı yaşlarındaki bir Rum kız çocuğu, 24 Temmuz 1909’da sokakta oynarken elindeki elektrik kibritinin alevi elbisesini tutuşturmuştur. “Feryad etmekte” iken doğramacı Harik, “kızcağızın imdadına yetişerek biçareyi bir mevt-i muhakkaktan” kurtarmıştır. Hatta bu sırada kendisinin de “ağırca surette elleri yandığı” bildirilmiştir. Bu “hidmet-i insaniyesi şayan-ı takdir ve tahsin bulunduğundan teşvik-i emsal olmak ve kendisi de tesrir (sevindirme) kılınmak için münasip mükâfatla taltifi”, Dersaadet Jandarma Alay Kumandanı tarafından teklif edilmiştir. Ancak söz konusu madalyanın “hayatını tehlikeye ilka ile tahlis-i can edenlere mahsus” olarak verildiğine dikkat çekilerek “ol suretle tahlis-i can” etmediği için kendisine verilemeyeceği kararlaştırılmıştır[137]. Can kurtarma dışında sadece yangının söndürülmesi konusunda üstün hizmetleri olan kişilerin takdirname veya İftihar Madalyası ile taltif edildikleri görülmektedir[138]. Burada ise fedakârlığının tanımının her zaman nizamname ölçütleriyle örtüşmediği görülmektedir. Devlet, hayat kurtarma eylemini teşvik ederken, hangi müdahalenin taltife layık sayılacağını da bürokratik ölçütler üzerinden takip etmiştir.
Taltif süreci, her ne kadar titizlikle yürütülüyor ve bu kapsamda bazı müracaatlar olumsuz sonuçlanıyor olsa da arşiv eksenli yürütülen taramalarda sıradan halkın veya kamu görevlilerinin müdahil olduğu can kurtarma vakalarıyla ilgili sayının nicel olarak oldukça fazla olduğu görülmektedir. Bu konuda Eldem, II. Abdülhamid’in “epey ‘hafif ’ nedenlerle veya en azından katı liyakat ve hizmet kavramlarına pek uymayan sebeplerle madalya ve nişan verdiği örneklerin çokluğu”na da dikkat çekmektedir. Hatta doğruluğu konusunda ihtiyatlı davranılması gerekliliği uyarısıyla Romanya Prensi Carol’un Tahlisiye Madalyası ile taltif edilmesiyle ilgili Viyana’da yayımlanan haberi “oldukça eğlenceli” ifadesiyle paylaşmaktadır: “Geçen pazar günü [24 Ocak 1892], Majesteleri Padişah tarafından, Romanya veliahtının kardeşi Prens Charles şerefine bir akşam yemeği ve konser düzenledi. Konser salonuna girerken Majesteleri Padişah neredeyse ciddî bir kazaya kurban gidiyordu. Üzerine düşen bir paravanı Prens Charles son dakikada tutmayı başarmış, Majesteleri Padişah da kendisine Tahlisiye Madalyası ihsan buyurmuşlardır[139]. Bu nispeten “yaygın” madalya dağıtımı, zamanla stoklarda ciddi bir azalmayı beraberinde getirmiştir. Nihayetinde 27 Haziran 1903 tarihinde Darphane-i Âmire’ye ek madalya imal edilmesini içeren bir talepte bulunulmuştur[140]. Kendilerine madalya verilmesi kararlaştırılan kişilerin taleplerinin de vurgulanması, eksikliğin bir süredir mevcut olduğunu düşündürmektedir[141]. Nitekim Maliye Nazırı, 3 Mayıs 1904’te ihtiyaç duyulan madalya sayısıyla ilgili bilgi istemiştir[142]. Dâhiliye Nezareti’nin on üç gün sonraki cevabi yazısında; “el-yevm”, yani hâlihazırda 1.000 adede yakın madalyaya ihtiyaç duyulduğu bildirilmiştir[143]. Tahlisiye Madalyası’nın tükenmesi ve bildirilen ihtiyaç miktarı, Eldem’in işaret ettiği üzere II. Abdülhamid döneminde taltif uygulamasının görece yaygınlığının idari sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Sonuç
Osmanlı İmparatorluğu’nda taltif araçları, devletlerarası ilişkilerde önemli bir yer tutmuştur. 19. yüzyıldan itibaren Batı tarzı nişan ve madalyaların kullanılmaya başlanmasıyla taltif sistemi de yeni bir döneme girmiştir. Özellikle II. Abdülhamid döneminde, sadakat ve bağlılık duygusunu güçlendirme amacıyla yoğun olarak tercih edilen madalya ve nişanlar, uluslararası düzlemde bir itibar ve prestij aracı olmasının yanı sıra “vatandaşlık” ya da “sivil liyakat” boyutuyla iç siyasette de önemli işlevler üstlenmiştir. Bu çerçevede insani değerleri yüceltme amacıyla can kurtarma faaliyetlerinde bulunan kişilere de madalya ve nişanlar verilmiştir.
Başkası uğruna kendi canını tehlikeye atanlar, Tahlisiye Madalyası, İftihar Madalyası, Beşinci Rütbeden Mecidî Nişanı ve bir örnekte padişahın şahsi hazinesinden verilen para ile taltif edilmiştir. Tahlisiye Madalyası, özellikle 19. yüzyılın ortalarında deniz taşımacılığının yaygınlaşmasıyla birlikte artış gösteren deniz kazalarındaki can kayıplarını önlemeye katkı sağlayan bireyleri ödüllendirmek amacıyla ihdas edilmiştir. Özel olarak can kurtarma faaliyetlerinde bulunanları teşvik ve taltif etme amacıyla insani değerleri ön planda tutan Tahlisiye Madalyası, başkası için kendi canını tehlikeye atan kişilere gösterilen takdirin simgesi haline gelmiştir. Abdülmecid döneminde ihdas edilmiş olmasına rağmen II. Abdülhamid tarafından sahiplenilmiştir. İftihar Madalyası ile Mecidî Nişanı’nın genellikle hem yangının söndürülmesinde hem de başkalarının kurtarılmasında kendi canlarını tehlikeye atanları taltif etmek için kullanıldığı görülmektedir. Kimi örneklerde ise “münasip mükâfat” ifadesi tercih edilmiş ya da nasıl bir taltif uygulandığı belirtilmeden sadece olayın betimlemesine yer verilmiştir.
Can kurtarma olayları arasında, Şirket-i Hayriye vapurlarıyla seyahat eden yolcuların yaşadığı kazalar ilk sırada yer almaktadır. Bunun yanı sıra rıhtım ve köprülerden denize atlayarak intihar girişiminde bulunan kişilerin kurtarılmasına yönelik müdahaleler de vardır. Arşivlerdeki ve dönemin basınındaki örnekler, boğulma riskiyle karşı karşıya kalan bireylerin çoğunlukla yüzme bilmediğini özellikle vurgulamaktadır. Bu durum, yüzme becerisinin yalnızca bir sportif faaliyet değil, aynı zamanda hayat kurtarıcı bir yetkinlik olarak toplumsal bir önem taşıdığını ortaya koymaktadır. Nitekim 1912 tarihli Yüzme Muallimi adlı eser, yüzmenin yalnızca bireysel sağlık ve bedensel gelişim açısından değil aynı zamanda beklenmedik kaza anlarında hem kişinin kendi yaşamını koruyabilmesi hem de başkalarının hayatını kurtarabilmesi bakımından yaşamsal bir beceri olduğunu vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, Osmanlı toplumunda bireysel becerilerin yalnızca kişisel değil, aynı zamanda toplumsal sorumlulukla da ilişkilendirildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Tahlisiye Madalyası, deniz kazalarındaki can kayıplarını önlemeye yönelik tasarlanmış olmasına rağmen zamanla karayolundaki kazaları, yangın gibi felaketler ve doğal afetleri de kapsamaya başlamıştır. Hatta iki örnekte Tahlisiye Madalyası’nın iş kazasında cankurtaran kişilere de verildiği tespit edilmiştir. Karayolundaki altyapı yetersizlikleri, yolların bozuk ve sokakların dar olması vb. sorunlar, trafik kazalarının yanı sıra yangın ve doğal afetler meydana geldiğinde can kurtarma konusunda hızlı müdahalede bulunulmasını sekteye uğratmış, hatta bu yüzden bazı kurtarma girişimleri olumsuz sonuçlanmıştır. Bu yüzden karayolundaki altyapı yetersizlikleri ve kentsel koşulların bazı kurtarma girişimlerinin olumsuz sonuçlanmasında etkili olduğu söylenebilir.
Her bir madalya ve nişanın hangi durumlarda verilip verilemeyeceğini düzenleyen nizamnamesi vardı. Bir can kurtarma olayının kaydı, takibi ve taltif süreci, nizamnamede de dikkat çekildiği üzere Zaptiye Nezareti ve Dâhiliye Nezareti tarafından yürütülmüştür. Özel olarak bir kişinin Tahlisiye Madalyası ile taltif edilebilmesi için kendi canını tehlikeye atarak başkasını kurtarmış olması gerekmekteydi. Dolayısıyla Tahlisiye Madalyası ile taltif edilmek için yapılan müracaatlarda, kazazedenin ve cankurtaran(lar)ın kimliği, kurtarma eyleminin nasıl gerçekleştiği detaylıca anlatılmıştır. Devletin resmî yazışmalarında can kurtarma eyleminde kişinin kendi hayatını tehlikeye atmış olma durumuna özellikle dikkat çekilmiştir. Hayat kurtarma eylemi; “ibraz-ı gayret ve insaniyet”, “hüsn-i hizmet”, “hizmet-i insaniyet (kârane)”, “mesai ve ikdam-ı fedakârane”, “harekât-ı insaniyetkârane”, “cansiperane say ve gayret”, “hidemat-ı fedakârane/cansiperane”, “cansiperane bir insaniyetperverane” gibi terkiplerle nitelenmiştir. Denize düşenlerin kurtarılmasında “gark olmasına/boğulmasına ramak kalmış iken” ve “kendisini denize ilka etmek suretiyle” gibi ifadelere sıklıkla başvurulmuştur. Yangınlarda ise özellikle ateş içinde kalmış olanların, kara yolundaki kazalarda taşıtın altında kalarak “telef olmak derecesine gelmişken” kurtarılmış olmaları, genel olarak cankurtaran şahsın kendi hayatını/canını tehlikeye atmış olma durumu özellikle belirtilmiştir. Aksi takdirde cankurtaran şahısların taltifi mümkün değildir. Bu yüzden Tahlisiye Madalyası ile taltif edilmek için yapılan müracaatlar incelendiğinde kimi zaman müdahalelerin daha basit düzeyde olduğu, yalnızca insani bir yardımdan öteye gitmediği şeklinde değerlendirilip reddedildiği görülmektedir. Hatta Tahlisiye Madalyası ile taltif edilmesi yönündeki kararlar, gerekli incelemeler sonrasında bozulabilmekteydi. Sıklıkla ilk kez gerçekleşen can kurtarma eylemleri sonrasında yeşil kurdeleli Tahlisiye Madalyası ile taltifler gerçekleştirilirken kırmızının yanı sıra az sayıda örnekte beyaz renk kurdelenin takdim edildiği görülmektedir. Ancak bazen ikinci kez gerçekleşen bir can kurtarma eyleminde sadece kurdele renginin değiştirilmesi gerekirken şahısların yeni bir madalyayla taltif edildikleri tespit edildiği için önceki karar bozulmaktaydı. Bu yüzden arşivde; cankurtaran bir kişinin Tahlisiye Madalyası ile taltif edilip edilmediğinin takibinin yapılması gerçekten zordur. Dolayısıyla cankurtaranlara yönelik taltif süreci, gerçekten uzun ve karmaşık bir bürokratik aşamaya tabi olmuştur.
Meydana gelen kaza ve felaketlerin öznesi, müslim-gayrimüslim fark etmeksizin genel olarak kamusal alanda daha görünür ve çalışma hayatında daha aktif olan erkeklerden oluşmaktaydı. Ancak yangınlar, evinin bahçesindeki kuyuya düşenler ve doğal afetler gibi örnekler başta olmak üzere kazazedeler arasında kadınlar ve iki yaş da dâhil olmak üzere farklı yaş gruplarından kız ve erkek çocuklar da bulunmaktaydı. Hatta yangınlardan ve kuyudan can kurtarma olaylarında, evde daha fazla bulunan kadın ve çocuklar çoğunluktaydı. Bu olaylarda kadın ve çocukları kurtaranlar; yine erkekler olmuştur. Tespit edilebilen örneklere bakıldığında can kurtarma hizmetinde bulunarak taltif edilenler; bazen asker, polis, bekçi gibi devlet görevlileri, bazen Şirket-i Hayriye ve Dersaadet Tramvay Şirketi örneğinde olduğu gibi taşıma şirketinin personeli bazen de hiçbir görevi olmayan, belki de birbirini hiçbir şekilde tanımayan müslim veya gayrimüslim Osmanlı tebaası ile ecnebilerdi. Üstelik bazı kurtarıcılar, görevleri gereği kendi canlarını ortaya koymuş olsalar da cesaretleri ve özverileri bu madalya ve nişanlarla taçlandırılmıştır. Kimi zaman yabancı devlet tebaasından olanlar da çeşitli sebeplerle gerçekleşen kazalarda hem kurtarıcı hem de kurtarılan konumunda karşımıza çıkmaktadır. Fransız askerinin kurtarılmasında örneğinde olduğu gibi bazen yabancı devletler, kendi vatandaşını kurtaranları Tahlisiye Madalyasıyla taltif etmiştir. Kurtaran ve kurtarılan bireylerin toplumsal konumundaki çeşitlilik, taltif sisteminin kapsayıcılığı bakımından dikkate değerdir.
Genel olarak değerlendirildiğinde Tahlisiye Madalyası ve benzeri taltif araçları, yalnızca bireysel cesaret ve fedakârlığın takdiriyle sınırlı kalmamış; Osmanlı devletinin insaniyet, sadakat ve hizmet kavramlarını tanımlama ve kamusal alanda görünür kılma biçiminin de bir parçası olmuştur. Can kurtarma eylemleri, bir yandan bireysel kahramanlık anlatıları üretirken diğer yandan devletin hangi müdahalenin “makbul” ve “taltife layık” sayılacağını belirlediği normatif bir çerçeve içinde değerlendirilmiştir. II. Abdülhamid döneminde taltif uygulamalarındaki niceliksel artış hem sadakat üretimi hem de padişahın sembolik otoritesinin güçlendirilmesi bakımından işlevsel bir araç olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, taltiflerin yaygınlaşması beraberinde eleştirileri ve idari sorunları da doğurmuş, hatta madalya stoklarının tükenmesi gibi somut sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Arşiv belgeleri ve dönemin basını birlikte değerlendirildiğinde, can kurtarma eylemlerinin kamusal hafızada kahramanlık, merhamet ve fedakârlık anlatıları üzerinden dolaşıma sokulduğu, devletin ise bu anlatıları taltif mekanizması aracılığıyla resmîleştirerek meşrulaştırdığı görülmektedir. Dolayısıyla Tahlisiye Madalyası hem insani değerlerin teşviki hem de egemenliğin sembolik yeniden üretimi bakımından çift yönlü bir işleve sahip olmuştur.

